• Saçmasında vurulduğun mazi namın olur

    Denizinde sarıldığın sinsi ahın olur

    Fırtınasında savrulduğun serseri zamanın

    Toprağında kuruduğun mezarın olur 

    Dünya

    Sağından fısıldayan bülbül olur da 

    Solundan parıldayan ışığın sebebi olur

    .

    HANGİ YÜZLE...

    Ölmek ister bir yüzüm, hüzünvâr karanlık

    Toprak mezar geceme, kızıl kor dağılır

    Solmak ister sözüm, çiğnenmiş gövdesinden

    Kalmayan suretimde pişmanlık sararır


    Doğuma sancılanır günüm, gülistanlık

    Öbür yüzüm ümitvâr, tan yerinden ağarır 

    Konmak ister can tenime, ruh kafesimden

    Fersiz gölgem, yüzüm arafında alarır

    .

    Yakamozunda seyrettiğin güneş hayalin

    Ya büyüme ya da yetiş;

    Güneşinde kemale erdiğin meyvesin

    .

    Bir şiir söyle sokak kedisi

    Sözlerinden şarkı yapayım

    Bak mevsim bahar senfonisi

    Gözlerimden çiçek açayım

    Patilerinle tut ellerimi

    Sonra sen kovala ben kaçayım

    ya da

    Bir şarkı söyle sokak kedisi

    Sözlerini ben yazayım.

    Kısma öyle boncuklarını aç

    Kapı önlerinde

    sütler bekler seni bak

    Dinle, pisi pisi diyen bücürü, kaç

    Sevinsin, peşinden gelsin badi badi

    Çık şu ağacın en yüksek dalına

    Sonra düş dört ayağına

    Övünsün seninle, işi rast gidenler

    Zengin bebeleri yumak yuvarlasın

    Sen bırak onu bunu da gel

    Yolunu gözler toz toprak çimenler

    Bir şarkı söyle sokak kedisi

    Çağır çöp kenarından yavrularını

    Her mırıltına ritim tutsunlar

    Bakayım ben de boncuklarına

    Baharımdan çiçek koklasınlar

    Boşver halılarda kıvrılıp uyuyanı

    Gel çıkalım sokaklara

    Çağıralım çocukları

    Evlerinden süt getirsinler

    Bir şarkı söyleriz hep beraber

    Akşam ezanı okunana kadar

    Anneleri çağırınca

    pıflayışlarını seyrederiz

    Onlar gidince paydos eder,

    Bulduğumuz yere seriliriz

    .

    ÖYLE ŞARKILAR VARDIR

    Anlamını bilmediğin şarkılar vardır

    Birileri kadar yabancı

    Birileri kadar tanıdık gelen ...

    Birilerini kendinle karıştırdıkların vardır.

    Gitarla davulun kavgasını ayıran piyano

    Birilerinin çığlığıyla yeniden kızışan sesler

    Seni de nefeslerine çekmek isterler

    Burunlarından üfürmek dumanını

    Ağırlığıyla ezmek isteyen yavaşlığını ...

    Birileri kadar vurgulu susarlar

    Susar ve izlerler yaralananları.

    Anlamını umursamadığın şarkılar vardır

    Birileri kadar olmazsa olmayanlar

    Birileri kadar olmamakta direnen...

    Birilerini yok eden acımasızlar

    Birilerini hayata döndüresiye iğneleyen ...

    Gökyüzüne uçurup karanlığa sokan başını

    Çıkarıp yeniden bataklığa batıran ayağını...

    İşkenceyi Fizan’dan getiren şarkılar

    Hemşireyi rüyalardan tutan illegal.

    Birileri vardır her tınıda seni dinler

    Minneti duyurur kulaklarına hakareti...

    Hakirliğini anlatır benliğine

    Fakirliğini siler kendi çöplüğünde

    Kral eder, kölenin emrine verir seni

    Kâh soytarısı olursun kâh akıl hocası

    Hasılı, Şarkılar vardır;

    ses yok, gürültü gırla azizim!

    .

    Noktalı yerleri sen tamamla!

    Hep aynı terane şiirler,

    Şairin kustuğu işte!

    Hayat başka mı sanki,

    Yaşayıp öldüğün keşke!

    Aradaki yedi farkı bulan, yazar!

    Acı...

    Demir acısı.

    Ağır...

    Geçmeyen baş ağrısı

    Mide bulantısı düşünceler!

    Kara...

    Gece karası sıradan!

    Yürek karası acımasızlar!

    Eksiltili cümleler

    Anlaşılmazlarsa yorarlar!

    Sır...

    İçinde kalmışları insanın.

    Kelimelerin arkasında saklanır.

    Sobeleyen ebe!

    Baştan say çocuk!

    Elma dersen çıksınlar

    Armut dersen...

    Elma demeyesin e mi,

    Bırak, içimde kalsınlar...

    .

    Bu gece dokunmayın!

    Yazasım var bu gece kuralsızca

    Şiir gibi derin ya da mani kadar saçma

    Anlamsızım bugün anlayamadım

    Ağlasam gülesim,

    Gülsem ağlayasım geliyor.

    İfadesizim bu gece

    Gözlerim ne çekiliyor gülerken

    Ne de şişiyor ağlarken.

    Yazdıklarımı silesim gelir belki ansızın

    Sonra tekrar yazmak ister, vazgeçerim.

    Aşasım var bu gece tüm engelleri

    Engebeli dağlara çıkasım var

    Engin deryalarda yüzesim...

    Tüm ağıtları kahkahamla boğasım...

    Doğasım var yeniden

    Her şeyi sil baştan...

    hayır öldüresim...

    Gömesim gelir nedensiz

    yaşama sevinci denen şeyi.

    Anlayasım gelir anasız bebeği

    Sırtıma alıp taşıyasım gelir

    O rüyadan bu rüyaya!

    Sallayasım gelir ağladıkça

    Ona eşlik edesim...

    Yazasım var bu gece umarsızca

    Su gibi aziz olasım var

    Toprak kadar...

    Ölmek mi yine ?

    Daha demin doğacaktım ya ben!

    Gülsem mi ağlasam mı bir bilsem!

    Gece kara, sabah ak öyle mi?

    Sabaha yetim doğan çocuk

    Gülsün öyle mi?

    Özlemesin toprağın kaçırdığı anasını,

    Telli duvaklı kefeninde gelin ya,

    Günler aydın ya gülsün,

    Karanlığın ayazında hislenip ağlasın

    Sessizce üşüsün, gizlice...

    Gizlice ölsün öyle mi?

    .

    Ve gülememişsin...

    Sen karanlıkta yıldız ararken 

    Bakmışsın ki 

    Zaman ağarmış!

    Bilememişsin 

    Hesabı ağırmış 

    Kendi açtığın yaralarını 

    Yine kendin sararken 

    Ağrıdığın zamanın...

    Gaflete terketmekle

    Nefsine zulmederken ;

    Kalbinde kayan yıldızları 

    Günahın karasında aramış,

    Bulamamışsın.

    .

    Uyduruk Mezar !

    Bu garip...

    Geçmiş hafızamdan silinmiş gibi.

    Geleceği kendim korkutup kaçırmışım gibi.

    Şu an kendime anlam veremiyorum.

    Sanki gözlüğüm karanlığa bulanmış da

    Gözlerimi kör olduğuma inandırmışım gibi.

    Neden ki ? Belki...

    Toprağından çıkarılıp

    maziye gömülmüş, ümîdin cenazesi

    Kokuşmasın diye tütsü yakılıp

    Yalanla dondurulmuş çaputlara sarılmış.

    Sanki...

    Aynada gördüğüm mezarlığa

    Düşlerimi kaçırmışım da

    Kandırıyorum çocuk kalbimi

    Ölüm cennet demekmiş gibi!

    .

    IHTIYACIN OLDUĞUNDA...

    "Hiç olmaman gereken bir yerdesin"

    Nasıl bir kafes bu

    Nasıl böylesine daraltır nefesi ?!

    Neredesiniz

    diye sorası geliyor insanın

    "Ne zaman ihtiyacın olursa..." masallarına

    Kaçsa kaçamıyor, kalsa orada...

    Neden gelesi gelmiyor

    bir Allah kulunun?!

    Elini ayağını bağlamış, etrafını sarmışlar

    Bir başına bir yamyam tenceresindesin.


    Nasıl bir ateş bu

    Nasıl da pişiriyor buz gibi esen rüzgarı

    Hâr ı söndürmesin diye,

    Hani, çiğ kalmayasın diye

    Duyduğu her ayak sesine

    "Sen misin" diye

    umutlanası geliyor insanın.

    Korku kapatmış gözlerini

    titrerken kirpikleri

    Baksa bakamıyor gelene

    Gelmeyeni hoş görse, gönlü kırgın...

    Neden bir el veresi gelmiyor kimsenin ?!

    İş kıymete binince

    "Hiç kimsesin" herkesin gözünde düşünsene ! hiç...



    Birkaç kimsenin

    gönlü yumuşasa diyorsun

    Biraz su serpse diğerleri fark etmeden...

    O acıyla ateşe diye

    gözünden yaş süzülse bile faydasız,

    Ağıdın tencereye dökülüyor,

    tuzuyla tat katıyor yahnine !

    Etin kemiğinden ayrılıyor

    sen kendinden... de

    Kimin umurunda?!

    Geçiyorsun candan anlasana

    Pişiyorsun korkundan

    Boş veriyorsun kim gelmiş

    kim gelmemiş yardıma



    Kimsesizsin o an...

    Yitip gidiyorsun kimliksiz...

    Kimdin yaşarken,

    kimdin ölürken

    Hiç "Kimseye"...

    gereksiz...

    .

    ILKOKULDA ÖĞLENCIYKEN...

    Bomboş gökyüzü 

    Hiç kuş yok, yıldızlar var.


    Evler uzakta.

    arabalar garajında olsa gerek,

    Insanlar misafirlikte!


    Sokak lambaları loş.

    Mavi önlüğümün rengi 

    Mora çalıyor sanki.


    Gelirken yollarda 

    bir tanecik kedi bile yoktu.

