• 125 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    @selyayincilik ile 3.basımı yapılmış bir öykü kitabı. Icerisinde beş harika hikaye barındırıyor. En çok sevdiğin hangisi derseniz memur,ailesinden uzakta, kedili ve bol kitaplı oldugum için ilk hikayesi derim.
    Yazarımız hakkında bilgi verecek olursam eğer bir çok çevirisi, yazıları, söyleşileri mevcut. Hikayede yaşanmışlıklar mevcut. Bunu okurken çok iyi bir şekilde hissediyoruz.
    Yapmak istediğimiz ama yapamadığımız bir-kac noktayı kitabında kahramanına yaptırmış ve bu beni çok mutlu etti .
    Kalemi sıkmadan, yormadan bazen yüzün de tebessüm ile bazen de hüzünlü bir şekilde satırlar ile buluşmuş. Mutlaka okuyun diyemem ama okumanızı isterim. " "Kitapları ne yaptın?" diye sormuştum o akşam.Kitaplar en zoruydu,biliyordum. Yıllardır o evden o eve koli koli taşıdığın, bin türlü nakliyeci suratı çektiğin, evlat gibi üzerine titredigin ama iste bir gün gelip vedalaşılması icap eden kitaplarını öyle birine emanet etmeliydin ki, bir daha dönüp alamayacak da olsan, bundan böyle emin ellerde olduklarını bilmen gerekirdi." Kalanlar-15.syf
    "Bana da oldu kaç defa. Öldüm mü, ölmedim. O da ölmeyecek. De ki öldü, o vakit küllerinden doğacak. Sıklıkla öyle olur çünkü. "Son Bir Çay-45.syf
    ".....her bir parçanın kopup uzay boşluğunda birbirinden uzağa sürüklenmesine engel olmak içindi mobilyalar. Bir masanın en az iki sandalyesi oluyordu mesela." Annemin Çadırı - 55.syf
    "Ayaklarımızın altında bir zemin yok artık. Bir çatımız da. Gelecek yok. Geçmişin izleriyse çoktan silinmeye başladı. Aşk, bize bu sonsuz boşlukta ev olacak tek şey." Görüşürüz- 72.syf
    "Kırk üç yaşına kadar annemin ayak izlerini takip etmiş, ancak izler bir su kenarında kaybolmuştu. Onu kaybettiği yerden sonrasını bilmiyordu. Buradan nereye gidecekti şimdi? Buradan sonrasini hayal etmesi ,kendine sıfırdan bir gelecek resmetmesi, ilk kez bilmediği bir yoldan gitmesi gerekiyordu." Kiz Kardeşim Handan - 114.syf
    Her hikâyede kendimi buldum ,her hikâyede hayatımı düşündüm. Sizler de okuyunca ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Şimdiden keyifli okumalar.
  • 87 syf.
    Bekir Yıldız uzun zamandır okuyacak olduğum yazarlar arasındaydı ama bir türlü denk getiremedim. Okunacak o kadar yazar ve kitap var ki bazılarına hep geç kalacağız. Bekir Yıldız'da öyle bir isim oldu benim için. Osman Şahin bir denemesinde Bekir Yıldız için hikâyelerinde Güneydoğu insanını çok iyi işlediğini belirtmiş ve Toplumcu Gerçekçi yönüne çok güzel bir vurgu yapmıştı. O denemeden sonra Bekir Yıldız'ı biraz daha öne almak istedim ve bugün ilk olarak Demir Bebek kitabıyla başladım.

    Okuduğum ilk kitaptan Bekir Yıldız'ın birilerinin sırtında yükselen medeniyetin temelini ele aldığını görüyorum ve diğer kitaplarında da bunun yer alacağı da gayet belli. Nedir o temel? Her yükü taşıyan ama yerin dibinde olan, her lüks binanın oluşumunu sağlayan ama kendisi hiç gözükmeyen, her fabrikanın, her makinanın başında olan ama oluşturduğu güzelliklere dışarıdan bakan temeldekiler işçiler, köylüler, kısaca ezilenler. "Çağdaş Medeniyet" ezilenlerin sayesinde ayakta durmaktadır. Ezilen insanların emeklerinin piramididir medeniyet ve ters yüz olmadığı sürece böyle kalmaya devam edecektir. Bu durum bana Brecht'in Tahtatevalli şiirini hatırlatıyor daima

    "Bir tahterevalli tahtası, sistemin bütünü
    İki uçlu bir sallanma, birbirine bağlı,
    Yani alttakiler altta olduğu için,
    Ve ancak onlar altta kaldıkları sürece
    Üsttekiler hep üstte.
    Alttakiler yerinden kalkıp yükselse.
    Üsttekiler üstte olamaz artık,
    Demek ki üsttekiler
    Alttakilerin hep altta kalmasını ister.
    Ayrıca altta, üstten daha çok
    İnsan gerek. Denge değişir yoksa. Tahterevalli dedik ya."

