• Kalbin, mantığın her zaman tanımadığı kuralları vardır. Duygular bazen olduklarını düşündüğümüz kadar mantıksız değildir. “Çıkışlarımızın” şifrelerini çözmek bizi yakın ilişkilerimizi bozmaktan kurtarır.
  • Kendin Olmanın Kuralları

    Kural 1: Asla kendinden şüphe etme… Sen ne hissediyorsan o her zaman doğrudur. Dünyadaki bütün insanlar toplansa ve sana aksini söylese bile senin hissettiklerin senin için doğrudur. Onlar farklı hissedebilir, farklı düşünebilir ama bu senin hissettiklerinin yanlış olduğunu göstermez, sadece onlardan farklı olduğunu gösterir.

    Kural 2: Asla farklı olduğun için utanma. Eğer çevrende senin gibi düşünen, seni anlayan insanlar yoksa, o zaman çirkin ördek yavrusu hikayesini hatırla… Muhtemelen sen yanlış yerde, yanlış insanlarla birlikte olduğun için seni anlamıyorlardır. O halde hedefin ait olduğun yeri bulmak olmalıdır. Asla muhteşem bir kuğu olduğun gerçeğini unutma ve ordek olmak için uğraşma.

    Kural 3: Geçmişte yaptıkların için pişmanlık duyma ve özür dileme…. Yaşadıklarının senin için önemli bir ders olduğunu kendine hatırlat. Bu tecrübe ile aldığın bilgiyi özenle incele, olayda yaptığın hataları ve yeniden ayni durumda olsan nasıl davranacağını iyice düşün ve gelecek olaylar için kendini hazırla. Kırılan vazo tamir edilemez ama gelecekte başka vazoların kırılması önlenebilir

    Kural 4: Mümkün olduğunca kimsenin senin adına karar vermesine izin verme ama başkalarının haklı olabileceğini de unutma. Bu hayat senin ve istediğin gibi yaşamaya hakkın var, fakat başkalarını dinle ve onların bakış açısını anlamaya çalış.

    Kural 5: İnsanlarla ilişkilerinde asla kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atma ve kendini hayallerle kandırma. Her zaman ama her zaman önce sen gelmelisin. Asla başka insanlar üzülmesin diye kendini üzmeyi tercih etme. Sen kaldırabiliyorsan, onlarda kaldırabilir. Karşındaki insan senin mutluluğunu düşümüyorsa ve senin üzülmene yol açıyorsa, o zaman o insan sana deger vermiyor demektir. Bu kişileri değiştireceğini yada sana zamanla önem vereceğini düşünme.

    Kural 6: Asla kaybetmekten korkarak, sırf inanmak istediğin için karşındaki insanın sevgi sözcüklerine inanma. Sevgi insanin kalbindedir, gözlerindedir, davranışlarındadır, ses tonundadır, sana verdiği önemde ve değerdedir, senin için yaptığı fedakarlıklardadır. İnsanlar çok kısa zamanda sevgi sözcüklerini umarsızca dağıtmaya başlarlar. Bunları dinle ama gerçek sevgiyi karşındakinin davranışlarina bakarak bul. İnanmak istediğin için değil gerçek olduğu için karşındaki insanın sözlerine inan…

    Kural 7: Her zaman ama her zaman, mutlaka kalbini dinle. Hayatta senin için neyin doğru olduğunu bir tek içindeki ses söyleyebilir. Dolayısıyla içindeki sesle konusmayı öğren. Her gün kendinle kalmak icin zaman ayır ve kalbini dinle. Başka şekilde hissetmek için ikna etmeye değil, gerçekten ne hissettiğini bulabilmek için dinlemeye çalış. Bazen içindeki ses sana çok zor geleni yapmanı söyleyebilir yada duymak istemediklerini söyleyebilir… Korkma… ve içindeki sesi dinlemeye devam et…

    Kural 8: Her zaman ama her zaman, mutlaka kendine iyi davran. Kendini sev, şefkatle yaklaş. Yanlış yaptığında acımasızca kendini eleştirip üzme… Aksine başını okşa, kendini kucakla ve her şeyin geçeceğini söyle. Üzgün olduğunda, kığıldığında, acı çektiğinde, mutsuz hissettiğinde kendine özen göster, tıpkı hasta bakar gibi kendine bakım uygula. Yapmaktan hoşlandığın aktivitelerle meşgul ol ve bu durumdan çıkarak kimsenin seni incitmesine, üzmesine izin vermeyeceğini göster.