    Sokak köpekleri de uyudu belki.


    Rüzgâr uğuldamıyor,

    Ses yapmasın diye 

    Ay dede ona kızmış olmalı.


    Annemin deyişiyle;

    Çantam deve yükü gibi!

    O kadar kitabı ne demeye...


    Neyse ki yemeğimi yedim,

    Büyüdüm,güçlüyüm...

    Sahi annem 

    ne pişirecekti bugün?


    Eve varmama az kaldı.

    Yağmur yerlere göl durdurmuş!

    Gider gitmez 

    Ayağımı sobaya dayayıp 

    Çoraplarımı kurutayım.

    Evde yapıştırıcı var mıydı?

    Görüyor musun, yine açılmış!

    .

    Salla beni rüzgâr!

    Hareketsiz kalbim.

    Dök yapraklarımı 

    sarardı benzim. 

    Dolunay!

    Parlat bakışını 

    gölgemi okşarken.

    Çalkalan deniz!

    Hışıltınla ninnimsin.

    Kapan gözlerim!

    Ben yaşını silerken.

    İpimi tutan ince dal!

    Kırılma, düşersem 

    incinirim.

    Ey karanlık, saklan!

    Bulursam seni 

    kendime küserim.

    .

    Şu klozet...

    Sifona dokununca

    üzerine yüklenen tüm elemleri

    sinesine çekebiliyor.

    Hem de kime ait olduğuna bakmadan...

    Usanmadan hep aynı iş!

    Dinliyor her geleni.

    Derdini anlatan içini boşaltıp

    rahatlıyor ve gidiyor.

    Ne bir teşekkür ne minnet!

    O beklemiyor.

    Şu klozet diyorum

    tanıdığım bir çocuğa çok benziyor.

    Onun da kimseye,

    sinesine çektiği elemlerin biriktiği

    lağım çukurlarından

    Bahsettiğini  göremezsiniz.

    Kendisi bile bilmez fakat ben bilirim.

    Öylesine çürük kokan

    öylesine mide bulandıran

    Lağım çukurlarıdır ki bunlar

    Gençlik gibi, ömür gibi, ölüm gibi

    Bir çocuğa yakışmayacak kadar iğreti...

    .

    Şu dal, barışın simgesiydi güya. Mutluluğu çağrıştırırdı.

    Vefasız bir yaprak tarafından terkedileceği kimin aklına gelirdi?

    Oysa dal “ gitme” demişti yârine. “ölürsün, yanarım…”



    Uçurtması güneşe kaçan bir çocuk vardı.

    Gözyaşları içinde uçurtmasını tutsun diye yalvarmıştı dala.

    Dal o sırada kendini yaprağının cilvesine kaptırmış;

    Hoş kokulu çiçeklerin, sevimli meyvelerin hayâlini kuruyordu.

    Yapraksa rüzgârın, iki âşığın sigarasından çalıp getirdiği

    tutkunun büyüsüyle raks ediyordu. Yanağında kızaran

    nazlı edalar gizli sevdası rüzgâraydı aslında.

    Dal, kendini öyle salmıştı ki hayallerine ne yaprağın

    nifak girmiş yüreğini ne de çocuğun hıçkırıklarını duyuyordu.



    Rüzgâr zalim ve sinsiydi. Uçurtmayı güneşe üfürmüş,

    çocuğun umutlarını söndürmüştü. simdi de yaprağın

    gönlünü çeliyordu. Dala acı çektirmek istiyordu. Sırf o,

    tüm gücüyle esmesine rağmen kırılmadı diye. Sözü vardı rüzgârlığına. Dalı en derinden; yüreğinden kırmalıydı.

    Bir sinüzit gibi başını ağrıtan zihnini tıkayan bu

    gurur meselesini çözmeliydi. Beklemeye tahammülsüz,

    koştu yaprağa:

    _ “gel kaçalım. uçalım uzaklara!” çılgınca bir özlemle:

    _ “ es öyleyse”diye fısıldadı yaprak.



    Dalın feryatlarına karıştı rüzgârın kahkahası.

    Cız edivermisti yârin ayrıldığı yer.

    _”ah” diye inledi dal. “Gitme yârim. Ölürsün, yanarım.”

    Yaprak, rüzgârın kollarında bir o yana bir bu yana savruluyordu.

    Bir cenazenin külleri gibi. Çoktan anlamıştı uçamayacağını.

    Bir uçurtmaya özenmemeliydi. Bir uçarı rüzgâra aldanmamalıydı.

    Öyle sadık bir yâri aldatmamalıydı.



    Toprak… ölmüştü yaprak. Kurumuştu dal.

    Ta yüreğinden kırılıp düşmüştü vefasız yârin mezarı üstüne.



    Birkaç adım ötede, sigarasından dumanı çalınan iki âşık,

    Ateş başında birbirine sarılmış şiirler okuyordu. Neden sonra

    ateş titremeye başladı. Yakacak bir şeyler bulmak gerekiyordu.



    Belli ki hissetmişti gönül;

    Ölmüştü yaprak ve yanmıştı dal.

    Son…

    .

    Anladım, dünya boş ve değersiz

    İnsan bir hamal sırtı eğersiz

    Didinir durur bitmez çırpınması

    Nihayetsiz sanır bu hayatı

    Bilmez, o bir kuyudur ki dipsiz…

    Yutuverirse seni kalıverirsin kimsesiz

    Ne bir mal ne de itibar kalır, 

    Yok; kifayetsiz!

    .

    Allah'a emanet ettiğim seni,

    Her baktığımda içimde buldum.

    Yumdum gözlerimi şimdi

    Kendimi de emanet ettim... 

    Ölmedim korkmayasın

    Güleryüzlüyüm hala 

    umursamaz takılıyorum.

    Yaşıyor muyum diye de sorma 

    Onu ben de bilmiyorum.

    Bildiğim tek bir şey var:

    Rabbime hasretliğiyle 

    Güç bela ayakta ruhum...

    .

    İfadesini kaybetmiş suretim 

    Bana dert değil

    Okuyacak olan gözlerimden okusun 

    Adımı deli koydular suskun diye hislerim 

    Sıkıntı yok! 

    Dinleyen sessizliğimden dinlesin...

    Görmüyorsan baktığım manayı, 

    Duymuyorsan anlattıklarımı

    bari sus da eziyet etme, anlamıyorsun. 

    Bir nefeslik ömrüm var zaten 

    Bırak beni kendi halime, 

    Kar kış etkilemez beni.

    Güldürmeye çalışma gülmem!

    Ağlatmaya çalışma ağlamam! 

    Kızdırmaya çalışma kızmam! 

    Sevdirmeye çalışma... 

    Bıktırdılar anlıyor musun?

    Bilmiyorsun...

    İçimde kalıyor hepsi, herşey!

    İçimden gülüyorum, içimden ağlıyorum,

    İçimden kızıyorum, içimden seviyorum,

    İçimden acıyorum 

    kendim gibi birini görünce...

    İçimden çekiyorum yalnızlığımı 

    Baktığım hiçkimse de 

    kendimi göremeyince...

    .

    İnsan sabaha doğar 

    İçinde bi yarın kaygısı 

    Bir melek kapıyı çalar 

    zilin sesi ölüm şarkısı 

    Ve doğan güneş batar 

    Düşer yarınlar toprağa 

    can verir insan solar 

    Dökülür yaprakları sonsuza

    .

    Bütün kelimeler isyan edercesine suskun

    Sevgim ölgün, nefretim yorgun

    Hissiz gibiyim , gülüşlerim solgun 

    Ağlayışlarım sessiz, ümitsiz gibiyim...

    Bu bana yakışmaz bilirim

    Baksana, zaten bu ben değilim 

    Benden içeride bir ben var 

    Bazen böyle beni benden çalan... 

    Peki ya dışımdaki ben kimim? 

    ...Sorular var bir yığın 

    Cevabını bildiğim ama anlamadığım.

    Bu imtihanı bana bir yaşatan var 

    Kaybettiğim her sonuçta sığındığım.

    .

    Bir nefes sonramdan bihaberim Madem 

    Daha ne üzülür gam çekerim? 

    Bir asır mı yaşarım bir saniye mi Bilmem

    Bir bilinmezin içinde ömrederim

    .

    Diyorum ki bulutlara 

    bana da öğretin ağlamayı

    Sonra sakinleşip susmayı

    Bana da öğretin 

    Güneşle dost olmayı

    Yağmur sonrası 

    gökkuşağı açmayı 

    Diyor bulutlar 

    dertsiz ağlanmaz 

    Tesellisiz susulmaz 

    Derde rağmen gülebilene 

    Dost olur güneş 

    Hem hüzne hem ümide 

    Boyanabilende açar gökkuşağı 

    Boyanabildiğin kadar renklisin 

    Korkuya,sevgiye,mora,pembeye...

    .

    Ay karardı bakışlarımda lakin güneş doğdu ferine 

    Bir yıldız kaydı gecemden lakin Ümit durdu vecdime 

    Lakin ey! çare 

    Gül sarardı bahçemde lakin hazan yeşerdi gönlümde

    .

    gözlerimdeki feryadı dinliyorum, dargın...

    zorla susturulmuşum.

    dudaklarımın sıkılışına bakıyorum, kızgın...

    zorla güldürülmüşüm.

    Susuyorum, madem öyle istiyorlar...

    susunca da kızıyorlar, anlamıyorum.

    dayanıyorum, madem üzülüyorlar...

    gözyaşlarım darılıyor bu kez isyan ediyorlar...

    gülümse diyorlar, sana gülmek yakışıyor!

    ağlamayı kim ister ki?

    ya ben anlatamıyorum

    ya da onlar...

    hayır, anlamıyorlar...

    .

    KARANLIK BU,

    ÇİLİNGİR SOFRASI

    İçiyorum şehrin ışıklarını sarhoş etmiyor

    Dikiyorum güzellikleri kafama kâr etmiyor

    Sıkıyorum alnımda yumruğumu

    Yumup gözlerimi

    Söylediğim türküler feryadımı

    Dillendirmiyor.

