• 208 syf.
    Bu zamana dek okuduğum kısıtlı ashab hayatından kaynaklı olarak giriştiğim bu kitabı okuma serüveninde ikinci okumamı nihayete erdirdim. Peki ashab hayatı noktasındaki kaynak okumalarım nihayete erdi mi? Elbette hayır, belki asıl şimdi başladı demeliyim. Metin Hocanın şöyle bir ifadesi vardı: “Ortalama bir siyer okuyucusu yüz kadar sahabinin ismini sayabilirken…” Düşündüm hayır, ben yüz kadarını söyleyemem, hani belki zorlasam altmışa ancak varırım. Bu da bahsettiği vasat bir okuyucu olmak için dahi kafi bir bilgi olmadığının kanıtı oldu. Sahiden kendimden utandım, utanmış ancak bunu nasıl yazarım? Zira kendini çok biliyor zanneden bizlere sahiden sağlam üç beş tokat atan bir kitap bu. Aslında anlatılan bir kişiyi bile bilmiyor değildim. Uğradıkları işkenceyi, Hz. Aişe’nin kolyesini, Hz. Bilal’in Şın harfini telaffuzdaki zorluğuna varana dek ufak ayrıntıları biliyordum. Ancak genel bir perspektife sahip değildim. Bilgiye vakıftım ancak idrake sahip değildim.

    Evet, idrak demişken benim kanıma dokunan birkaç mevzuudan bahsetmek istiyorum. Evvela, bildim zannettiğimiz birçok mevzuuyu dönemin anlayışına varana dek sorgulayan ifadeleri beni hakikaten çok etkiledi. Peki, nasıl? Bu kitapta, kendini Müslüman addeden insanların bilmediği bir şey yok, İfk hadisesini, Cemel vakasını bilmeyen yoktur en nihayetinde yahut sürekli ismi geçen Huzeyf b. Yeman’ı bilmeyen de yoktur. Bilmediğimiz nokta bizim hayatımızda bunu nasıl ders haline getireceğimizdir, yazar da ,Allah razı olsun, işte bunu anlatıyor. Kitabın genel manada bendeki vurucu noktalarına geleceğim ancak salisen ifade edeceğim mevzuu ve zaten kitapta da bahsolunan meseldir;

    Küffarların gayet “medeni” olarak tanımlandığı bu çağda, şirin gözükme gayretinde olan biz cahil tavırlardaki Müslümanların şöyle başlarını, kahrolası başlarını –zira hakkkı idrak ve ikra ve ikrardan geri durmuş bizleriz- iki eli arasına alıp akl-ı selim bir hal içinde durup düşünmemiz kanaatindeyim. Bizi kimler seviyor? Bizi sevenler, aslında bizim nasıl olduğumuzun da bir şeairidir. Beni seven bir kafirden ötürü kendimden utanıyorum, kafirane bütün düşüncelere buğzediyorum. Bunu açık seçik söylediğimde de hoşgörüsüz Müslüman addediliyorum Müslüman arkadaşlarım tarafından. Küffar tarafından da “işte gerçek İslam” nidalarını işitiyorum. Ben bir gerçek İslam nişanesi değilim. Böyle olduğunu iddia eden varsa ondan Mirkelam gibi koşarak uzaklaşırım hatta. Ki var da gavs diye el etek öptüren, el öptürdüğü için üstüne para alan, hiçbir rızayı İlahi için kullanılan hizmet olmamasına rağmen yapılan villalarda tuğla taşıtılan bir çağdan geçiyoruz. Tuğlayı taşıyan hüsn-ü zannının mükafatını dilerim ebedi vatanında katbekat görür. Buna sebep olan bütün din tüccarlarının da ateşinin bol olmasını Allah’tan niyaz ederim. Bazı insanların yumuşak karnıdır din. Din derken tek din olan İslam’dan bahsediyorum. Zira diğer tüm dinler onun tahrif olmuş vaziyetleridir, bu sebeple Hristiyanlığın, Yahudiliğin ifsad olmayan biçimi olan İslam’ı temele alıyorum. Küffarı ikna etmeye çalışıyoruz, bak –mecazen- Allah var, işte tüm bu gördüklerin bunun biraz nişanesidir ve hatta belgesidir. Bugün herkes tarafından sevgi dilenen zavallı, zelil ve hakikaten rüsva olan bizler herkes tarafından sevilmeyeceğiz. İkiyüzlülük, başta bir Müslümana sonra da bir insana yaraşmaz. Önce Müslümana, zira İslamlık şahsiyetten evvel gelir. Bu dünyada Rasullulah aleyhisselamı sevmeyenler var, biz neyin beklentisiyle neleri feda ediyoruz? İmanımızı. Bu sahiden çok hassas bir nokta. Değer mi? Değil dünyadakilerin sevgisi, dünyalık mükafatlar ailemiz için bile değmez. İman öyle önemli bir çizgidir. Zaten ruhsat da verilmiş dinde, insan eğer feraizlerini yerine getirmede bir engel görüyorsa ailesinden izin almak zorunda değildir. Kocanın, karısı üzerindeki; kadının, kocası üzerindeki hakkını da göz önüne alırsak kadın da kocasından bu noktada bir rıza beklemek zorunda değildir. Ancak bunu söylerken şunu es geçmiyorum: “Allah’ın rızası anne babanın rızasındadır.”