    Kural 9: Hayatta her şeyin bir bedeli oldugunu asla unutma ve bedel ödemek istemediğin için kendini boşlukta bırakma. Örnegin bir insanı incitmişsen, ödeyeceğin bedel o insanın güvenini yitirmektir. Eğer seni sevmeyen biriyle birlikteysen, yalnız kalmaktan korkup ilişkide kalma, çünkü kalmanın bedeli sevgisiz bir hapiste yaşamaktır. Eğer farklı olmaktan korkuyorsan ve başka insanları taklit edip onlar gibi olmaya çalışıyorsan, ödeyeceğin bedel kendine olan saygını yitirmek olacaktır. Diğer taraftan bazen kendin gibi olmanın bedelinin de yalnız kalmak olduğunu unutma. O halde yaşamda her zaman bir bedel ödeyeceğini hatırla. Bir adım atmadan önce mutlaka ödeyeceğin bedeli bil ve kazanacaklarına değip değmedine bakarak kararlarını ver.

    Kural 10: İnsanlara karşı nazik ve sevecen ol, ne olursa olsun asla bir başka insanı kırmak için konuşma, bilinçli olarak üzmeye çalışma ve kendi acını hafifletmek için bir başkasını yaralama.

    Kural 11: Hayatta en büyük dostun sen olabileceğin gibi hayattaki en büyük düşmanın gene sen olabilirsin. Seçimini yap ve kendin için dostu mu yoksa düşmanı mi olacağına karar ver. Yaşamdaki tüm acıları atlatabilirsin, her şeye rağmen mutlu olmayı başarabilirsin, istersen kötü alışkanlıklarını bırakabilir ve her zaman yeniden başlayabilirsin. İstersen kendine yeni bir hayat kurabilirsin. Eğer kendinin dostu olabilirsen.