    Ayyaş desinler gönlüme fark etmez

    Sarhoş olam zaten ancak unuturum  

    Gözlerimden acı şarap akarken

    Hüzün niyetine

    Kafası güzel desinler

    Boşver alışırım.

    Gecenin bağrı soğukmuş meğer

    Köprü altı sıcak

    Karanlığın kucağına bağdaş kurarım

    Önümde dertler çilingir sofrası

    Bakarım gökyüzüne ara sıra

    Belki birkaç yıldız görüp

    Umutlanırım.

    .

    Yarım kalan her adımda yolda kaldığımı hissediyorum... 

    Tökezleyip düştüğüm her kaldırıma sarılıp ağlıyorum...

    Başımı çarptığım her taşa bulaşan kanımı,

    Ne kadar uğraşsamda silemiyorum...

    Kalkmak istiyorum ayağa, dimdik! 

    Bacaklarım titriyor ayakta duramıyorum...

    Neye kızmalıyım şimdi Atamadığım adımlara mı? 

    Öfkemi kime vurmalıyım Kaldırım taşlarına mı?

    .

    Yüreğimden kopan bir çığlık kadar sessiz haykırışlarım.

    Gözlerimden yağan sağanak bir yağmur kadar ıslak...

    Ellerimden tutan şu rüzgar kadar serin Hayalin 

    Ve inad edercesine hislerime tutsak...

    Düşlerimden seçilen kabus kadar karanlık mı kaderim? 

    Bilemem, susar bir gün belki sayıklayışlarım.

    Sevemem isyanı, ümid ederim, lakin

    son nefesim gibi yorgun yakarışlarım.

    gözyaşımla doldurduğum kadeh !

    İçmek için koşacağım sana lakin 

    Bir ihtiyar kadar ölgün adımlarım .

    Ve ölmüşüm gibi donmuş suretim .

    Geçmişim kadar sahte bir hayat bu

    Ve ben sarhoş olmak için seçilmedim 

    Yaşamak arzusundayım aslında ben 

    Lakin gömmek istiyor bilinmezliğin

    .

    Aynamdan gözlerime yansıyan 

    hüzünlü halim! 

    Yavaş bağır zira tek kelime duymaya 

    yok mecalim!

    .

    BİLİR MİSİN?

    Kömür mü, deniz mi, yosun mu, ela mı yârim gözlerin?

    Zehir midir, bal mı bilmem kelam-ı sözlerin?

    Yeşili- kırmızıyı sever misin bilmem;

    yeşil vuslat, kırmızı aşktır bilir misin?

    Hasretlik mi, kara sevda mıdır çektiği gönlümün?

    Yağmur mu, gözyaşı mıdır çağladığı gözümün?

    Üzerine çakılan; şimşek midir, acı mı göğsümün?

    Çıkardığı kıvılcımlar gecemde yıldızdır bilir misin?

    Meltem midir, fırtına mı, sevdam nefesin?

    Okşar mısın, savurur musun bedenimi?

    Hançer misin, ateş mi, ben bilemedim.

    Yüreğimi yakar mı, deşer mi sevdan çözemedim…

    Zengin mi, Miskin mi, yoksul musun sevdiğim?

    Kimsen öyle kal, kalbimdeki bronz taht senin...

    Be sevgilim ;

    Aşktan kim ölmüşte ben öleyim!

    Aşktan ölen şehit değil mi?

    Şehitler ölmez bilmez misin?

    .

    saklamaya calistigim bir ates ki;

    kor tutmus icimde...

    sondurmeye kiyamadigim bir ask ki;

    yanar durur icinde...

    sevmeye doyamadigim bir yar ki;

    gunes kadar uzak...

    soylemeye korktugum bir itiraf ki;

    vuslat kalbime yasak!!!

    .

    adresi bir hayaldi sadece

    gonderemedigim mektuplarimin

    hanceri mesafelerdi belki de

    icimdeki hasret yaralarimin

    yaş icirerek doyurdugum gozlerimin

    hic kimsesi yoktu belki,kim bilir?

    yalnizlikla hukumluydu kalbim

    hak muebbet istemistir belkide 

    kim bilir?

    .

    Yetim ufuklara çökünce gecenin hicranı

    Sensiz parıldayan yıldızlara kızarım!

    Dayarım hasret silahımın namlusunu

    Sensiz doğan güneşin alnına, sıkarım!

    Azgın bir yalnızlık fırtınası,

    Sardı hayatımın dört bir yanını

    Sen yoksun ya hayallerimin yaldızı

    kilitsiz mapuslarda, Kalbim esir kaldı…

    Uzun yaz günleri, uzun kış geceleri…

    Hayatım sona ererken sevgili!

    Yanımda olmandır tek dileğim…

    Uzun kış gecelerinden, uzun yaz günlerine…

    Ahir zamana ererken hayatım,

    Hasret eker Gönlüme sadece kaderim!

    Yoksun yine sevgili! Yanımda…

    Bir başıma kalmak zorunda mıyım, Dünyada?

    Dikenlerin büyüyüp, etrafı kapladığını izlerim

    Sıra halinde uzanırlarken acı veriyorlar…

    Uçları zehre bulanmış,

    Batmaya kurban arıyorken, 

    Ben, Nasıl içlerine girebilirim?


    Duyuyor musun yağmurun ayak seslerini

    Üzerindeki deniz mavisi kubbecikten

    Bir şarkı gibi dinle ki, onlar;

    Duyduğu her sözde seni arayan

    Hüzne dökülen bir aşkın izleridir…

    Gel ki gülsün prensesin hisleri

    Gül ki dinsin gözlerinin yaşları

    Sönsün kalabalık şehrin ışıkları ve

    Efsun gözlerin aydınlatsın karanlıkları

    .

    HÜZNE TUTSAK

    Feryadı yüreğimin ta ezelden 

    kanayan yarasına şöyle bir bak

    hüzün bulutları çökmüş üzerine 

    kan ağlayan gözlerine bak 

    gel ilaç ol acılarına tez elden

    canhıraş sancılarına bak

    hicranını dindir, hadi tut ellerinden…

    kara dumanlar sarmış dört bir yanı

    rengi solmuş güle şöyle bir bak

    hüzzam hastası tüm çiçekler

    güneşi tutulmuş umutlarıma bak

    dileğimi tutan yıldızlar da yandı

    karanlığa tutsak mehtap

    afitabını yak!

    Geriye tek sen kaldın…

    .

    Ellerimin saklısısın. 

    Titreyip yazamadığı ruhu göklerde sözlerisin. 

    Damla damla düşerken yer yüzüne her bir harfi; 

    bulutları seyreden gözlerimsin

    .

    Boğazı düğümlü gözyaşlarım boğulur yürek selimde.. 

    sızı görünümlü dertlerim sancılanır sesimde… 

    çağırmayı denediğim her türküde yârimsin, 

    dinlesen de dinlemesende…

    .

    Seni görünce Hecesi küle dönerdi söyleyeceklerimin. Gecesi güne sönerdi göklerin. Secdesi güle çökerdi için için ve ahdesi vefaya söylerdi dileklerimi, rabbe yalvarırken. Diken diken batardı toprağa kirpiklerim. Fenası bekaya çıkarken ruhumun, aşkım Rabbime dönerdi, sen muhabbetim olurdun.

    .

    Rüzgarın öpmeye doyamadığı gözyaşım!

    Soğuk vurmuş eline yüzüne

    Kalbimin kurutmaya kıyamadığı gözlerim!

    Hazan vurmuş her mevsimine

    .

    Hayallerden daha uzaklara dalmış

    İki göz,

    Ulaşılmaz duygulara tercüman 

    Sağır ve dilsiz.

    Ruhunun derinliklerine sığınmış

    Aşkı sensiz.

    Karanlık bağımlısı, kötümser

    Ve ümitsiz.

    Rüyalardan daha güzel gelir olmuş 

    Kabusları

    Korkutur olmuş gecelerini 

    Toz pembe hülyaları

    En fazla ölüme kadar giden

    Dua ışıkları 

    Yalnızlık, gözyaşları 

    ve sönmüş umutları...

    Baldan daha tatlı 

    düşüncelerle boğuşmak.

    Zehir kadar da acı

    Duygularda boğulmak.

    Nefsini dinleyip de 

    yanlış yollara sapmak 

    Günah, isyan ve 

    Kendi kalbinden kovulmak...

    Yeni bir başlangıç

    Sondan daha ulaşılmazdır.

    Vuslat ne kadar uzakta ise 

    Firak o kadar yakındır

    Hayata karşı mücadelesi

    Cevapsız sorulardır

    Yaşam kavgası, bir hayal çıkmazı 

    Ve sırlardır...

    Sözde dostlardan daha candandır 

    Kalem ve silgi

    Bir parça kağıttan başkası yok 

    Sırtını vereceği

    Toplu tüfekli savaşlardan geri değil 

    İçindeki

    Dünya, ahiret ve 

    kararsızlık seçimleri...

    .

    Bu hayata nefesi son çekişim ey rüzgar! 

    Bugün aldığım nefes bile terkeder beni

    Son nefesim olur, alamam geri.

    Ağladığım son günüm bu ey yağmur! 

    Kaynağına dönmez akıp gitmiş yaşlar.

    Faydası yok ne hüznün ne acının...

    Bazen ağlatır gülümserken hatıralar.

    .

    ne yaşamayı becerebildiğim ne de ölmeyi becerebileceğim hayat! senden çok özür dilerim. insan vesvasları ile tıkış tıkış, şeytan kadehleriyle dopdolu, çaresini bulamadığım derdim! çok üzgünüm...

    .

    Sonbaharın baskınıyla üşümeye başladı yüreğim.