    Zihnimi son zamanlarda çok meşgul eden ve beni de sahiden uykumdan alıkoyan hortlak gibi dolaştıran bir mevzu vardı: Rasullullah aleyhisselam’a karşı yaklaşımımız küfür boyutunda mı? Yani Rasulullah aleyhisselama efendimiz demek bir şirk emaresi midir? Yazdıklarımı biraz takip eden herkes bilir ki kelimelerle kavgalıyım, tüm kelimelerin benim zihin evrenimden çıktığını hesaba katarsak en başta kendimle, nefs-i emmaremle kavgalıyım. “Efendimiz demek bir şirk midir?” sorusu kafamda günlerce, haftalarca ve hatta aylarca yankılandı. Neleri araştırmadım ki… Arayış içindeyim, itikad bağlamında yanlışa girmek, imanımı zedeleyecek bir inanca sevimli gözüyle yaklaşmak istemiyorum. Gayriihtiyari yahut ihtiyaren girdiğimi de insan oluşum göz önüne alınırsa, ki bu hepimiz için geçerli günah işlememiş olsaydık hepimiz yeryüzünden kaldırılacak ve tövbe için yakaracak başka bir ümmet gelecekti, bunları üzüntüyle kabul içindeyim. Rasullullah aleyhisselama hülasa efendimiz demeye karar verdim. Bu tamamiyle beni ilgilendiriyor gözüken meseleyi niye yazıyorum? Asla sadece beni ilgilendirmiyor, hepimizi ilgilendiriyor, köydeki bir Aysel Teyzeyi de ilgilendiriyor, bir plazada çalışan Eyüp Bey’i de. Fatiha Suresinin mealinde geçer, hamd yalnız Alemlerin Rabb’i olan Allah’adır. Şimdi kelimeleri cımbızlayalım. “Alemlerin Rabbi” –Hiçbir kelimenin bir eşanlamlısı olduğuna inanmayan ben evvelki ben olarak iç döküyor- Alem kelimesinin eş anlamlısı nedir? Kainat. Rabb manası nedir? Terbiye edici, sahip, efendi. Alemlerin Rabbi oldu mu sana Kainatın Efendisi? Ya… Bilmiyorum belki bazılarınız, muhtemeldir, “eee yani?” diyor olabilir. Ancak bu benim çok korktuğum şirke bir kapı aralıyor olabilirdi. Yani kalben şirk koşmadığımı söylüyorum ama kalbi hissimle dilimle ikrar ettiğim kalbimin tasdik ettiğini nakz eden şeyler. Fıkıh kitaplarını inceledim, birkaç hocaya da ısrarlı ve anut nefsimle sorular sordum. İkna olmadan inandım. Çünkü ikna olmak işe yaramaz. Edindiğim bilgiler, bazı kelimelerin Allah’a izafe edildiği gibi insanlar için de kullanılabileceğiydi. Örneğin mevlana, efendi, seyyid gibi şeyler söylenebilir.