    Bekir Yıldız'ın yoğun bir şekilde ele aldığı diğer konu göçmenlerin yaşadığı sorunlar. Kitaba ismini veren ve ilk öykü olan Demir Bebek Almanya'ya çalışmaya giden dört kişilik köylü ailesini ele alıyor. Merkezde ailenin kız çocuğu Narin var annenin adı geçmiyor Narin'in annesi diye geçiyor öyküde.

    Köy yaşamının yetersiz maddi koşullarından kurtulmak için refah ülkesi Almanya'ya göç eden Anadolu insanının trajik bir hikayesini ele alıyor öykü. Karı koca aynı fabrikada çalışmasına rağmen aralarında bir duvar ve ancak paydos zamanında görüşebilen evli İnsanlar bunlar kapitalizmin evli çiftleri fabrikanın mesai sonu düdüklerinde, o da gece saatlerinde oluyor işte o zaman Gündoğdusunda bulunan 6. Kapıda buluşup evde bıraktıkları Narin ve Davud'a gidecekler.

    "Görsün Alamanlar, pis mi olurmuş köylü çocukları?" Hikâyenin kilit cümlesi de bu. Kırsal kesimden gelen insanların hor görülmesi sonrasında bilinçaltına yerleşen "pis olma" hissinin küçük yaştaki göçmen köylü çocuklarının üzerindeki etkiyi de Narin'in hikayesini okuyunca öğreneceksiniz.

    Almanya'ya ilk göç dalgalarında insan yerine konmadan en ağır şartlarda nasıl çalıştırıldıklarını en iyi anlatan kitaplardan biri Günter Wallraff'ın En Alttakiler kitabıdır. Kendisi Alman bir gazeteci olan Wallraff 1980'li yılların başında sahte Türk İşçi kimliğinde yaklaşık iki yıl boyunca Türklerin çalıştığı yerlerde çalışmış, veri toplamıştır. O kitapta hatırladığım en trajik şey ise: Bir işçinin Çelik fabrikasında Yüksek ateşli fırına düşüp yok olmasıydı. Benzeri bir sürü kaza ve zor çalışma koşulları vardı. İşte incelemenin başında bahsettiğim "Çağdaş Medeniyet"in temeli burada yatıyor. Bu işçinin yok olan bedeninde mesela..
    Önereceğim bir başka kitap ise Dursun Akçam'ın "Altta Kalanlar" kitabıdır. Akçam da çok iyi bir röportajcı ve gözlemcidir.

    Bu kitapta toplamda 10 öykü yer alıyor. Hepsi kısa ama çarpıcı öyküler.

    Amele adlı öyküde, Beytullah babasının ameliyat parasını toplamak için tam 86 bin ton inşaat harcı taşıyacaktır. O günün parası ile 2000 lira elde etmek için 86 bin ton harç. İşte bu durumu oturup düşünmek lazım ınsanların sağlığı üzerinden ticaret yapan bir sağlık sisteminin varlığı yüzünden çoğu kişi elde etmesi gereken parayı bir türlü bulamıyor. Doktorlarla pazarlıklar, yalvarmalar, ulaşabildiği her yere ulaşıp el ayak öpmeler... Her ne kadar şimdi sağlık sistemi çok daha iyi olsa da sınıf farkının kaynaklara ulaşımı ya da elde edişinin vaziyeti aynıdır. Bu bağlamda okuduğum en sarsıcı hikayelerinden biri Fakir Baykurt'un Can Parası adlı kitabında geçiyordu. Kitap şuan yanımda değil öykünün ismini hatırlamıyorum "Can Parası" olabilir. Kızının ameliyat parasını bulamayan bir babanın trajik öyküsü. Şimdi ücretli tedavi masraflarını karşılamak için Sivil toplum kuruluşlarına, Haluk Levent'e ulaşıyor insanlar. En üzücü olan durum ise herkesin Twitter'a umut bağlaması orada gündem olup yardım elinin oradan kendine uzanmasını beklemesidir. Ülkeyi yöneten siyasiler bu durumu hiç düşünmüyor mu acaba?