    şimdi altına dönüştü zümrüt yeşili çimenler.

    sararıp soldu renk cümbüşü çiçekler.

    kuş cıvıltılarının bıraktığı sevgiler yok artık.

    hazan vurdu, şimdi nefretli bu gözler.

    eylülün rüzgarıyla savurdum umudu.

    sevdayı, özlemi, dünyayı, mutluluğu...

    geriye, bir ömür dolusu hüzün ve

    bir yürek dolusu nefret bıraktım kendime.

    acılar mı, insanlar mı, gerçekler mi?

    canımı yakan, sevgi mi yoksa nefret mi?

    sonbahar mı yaşamaktan nefret ettiren?

    soldurduğu yapraklar mıydı sevgim?

    isyanım mı yoksa beni benden eden?

    neden yaş yerine asit damlıyor gözlerimden?

    duygusuz bakışlarımın, ağlayışlarımın sebebi...?

    hissiz, karanlık, karamsar kalbimin katili kim?

    .

    Devrilmiş bir cümle kadar dengesiz geçirdiğim zamanımı ölçemeyen saatler…

    .

    Sanki içimde biriken devasa bir çığlık var. Arasında eziliyorum boz renkli sislerin. Sözleri olmayan bir feryatname okuyor gözlerim. Dudak hareketleri kulağımı çınlatıyor. Olmayan sesi içimde yankılanıyor harflerin. Ağırlığını kalemin, taşıyamıyor dizlerim.

    .

    Gece yarılınca gider karanlık.

    Gün ağardıkça unuturum seni.

    Gün batarken özlerim.

    Gece yarısında gelir gam geri

    Adını yıldızlara söylerim

    .

    Bilmediğim manalar var dilimin ucunda. Yetiremiyorum kelimeleri.

    .

    Hayat beni çağırıyor duyabiliyorum. 

    Her sese kulak verecek kadar güçlü değilim.

    Ölüm sadece bakıyor gözlerime aynadan 

    Yansıyan yüzümdeki serinliğe sahip değilim

    .

    Kayboldum özleminde şu anın.

    gözyaşımın çizgisinden yarılmış yanağımı görmüş olmalı yağmur.

    Bilememiş güneş misali doğduğumu. Gün batımında büyüdüğümü. Vakit gece sanmış olmalı, baktım, gök kuşağında siyah pek mağrur. Unuttum sanmış günün ağarışını. Yıldız açmış zift karanlığında beyaz. Uyumak istesem yüzüme şarap serpecek uyanayım diye zaman. Sarhoş ettiğini bilmeden dünya, kısıp gözlerini yine de bakacak yorgun düşmüş hafızama. Mayhoş tadıyla karışık duygularımın, naralar atıyorum içimin sokaklarında. Sokağımın lambaları yanıp sönüyor. Sanrıları düşüyor peşime geçmiş anıların. Göz kapağım devrilip geri dikiliyor.

    .

    Güzel insanlar biriktirmek istiyorum hazine sandıklarımda 

    umursamadan kim ne demiş. Saklamak istiyorum her birini ruhumun en derinlerinde kendilerinin bile bulamayacağı yerlere.

    .

    Bazen ruhu karmaşıktır insanın. Neyi nereye koyacağını bilemez.

    .

    Rüzgarın saçlarını okşadığı uysal göllerden birisin işte. Tam alnının ortasında şirin mi şirin bir adacık var. Tam kalbinde vatanımın bayrağını taşıyorsun. Yanaklarından süzülen parlak tüylü ördekler şu ilerideki sandalla yarışa girmeye kararlı görünüyorlar. 

    Gökyüzü de hayli şefkatli bugün. Bana annemi özletti. Gözlerim ılık ılık doldu duygulandım. Baksana nasıl kollarını dünyalar kadar açmış kocaman sarılmış sana. Sen de manalı bakıyorsun hani. Şefkati ve güveni en derinlerinde hissetmiş gibi masmavi.

    Biliyor musun şu an içimde bir yerlere vuslat destanı yazıyorsun bu masum halinle. Ardındaki ağaçlarla yemyeşil bir huzur türküsü söylüyorsun özlemimi teskin etmek için. Teşekkür ederim. 

    A! Bayrağımın yanıbaşında dikilip duran sıska sokak lambasını yaktılar. Biraz ışığa ihtiyacım vardı iyi oldu. Işığın ihtişamıyla gözümü alıp almadığını mı soruyorsun. Hayır, bayrağım daha göz alıcı. 

    Hey! Sağ tarafına bak. Bak siyahlı beyazlı yavru ördekler defileye çıkmış endan sergiliyor. Öyle hoşlar ki güzelliklerinin silüeti kalıyor geçtikleri her yerde. Hani sevinç gözyaşları sımsıcak bir gülümseyişin üzerine iner ya salına salına. Öyle nazlı yürüyorlar. 

    Havanın beti benzi attıkça gölgeler coşuyor. İyi dinle sana gördüklerimi anlatıyorum.   

    .

    Bakma aynaya zira aksi düşen suretinde günahın var. Siretinden utanmalısın. Ağlama öyle sessizce. Duyabiliyorum gözlerinde çığlık var. Ve görüyorum ahlı nefesinde bir yangın… iyice aç kulaklarını göğsünün ki kafesinde gönlün ve onun içindeki ses var, dinle. Öyle ki pişmanlık sözlerinde karanlık bir gece var. İsyan olmalı bu. Saklanmalısın. Hayır, endişelenme Yare sığın. Yıldız doldurur yar gönlüne iki kaşı arasından yatıştırır karanlığı. Lakin dikkat et de sen günahlarını yıldızların nurunda yakıp aydınlığa çıkayım derken Yarin narında kavrulmayasın. İsyandan saklandığın sokaklarda divaneler gibi dolanıp da sonra bildiğin yollarda kaybolmayasın.

    .

    kocaman soru işaretlerim var. kırışmak istiyor göz altlarım. bükülmek istiyor belim. nefesim daralmak, gözlerim kararmak… şiirleri, geceyi solumak istiyor kelimelerimin. şarkıları, sabahın ilk ışıklarını gıdığından öpmek… güldürmek istiyor beni zaman, en zarif hülyamdan gıdıklamak... izin vermek istiyorum hayata. Ve kendime bir şans daha... şimdi, burada, sadece biraz daha kalmak...

    .

    Gözlerinde kaybolmayı dilediğim nehir! Akma bu tarafa bulamazsın kendini.

    .

    Günahkarlığımı bile bile cehennemin sahibine sığınmak. Yaramazlık yapan bir çocuğun dövüleceğini bile bile yine ana babasına sığınması gibi.

    .


    Bir nefes var boğazımda tetikte. Çıkmaya hazır, girmeye hazır, düğümlenip kalmaya hazır, yokluğa hazır… varlığı nimetimken neden?

    Bir ruh var göğüs kafesimde. Bir de kalbim sol yanımda. Savaşmaya hazır, kazanmaya hazır, kaybetmeye hazır, ölmeye hazır… nefs ve şeytan düşmanımken neden?

    Bir mezar var kaderimde. kazılmaya hazır. Tenim renginde toprağım. çiçekler açmaya hazır, alevler saçılmaya hazır. Akıbetim cennet olmaya cehennem olmaya hazır. Azrail bir melek iken neden?

    Bir dünya var gözlerimin önünde. Görmediğim bir inanç var içimde. Hissedişimin huzuruyla gönlüm; yaşamaya razı, ölmeye razı. Varlığım yokluktan gelmişken yokluğa dönemeyişim neden? Varlığımın kıymetini bilemeyişim?.. 

    hiç işte, bir hiçim.

    .

    Uçmak değil marifet, yere çakılmamak…

    .

    Susmayı öğretir ilim. Susamıyorsan cahilsin. Susabiliyorsan alim.

    .

    Ruhum feryat figan içinde. 

    İçimdeki isyankar kan ter içinde. 

    Kendimde değilim. 

    Dünya gurbet, gaflet zehir, 

    ölüm hastalığında kalbim. 

    Hayır, bu ben değilim.

    .

    Hangi kafiye uyduracak içimdekileri kağıda kaleme?

    Hangi nakaratta takılacağım senin adına yârim?

    Hangi kulak dinleyecek yazsam seni gözlerime?

    Hangi yaş sızlayacak yanağımdan yoluna doğru?

    Hangi rakkas oynayacak hasretimin türküsüyle?

    .

    Bulutların yağdığı, koyu bir hüzün var

    Benim duyduğumsa onun tınısı 

    Umutların çaldığı, efkarlı bir türkü var

    İçime çektiğim ses onun yankısı 

    Bu musikiye eşlik eden bir his var

    Söylemeye çalıştığım bir dert şarkısı...

    .

    DUYGULARIN AĞLAYIŞI

    Saat dün sularında bir hüzne tutuldu güneşim

    Ortamın karaltısında görünmez oldu zaman

    Siyaha gark oldu aydınlık ışık hüzmeleri…

    Hedefini bulamadı Pertev mızrakları

    Saplandı bir kuytu köşeye ve

    Kanlı yaşlarla söndü afitabımın ateşi

    Aşık pervanelere mezar oldu alevleri…

    Feza okyanuslarına varıyordu al ırmakları

    Bir yıldız kaydı tuzlu suların arasından

    Ve karaya çıkamadan battı karanlığa…

    Bir lodos fırtınasıyla savruldu yapraklarım

    Toprağın cazibesine yenik düştüler

    Birer birer döküldüler yokluğa…

    Koşmaktan bitaptı gözbebeğim

    Yorulmuştu hep uzaklara adım atmaktan

    Gri hicranları seyretmek acıtıyordu

    Göz kapaklarının arkasına saklandı son çare

    Bir çözüm değildi bu da

    İmkansızları, hayal ediyordu şimdi de…

    Kirpiklerini yararak çağlayan şelaleleri

    Damlıyordu gamzelerime doğru

    Acılı bir tiyatro oynuyordu ağıt sahnesi…

    Duygularım gece siyahında dostsuz ve dertliydi

    .

    disarida yagmur, iceride ben,

    gozlerimde yas,bende sevda var.

    gozyasimda ask,sevdamda karalar var.

    gonlumde huzzam,

    ellerimde kalan;

    bir avuc hicran var....

    .