    Kural 12: Asla tecrübe kazanmaktan kaçma… Ne kadar zor olursa olsun, yeniden ayağa kalk ve yola devam et. Hayatı öğrenmek için o tecrübelere ihtiyacın var. Kalbin aşk acısı ile yaralanmış ise, sonsuza kadar kendini aşka kapatma. Ruhun insanların acımasızlığı ile incinmiş ise, hayata küsüp kendini karanlık bir dünyada yaşamaya zorlama. Bedenin çok büyük acılar çekmişse, kendini uyuşturup bırakma. Unutma bilge insan hayatı yaşayandır. Cesur insan korkusuzca devam edebilendir. Kahraman insan tüm acılarına rağmen yenilmeyendir.
  • Tasavvuf İlmi, ruhun terbiyesine, kalbin kötülüklerden arınmasına seyri suluka, manevi zevklere yönelik mes’elelerden bahseder.Tasavvuf: “Kulun kalbini Mevla’ya raptetmesi, Allah’tan başkasından alakayı kesmesi.” Diğer bir tarife göre tasavvuf: şeriatin edep kuralları ile zahiren ve batınen süslenmenin neticesi olarak insanda tecelli eden feyzin kemalatı olan bir haldir
  • Kalbin bugün bildiklerini, beyin yarın anlayacaktır.
  • Beraberdik, birlikte yol aldığımızı sanıyordum. Öyle değilmiş oysa. Senin bir ajandan varmış, şu köşeyi dönünce sen bizi bırakacakmışsın. Biz ancak dönünce kavradık. Saflığımız ihanetleri ancak gerçekleştiğinde fark edecek kadar geçerli. Giderken kendini gerçekleştirdiğini bağırıyordun. Annenle, babanla, cümle geçmişinle, etrafındaki sayısız dostunla içinde biriktirdiğin gerilimi öyle bir çırpıda bitirdiğini söylüyordun. Hadi yolun açık olsun, demek buraya kadarmış, demek bu kadarmış. Meğer ne çok fitne fücur şeyler varmış sırtında taşıdığın. Meğer ne zehirli oklar taşıyormuşsun omuzunda. Meğer ne mermilerin varmış zehirli, ne kahırların varmış azaplı.
    Sen şu kendini “gerçekleştirme denen” şeyi yanlış anladın. Sen de etrafındakiler de hayat boyu çekiştiğiniz, aşmaya ve uzaklaşmaya çalıştığınız kirli bir hikâyenin içinden ancak bu şekilde sıyrılacağınızı umdunuz. Yapıp ettikleriniz, üzerinde dolandığınız sokakları bir bir terk etmek oldu. Arada selam verdiklerinizi, hâl hatır sorduklarınızı unutmak sizin kendinize gelebilmeniz için neredeyse biricik bir şart oldu. Etrafınızı boşalttınız, sevenlerinizi küstürdünüz, sizi bilerek bilmeyerek arkalayanları bir hamlede saf dışı bıraktınız. Bütün bunları "Ben, siz olmadan da varım!" demek için yaptınız, "Biz, siz olmadan da yolumuza devam ederiz!" demek için.
    Oysa kendini gerçekleştirmek ne kadar da güzel bir hedef. Hem kim kendini en yalın en şeffaf en net hâliyle ortaya koymak istemez ki? Siz yanlış anladınız. Evet ortaya koyduğunuz tamı tamamına kendiniz, ama bunun adı kendini gerçekleştirme değil. Yanlış anladınız, yanlış.
    Bir kere neyi devraldıysanız onu yerle bir ettiniz. Hikâyenizde neler vardı, neler yoktu bilmiyorum. Ama size parlak bir gelecek vaat eden bir koltuğa bile kavgayla oturdunuz. Yerinizden edecekleri tasfiye ettiniz, ortamı değiştirdiniz, havayı yerle bir ettiniz. Kendinizi gerçekleştirip, "İşte hiç adam yerine koymadığınız biri olarak ben bakın neler yaptım, neleri hallettim, hem de hiçbirinize muhtaç olmadan!” falan diyebilmek için neler neler yaptınız.
    Gelenek ayak bağınızdı, tanınmaz hâle getirdiniz. Modernlik fantezi cetvelinizdi, büyüttükçe büyüttünüz. Hayat tüm çekiciliğiyle umurunuzdaydı. Daha başından öyleydi. Çocukken, daha ağzınızda yalancı emziklerle dolaşırken bile o küçük yumurcak hâlinizle bile derdiniz memeden kurtulmaktı. Birinin sizden alacaklı olmasını, birine vefa duyacak bir ilişki içinde olmayı istemediniz. Hayatınızda size bir bardak su verene bardağın dibindekini fırlatarak cevap verdiniz, elinizden tutanın kolunu kırdınız, arkanızda saf tutanları cemaatten tart ettiniz. Onlar zaten yanılmıştı ama siz hiç yanıltmamıştınız. Öyleydiniz zaten, yine öylesiniz.