    Son olarak değinmek istediğim öykü: "Kömür"

    Madem ocağında göçüğün altında kalan üç işçinin ölümü bekleme anlarını ele alan bir öykü. Ali, Rasim ve Kerim adlı üç işçi yardımın mı daha önce geleceğini yoksa ölümün mü daha önce geleceğini tam kestiremeden kömür yığınlarının altında kapkaranlık saatleri geçirecekler. Bazen onlara bu "çalışma olanağını" sağlayan ultra zengin maden ocağı sahiplerinden medet umarak kurtulabiliriz diyecekler bazen de kendi aralarında tartışma yaşayacaklar:

    "Köpekler gel-mi-ye-cek!...
    Sese doğru yürüdü Kerim. Ikinci adımını tamamlıyamadan başını kömüre çarptı. Döndü.
    «Gelecekler, de..
    Gel-me-ye-cek-Ier!
    Ses bacakları dibindeydi. Sustalısını batırdı. Kömürü bıçaklamıştı. Düştü. Ali bağırdı.
    «Öldürdün mü yoksa?»
    «Gel-mi-ye-cek-ler!...."

    Yerin yüzlerce metre altında kömür madeni işçilerinin maruz kaldığı "kaderi" okuyacaksınız bu öyküde.

    Son olarak birkaç ek yapayım:

    Tarık Akan ve Cüneyt Arkın'ın başrolde olduğu ve Zonguldak Madeninde çalışan işçilerin zorlu koşullarını anlatan "Maden" filmini: https://youtu.be/euVC-8z7BhI

    Soma Madeninde yaşanan kazadan görüntüleri aktaran BBC haberini:
    https://youtu.be/Xm2hjYHAsCQ

    Türkiye'de her türlü işçi grubunun yanında duran onlar adına Türküler söyleyen ağıtlar yakan gerçekleri müzikle buluşturan Grup Yorum'un "Madenciden" parçası:

    "İndim maden ocağına kara elmas diyarına
    Yeryüzü sıcak olsun diye dost
    Yıllar boyu kazma salladım suskunca bu zindanda
    Çocuklarım gülsün diye dost
    Oysa bizim evde gülen yok"