    Kendimi sensizliğe terkettim sevgili

    Nefsimi yalnızlığa hapsettim

    Hiçliğe tutsak ettim duygularımı

    Her saniye biraz daha gömüyorum kalbimi

    Hiç kimsesiz, tek başınalığa…

    Acı, keder, üzüntü, gam…

    İki kaşımın arasından yükselen

    Kapkaranlık dumanlar…

    Hangi güneşi söndürecek 

    şimdi geçmeyen zamanlar…

    Ölümcül bir hüzzam hastasıyım

    Umutlar; sanki lanetliymişim gibi

    Can havliyle kaçıyorlar benden…

    Gitmek istiyorum dünyadan…

    Kendimden ve arzularımdan kaçmak…

    Nefsime inat, yarsız kalmak istiyorum…

    Anlıyor musun sevgili,

    Sadece rabbimi istiyorum!...

    .


    Gecenin ruhuma doldurduğu karanlık! 

    Yırtıl artık yırtıl ki, ışık sızsın ruhuma.

    Ey şu gece ruhumu sızlatan ışık! 

    Kısıl artık kısıl ki, gönlüm kamaşmasın.

    Ey karanlığı yırtık gece!

    Yaman artık yaman ki, yıldızlar düşmesin.

    Ey şu ruhumun yamandığı secde!

    Sarıl artık soluma ki, titriyor, üşümesin.

    Ey içimde sızım sızım, ışık içen karanlık!

    Seril artık yerlere ki ruhum çok yorgun.

    Ey sol yanımda uyuklayan gönlüm! 

    Uyan artık gör ki her yer aydınlık!

    Ey yıldızlı gecenin umut sızıntısı! 

    minnettarım benimle olduğun için 

    Ey aydınlanan ruhumun gözyaşı ! 

    Akarken neden ılık ve sakinsin?

    Oysa nekadar da heyecanlıyım ben

    Artık gönlüm özgür ,ruhum coşkun.

    Geceme gün doğarken seyret beni

    Nasıl da mutluyum gör 

    ve nasıl da huzura doygun...

    .

    Susmak ne güzel kelam imiş 

    Gözler ne güzel tercüman.

    Dinleyebilmek gönül işi imiş

    Okuyabilmek ise pek yaman.

    Dertliyi söyleten dert, 

    şifasız, merhemsiz bir yara imiş

    Bak hale ki, susturan dert ise 

    dumansız, dermansız yakan...

    " Ah" etmek yaraşmaz imiş 

    Derdi nefesinden üfleyene .

    Tek seferde içine çekmek imiş mesele.

    İyi edecek ilaç, söndürecek yel sormadan 

    Kanamak, yanmak gerekmiş

    O'ndan başka dert-tabip aramadan.

    .

    Kendini bir şey sanma güneş!

    Isıtamıyorsun işte 

    yağmuru benim yanağımda.

    Hep soğuk,

    Hep kuru izler kalıyor.

    Hep ışık, Hep bahar değilsin 

    Yalan söyleme!

    Kavuruyorsun umudumu 

    Hep yanıklar, çizikler kalıyor.

    .

    KANAMAK VE …

    Susmak ne zormuş böyle içinde feryatlar koparken

    Konuşmak ne zormuş hiçbir şey olmamış gibi gülücükler saçarken

    Kalkabileceğine inanmak ne zormuş böyle her düşüşte 

    Yaraların kabukları soyulurken.

    KANATMIŞ OLMAK…

    Ve ney zormuş ki söyle

    Kanattığın bir yaraya merhem olsun diye Allaha yalvarırken canın yanması kadar

    Kim demiş vicdan yok! 

    Hangi merhem iyidir ki pişmanlığın akıttığı şifa kadar gözlerinden?

    Hangi cinayet ağırdır bir yarayı kanatmaktan

    Merhem bulamadıkça Allahtan şifa umarak ağlamaktan…?

    .

    Dili yok mudur acının,

    Neden anlatamıyorum? 

    Sesi yok mudur ki,

    Kimseye duyuramıyorum?

    Tadı yok mudur ki tatsınlar?

    Bilseler ya ne kadar zor .

    Kokusuz da mı yoksa bu? 

    Verdiği ıstırabı bir anlasalar...

    .

    Tıkırtı… sessiz ve karanlık bir kimsesizliğin ortasında bir çocuğun oyun oynarken çıkardığı tıkırtıları duymak. Bu kadar masum muydu içindeki çocuğun kalbi? Oysa o hep günahkardı çocukken.

    .

    Zaman aktı gözlerimin altından. 

    Damla damla yağdı yanaklarımdan.

    çizgi çizgi kader üşüştü alnıma. 

    Yazgısında keder düştü bahtıma.

    .

    Bir günah işlersin. Pişmanlık rabıtası yaparken bilmeden isyan edersin. farkına vardığın an nefsinden daha da korkarsın. O öyle merhametli affeder ve yardım eder ki günahı da tövbeyi de isyanı da unutur, Yare dalarsın.

    .

    Dertsiz görünür asi kulun sözde rahat yaşar dinden ahlaktan bihaber. İsyankardır üstüne üstlük. Lakin hidayet nimetine en muhtaç odur Rabbim. Ruhu sensizlikle azaptadır. Senin firakında gurbettedir. Sabreder farkında bile olmadan. Esirdir nefsine. işkence eder şeytanlar kalbine. Yaradır her zerresi.sıkılır gönlü her gecede. Acır soluğu zikrinsiz. Çilelidir başı. Sana sığınacağını bilmez. Kimsesiz sanır kendini. Yapayalnızdır Rabbim. Senden gafil kalan kulun Senden uzak oluşunun zulmü altındayken mazlumdur. Yardımına muhtaçtır. Yardım et Rabbim.

    .

    Artık  bütün taşlar yerli yerine oturmaya başlıyordu. Kelebek, içindeki sessizliğe anlam verebilmenin heyecanını yaşıyordu sonunda. Toz kanatlarındaki ihtişamın ve hassaslığın sırrına da vakıf olmak üzereydi. Hissediyordu. Geçmişi, şimdiyi ve ihtimali var ya da yok bir geleceği. Kelebek, aynaya baktığında sonsuzluğa giden kapıları görebiliyordu. Bir tanesi yangın bir tanesi ışık bir tanesi de boşluk. Şu kadarcık zamanda ne kadar da büyük bir mana inşa edilmiş meğer içimde ve dışımda diye şaşkınlığını dile getirdi kelebek. Haklıydı. 

    Üç beş yaşlarında gördüğü bir rüyayı anımsadı. Sonra geçenlerde gördüğü bir tanesini ve yaklaşık iki yıl önce sadece gözünde canlandırdığı uyku uyanıklık arası bir şeyi…

    Sanki geçmişte yaşadığı her şey iyiliğiyle de kötülüğüyle de hakikati anlamasını kolaylaştırmak adına başına gelmişti. Gayet intizamlı ve kusursuz bir şekilde parça parça ayrılıp binlerce pazılın bir bütün oluşturduğu dev bir resme dönüşüyordu hayatı. Kadere inancı artıyordu. Zira ruhundan gelen bu tarifsiz senfoni alelade bir şekilde maymunun, çam ağacının, gökyüzünün yahut toprak ananın ortaya koyabileceği bir senfoni değildi. 

    Bir yaratıcının varlığına inanmamak elde miydi? İmkansızı mümkün kılan bir inanca davet ediyordu bütün bunlar onu. Hiçliğinin farkına vardıkça korkularını imha ediyordu kelebek. Ne ölümden ne de yaşamaktan korkuyordu. her şeyden, beş duyuluk gerçekliğin lezzetiyle beraber ruhunun azalarını keşfettikçe kat kat daha fazla haz alıyordu. Çünkü büyük resmin her parçasında yegane bir gerçeklik seziyordu. 

    Aciz fakat harika bedeni, ruhuna mükemmel bir çerçeve olmuştu. Beş duyuluk gerçekliğiyle dünya da bedenine çerçeve olmuştu. 

    Peki ya büyük resimde, bütün çerçevelerin ötesinde nasıl bir hayat ya da ölüm vardı? Kelebek, sonsuzluğa açılan asıl kapının eşiğinde gibi hissediyordu kendini. Şu muhteşem yaratıcı için, alacağı tek nefesten dahi firar etmeye hazırdı. Delicesine, aşıkçasına O’na kavuşmayı diliyordu. 

    .

    Aşağı, en aşağı yerim.

    Çıkar çıkar yükseğe, en tepeden düşerim.

    Himmetiyle teselli olur kalkarım.

    Teslim olamazsa kalbim, yerin de dibine düşerim.

    .

    Ruh nefse aşık olur. Buradan kalp doğar. Kalp kimin tarafına meylederse insan ona çeker.

    .

    Bahçen çiçekli mi saklı mı? Suluyor musun kilitliyor musun? Saksı mı sandık mı? Bahçen hangi renk? Rengarenk mi iki renk mi, tek renk mi? Gök kuşağıyla mı sınırlı yoksa? 

    İnsan bazen beyaz kadar özgür ve bilgedir. Bazen siyah ve beyaz kadar kuralcı. Bazen gök kuşağı kadar uyumlu. Bazen de hayat kadar süprizdir. 

    Bahçende yaşıyor musun gömülü mü?

    .

    Tek kelime…

    Senden duymak istediğim tek bir kelimeydi benden esirgedin.

    Tek kelime etme ve git.

    Tek kelimeydi sevgiye ve nefrete yeten.

    Kırgınlıktı içindeki.

    .

    Görür gibi hissedebilir mi insan?

    Öyle! gözü fersiz, önü ışıksız...

    Duyar gibi dinleyebilir mi insan?

    Anlatsa anlaşılır mı?

    Cümle harfleri hiçe sayıp, sessiz kelamsız...

    Ne hayaldir ne de hayat yaşadığı.

    Yakaza halli bir duygu, dua olup 

    gerçekleşebilir mi yersiz zamansız?

    Gerçeği bile boşverebilir mi insan? 

    Fikri yere serip, beden başı akılsız...

    İnanınca böyle nazlanır mı insan?

    Çelimsiz kulluğuyla, biçareliğine rağmen

    Vuslat arzularken "sanki dertli" fakat

    Sonsuz Kudretiyle Merhametine yaslanıp 

    Yar'e sığınmakla bu insan

    " sahiden gamsız"...