    Ağlanacak durumda olan varsa biziz, kandırılanlar, aldatılanlar, çeldirilenler. Biz hepimiz kaldık dağlar başında.
    Kendini gerçekleştirmek insanın kendini olduğu gibi kabul etmesiyle başlıyordu oysa. Bütün eksikliğiyle bütün fazlalığıyla, olanıyla olmayanıyla önümüzde duran şey kendimizdik. Önemli olan onlarla barışık olmaktı. Sen öyle yapmadın. İçinde kapatılmaz yaralarınla yüzleşmeyi göze alamadın. Kaybettiklerini geri getirmek için belki emek gerekirdi, hayır sen başkalarına kaybettirmeyi seçtin. Yıkıldığın pek çok şey vardı, birbirini kovalayan hayal kırıklıkların dillere destandı. Sen önüne geleni yıkıp devirmeyi, başkalarını hayal kırıklığına uğratmayı seçtin.
    İnsandık, kusurlarımızla malûldük, birinde olan birinde yoktu. Birine verilen kıyılıp da verilmişti, birinde olmayan kıyılmamış da verilmemişti. Hem nasip diye bir şey vardı sonuçta. Ama sen bütün bu kuralları, insanların varlıkta da yoklukta da kendini rahatlatabileceği cevapların hiçbirini hesaba katmadın. Kendine bir cevap bulmaktan hep kaçtın, sen de etrafındakiler de, hepiniz aynısını yaptınız. Yıktınız, yağmaladınız, kırdınız, döktünüz sonra da kalkıp “işte bu”, “hepsi bu” dediniz. Yazık.
    Nerede neyin var bir oturup bakmadın bile. Sana verilen nimetlerin şükründen vazgeçtik, oturup bunların bir çetelesini bile tutmadın. Sahi aklın ne durumdaydı, ruhun nerelerde geziniyordu? Bedeninle neler yapmaya kadirdin? Nefsin nasıl çalışırdı? Aklınla kalbin arasında bir yakınlık var mıydı? Çevrendekiler nerede kaldı? Sen onları hangi arada yolda bıraktın? Hangi arada onları tanınmaz hâle getirdin? Bir ardına bakmadın.
    Oysa kendini gerçekleştirmek etrafındakilerin enerjisini tepe tepe kullanarak eriştiğin yer değil. Kendini gerçekleştirmek sana dualarıyla kanat gerenleri profesyonel haşhaşilerle kurutmak hiç değil. Kendini gerçekleştirmek bir bakiye bildirimi belki. Belki bir “z raporu”. Belki daha fazla bir şey. Oturup bakarsınız, neyim var neyim yok? Nelere kadirim, nelerden uzak durmalıyım? Kim yanı başımdadır, kim fersah fersah uzaktadır? Hiçbirine tenezzül etmediniz. Sağlam ve güçlü tekmelerin sana yetti. Esaslı vuruşlarınla, acıtıcı sözlerinle yaralayıp gittin.
    Şimdi erişilmesi güç bir yerde olduğunu düşünüyorsun. Sanıyorsun ki bu hepimizin ulaşmak için can attığı bir yerdir. Ah bir bilsen, ah sana bir söyleyen olsa. Kartallar leşlerini hep o zirvede yer. Kartallar en yüksek yerlerde uçar, çünkü ancak oralarda bitirebilirler o pis işlerini. Ah bir bilsen.
    Neyse sana kocaman bir koltuk verildi. Duvarları yeniledin. Kapıları yeniden taktırdın. Her yöne dönen bir ufkun, her yana çevrilen hayallerin, hiç devrilmeyen kararlılığın var.
    Kendini gerçekleştirdiğini sanıyorsun. Yaptığın kendini taşlaştırmak.
    Necdet Subaşı
  • 511 syf.
    Her nasip, Kader-i Mutlak'ın semeresini, niyetin göğe açılmış ellerinde, bir emânet gibi taşır ve vakti geldiğinde, ilk kez tadılan bir lütuf yahut hüzün şeklinde zuhur eder.Biz Gülbeşeker'im ile namı diğer özlem 'le aylar evvelinden Makalat'ı birlikte okumaya karar verdik. Heyecanla vaktinin gelmesini bekledik.Bir yolculuğun hazırlık aşamasındaymışız gibi, elimizde ki bütün kitapları bitirip bekledik, heybemize, bu uzun yolculukta azık olabilecek okumaları ve hasbihâlleri, susuzluğumuzu dindirecek, rehavetimizi alacak neşideleri korunaklı kılıflarıyla indiren Rabbim'e hamdolsun.