    https://youtu.be/qzDBD7XKYuQ
  • Tanrı’nın tek lütfu fiziksel güzellikti. Özellikle de yüz. Uyumun, dengenin mucizesi orada toplanıyordu. Ve bir de sessizlik. Ne tek bir kelime, ne de tek bir soluk... Hayranlık yaratması gerekiyordu, hepsi bu. Geriye kalanlar ise cüruftan, kirlenmeden, saygınlığını yitirmeden başka bir şey değildi. “Karşılıklı ilişki”, “paylaşma”, “birbirini tanıma” diye adlandırılanlar sadece birer yalandı. Bunun basit bir sebebi vardı: bir kadın konuşmaya başladığı andan itibaren yalan söylerdi. Kendisini başka türlü ifade edemezdi. Bu kadının doğasında vardı. Üzerinden bir türlü atamadığı katlanılması zor, sinsice bir kılıftı bu kadınlar için.
  • 331 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi·
    Körlük kitabını okumadan önce birkaç tane inceleme okumuştum ve konusu ilgimi çekmişti. Düşünsenize dünyada herkes yavaş yavaş kör olmaya başlıyor. İnsanların tepkisi ne olurdu, sonuçta en çok kullandığımız bir organımız ve bize yardım edecek insanlar da kör. Tek görülen bembeyaz bir hiçlik. Beyaz çünkü normal bir körlük değil bu. Bir anda ortaya çıkıp tüm insanlara bir hastalık gibi yayılan durum, herkesin elini kolunu bağlıyor tabi.
    Bu salgın döneminde kitabı okumam beni daha da etkiledi açıkçası. Bu günlerde yaşadığımız karantina durumu kitapta da mevcuttu ama biraz fazla ağır bir şekilde tabi. Karantinada kalanlar o kadar çeşitli insanlardan oluşuyor ki eğitimli eğitimsiz, iyi kötü, yaşlısı genci her türden mevcut. Bu da durumu nasıl etkiler önemli olan da burası tabi bu kadar çok çeşitte insan bakalım beraber yaşayabilecek mi ya da tam tersi mi olacak işte asıl sorular burada, karantinada o kadar etkileyici bölümler vardı ki bazen okurken ürperiyor bazen de mutlu oluyorsunuz. Kitaba çok girmekte istemiyorum aslında, okunup üstüne uzun bir süre düşünülmesi gereken bir kitap, hatta uzun bir süre de etkisinden kurtulamayacaksınız bence.
    Tabi şunu da söylemek istiyorum kitapta sadece bir kişi kör olmuyordu o da bir göz doktorunun karısı. Onun yerinde olsam ne yapardım ben hep kendime bu soruyu sordum, karantinada diğerlerine de yardım eder miydim yoksa bir köşeye çekilip kendi halimde yaşar mıydım. Burası da çok önemli unutmayın ki körlerin bulunduğu bir toplulukta gözleri gören insan kraldır.
    Kitabın sevdiğim bir yanı da kimsenin isminin bulunmaması herkes belli bir özelliğe göre isimlendirilmiş, doktorun karısı gibi. Burada adların önemsizliğini çok güzel bir şekilde göstermiş.
    Kitabın diline gelirsek, dili akıcı ama yazım tarzı ilk defa bu yazardan okuyanlar için garip gelebilir. Şöyle ki kitapta paragraflar uzun ve konuşmalar da paragrafın içinde ve konuşma çizgisi ya da herhangi bir boşlukla ayrılmamış, konuşanın kim olduğu bazen kaçıyor ama zamanla buna da alışıyorsunuz ve kitap elinizde hızlı bir şekilde akıp gidiyor.
  • Hemen bütün hadis kaynaklarında kendi anlatımıyla yer alan rivayete göre Ka’b b. Mâlik (ra), Tebük seferi ilân edildiğinde sağlığı ve maddi imkânı yerinde olmasına, hatta savaşa iştirak etmek amacıyla özel bir binek satın almasına rağmen, rahatına düşkünlüğü ve nefsine mağlup olması sebebiyle sefere çıkmayıp, bu zor şartlarda Müslümanları yalnız bıraktı. Ancak daha sonra Medine’de geriye münafık diye bilinenlerle, maddî imkânı bulunmayanların kaldığını görünce çok üzüldü. Diğer taraftan Allah Rasûlü (sav) Tebük’e varınca Ka’b (ra)’ın durumunu sordu. Ashâbdan bazıları onun kibri ve keyfine düşkünlüğü sebebiyle savaşa katılmadığı ileri sürülünce, yakın arkadaşı Muaz b. Cebel (ra) iddiaları reddederek onu savundu.