    Nasihati oldur ki kulun verilenden çıkardığı;

    Acizliğince fakirdir insan, günahkardır.

    Vacip olur gözlerine 

    Pişmanlığa sabır ile ağlamak.

    Eşref-i mahlukattır.

    Rabbin lutfuyladır insan.

    Her nefesini şükr ile O'nun zikrine bağlamak

    Her vakit üzerine vacip olur.

    O halde var sen düşün âkil insan! 

    Seni dahi bir hikmete binaen Yaratan'a 

    Senin için yarattığı her bir ânâ

    Rıza göstermen, Hak üzere sana lazım olur.

    .

    Havanın sıcaklığını betimleyecek olsaydım bunun yerine alnımdan damlayan teri kalemime mürekkep edip yazarkenki halimi görmenizi dilerdim.

    .

    Bakma aynaya zira aksi düşen suretinde günahın var. Siretinden utanmalısın. Ağlama öyle sessizce. Duyabiliyorum gözlerinde çığlık var. Ve görüyorum ahlı nefesinde bir yangın… iyice aç kulaklarını göğsünün ki kafesinde gönlün ve onun içindeki ses var, dinle. Öyle ki pişmanlık sözlerinde karanlık bir gece var. İsyan olmalı bu. Saklanmalısın. Hayır, endişelenme Yare sığın. Yıldız doldurur yar gönlüne iki kaşı arasından yatıştırır karanlığı. Lakin dikkat et de sen günahlarını yıldızların nurunda yakıp aydınlığa çıkayım derken Yarin narında kavrulmayasın. İsyandan saklandığın sokaklarda divaneler gibi dolanıp da sonra bildiğin yollarda kaybolmayasın.

    .

    Bir günah işlersin. Pişmanlık rabıtası yaparken bilmeden isyan edersin. farkına vardığın an nefsinden daha da korkarsın. O öyle merhametli affeder ve yardım eder ki günahı da tövbeyi de isyanı da unutur, Yare dalarsın.

    .

    FATMA ZEHRA AKYİĞİT FZA

    .

    DEVAM EDECEK...
  • 457 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    İstanbul Narkotik Şubesi Komiseri Akın’ın hayatında aşka yer yoktu. O bu trene bir kez binmiş yarı yolda indirildikten sonra ise aşkı hayatından tamamen çıkarmıştı.
    Akın’ın kalbinde kontrol edemediği hiçbir duyguya yer yoktu. Suçlularınsa kaçacak yerleri...
    “Sevdiği kadının onu sevmemesinden daha acı olan şey gözleri önünde bir katile dönüşmesiydi.”
    Eşinin ve kızının öldürülmesiyle artık nefes almak gittikçe zor bir olay haline gelmişti.
    Yaşamak ve tekrar nefes almak için tek bir çözüm vardı: İNTİKAM!
    “... Merve de eşi ve biricik kızı öldürülene kadar yapabileceklerinin farkında değildi. Merve Akyürek’in hiç tanımadığı, bilmediği yönüyle o da yeni tanışıyordu.
    İlginçtir ki bu hâlinden oldukça memnundu...”
    Kitap, macera, aşk, polisiye ve intikam konularını çok güzel bir şekilde birleştirerek akıcı bir anlatımla yazılmış.. Büyük bir keyifle okuduğum bir kitaptı.. Yerli bir polisiye, tek kelimeyle harikaydı.. Film tadında bir anlatımı vardı.. Sanki kitap okumadım da film izledim gibiydi.. Beni etkileyen, kızdıran ve gülümseten çok güzel bölümleri vardı.. Kitabın sade bir dili vardı.. Okumanızı tavsiye ederim..
  • 416 syf.
    ·17 günde·Beğendi·10/10
    “Her iyiliğin bir karşılığı ve her yardımın bir nedeni olmak zorunda değil.”

    “Hayat, öyle bir zehirdi ki insan ölümü pahasına yaşamak, acılara rağmen buna katlanmak, bir saniyeliğine de olsa bu zehri tatmak istiyordu. Ölüm gelince kaçmak, hayata tutunarak hep nefes almak istiyordu.”

    “Bir insan seviyorsa kalır. Nasıl, niçin, neden soruları da bir o kadar anlamsızdır sevgi karşısında.”

    “Sevmek koşulsuz şartsız sevmek.”

    “Zamansız bilgi, kontrolsüz güç gibidir. İnsanı dağıtır ve yolunu şaşırtır.”

    “Bir günebakan çiçeği gibi güneşe dönmüş ve tam o anda karanlık çökmüştür.

    “Telafisi en güç şey dikkatsizlik sonucu kırılan kalplerdir.”
    Emrah Serbes – Her Temas İz Bırakır

    “İçte tutulan gözyaşları akıtanlardan daha acıtır.” Stefan Zweig – Korku

    “Sevgi değiştirir, Sevgi iyileştirir.”
    Paulo Coelho – Akra’da Bulunan Elyazması

    “Kağıtları dağıtan kaderdir, ama oyunu oynayan biziz.”
    Randy Pausch – Son Konuşma

    “Aşk bir fetihtir. Aşk bir savaştır, savaş. Ben aşktan bunu anlıyorum işte.”
    Marissa Meyer – Levena

    “Her insanın kalbinde bir boşluk, bir gedik bir terk edilmişlik ve yalnızlık hissi vardır.” Guillaume Musso – Meleğin çağrısı

    (Sedef & Bihter ikilisini sevdim. Buse de çok şirindi, büyümüş te küçülmüş adeta  yanlış kelime kullanması, kiyat muhabbeti, evin önünde balık hikayesi ve küçük kızın dostluğu anlatması güzeldi. Kancalı Seval de fırtınaydı… Bu arada Nazım’ın Mc Donald’s hikayesi de harikaydı. Bihter & Savaş’ ı eserde hissetmek güzeldi. Bihter’in amcasından nefret ettim, Pislik duygusuz cani adam…

    Film edasında bir eser olmuş, okurken öyle bir haz aldım ki tek kelimeyle *muhteşem* diyorum. Sahneleri gözümün önünde öyle bir canlandırdım ki, o anlatım, o kelimeleri, o cümleleri o kadar hissedilir biçimde yazmış yazarımız, bu eserin o kadar güzel olabileceğini düşünmemiştim. Sanki onların yanında yaşıyor gibi bir hisse kapılıyorsun. Eline yüreğine sağlık canım ve ikinci eserin *KALPTEN SABIKALI* yı okumaya başlayacağım. Bu eserleri benim okuma vesile olan can arkadaşım Fatma’ya teşekkür ederim.)
  • 24 syf.
    ·Puan vermedi
    ” Seviyorum seni, son soluklarını verene dek / yaşamayı nasıl severse ölümlüler.”
    Türkiye’de dar bir çevrenin tanıdığı, çağdaş şiirin tartışmasız en büyük şairlerinden biriydi Attila Jozsef. 32 yaşında öldürdü kendini.

    Yıl 1914…Birinci Dünya Savaşı yılları…Sırp bir delikanlı,Avusturya-Macaristan İmparatoru’nu öldürür ve dünya hızla bir savaşa tutuşur…Herkes aç…Dokuz yaşındaki Attila, annesine yardım etmek için elinden ne gelirse yapar. Vilag sinemasında su satar, ısınabilmek için Ferençvaroş   garından odun kömür çalar, pazar yerinde paket taşır…Yıl 1919… Dört yıl süren  savaş biter ama yine herkes  aç… Attila Jozsef ortaokulda.Çamaşır yıkayarak çocuklarına bakmaya çalışan anne Borbala Pöcze çok yorgundur ve çalışamamaktadır artık. Çok zayıflamıştır. Eve gelen yaşlı doktor, yıllardır tanıdığı bu insanlardan hiç para almadan Borbala Pöcze’yi kontrol eder ve hüzünle başını sallar. Borbala’nın hiç şansı yoktur.Rahim kanseri olmuştur Attila Jozsef’in annesi…
    “Annemdi, ufak tefek, öldü erkenden / erken ölür çamaşırcı kadınlar çünkü
     Titrer ayakları taşıdıkları yükten / ve ağrır ütü yapmaktan başları”
    Annesine bakarak ezilen bir sınıfın tragedyasını gören ve verdiği mücadeleyi hayranlıkla izleyen genç Attila, yapayalnız hisseder kendini. Aynı günlerde,ülkesi Macaristan’ın siyasi hayatı da karmakarışıktır. Hükümet değişmiş, ülke, devrimci ve karşı devrimcilerin kavgalarıyla kana bulanmıştır. Neler olduğunu anlamaya çalışır Jozsef. 1919 yılı içinde kurulan ve büyük bir heyecan yaratan Macar Komünü’nün     aldığı ağır darbeler sonucu , annesinin kaybından sonra yüreğinde açılmış olan karamsarlık çukuru bu darbeyle daha da büyür.
    Yaşamak ve tutunmak için çok çalışır Jozsef.Atlantica Deniz Gemiciliği’nin Vihar (Fırtına) ve Török (Türk) römorkörlerinde temizlikçilik yapar.Bir yandan da,okuduğu okulda lisenin altıncı sınıfına geçmeyi başarır. İşte bu yoğun günlerde,kısacık hayatında her zaman bir sığınak sayacağı şiirle tanışır.Hayranı olduğu Charles Baudelaire  ve Walt Whitman’dan etkilenerek   şiirler  yazmaya başlar.Önce birkaç küçük yerel gazetede yayınlanır şiirleri.Ardından, çağdaş Macar edebiyatının en önemli dergisi sayılan “Nyugat”(Batı)’da yayınlanır şiirleri. Fakat hala çok mutsuzdur. Hiç geçmeyen iç sıkıntısı günden güne derinleşir. Bu dönemi şöyle anlatır:
    “…ergenlik çağı bunalımları yüzünden birkaç kez kendimi öldürmeyi denedim. Çünkü ne o sıralar ne de daha önceleri çevremde beni aydınlatacak bir dost yoktu. 17 yaşında yazdığım şiirleri Nyugat dergisi yayınladı. Harika çocuk saydılar beni, oysa ancak öksüzün biriydim.”