    Kitap aslında ashabı anlatıyor, ben gelmiş size efendimiz mi diyelim yoksa salat u selam ile işi tedbiren sağlam bir akidle bağlayalım mı noktasını açıklamaya çalışıyorum değil mi? Evet, en doğrusu da bana bu geliyor da ondan böyle yapıyorum. Efendimiz iki cihan serveri Rasullulah aleyhisselamı anlamadan ashabı anlamak akla muhal başta. Peygamberimiz aleyhisselam, Kur-an’ı Azimüşşan’da buyrulduğu üzere beşerdir. Buna sığınarak Rasullulah aleyhisselamı “eh işte insan, tamam bir peygamber ama yani olayı düalist bir yaklaşımla ele almak şirke girmektir” diyen bir kesimin türemesi, yahut nefsimizin yalan yanlış sözlerine kulak asmamız için ifade etmek istediklerim var. Bunları aslında başta kendime yazıyorum, arşivim oluyor buralar yani. Arada belirtmekte fayda görüyorum ki bu incelemeyi inceleme saymayanlar için –ki saygı duyarım- Mehmet Kaplan olmadığımı beyan eder, onun incelemelerini de salık veririm. Ki onun alanı da zaten böyle kitaplar değildir de neyse. Rasullullah aleyhisselamın ne yüce bir şahsiyet ve rasul olduğunu idrak için ufak birkaç örnek vereceğim. Sürekli güzelliği hasebiyle duyduğumuz merak ve hayranlıkla anlatılagelen Hz. Yusuf aleyhisselamın güzelliğini katlayan bir güzelliktir onunkisi. Zaten bu kainattaki tüm insanlar ona ne kadar benziyorsa o kadar güzeldir, ahlaken de, ona ne kadar benzemiyorsa da o kadar güzel değildir. Bir şeyin güzel olması için yaratılmış olması yeterlidir, dediğim aman saptırılmasın. Hz. Hamza’nın cesareti anlatılır ve insanın yutkunası gelir, öte yandan Hz. Ali’nin ilmine hayran oluruz. Bütün saydığım bu yüce vasıflarla donatılmış eşhasın bütün âli özellikleri bir şahısta toplanmış... "Bütün alemi bir şahsiyette toplamak, Cenab-ı Hakka zor gelmez. Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman Said Nursi" Ben nasıl ona “yalnız bir beşerdir” diye sıradan bir insan muamelesi ederim? Zihninde böyle oturtanlar var, ben bizatihi bu fikirde olan insanlarla oturup konuşmuş olduğum için bunu biliyorum. Hz. Osman, Rasullullah aleyhisselamın omuzlarının arkasına sığınıyor, yalnızca “YaSin” ayetini duymakla bütün bir sureyi anlayan bir üst akıldan bahsediyoruz. Biz böyle bir peygamberin ümmetindeniz. -Hz. Yusuf'un da en büyük duası Müslüman olmaktır, Rasullullaha ümmet olmaktır, nasıl bir şerefle nimetlendirildiğimizi idrak etmiyoruz.- İmam Gazali’ydi yanlış hatırlamıyorsam aklı tasnif ediyor: Nazarî, temyizi, tecrübi ve ahlakî akıl.
    Nazari akıl, doğuştan sahip olduğumuz ve bizi hayvandan ayıran akıl. – gerçi şimdi o aklın hayvanda olduğunu iddia eden kuş “beyinliler” de var-
    Temyizi akıl, sağlıklı bir insanın beynindeki zaruri bilgilere verilen akıldır.
    Tecrübi akıl, tecrübelerle elde edilmiş akla verilen isimdir.
    Ahlakî akıl ise işlerin sonunu öngörebilme, nefsin istediği süfli zevklere karşı koyabilme istidadına verilen isimdir.