    Allah Rasûlü (sav) uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Tebük seferinden Medine’ye döndüğünde geride kalanlar sırasıyla gelerek savaşa katılmama mazeretlerini bildirip, kendisinden af talebinde bulundular. Ka’b (ra) kendisi de mazeret ileri sürebilecek iken, gerçeği itiraf edip, hiçbir mazereti olmaksızın Müslümanları yalnız bıraktığını söyleyerek Allah Rasûlü (sav)’nden özür diledi. Hz. Peygamber onunla aynı durumda olan Hilâl b. Ümeyye (ra) ile Mürâre b. Rebî (ra)’ye haklarında Allah’ın açık hükmü gelinceye kadar beklemelerini söyledi. Bu gelişmeyi haber alan Hıristiyan Gassân meliki haksızlığa uğradığını iddia ederek eski dostu Ka’b (ra)’ı memleketine davet edip, onu şanına layık bir şekilde ağırlayacağını bildirdi. Ancak Ka’b (ra) bu teklifi reddedip, Allah’ın kendisi hakkında vereceği hükmü beklemeye karar verdi. Bir tarafta haftalardır yüzüne bakmayan, kendisiyle konuşmayan arkadaşları, diğer tarafta da izzet, ikram ve itibar vadeden bir davet vardı. Fakat Ka’b (ra), yapılan teklifi elinin tersiyle iterek Medine’de kalma kararlılığını sürdürdü. Bu esnada gönülden pişmanlık duyarak Allah’a çokça tevbe ve istiğfarda bulundu, kendisiyle konuşmamalarına rağmen Allah Rasûlü (sav) ve onun ashâbından defalarca özür diledi. Ka’b (ra), mescide çıktığında her seferinde Rasul-i Ekrem’e yakın durmaya çalışıyor, bu esnada belki kendisine tebessüm eder diye sürekli onun çehresine bakıyordu. Ama her defasında Peygamberimiz onunla karşı karşıya geldiğinde yüzünü çeviriyor, bakışlarını ondan kaçırıyordu. Yolda onu gören en yakın arkadaşları bile yolunu değiştiriyordu. Bu halden iyice bunalan Ka’b (ra),bir gün amcasının oğlu Ebû Katâde’ye (ra) giderek: Ey Ebâ Katâde (ra), “Sana Allah için soruyorum. Sen Allah ve Rasûlü’nü ne kadar sevdiğimi biliyor musun?” diye sordu. Fakat muhatabı onun sualini duymazdan geliyordu. Cevap alamayınca sorusunu birkaç kez tekrarladı. Ancak ondan, “Bunu Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” den başka bir cevap alamadı. Bunun üzerine yine mahzun bir şekilde oradan ayrıldı. Kendisine sosyal boykot devam ederken Ka’b b. Mâlik (ra)’in durumunu daha da zorlaştıran bir emir daha geldi. Peygamberimiz’in gönderdiği bir elçi, ona eşinden uzak durması talimatını getirdi. Buna göre Ka’b (r.a.) eşini boşamayacak, ancak onunla aynı evi de paylaşamayacaktı. Bu gelişme onun sıkıntısını daha da artırdı. Gerçekten de onun çektiği çile bitmek bir tarafa daha da şiddetleniyordu. Ancak bu son olumsuz gelişme de onun Rasûlullah (sav)’a bağlılığını sarsamadı. O ve diğer iki arkadaşı işledikleri suçun şuurunda olarak çilelerini doldurmaya ve pişmanlık içinde Allah’a yalvarıp tevbe istiğfarda bulunmaya devam ettiler. Bu olumsuz şartlara rağmen onlar, müminlerden ayrılmak ve Rasûlullah (sav)’ı terk etmeyi hiçbir zaman akıllarından geçirmemişlerdi. Bu sabırlarının mükâfatlarını da aldılar.

    Sıkıntılı günleri 50’yi bulmuştu, tabiri caizse yeryüzü kendisine dar gelmeye başlamıştı.  50. gecenin sabahında, Ka’b Bin Malik sabah namazını kılmış damda otururken, müjdeli haber gelir. 

    Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ka’b bin Mâlik’e bu müjdeli haberi şöyle bildirmiştir:

    “–Seni, doğduğun günden beri geçirdiğin en hayırlı ve mes’ûd bir günle müjdele­rim!..”[1]

    Ka’b bin Mâlik -radıyallâhu anh- da Allâh’ın bu yüce affına bir şükrâne olarak:

    “–Yâ Rasûlallâh! Ben de Allâh ve Rasûlü’nün rızâsı için malımın hepsini sadaka et­mek istiyorum!” dedi. Ancak Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–Malının bir kısmını kendin için alıkoy! Böylesi senin için daha hayırlıdır!” buyur­dular.

    Ka’b bin Mâlik:

    “–Öyleyse Hayber’deki hissemi alıkorum. Ey Allâh’ın Rasûlü! Allâh beni bu bâdi­reden yalnızca doğruluğum sebebiyle kurtardı. Artık ben bundan böyle, hayâtım boyunca doğrudan başka bir söz söylemeyeceğim!..” dedi.


    Onları ferahlatan bu gelişmeyi bizzat Ka’b b. Mâlik (ra) şu şekilde anlatır: “İnsanların bizimle konuşmalarının yasaklandığı günden 50 gün sonraki gecenin sabahında namazımı kılmıştım. Bu esnada ruhum çok sıkıntılıydı, âdeta yerle gök arasında sıkışmış, gidecek bir yer bulamıyor gibiydim. Tam bu esnada evimin dışından bir ses işittim: ‘Ey Mâlik’in oğlu Ka’b, müjdeler olsun. Kurtuluş günün geldi’. Sesi duyar duymaz hemen secdeye kapandım. Gelen habere göre Hz. Peygamber benimle birlikte üç sahâbinin tevbelerinin Allah tarafından kabul edildiğini duyurmuştu. Bunun üzerine sahâbe kardeşlerim müjdeli haberi ulaştırmak için âdeta yarışırcasına benim evime koşmuşlardır."