    Biz esere başlamadan birkaç gün evvel bir seyehat esnasında Konya'ya uğradım ve Hz.Mevlâna'nın ve Şems-i Tebrizi'nin türbelerini ziyaret etmek nasip oldu. İlk dakikalarda dâhi öyle bir hakikatle yüzyüze geldim ki, bunu ziyaret eden herkes muhakkak tefekkür etmiştir. Mevlâna Hazretleri'nin türbesi ne kadar merkezde, ne kadar büyük ve belirgin bir yere kurulu ise, Şems Hazretlerinin türbesi de o kadar mütevazi, görülmesi zor, tenha bir mahale konumlandırılmış. Âdeta Şems türbesiyle bile o saklı ve derin hâkikâti, Mevlâna da seyre dalıyor.Yaşadığınız tevazu öyle kavi ki, size hayat boyu unutamayacağınız bir nasihât veriyor...

    "Bana velî diyorlar Dedim ki haydi öyle olsun, bana bundan ne kıvanç olabilir? Belki ben bununla öğünürsem çok çirkin düşer, ancak Mevlânâ, Kuran ve hadiste yazılı vasıflardan anlaşıldığına göre velî'dir Ben de velinin velisi, dostun dostuyum." {Sayfa:34}

    Nefsi bir çırpıda ruhun üzerinden silkelemek...Bu cümleler tevazunun en güçlü tanımlarından biridir.

    'Makalat', Makaleler {Söz ve yazılar, bahisler.} mânâsında, Osmanlıca bir kelime. Eser makalelerden, rubailerden, şiirlerden müteşekkil bir hazine... Şems-i Tebrizi Hazretleri'nin sohbetlerinde kaleme alınan konuşmaların derlemesidir.

    ŞEMS-İ TEBRİZİ KİMDİR?

    1185 yılında, Tebriz'de doğdu.Asıl adı Şemsettin Muhammet'tir.Daha çok küçük yaşlarda ibadetine ve taatine dikkat ediyor, yılın her gününü oruçlu geçiriyordu. Babası ve annesi bu durumdan endişe etmeye başladı, O ise daha o yıllarda bir alimin teslimiyeti ile sebat ediyor, annesinin çantasına koyduğu azıkları gördüğü çocuklara dağıtıyor, oruçlarına devam ediyordu.Dönemin ilim tahsil eden, mühim zatlarına danışan babası, Oğlunu Şeyh Ebu Bekir Selebaf'ın yanına ilim tahsili için emânet etti.Hocasına 'Melekut Alemi' ile ilgili vakalara şahit olduğunu söyleyen Şems-i Tebriz-i, Hocasının büyük feragâtiyle, 'senin daha büyük zatların yanında bulunman gerekiyor' telkinleriyle, ruhunun halâskarını ve istirahatgâhını aramaya devam etti.

    Şems Hazretlerinin bu arayışı beni günlerce düşünmeye mecbur etti, Meleklerin dünyasında seyrüsefer eden bir nefsin dâhi aynasını bulana dek bu ızdırabı benim için çok sarsıcıydı.Zira derinliğin keşfi, bir müttâkiye yetmiyor o derinlerde ki Allah sesini başka bir kalbin zikrine yaslama ihtiyacıyla doluyordu... Şems'in mazhar olduğu hallerin, düşüncenin kâlbini sıvazladığını onu bambaşka bir buutun sınırlarına getirdiğini okudukça hayretle izliyor insan.Şems bana göre hissiyatı insani ölçüleri aşmış, aklıyla, kati ve sarsılmaz tenkitleriyle, duruşuyla, bizim kavrayışımızın çok üstünde bir mertebenin sahibidir.

    HZ.MEVLANA İLE İLK KAVUŞMA

    Şems-i Tebrizi Hazretleri ile Mevlâna Celalettin Rumi Hazretlerinin kavuşması çok manidar.Aralarında geçen o kısa sohbet, onları lâyezal bir vuslata eriştiriyor.Çok mânidar zira Şems -Mevlâna muhabbeti tevazunun ve haddini bilmenin abidesidir... Edebin, nefsi tevbe kapısının önünde diz üstü çöktüren bir ilim halvetinin kökleri, o sonsuz gövdeden yükselen sonsuzluk bahçesidir...

    Hz.Şems Rum diyârında (Konya'da) Mevlâna hazretlerini görmeye gitti.Karşılaştıklarında, Hz Mevlâna 'ya şu soruyu sordu;

    - Hz.Muhammed mi büyük, yoksa Beyazıt-ı Bestami mi?
    Hz. Mevlâna çok şaşırdı.
    -Elbette Hz.Muhammed büyüktür, bu nasıl sorudur. dedi.
    - Ama Hz.Muhammed (s.a.s) " Ya Rabbi biz Sen'i lâyık olduğun şekilde bilemedik." derken. Beyazıt-ı Bestami " Kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim. Şanım ne yücedir." diyor.
    Hz.Mevlana şöyle cevap verdi.
    - Beyazıt-ı Bestami, daha ilk makamda, kabı dar geldi ve taştı, haddini aştı.Ama Resulullah (s.a.s)'ın kabı öylesine genişti ki, mertebeler aştıkça, makamdan makama geçtikçe tevbe kapısına daha sıkı sarıldı."
    Bu cevap üzerine, Hz.Şems heyecandan bayıldı ve iki umman kavuştu.