    Bütün bu tasniflerin dışında olan bir akıl vardır ki ona da Peygamber Aklı denir. Burada Peygamberden kasıt, Efendimiz Rasullullah aleyhisselamdır. Ferasetini normal akıl sınırları içinde değerlendirmek muhallerin muhali olduğundan böyle bir durum zuhur etmiş.
    Konu konuyu açıyor bu sebeple söylemek istiyorum. Herkeste imani akıl vardır. Bu tecrübi akıldan üstün bir akıldır ve bu tasnife girmeye bile lüzum görülmemiştir. Tecrübi akıl kadının aklıdır. Ve imani akıldan bir derece alttadır, neden? Çünkü imani akıl her iki cinste de eşittir, cinsiyetler üstü bir akıl olduğu için hiyerarşisi bu şekilde olmuştur. Ahlaki akıl da, imani aklı da içeren bir akıl olduğu için onun üstündedir. Dedim ki tecrübi akıl, kadın aklıdır. İmani akıldan bir derece düşük olduğu için de eksik akıldır. Ve fende, matematikte yani özetle pozitif bilimlerde esas istidada hilkatle şerefyab olmuş cins kadındır. Eksik akıl diye şimdiki cühela sözde imamların hocaların bahsettiği akıl, haliyle sözde medenilerin de vurmaya çalıştığı nokta da budur. Zanneder ki ç*ğdaşlar kadının eksik akla sahip olması İslam’ın kadını hafife aldığının kanıtıdır. Oysa biz bunu bilenler buna ne çok gülüyoruz. Oysa onun din ilan ettiği bilimi yaratılışımızla gayet kolay öğrenir ve hatta o taptığı putları yediririz. Atalarının dininden vazgeçmek zor iş tabii, onları da anlıyorum cahiliye devrini biraz okumuşluğum var. Eksik akıl, imanın hesaba katılmadan tasvif edildiği akıldır yani. Kadınlar, öğrenilmiş çaresizlik sebebiyle fende maalesef aslında sahip oldukları potansiyeli kullanmıyorlar. Kendini gerçekleştiren kehanet var, toplum normları var, var oğlu var. Cühela takımdan ne çektik be! Burada İslam’ın Kızına söz eden bütün kafirler, hayır aslında onu demek istememiş diyen bütün tatlı su Müslümanları siz hepiniz ben tek. Benim isnadım tabiin ve tebe-i tabiin. Sizin bu sözleri kabul etmemeniz, ikna olmamanız –İsmet Özel ağabeyim ne güzel diyordu, yola ikna olmuşlarla çıkılmaz, inanmışlarla çıkılır, diye- hakikati setredemez. Küfür de örtmek içindir, hakikati örtmek için. Setretmek güzelliği, mücevheri ziyneti örtmek içindir. Neyi örtüyoruz? Biz Müslüman kadın, İslam’ın emrettiğini inkar ediyor olacak iş değil. Bir şeyi tecrübe etmek, onu bilfiil yaşamak başka bir boyuttur, ona iman etmek başka bir boyuttur. İnkar, münkirin işidir, Müslümanın değil ki. Beni hayretlere düşüren tabloyu –Rönesans, hani bildiğiniz endülijans zamanları- seyretmek midemi bulandırdı.

    Kur’an’ı anlamanın yolu Rasulullah aleyhisselamı anlamaktan geçiyor. Ona tabii olmak Allah’a tabii olmakla eştir çünkü. Rasullullah’ı anlamak da Kur’an’ı anlamaktan geçiyor. Kur’an’ı anlamak da indirilidği dönemi, öğrenmemiz gereken bütün pozitif bilimleri de bilmekten geçiyor. Öyle meal okumakla falan İslam öğrenilmiyor yani anlayacağınız. Maide Suresi, Nur Suresi, Fetih Suresi ve daha birçok sure ve ayeti de bu dönemin ışığında anlamamız gerektiğine göre Kur’an’ı anlamanın yolu da ashabı bilmekten geçiyor. Bu sebeple içinde bulunduğumuz bu gafletten kurtulmak için “bildim” zannettiklerimizi tekrar okumak ve anlamak, hiç değilse anlama gayretine girişmek gerektiğini düşünüyorum. Bu sebeple bütün insanlık tarihinin misal-i musağğarı olan ashabı öğrenmek için de bu kitabın çok temel düzeyde okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yalın diliyle, birçok ismi anışıyla ve tefekkürüyle okuduğumuz Karabaşoğlu kitabı hakikaten de emek kokan bir eserdi.
  • Bana duygularının efendisi olmuş birini göster, onu hemen kalbime kabul edeyim. Kalbimin en özel köşesine, tıpkı seni kabul ettiğim gibi.
  • “Ben dünya Kürresi, Türkiye karyesi ve Urfa Köyünden, El-Aziz Tımarhanesi (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) sakinlerinden; İsmi önemsiz, cismi değersiz, çaresiz ve kimsesiz bir abdi acizin, ahir deminde misafiri Azrail’i beklerken, Başhekimlik üzerinden Hâkimler Hakiminin dergahı Uluhiyetine son arzuhalimdir:

    Ben ğam (dertlilik) deryasında, fakirlik vatanında, horluk ve rezillik kaftanında PADİŞAH yapılmışım

    … Meyvalardan dağdağana, çalgılardan ney-kemana kapılmışım… Benim yatağım akasya dikeninden, yorganım kirpi derisinden farksızdır. Kalbim Ayizman’ın (Hitlerin işkenceci Nazi Komutanı) fırını, ve sahranın çöl fırtınasıdır.

    Ruhum aşık-ı Hüda Mahbub peresttir, lakin aklım kaderin cilvesi ve talihin sillesiyle gurestir (gelgittir) Bana gelen derdü gamın kilosu beleştir. Nerde bir güzel varsa bana karşı keleştir (yüz vermez, cesaretlidir), bütün yiğitlerde bana hep ters ve terestir. Aylar geçti, tek temizliğim, gözyaşıyla ve kara toprakla aldığım teyemmüm abdesttir. Yani, içtiğimiz kezzap suyu, mezemiz ise ateştir.

    Ol Resuli zişan ve Sultanı dücihan: “Cenabı Allah’ın insanları dünya, dünyayı ise insanlar için yarattığını; Ruhları vücut için, vücutları ise ruhlar için yarattığını; Erkekleri kadınlar; kadınları erkekler için yarattığını; Cenneti mü’min kullar, mü’min kulları da cennet için yarattığını; cehennemi inkârcılar ve münafıklar, inkârcıları ve münafıkları da cehennem için yarattığını” hadisleriyle haber vermiştir. Peki acaba benim gibi meczup divaneleri ne maksatla halk etmiştir? Bilen babayiğit, meydana çıkıp söylesin… Allah sana iman verdi sen tuğyan edersin; O in’am etti sen küfran (nankörlük) edersin; O ikram etti sen inkar edersin; O ihsan etti sen isyan edersin; bir de kalkıp bana deli divane diye bühtan edersin!..

    Bu söylediklerimin hepsi ruhumun içinde cenk etmektedir. Eğer dilekçemin cevabı gelirse bu manevralar sona erecektir. Şimdi adresimi arz ediyorum: Kur’an’ı geldiği yere, yine Kur’an’ı getiren geri taşısın. Madem ki ahkamı ve ahlakı kalmadı, Kur’an’ın kağıdı ve yazısı neye yarasın?! Taki Hz. Muhammed Mehdi (A.S) gelince yeniden okunup yaşansın.!

    Ey zerrelerden kürrelere, yerlerden göklere bütün alemlerin Rabbi!.. Ey cemadi, nebati, hayvani, insani, ruhani ve nurani her şeyin ve herkesin yegane sahibi!… Ey iman ve şuur ehli kalplerin en yüce habibi!.. Ey dertli bedenlerin kederli gönüllerin, ve yaralı yüreklerin tabibi!. Ben biçare kulun ki; garipler garibi, hüzünlerin esiri, zulümlerin muzdaribi, öksüz, yetim ve sahipsiz bir tımarhane delisi… Ama kutsi muhabbet ve hasretinin divanesi!… Herkesi ve her şeyimi elimden aldın, ama sana sığındım, aşkına sarıldım, yegane Sen kaldın!. Yurdumdan yuvamdan, evimden barkımdan ayırdın, gurbete ve hasrete saldın, ama onları ararken Sana ulaştım, sevdana daldım! Böylece fani ve hayali görüntülerden kurtarıp hakiki tecelline mazhar kıldın.

    Yüceler yücesi Rabbim, Efendim!