    Allah (c.c), Ka’b bin Malik ve diğer iki kişi hakkında şu ayetleri indirmiştir: “(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O’nun dışında (yine) Allah’tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.’’(Tevbe,118).
    Ka’b -radıyallâhu anh- şöyle der:

    “Allâh’a yemin ederim ki, İslâm ile şereflendirdikten sonra Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği en büyük nîmet, Peygamber Efendimiz’in huzûrunda doğruyu söylemem, böylece yalan söyleyenlerle birlikte helâk olmaktan kurtulmamdır. Çünkü Allâh Teâlâ, Tebük Seferi’ne katılmayıp da (mâzeret uydurarak) yalan söyleyenler hakkında, hiç kimse için kullanmadığı ağır sözleri vahyederek şöyle buyurdu:

    «…Onlardan yüz çevirin, çünkü onlar necistirler...» (et-Tevbe, 95)”
  • Çocukken çok zayıf, soluk benizli, cılız bir kızdım. Bu annemi çok üzerdi. '' Çok genç anne oldum, iyi mi bakamadım ben sana acaba?..''deyip kendini sorgulardı... Öyle bir konuşmada bir aile dostumuzun söyledikleri hep aklımda kaldı...'' Üzülme, bakmakla alakalı değil... O bir sonbahar çocuğu ondan... Gör bak, sonbahar gibi duygu yüklü, sonbahar gibi farklı renkleri olan bir kız olacak... Kırılgan olacak dallardaki yapraklar gibi... cılız güneşin tadını en iyi sonbahar bilirmiş o da küçük şeylerden mutlu olacak... Üzülme sakın bir o kadar da güçlü olacak, sert rüzgarlara dayanacak gücü kendinde bulacak... '' demişti... Şu kırılganlık kısmı başıma sürekli dert açsa da ben artık çok iyi biliyorum ki sonbahar, zamanın hızla geçip gittiğinin en iyi habercisi oldu hep bende... Bir çok şey için genç, sayısız şey için yaş almış olduğumu biliyorum... Geçen yıl yazdığım doğum günü yazısını hatırlıyorum da bu yılın zor geçtiğini fark ediyorum... Sevdiklerim daha da değerli, kıymet biçemem onlara olan bağlılığıma... Dost dediğim birkaç kişiyi haketmiş olmak ayrı sevinç aslında... Sonra tanımaktan çok keyif aldıklarım var... İyi ki varsınız... Beni ben yapan herkes, bütün öğretileriniz için teşekkürler... Sonra kızım, gece boynuma sarılıp '' benim annem olmak için doğmuşsun... '' demesi hayat yolculuğumdaki yönüm... Hepinizi seviyorum... Varlığınızı benden esirgemeyin olur mu?.. Bu yıldan elime kalanlar daha somut olsun diye pek çok fotoğraf çektirdim. Hiç paylaşmadığım kadar da paylaştım üstelik... Hepsinin duygusu, bana hatırlattıkları ayrı... Geride bıraktığım yaşın özeti olsun istedim... Doğum gününde dilek tutmak gerekirmiş, dilemeden geçmiyeyim... Dua olsun hatta adı... ''Allahım, en sevdiklerimin yokluğu ile beni sınama... Yüreği küçük insanları benden uzak tut... Gönlü güzellerin yüzümü gülümsetmesine izin ver... Ruhuma verdiğin sihirli güç için ve beni koruduğuna inandığım o melek gibi kanatlara sahip herkes için teşekkürler... '' NB
  • – Ben gene aynı soruya döneceğim Yunus. Türkiye’deki gençlerin hepsini aynı kefeye koyabilir miyiz? Hepsi dertsiz, sorunsuz diyebilir miyiz?
    Arabaları, paraları var diyorum, şımartılmışlar diyorum ama içlerinde ne var bilemeyiz ki...
    – Bir de okumak isteyip okuyamayanlar, ailesinden destek alamayanlar, böyle senin gibi çalışmak zorunda olanlar var değil mi? Baskı görenler, özgür olmayanlar, şiddete maruz kalanlar...
    Ailesi istemediği için okuyamayanlar var, bir de ailesi istese de okumayanlar... Benim isteğim çocuklarına iyi bir ana-baba olsunlar. Her şeyden önemlisi budur. Çocuklarına sahip çıksınlar, onlara doğru yolu göstersinler. Cihangir’de bir tinerci var. Annesi babası çok zengin. Ama çocuk eve gitmek istemiyor. Çünkü onu arayıp sormuyorlar.