    KERRA HANIM'A HEDİYE EDİLEN ŞİFALI GÜLLER

    Hz.Mevlâna ve Hz.Şems uzun bir halvetle bir hücreye hasbihale çekilir.Bu hâl uzun sürünce Kerra Hatun, (Hz.Mevlâna 'nın eşi) merak edip onları izlemek ister ve görür ki bir duvardan 5-6 insan geliyor, ellerinde de güller var. İnanamaz bu hale ve Hz.Mevlana'ya sormak için halvetin nihayete ermesini bekler. Çıktıklarında Hz.Mevlana 'nın elinde güller vardır ve bu gülleri Kerra Hanım'a hediye eder.Kerra Hanım gülleri görünce çok şaşırır zira böyle gülleri ilk kez görmektedir.Bir aktara gönderir ve bu güllerin Hindistan'da yetişen bir gül çeşidi olduğunu öğrenir.Hz.Mevlâna o güllerin gözleri iyileştiren şifalı güller olduklarını söyler Kerra Hanım'a.

    AYNA BAHSİ ÜZERİNE...

    Veli kullarda Allah-u Tealâ tecelli eder, sakın o aynada gördüğün çirkinlikleri aynaya isnad etme, şüphesiz onlar senin nefsindendir.O'da gördüğün zarafette, kirde sendendir.Sakın o aynayı yere atıp kırma, çünkü o senin kendine çeki düzen verebilmen için bir rabıtadır, fırsattır. Kalbinde ki kırılmış, zedelenmiş ne varsa sana âşikâr eder.Burada zikredilen Hadis-i Kutsi, o kadar manidar ki!..
    "Ben kalbi kırıklarla beraberim." buyuruyor Mevlâ... Bundan daha özge bir sahipleniş, bir merhamet, bir ümit var mı?

    UNUTMANIN HÂKİKÂTİ ÜZERİNE...

    Hz.Şems, unutmak üç kısımdır diyor;

    Unutmaların ilki, ahireti unutmaktır, ki bu insanlar dünyevi heva ve heveslerini öyle hat safhada yaşar ve önemser ki, onlar için üzüntünün de, sevincin de, neharı, tek kaynağı budur.

    " Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükafat ise Allah'ın yanındadır."

    Tegabun Sûresi, 15. Ayet-i Kerime'de belirtilen bu hususiyetin muhataplarıdır onlar.

    Unutmaların ikincisi, Dünya'yı unutmaktır.Kul o kadar Cennet ve Cehennemle meşguldür ki, dünya ile ilgili herşeyi bir yana bırakmış, sadece hayati ihtiyaçlarını sürdürecek kadar dünyaya ehemmiyet vermiş, kalan bütün vaktini ibadetle ve zikirle geçirmektedir.
    Hz.Şems bu konuda da yine seneler geçse dahi unutmayacağım bir kıssa anlatıyor.
    Bir Allah Dostu, o kadar çok oruç tutuyor ki, sonunda açlıktan hastalanıyor ve yataklara düşüyor, doktor yardımını da,reddediyor ve en nihayetinde vefat ediyor.O dönemin alimlerinden bir zat rüyasında bu zahit kişinin mezarını görüyor ve bir duman geldiğini,orada yüzü toprağa dönük vaziyette ve siyah renkte görüyor bu zatı.Bu vaka Allah için ölmenin hayattan el çekmek demek olmadığını bize âdeta yaşatıyor...

    Unutanlardan üçüncüsü ise Aşıkların halidir Şems Hazretlerine göre, ne dünyayı, ne de ahireti hatırlar bu müttakiler, her ikisini de unuturlar. Yalnız Rabblerini hatırlarlar, düşünürler, duyarlar... O'nun kokusunu aldıkları için, sermest olurlar... Yalnız O'nun güzelliğiyle görürler, O'nun ışığıyla serfiraz olurlar...

    Kainatın Serveri (s.a.v) birgün yönünü Yemen tarafına doğru dönerek, ashabına şöyle buyurdular; “Ben Rahman'ın kokusunu Yemen tarafından alıyorum. Yemen'den bana Allah aşkının kokusu geliyor..."

    Elbette bu koku, Yemen ellerinde ömrü nihayete eren Veysel Karani'nin Allah'a duyduğu muhabbetin kokusuydu.

    İşte Hz.Mevlâna ile Hz.Şemsi de Aşık ve Maşuk mertebesine eriştiren de bu kokuydu Sevgili Dostlar, Hz.Şems'de zuhur eden Rahmani soluğun Aşığı, Hz.Mevlâna ve okuduğum her satırda fevkini defaatle idrak ettiğim Hz. Şems'in duyduğu derin hayranlık.Bakın bu konuşmalardan sonra,yâni bahsedilen unutkanlıklardan sonra, Hz.Şems şöyle diyor, "Mevlâna Üçüncü unutkanlığı yaşadı,ben değil..." Bu cümle bile Hz.Şemsin ruhunu seyrettiği aynanın, nasıl bir zerresini kendine vuran nura şükür vesilesi kıldığını izah ediyor bizlere...

    Gazneli Mahmut ve Ayaz'ın hikayesi... Ayaz, teslimiyet... Mesnevi de başka bir cihetle anlatılsa da özde aynı fikre mihmandarlık ediyor.
    Gazneli Mahmut, hazinesinden çok daha üstün olduğunu söylediği mücevheri vezirlerine kırmalarını emrediyor ve tebaasında bulunan hiçkimse bu cesareti gösteremiyor, sonra hizmetkârı Ayaz'ı huzura çağırıyor ve Ayaz bir an dahi tereddüt etmeden o mücevheri paramparça ediyor.Bu hikayecikte öyle çok mânâ gizlidir ki, bunlardan en mühimi, teslimiyettir.Teslim olma, emre itâat ve ihlas...Nefsani putlarsa önümüzde yükseliyor, tereddüt etmek yahut vazgeçmek, o putları yaşatan pek çok şeyin bizim can damarımızdan beslendiğini unutmak...Rahman basiret lutfeylesin...

    Şems-i Tebrizi Hazretleri'nin Makalat'ında sohbet dinler gibi bir seyir var ve keskin uslubuyla asla hatırınızdan çıkmayacak misaller ve gafletinizi dindirecek çok mühim mevzular yer alıyor.Onlardan birisi de; 'Benim kalbim mütmain artık, Rabbimi biliyorum ve O'nu çok seviyorum artık namaz kılmaya gerek yok.' anlayışını yerle bir eden tespitleri.
    Hz.Şems diyor ki 'Ben veliyim' diyen nefsdir.Çünkü ben, aşırılığın ta kendisidir.Eğer bir mertebeye erişildiğinde ibadete gerek kalmasaydı, kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Peygamber Efendimiz(s.a.s) son nefesine dek secde etmezdi.Demek ki kılmadığımız her vakit namazda hatırımıza Resulullah(s.a.s) gelmeli ve hicab etmeliyiz!..

    Kuran-ı Kerim'i okuma ve dinleme hususunda da Hz.Şems'in nasihatleri çok mühim.Bizler nezaket kuralları gereğince bir ortamda birisi konuştuğunda susarız ve dinleriz, Kur'an-ı Kerim okunduğunda ise konuşan Allah-u Teâlâ'dır. Kalbin titreyerek mukabele de bulunması gerekirken konuşmak yahut özenle dinlememek ondan neşet edecek büyük bereketi ve füyuzatı yerle bir eder.

    Kuran- ı Kerim'i anlamak hususunda da çok sahih bir noktaya değiniyor.Bizler anlamadığımız bir Ayet-i Kerime olduğunda hemen cüzi iradenin buhranlarına düşer Allah muhafaza tenkit yoluna gideriz, oysa anlaşılmayan yerde kişi kendi eksik izanını ve ilmini ve dâhi kalbini rehabilite etmeli, gözden geçirmeli diyor.

    Bu Eser ciltlerce şerh ile anlatılsa hakkı verilemez. Zihninizde bir bulanıklık doğurduysa cümlelerim affedin beni...

    Son olarak yine Onun cümleleriyle...

    "Dünyâ müminin zindanıdır."

    Feyizli Okumalar...