    O dönemde pek çok yoksul ve yetenekli gencin yaptığı gibi para, yemek ve yatacak yer karşılığında zengin ailelerin çocuklarına dersler verir. Gündelikçi olarak tarlalara mısır bekçiliği yapmaya gider. Tüm bu mutsuzluk içinde,şiir tutunduğu tek şeydir.  Daha 17 yaşındayken şiirleri “Güzellik Dilencisi” adıyla yayınlanır. Başlarda çok mutlu olur fakat kitap fazla ilgi uyandırmayınca yine mutsuzluğa ve karamsarlığa kapılır.Yakalandığı ve bir türlü yenemediği bu ruh hali yazdığı şiirlere yansır.Şiirleri birer usturaya dönüşür bu günlerde.Şiir sesi sertleşir, bir isyan ve başkaldırı çığlığına dönüşür. Zamanla kendisi gibi yoksul halkın sesi olacak bu sert dizelerin temeli bu günlerde atılır. Şiirleri kısa süre içinde öylesine çelikleşir ki, lise   son sınıftayken yazdığı bir şiir yüzünden başı belaya girer. “Başkaldıran İsa” adındaki şiirinde Tanrı’ya hakaret suçundan hakkında dava bile açılır.
    17 yaşında şiir kitabı yayınlanan bu genç, ilginçtir ki; aynı günlerde, Macar Dili ve Edebiyatı dersinden sınıfta kalır. Baş ağrısı bir türlü geçmeyen bu hırçın genç, 20 yaşına bastığında çektiği sıkıntılarını oldukça etkili bir dille anlatacak: bu şiir dünya şiir tarihine geçecektir.
    “Ne babam var, ne annem /Ne Tanrım var, ne ülkem
    Ne beşiğim var, ne kefenim / Ne öpücüğüm var, ne sevgilim
    Üç gündür bir şey yediğim yok / Ne az yerim, ne çok
    Yirmi yaşım güç kaynağı / Satıyorum yirmi yaşımı
    Alan kimse çıkmazsa   / Bende satarım şeytana
    Hırsızlık ederim bozmadan yüreğimi / Gerekirse hatta vururum birini
    Yakalayıp beni asarlar / Kutsal toprağa atarlar
    Ve güzelin güzeli yüreğimden / Bir ot biter, yiyeni öldüren.”

    Bu şiir, onu şiir tarihine sonsuza kadar çivileyen “Temiz Yürekle” şiiridir.   (Meraklısına Not; “Böyle şeyler yazan bir adama çocuk teslim edilmez” denilerek öğretmen olmasını engelleyen şiirdir bu aynı zamanda). Temiz Yürekle şiiri nedeniyle üniversiteden uzaklaştırılır. Paris’e gider. Üniversiteye burada yazılır. Yalnızlık ve mutsuzluk sanki onun peşinde dolaşan bir gölgedir. Huzursuzdur hayattan ve hayatından.Uzun uzun düşünür tren yolculuklarında. Başının bitmeyen ağrısı, kalbinde ince bir sızıya,sanki etini kesiyorlarmış gibi bir ince sızıya dönüşür. Halkı seyreder. Ezilmiş, yoksul, çaresiz halkı. Pyotor Kropotkin ve Karl Marx’ı bu günlerde daha çok okur. Ablasına gönderdiği mektuplarda emperyalizmden, olması gerektiğine çok inandığı devrimden söz eder hiç durmadan.  “Bağıran ben değilim, homurdanan toprak”  der mektuplarında. Git gide   bu  düzenin kökten değişmesi gerektiğini ve bunun için savaşmak ve insanları bilinçlendirmek gerektiğini anlatır.
    Tam da bu günlerde üniversitede Marta Vago adlı güzel bir kızla tanışıp ona aşık olur. Kız çok zengin bir aileden gelmektedir. Yaşamları çok farklıdır. Her ne kadar sevgili olsalar da, Jozsef’in siyasi duruşu ve yoksulluğu, kızın ailesinin baskıları peşlerini bırakmaz. İyice sıkılmaktadır Jozsef. Ama ne olursa olsun, şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar tutkuyla sever Marta Vago’yu…Vago,bir süre sonra   vazgeçiverir Jozsef’ten. Jozsef’i sevse de ailesinin baskılarına dayanamaz ve aniden Attila Jozsef’i terk eder .

    “Zengin bir kıza vuruldum / Sınıfı yüzünden kapıp kaçırdılar benden”

    Bu son darbe, ondaki ruhsal çöküntüyü yeniden tetikler ve bir sağlık evinde bakım altına alınır. 1930’lu yıllarda hiç bir şey eskisi gibi değildir.Toplumlar,inanışlar,gelenekler ve dünyayı yorumlama biçimleri birbiri üstüne çatırdamaya başlar. Macaristan’da da durum farklı değildir. Tarım işçilerinin grevi ve diğer işçilerin gösterileri ülkeyi sallamaktadır. Jozsef’te bu coşku havasının içinde yerini alır. 20 Mayıs günü, Attila Jozsef’in, Miklos Bartha Grubu’nun yayınları arasında, “Köylere” adında bir broşürü yayınlanır. Kışkırtıcı bir davetiyedir bu . Aynı günlerde Macaristan Komünist Partisi’ne üye olur. İşçilere kurslar ve konferanslar vermeye başlar. Bu toplantılardan birinde, “hem yemek yapmasını, hem de öpmesini bir kadın” dediği büyük yoldaşı   Judit Szanto’yu tanır Attila Jozsef …Judit Szanto; şemsiye fabrikasında çalışan bir parti üyesidir. Tam bir halk kadınıdır.Direnmeyi bilen, savaşçı bir kadındır. Devrime inancı tamdır. Jozsef’in karamsarlığına ve arada bir ortaya çıkan hastalıklarına rağmen, sabırlı bir sevgiyle onun üstüne eğilip, ona çalışmalarında yardım eder.
    “Her şiir bir yaratmadır ve genel olarak şiir okuyucularının bilmediğini ortaya çıkarır. Yalnız kalmak istemeyen, ama aynı zamanda da yüzeysel insan ilişkilerini de  istemeyen bir insandır şair. Bir şeye ait olduğunu bildiğinde yazar yalnızca. Yalnızlığın şairleri, başka yalnızlarla bağlı olduklarını hissederler. Kendini tamamen yalnız gören ve diğer yalnızlarla ilişki kuramayanlar da şiir falan yazamazlar”
    1 Eylül 1930’da, Attila Jozsef’in de içinde olduğu, yüzbinlerce insanın kalabalığı sokakları doldurur. Bu beklenmedik bir şeydir. Macar işçisi bir devrimin yakın olduğunu haykırır o gün tüm dünyaya. Yüreği umutla dolan Attila Jozsef’te gelmekte olan devrimin broşürünü yazmakta gecikmez. “Kalabalık” şiirini bu yıl yazar.Ancak,aynı senenin sonunda hastalığı artan Attila Jozsef , psikolojik tedavi almaya başlar.
    Gelecek birkaç sene Jozsef için yıkım üstüne yıkım getirir. Macaristan’ın Mussolini’si diye tanınan ırkçı Gyulo Gömbös Meclis Başkanı seçilir. Ülkede faşizmin ve Alman yandaşlığının güçlenmesi anlamına gelen bu gelişme Attila Jozsef ve diğer devrimcilerde tedirginlik yaratır. (Meraklısına Not; Hitler Almanya’da iktidarı ele geçirdiğinde onu ilk olarak kutlamaya giden devlet başkanı, Macar Bakanlar Kurulu başkanı Gyula Gömbös’tür.) Gömbös derhal eyleme geçer.1932 yazında komünist liderler tutuklanır. Bunlardan İmre Sallai ve Sandor Fürst ölüm cezasına çarptırılır. Ülke birbirine girer. İdamların durması için milyonlarca insan sokağa dökülür. Bu arada Gyulo Gömbös sıkıyönetim ilan eder. Attila Jozsef’se idamların durması için bir broşür hazırlamakla uğraşır. Tüm çabalara rağmen liderler öldürülür.Viyana’daki işçilerin başkaldırısı kanlı bir şekilde bastırılır. Attila Jozsef sayısız makale ve broşür yazarak faşizme karşı mücadeleye çağırır Macar halkını.Ama artık çalışması oldukça zorlaşmıştır. Faşizmin işbirlikçilerinin baskısı   bir yandan,sosyalist gurupların içinde başgösteren sapmalar bir yandan yeni kavgalar getirir. Attila Jozsef partinin bazı kollarıyla anlaşmazlığa düşer. Kavga büyür ve 1934 yılında Jozsef ve parti arasındaki organik bağ kopar.   Kitaplarının toplanması işleri daha da zora sokar. Karşı karşıya kaldığı sefalet, bir türlü kurtulamadığı karamsarlık ve umutsuzluk hastalığını yeniden kışkırtır. İdeoloji yanlısı burjuva edebiyat çevrelerine yaptığı saldırılar nedeniyle bütün kapılar tek tek kapanır yüzüne. Gençliğinde ona “altın çocuk” diyen Nyugat dergisi bile artık düşmanca bakar ona…
    Artan rahatsızlığına şizofreni tanısı konur.Bir durgunluk, bir isteksizlik hakimdir içine. Sanki yaşından yüz yıl daha büyüktür. Umudu bitmiştir artık…
    “Derken beklenmedik bir adam çıktı karşıma / Ama yürüyüp gitti ağır ağır/Baktım arkasından / İstese soyabilirdi beni, canım kendimi korumak bile istemiyor/ O kadar yoksulum ki”  diye yazar bir şiirinde o günlerdeki ruh halini…
    3 Aralık 1937 günü, başı deli gibi zonklarken ve içinde yaprak kıpırdamazken,yakınlardaki bir tren yoluna çıkıp,rayların üzerine oturur. Uzaklardan yaklaşan bir trenin sesini duyar Attila Jozsef. Ayağa kalkıp,beklemeye başlar. Tren yaklaştıkça rüzgarını hisseder yüzünde.Yaklaşır tren,yaklaştıkça daha çok öttürür düdüğünü. Sonra biraz daha yaklaşır tren, sonra biraz daha ,biraz daha… Ezip geçer Attila Jozsef’i…
    Bugün Macaristan’da birçok Attila Jozsef heykeli vardır. Macar üniversitelerinden birine onun adı verilmiştir.
  • 184 syf.
    ·Puan vermedi
    “Bunları söyleyen yüreğim olmalıydı.”