    Haktan saparak ve haddimi aşarak, haşa senden, Burak bineği, Cebrail seyisi, Sidretül Münteha menzili, cümle mahlûkatın en şereflisi, Rahmanın en mükemmel tecelli ve temsilcisi… Kainatın fahri ebedisi, Ahir zaman Nebisi ve Mehdisi, Levhi Mahfuzun (Kader projesinin) tercümanı ve tebliğcisi, Efendiler efendisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in Mahbubiyetini mi istedim?.. Hanif Dinin üstadı ve nice Nebilerin atası Hz. İbrahim’in haliliyetini, Hz. Süleyman’ın saltanat ve servetini Hz. Musa’nın Celadet ve cesaretini, Hz. İsa’nın ruhaniyetinimi istedim?.. Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın yüksek fazilet ve kurbiyyetini, Hz. Ömerül Faruk’un dirayet ve teslimiyetini, Hz. Osman’ı zinnureynin asalet ve sehavetini, Hz. Aliyyül Murtaza’nın ilim ve velayetini mi istedim? Senden mülkü hâkimiyet, şanü şöhret, malü servet mi talep ettim? Senden vücüdüma sıhhat ve afiyet, aklıma ziya ve selamet, hayatıma huzur ve istikamet dilendimse, bunlar için de bin kere tevbe ettim! Çünkü Şeriatın iptal, tarikatın ihmal, hakikatın ihlal ve mü’minlerin iğfal edildiği bir zillet ve rezalet döneminde, bana akıl ve mükellefiyet verseydin, bu sadece benim mesuliyet ve mahzuniyetimi ziyadeleştirecekti!

    Sultanım Efendim:

    Ben Senden sadece seni istedim; pahası elbet böyle yüksektir ve tüm sevdiklerimi ve sahiplendiklerimi uğruna feda etmektir. Rabbim, elbet vardır hikmeti ki, bu kuluna böyle zillet ve zahmet çektirirsin. Ben haşa itiraz değil, naz ederim ama, umarım Sen niyaz kabul edersin. Aile efradımı, aklı izanımı alıp beni hicrana saldın. Ama yine de şükür; ya akıllı kalıp ama hain ve hilekâr olaydım… Ya varlıklı kalıp ama zalim ve sahtekâr olaydım… Ya âlim ve saygın kalıp ama gafil ve riyakâr olaydım… Ya arkalı etraflı kalıp ama azgın ve zulümkar olaydım… Ya sağlıklı sefalı kalıp ama, sapıtmış, ahlaksız ve vicdansız olaydım!..

    Derdü bela ki, sabredenlerin vesile-i miracıdır. Müminler kalbimin tacı, mücrimler rahmetin muhtacı, münkirler hikmetin icabı, Sadık ve aşık ehli cehd adaletin ilacıdır. Velakin bu münafık hain ve zalimler ise çıban başıdır, akrep gibi sancıdır; şerefli insana, helali dışında bütün kadınlar kızlar ana-bacıdır.

    Ey Rabbim, Efendim!

    Malum-u aliniz ve zaten yüce takdirinizdir ki; ne özenli-bezekli elbiselerle gezdiğim bayramlarım oldu… Ne onurlu ve huzurlu seyahatlerim ve seyranlarım oldu… Ne etrafımda hizmet ve rağbet gösteren dostlarım ve hayranlarım oldu!.. Lezzet ne imiş, izzet ne imiş ve fazilet ne imiş tatmadım; ama şikâyet şekavettir; bütün bu fani ve fena nimetlerin asıl sahibi olan Padişahlar Padişahını buldum… Beni yoktan var ettin, iman ve hidayet buyurup varlığından haberdar ettin, ama aklımı alıp kulunu bi-karar ettin, sana sonsuz şükürler olsun!.. Şimdi son dileğim beni yanına al ve bir daha huzurundan ve sonsuz nurundan ayırma, ne olursun! Umarım bu dilekçeyi yazdım diye bana darılmazsın; çünkü zaten Zatından gayrıya yalvarıp yakarmanın ŞİRK olduğunu buyurdun
  • Dünyanın ağırlığına eklesek yıldızları ayı güneşi
    Gene de ağır basarsın ey kalbim ey kalbimin güneşi...
  • Elazığ Tımarhanesin de (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) tedavi gören ve 1965 yılında vefat eden bir “deli”nin Allah'a yazdığı son dilekçesi şu şekilde:

    “Ben dünya Kürresi, Türkiye karyesi ve Urfa Köyünden, El-Aziz Tımarhanesi (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) sakinlerinden; İsmi önemsiz, cismi değersiz, çaresiz ve kimsesiz bir abdi acizin, ahir deminde misafiri Azrail’i beklerken, Başhekimlik üzerinden Hâkimler Hakiminin dergahı Uluhiyetine son arzuhalimdir:

    Ben ğam (dertlilik) deryasında, fakirlik vatanında, horluk ve rezillik kaftanında PADİŞAH yapılmışım

    … Meyvalardan dağdağana, çalgılardan ney-kemana kapılmışım… Benim yatağım akasya dikeninden, yorganım kirpi derisinden farksızdır. Kalbim Ayizman’ın (Hitlerin işkenceci Nazi Komutanı) fırını, ve sahranın çöl fırtınasıdır.

    Ruhum aşık-ı Hüda Mahbub peresttir, lakin aklım kaderin cilvesi ve talihin sillesiyle gurestir (gelgittir) Bana gelen derdü gamın kilosu beleştir. Nerde bir güzel varsa bana karşı keleştir (yüz vermez, cesaretlidir), bütün yiğitlerde bana hep ters ve terestir. Aylar geçti, tek temizliğim, gözyaşıyla ve kara toprakla aldığım teyemmüm abdesttir. Yani, içtiğimiz kezzap suyu, mezemiz ise ateştir.

    Ol Resuli zişan ve Sultanı dücihan: “Cenabı Allah’ın insanları dünya, dünyayı ise insanlar için yarattığını; Ruhları vücut için, vücutları ise ruhlar için yarattığını; Erkekleri kadınlar; kadınları erkekler için yarattığını; Cenneti mü’min kullar, mü’min kulları da cennet için yarattığını; cehennemi inkârcılar ve münafıklar, inkârcıları ve münafıkları da cehennem için yarattığını” hadisleriyle haber vermiştir. Peki acaba benim gibi meczup divaneleri ne maksatla halk etmiştir? Bilen babayiğit, meydana çıkıp söylesin… Allah sana iman verdi sen tuğyan edersin; O in’am etti sen küfran (nankörlük) edersin; O ikram etti sen inkar edersin; O ihsan etti sen isyan edersin; bir de kalkıp bana deli divane diye bühtan edersin!..

    Bu söylediklerimin hepsi ruhumun içinde cenk etmektedir. Eğer dilekçemin cevabı gelirse bu manevralar sona erecektir. Şimdi adresimi arz ediyorum: Kur’an’ı geldiği yere, yine Kur’an’ı getiren geri taşısın. Madem ki ahkamı ve ahlakı kalmadı, Kur’an’ın kağıdı ve yazısı neye yarasın?! Taki Hz. Muhammed Mehdi (A.S) gelince yeniden okunup yaşansın.!

    Ey zerrelerden kürrelere, yerlerden göklere bütün alemlerin Rabbi!.. Ey cemadi, nebati, hayvani, insani, ruhani ve nurani her şeyin ve herkesin yegane sahibi!… Ey iman ve şuur ehli kalplerin en yüce habibi!.. Ey dertli bedenlerin kederli gönüllerin, ve yaralı yüreklerin tabibi!. Ben biçare kulun ki; garipler garibi, hüzünlerin esiri, zulümlerin muzdaribi, öksüz, yetim ve sahipsiz bir tımarhane delisi… Ama kutsi muhabbet ve hasretinin divanesi!… Herkesi ve her şeyimi elimden aldın, ama sana sığındım, aşkına sarıldım, yegane Sen kaldın!. Yurdumdan yuvamdan, evimden barkımdan ayırdın, gurbete ve hasrete saldın, ama onları ararken Sana ulaştım, sevdana daldım! Böylece fani ve hayali görüntülerden kurtarıp hakiki tecelline mazhar kıldın.

    Yüceler yücesi Rabbim, Efendim!

    Haktan saparak ve haddimi aşarak, haşa senden, Burak bineği, Cebrail seyisi, Sidretül Münteha menzili, cümle mahlûkatın en şereflisi, Rahmanın en mükemmel tecelli ve temsilcisi… Kainatın fahri ebedisi, Ahir zaman Nebisi ve Mehdisi, Levhi Mahfuzun (Kader projesinin) tercümanı ve tebliğcisi, Efendiler efendisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in Mahbubiyetini mi istedim?.. Hanif Dinin üstadı ve nice Nebilerin atası Hz. İbrahim’in haliliyetini, Hz. Süleyman’ın saltanat ve servetini Hz. Musa’nın Celadet ve cesaretini, Hz. İsa’nın ruhaniyetinimi istedim?.. Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın yüksek fazilet ve kurbiyyetini, Hz. Ömerül Faruk’un dirayet ve teslimiyetini, Hz. Osman’ı zinnureynin asalet ve sehavetini, Hz. Aliyyül Murtaza’nın ilim ve velayetini mi istedim? Senden mülkü hâkimiyet, şanü şöhret, malü servet mi talep ettim? Senden vücüdüma sıhhat ve afiyet, aklıma ziya ve selamet, hayatıma huzur ve istikamet dilendimse, bunlar için de bin kere tevbe ettim! Çünkü Şeriatın iptal, tarikatın ihmal, hakikatın ihlal ve mü’minlerin iğfal edildiği bir zillet ve rezalet döneminde, bana akıl ve mükellefiyet verseydin, bu sadece benim mesuliyet ve mahzuniyetimi ziyadeleştirecekti!

    Sultanım Efendim:

    Ben Senden sadece seni istedim; pahası elbet böyle yüksektir ve tüm sevdiklerimi ve sahiplendiklerimi uğruna feda etmektir. Rabbim, elbet vardır hikmeti ki, bu kuluna böyle zillet ve zahmet çektirirsin. Ben haşa itiraz değil, naz ederim ama, umarım Sen niyaz kabul edersin. Aile efradımı, aklı izanımı alıp beni hicrana saldın. Ama yine de şükür; ya akıllı kalıp ama hain ve hilekâr olaydım… Ya varlıklı kalıp ama zalim ve sahtekâr olaydım… Ya âlim ve saygın kalıp ama gafil ve riyakâr olaydım… Ya arkalı etraflı kalıp ama azgın ve zulümkar olaydım… Ya sağlıklı sefalı kalıp ama, sapıtmış, ahlaksız ve vicdansız olaydım!..

    Derdü bela ki, sabredenlerin vesile-i miracıdır. Müminler kalbimin tacı, mücrimler rahmetin muhtacı, münkirler hikmetin icabı, Sadık ve aşık ehli cehd adaletin ilacıdır. Velakin bu münafık hain ve zalimler ise çıban başıdır, akrep gibi sancıdır; şerefli insana, helali dışında bütün kadınlar kızlar ana-bacıdır.

    Ey Rabbim, Efendim!

    Malum-u aliniz ve zaten yüce takdirinizdir ki; ne özenli-bezekli elbiselerle gezdiğim bayramlarım oldu… Ne onurlu ve huzurlu seyahatlerim ve seyranlarım oldu… Ne etrafımda hizmet ve rağbet gösteren dostlarım ve hayranlarım oldu!.. Lezzet ne imiş, izzet ne imiş ve fazilet ne imiş tatmadım; ama şikâyet şekavettir; bütün bu fani ve fena nimetlerin asıl sahibi olan Padişahlar Padişahını buldum… Beni yoktan var ettin, iman ve hidayet buyurup varlığından haberdar ettin, ama aklımı alıp kulunu bi-karar ettin, sana sonsuz şükürler olsun!.. Şimdi son dileğim beni yanına al ve bir daha huzurundan ve sonsuz nurundan ayırma, ne olursun! Umarım bu dilekçeyi yazdım diye bana darılmazsın; çünkü zaten Zatından gayrıya yalvarıp yakarmanın ŞİRK olduğunu buyurdun!”

    Şimdi söyleyin;

    53 yıl önce Allah'a bu mektubu yazan mı deli, yoksa günümüzde akıllı geçinen bizler mi?