    Kitabımızın kahramanları Zeze, şeker portakalı Minguinho ve Portuga.. Yazar hikayeyi tek bir kahramanın ağzından anlatıyor fakat siz hikayeyi bütün kahramanların yüreğinden okuyabiliyorsunuz. Zeze küçük bir çocuk olarak karşımıza çıksa da bulunduğu hayat her yaşın içinde bulunacağı bir yaşam. Yoksul bir aile. Madden ve manen. İradesiz bir şekilde alabildiğine bencil insanların bir araya gelmesi ile oluşmuş bir çekirdek. Tanrı’dan Umut kesebilecek kadar acılı ve yorgun bir yürek.. Hiçbir şey beklemiyorum, böylece hayal kırıklığına uğramıyorum. Zeze çevresine bakarak ve insanların karakterini çözümleyerek Tanrı’nın iyi insanlara neden yardım etmediğini sorguluyor. Yaşımız büyük olup böyle şeyleri söylediğimizde daha hırçınca bakılacak cümlelere bir çocuğun kelimelerinde duyduğunuzda buruk bir merhamet ve acıma duyuluyor, Tanrı’nın yardım etmediği bütün insanlar için.. Noel günüydü. Birkaç havai fişek atıldı Tanrı başkalarının mutluluğunu görsün diye.. Fakir olmanın ve çocuk olarak herşeye sahip olan çocukları görüp, kendi sahip olmadığın her şeyi yaşarken anlayamayan Zeze ve çevresinde bu acıyı hisseden yüzler. 20’li yaşlara gelip bisiklet sürmeyi bilmemek can yakar. Bu bölümleri okurken yazarın kaleminin güzelliğinden osla gerek sizde aynı şefkati hissediyor ve duygulanıyorsunuz. Canını acıttığını düşündüğü babası için ona göre en büyük şeyi yapmıştı. Çalışmış ve en güzel sigarayı almıştı. Ve tüm bunların karşılığını da. Babam kollarını açıp beni şefkatle kucağına aldı. Her şey karşılığını bulmuştu sanki. Yeni bir ev. Yeni bir hayat ve sade ümitler, sadece ümitler. Yaramaz zeze. Verdiği acıya rağmen hazlarından, oyunlarından vazgeçmeyen. Hep söylemişimdir ne güzel şey şu ağaçlar. İnsanın ruhuna dokunuyor, sarıp sarmalıyor,hiç bırakmıyor.Tıpkı bir sevgili gibi... Kahramanımız Zeze’nin sevgili dostu Minguinho. Bir anı günlüğü vazifesi görüyor onun için. Tek fark konuşuyor olması. Dünya Tanrı’nın değil mi? Öyleyse dünyadaki her şey Tanrı’nın. Çiçeklerde.. (Yumuşacık bir yüreğin var Zeze.) Tam anlamı ile hayatı yaşamak nedir cevabını veriyordu sanki kahramanımız. İçinizden hayat bu ise ben yaşıyor muyum gerçekten diye sorular sorabilirsiniz, aldırmayın. Hayat o ve siz yaşamıyorsunuz :). ..bana öyle büyük bir şefkat gösteriyordu ki galiba sırf onu hayal kırıklığına uğratmamak için uslu duruyordum. Çocuk düşmanlığı da ancak ona şefkat gösterilene kadar sürüyordu. Zeze Portekizli düşmanı için şöyle diyordu; bana öyle sıkı sarılıyorduki hissettiğim acının birazını kendine aktarıyor gibiydi. Bir tarafta sevgi ve şefkatin verdiği aydınlığı öğreniyorum Zeze. Bir tarafta merhametsizliğini acı tokatını yiyordu. Bir taraftan ruhunu öldüren bir aile var iken diğer tarafta ruhuna tohum eken bir baba veya her ne isim verirseniz. Canım hiçbir şey istemiyordu. Ayaklarımdan tutup ruhumu çekip almışlardı sanki. Ve dünyada en sevdiği insandı artık Portekizli. Minguinho bilmelisin ki kalbimiz kocaman olduğu sürece sevdiğimiz her şey içine sığar Günler hiç acelesiz geçip gitmekteydi.. Portuga senin yanında iken kalbim güneş gibi parlıyor biliyor musun? Pek çoğumuzun kulaklarını korkunç yüksek tınılarla doldurulan şefkatsizlik. Zezenin babası, annesi ve ablaları. Dişini kıracak kadar dayak atmaları. Kemerle korkunç işkenceler.. anne baba olmanın biyolojik bir gerçek olmayacak kadar kutsal bir şey olduğunu alenen gösteren gerçeklerdi bu olanlar. Anneciğim keşke hiç doğmasaymışım balonum gibi olsaymışım.. İnsanın hayatı pahasına koruduğu şeyleri avuç içlerinden alırsanız artık ellerini kapatacak güveni bulanmazlar kendilerinde. Korkarlar, cesaret edemezler. Ya ellerime yeni değerli şeyler biriktirirsem ve kaybedersem. Bunca şeyi taşıyacak omuzlarım yokki. Peki ya o omzu yaslayacak bir sırt. Hani şu en değerli şeylerimi elimden alan omuz mu? İşte tam da o. Zeze o küçücük bedeni ve kocaman ruhu ile böyle bir karanlık yaşıyordu.Tek fark o karanlık yıldızlı bir gece değil zifirdi. Ve evdeki tek şefkatli el. Gloria. Hayallerin neler Zeze? -Artık yoklar. Uzaklara gittiler... Bir çocuğun kalbi. En büyük intikamını almak için öldürmek. Kalbinde öldürmek. Bir çoğumuzun gücünün yetmediği bu ölüm şekli Zeze için tek güç yetirdiği şeydi. Babamı kalbimde öldüreceğim.. Kitabı okudukça hayretim daha da arttı. Daha 5 yaşında bile olan bir çocuğun intiharı düşünüp kafa yorup karara varması!! Portugo bana sımsıkı sarıldı ve Sonra Hepsi geçecek dedi.. Hepsi geçecek! Ah fakirlik. Her şeyi yani her ne varsa sevdiren o fakirlik. Başka seçeneğin olmaz farklı duygularla karşılaştırmak için. İşte Zeze ve ailesi böyle bir fakirlikle yaşamaya çalışıyorlardı. Yaşamak değil belki sürüklenmek. Kendini akıntıya kaptırmadan sıkı sıkı tutunarak sürükleniyorlardı. Her şeyi güzelleştiren şey göğsümde pırpır eden yüreğimdi İnsan babasını doğmadan önce seçemiyor ama ben seçebilseydim seni seçerdim Portuga O iyilik dolu şişman yanaklarından öptüm Seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre boyunca hiç durmadan konuşmak isterdim Ve korkunç bir haber!! Ayaklarınızın altından yeryüzünü çekip alıyorlar sanki. Öylece kalakalır dilinizde tek kelime; Ben yalnızca gökyüzüne girmek istiyordum. Acı neydi öğrenmişti Zeze. Asıl acı, kalbi baştan aşağı sancılara boğan, insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi Bir şeylere inanmaya hazır olmadıkça, her şeye baştan başlamak çok zordu. Son itiraf; Biz hiç çocuk olamadık Tanrım.
  • 80 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Korku her bir insanın hissedebileceği,tehlikeli bir durum karşısında kendini göstermek için tetikte bekleyen bir duygudur.Fiziksel ve zihinsel olarak güçlü belirtilere sahiptir.

    Irene; avukat eşi ve iki çocuğuyla beraber rutin ve durağan bir hayat sürmektedir.Maddi ve manevi anlamda huzurlu olsa dahi; içten içe bir macera aramaktadır.Bu aradığı serüven arayışında kendini genç bir piyanistin kollarında bulur.Ne yazık ki serüveninin mutluluğunu yaşayamadan bir şantajcı onu tehdit ederek yüklü miktarda nakit talep etmeye başlamıştır.İçindeki korku yüzünden refah içindeki hayatında âdeta bir tutsak olur.Kendi korkularının zindanında yaşamak,cezadan çok daha ağır bir yük olmuştur Irene için.

    Hayatında ona bahşedilen tüm güzellikleri henüz yeni fark eden Irene;kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve kahredici bir korkunun pençesine düşer.Kocasına ihanetini itiraf edip etmemek arasında kalakalır ve kendi ile olan mücadelesi başlar.

    Korku.Ne güçlü bir duygu.Kalbinde yer edindiği insanı bir kukla edasıyla yönetebilir.Korku her insanın içindedir tıpkı bir gölge gibi peşimizde;bazen fark edemeyeceğimiz kadar küçük,bazen de boyutumuzdan çok daha büyüktür.

    Kitabın ismini veren korkunun dışında sevgi,saygı,adalet gibi kavramları ustaca işliyor.Ayrıca öylesine güzel psikolojik tahlil yapıyor ki;siz ihanet ediyorsunuz,korku sizin bedeninizi sarıyor sanki.Gerilim,heyecan,sürükleyicilik kitap boyunca her daim devam ediyor.Ters köşe yaptığı çarpıcı son beni oldukça şaşırttı.Öyküdeki genç piyanistin; piyano tuşlarındaki her bir darbesi gibi her bir sayfada sarsıldım.

    Mutluluğun aslında yanı başımızda olduğunu,elimizdekilerin değerini yalnızca kaybetmek üzere olduğumuzda fark ettiğimizi anlatıyor.İnsanın ruhunun derinliklerine kadar işleyen, muazzam bir öykü olduğunu söylemeliyim.Her kitabında büyülendiğim Zweig; yarattığı bu eserle de beni büyülemeyi başardı. Korku cezadan çok daha beterdir çünkü ceza bellidir...Ağır da hafif de, hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir.