• 509 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Daha önce Felsefe Taşı ve Sırlar Odası incelemelerini yazmıştım. Araya biraz zaman girse de devam ediyorum.





    Not: Bu yazıda Harry Potter'ın 7 kitabından da spoiler yazı var. Sonra uyarmadı demeyin. Sadece alıntılara bakmak isteyen olursa alıntıları koyu renkli olarak yazıyorum.



    Aşırı Full Seri Spoiler


    Yazıyı renkli bir şekilde okumak isterseniz buyrun benim blog
    https://kitaplarbenimhayatim.blogspot.com/...-azkaban-tutsag.html


    Öncelikle bendeki baskı eski baskı 509 sayfa olandan. O yüzden verdiğim sayfalar tutmayabilir :)



    Her kitapta olduğu gibi Privet Drive'da başlayan maceramız Harry'nin Margehalayı şişirmesiyle devam ediyor. :) Daha sonra bu kitapta Hızır Otobüs biletçisi Stan Shunpike ile tanışıyoruz. Stan'i Ateş Kadehinde, Melez Prenste ve Ölüm Yadigarlarında tekrar görüyoruz.



    Sayfa 71 Ron'un asası "Yepyeni bir asa. Otuz beş santim, söğüt, bir tane tek boynuzlu at kuyruğu tüyü var. "

    Ron'un asasına neler olduğunu hepimiz hatırlarız. :)



    Hagrid'in Sihirli Yaratıkların dersine girmesi de çok iyi oldu. Hagrid zaten çocukluğundan beri bu işe yatkın biriydi. Profesör lakabını alması çok iyi oldu.

    Bu kitapta anlamadığım birkaç nokta var. Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersinde neden sihirli yaratıkları görüyorlar? Tamam bi Böcürt'e karşı ne yapılacağını görmek güzel bir ders ama ya diğerleri? Garkenez, hinzıpır, kırmızı kafa ve kappa olarak geçen diğer sihirli yaratıklar? Onları Hagrid, sihirli yaratıkların bakımı dersinde anlatsa olmaz mı? Gerçi bakım değil savunma dersi lazım onlara karşı ama sonuçta karanlık sanatla bi ilgisi yok o yaratıkların? Kurtadam, vampir gibi yarı insanları falan görseler tamam onlara lafım yok ama garkenez nedir :)) Bu konuda Snape'e katılıyorum. Aynen alıyorum.



    Sayfa 203 "Çok kolay tatmin oluyorsunuz. Lupin sizi pek zorlamıyor. -Kırmızı Kafa'lar ve garkenez'lerle birinci sınıfların bile başa çıkmasını beklerdim. "

    Sonuna kadar haklı :)



    Sayfa 229

    Mösyöler Aylak, Kılkuyruk, Patiayak ve Çatalak

    Sihirli Muziplik Sanatçılarının Yardakçıları

    gururla sunar

    ÇAPULCU HARİTASI


    Çapulcu Haritası bu kitaptaki önemli şeylerden biri. Bence Harry'nin aldığı en güzel hediye. Nihayet bu kitapta çapulcular ile tanışmış oluyoruz. :)) J.K. Rowling şu çapulcular hakkında bi kitap yaymadı var ya, hâlâ o konuda üzülüyorum.

    Fred ve George'un haritayı nasıl çalıştıracağını bulmaları da çok iyi bir şey. Gerçi haritayı yapan kişilerle aynı kafada oldukları için çok da zor olmamıştır.

    Bütün ciddiyetimle yemin ederim ki, hayırlı bir şey düşünmüyorum.

    Muziplik tamamlandı. :))


    Yalnız, kurallara karşı gelmede Harry, Fred ve George kadar profesyonel değil. Daha haritayı alalı bir sene olmadan kaptırdı Harry. Fred ve George yıllardır kullanıyordu. Önce Profesör Lupin'e kaptırdı. Ateş Kadehinde de Deli Göz Moody kılığında ölüm yiyene. Neyseki bir daha kimseye kaptırmıyor. İşin tuhaf yanı bu haritaya daha sonradan Snape veya Dumbledore da el koymuyor. Potter'ın haritası diyor hatta Snape. Gerçi daha sonradan bu haritanın Harry'de olduğunu biliyorlar mıydı o da meçhul :))



    Sayfa 248

    "Sihirli Kanun Yürütme Timi'nden Keskin Nişancı Büyücüler dışında kimsenin, köşeye sıkıştırılmış bir Black'e karşı şansı olmazdı. "



    Burası baya dikkatimi çekti. Ateş Kadehinde ve diğer kitaplarda bir daha benzer ifadeler geçmiyor. Çeviride hata da olabilir belki. Ama Ateş Kadehinden itibaren böyle işlere sürekli Sihirli Yasal Yaptırım Dairesi veya Seherbaz Bürosu bakıyor. Keskin nişancı falan bir daha duymuyoruz. Ölüm yiyenlerle seherbazlar uğraşıyor. Tahminimce Rowling o kısmı sonradan fark etmiştir.



    Sayfa 267

    ''Bence o süpürgeye şimdilik kimse binmemeli!'' dedi Hermione tiz bir sesle. Harry ve Ron ona baktılar.
    ''Harry onunla ne yapsın peki?'' dedi Ron. '' Yerleri mi süpürsün?''

    Ron güzel dedi ne yapsın Hermione :D Nimbus 2000'in yerine Ateşoku'nun gelmesi de çok iyi oldu. Yine de Ateşoku'nu sadece Quidditch için kullanmak, başka işlerde kullanmamak yazık oldu bence. O süpürge ile Harry'nin uzun yol yapmasını görmek isterdim. :) Gerçi bi kere yapıyor ama onu saymıyorum, kalabalık ekip ile olunca zevki çıkmıyor :)


    Sayfa 340
    Sanki görünmez bir el üzerinde yazıyormuş gibi haritanın pürüzsüz yüzeyinde kelimeler belirdi.

    ''Mr. Aylak, Profesör Snape'e selamlarını sunar ve anormal derecede büyük burnunu başkalarının işine sokmamasını rica eder.''

    Snape dondu kaldı. Harry nutku tutulmuş halde mesaja bakıyordu. Ama harita bununla kalmadı. İlkinin altında başka yazılar da beliriyordu.

    '' Mr. Çatalak, Mr. Aylak'a katılmakla kalmayıp, Profesör Snape'in çirkin bir rezil olduğunu eklemek ister. ''

    Harry dehşet içinde gözlerini yumdu. Onları yeniden açtığında, harita son sözünü söylemişti.

    ''Mr. Kılkuyruk, Profesör Snape'e iyi günler diler ve saçını yıkamasını salık verir, pis herif.''

    Bu kitaptaki favori bölümüm :)) ve başka bir favorim daha

    Sayfa 347 Hermione'nin öfkesi

    "Şuna bakın, nasıl da zırlıyor! ''

    Malfoy, Crabbe ve Goyle şato kapılarının hemen içinde durmuş, dinliyorlardı.

    "Hayatınızda böyle zavallı bir şey gördünüz mü? '' dedi Malfoy. "Bir de öğretmenimiz olacak! "

    Hem Harry hem de Ron öfkeyle Malfoy'a doğru hamle etti ama Hermione onlardan çabuk davranmıştı. -ŞLAP!

    Bütün gücüyle Malfoy'un suratına bir tokat atmıştı. Malfoy sendeledi. Harry, Ron, Crabbe ve Goyle afallayıp kalmışlardı. Hermione yine elini kaldırdı.

    "Bir daha sakın Hagrid'e zavallı deme, seni iğrenç -seni kötü kalpli-


    Bu sahne filmde biraz farklı olsa da yine de çok severim.

    Sayfa 352

    Profesör Trelawney yanlarından geçti.

    "Küre'sindeki gölgeli işaretleri yorumlamada yardımımı isteyen var mı? " diye mırıldandı, bileziklerini şakırdatarak.

    "Benim yardıma ihtiyacım yok, " diye fısıldadı Ron.

    "Bunun ne demek olduğu gayet ortada. Bu gece fena sis olacak. "

    Ron :D süper ya.



    Sayfa 378

    Baltaları bile hazır! Böyle adalet olmaz!

    Ron burada çok güzel söylüyor. Rowling de güzel bir gönderme yapıyor. Lucius Malfoy gibi insanlar yüzünden ve onlara alet olan, onlardan korkan insanlar yüzünden adalet sağlanamıyor.



    Sayfa 471

    Hermione'nin beyaz yüzü bir ağacın arkasından uzanmıştı.

    Bu alıntıyı aldım çünkü bi ara, nasıl oldu hiç anlamadım, Rowling Hermione'nin ten rengi hakkında kitapta detay vermedim demişti. Lanetli çocukta da Hermione karakterini siyah tenli biri oynamıştı. Şimdi yanlış olmasın ırkçılık falan yapmıyorum. Ben sadece Rowling'in söylediği şeye karşı yine onun yazdığı yazıyı gösteriyorum. Bunu daha önce yapanlar oldu zaten. Zaten Harry Potter filmleri ve Lanetli Çocuk'u hiç sevmedim. Çünkü orijinalini bozdular. Kitapla film arasında uçurum farkı oldu. Lanetli Çocuk kitabını ise serinin devamı olarak kabul etmiyorum bile!



    Sayfa 501

    Sanıyor musun ki sevdiklerimiz ölünce bizi gerçekten de terk ederler? Zora düştüğümüzde onları her zamankinden de berrak bir şekilde hatırlamadığımızı mı sanıyorsun? Baban senin içinde yaşıyor Harry ve ona ihtiyacın olduğu zamanlarda kendini açıkça gösteriyor. Başka nasıl gidip de özellikle o Patranus'u yaratabilirdin ki? Çatalak dün gece yine koşuyordu

    Dumbledore'dan güzel bir söz daha :)



    Profesör Sybill Trelawney'den bahsetmek istiyorum. Ne kadar kötü bir öğretmen olsa da, ne kadar Hermione onun hakkında yaşlı bir sahtekar demiş olsa da, Profesörün haklı olduğu yanlar var. Mesela, paskalya sıralarında aramızdan biri ayrılacak demişti. Hermione ayrıldı. Sonra yine demişti 13 kişi masaya oturursa ilk kalkan ölür. Ne kadar batıl bir inanç olsa da haklı çıktı. Aslında o masada fare Kılkuyruk da vardı zaten 13 kişilerdi. Yani Trelawney gelince ilk kalkan Dumbledore oldu :))

    Ecel konusunda da kısmen haklıydı. Siyah köpeği yanlış yorumlayarak ecel dedi. Halbuki o Sirius'tu. Sirius ile her karşılaşmasını bildi ama hepsine ecel dedi. Hatta Harry bile inandı bir süre :)) Kitabın sonunda ise süper bir gönderme var. İlk okuduğum zaman fark etmemiştim. Dumbledore diyor ya "böylece gerçek kehanetlerin sayısı iki oldu maaşına zam mı teklif etsem acaba?" Sanki espiri yapıyor gibiydi ama Dumbledore gayet ciddi. Doğru olan kehanetler 2 tane diyor. Birini bu kitapta gördük, Kılkuyruk kaçtı gitti. Ya diğeri? Onu da 5. kitapta görüyoruz, ünlü kehaneti :)



    Gelelim bu kitabın asıl olaylarına :) Bu kitap Harry'nin aldığı en güzel hediyeleri içeriyor. Çapulcu haritası ve ateşoku. Çapulcu haritası her sene lazım oluyor. Harry'nin kuralları çiğnemede en iyi iki yardımcısı: çapulcu haritası ve görünmezlik pelerini. Bu kitapta çapulcular ile tanışıyoruz. Kılkuyruk ölmüş sanırken ortaya çıktı tekrar. Dumbledore'un dediği gibi Harry ölüm Yadigarlarında Kılkuyruk'un hayatını kurtardığı için memnun oluyor. Harry doğru olanı yaptı :) öte yandan diğer çapulcular Sirius ve Lupin :) Sirius'un Harry'nin vaftiz babası çıkması, Harry'ye destek olması, ateşokunu göndermesi süper şeyler. Yalnız, ateş Kadehinde sürekli nasihat vermesi dışında pek bi işe yaramıyor. Zümrüdüanka yoldaşlığında da ölüyor zaten. Lupin ise Harry'ye patronus yapmayı öğretiyor. Azkabanı ilk olarak Sırlar Odasında duymuştum. Hagrid'i götürmüşler ve 2 ay orada kalmıştı. Ruh emicilerin ne kadar kötü yaratıklar olduğunu bu kitapta iyice anlıyoruz. Kitabın en ilginç yanı ise zaman döndürücü. Hermione bir sır gibi saklıyor ki zaten sır :) Haftada 5 gün antreman 1 gün de patronus dersi yapan Harry'nin, Hermione'nin sırrını çözmeye hiç vakti yoktur. Ama Ron'un vakti var. Hermione'nin bir şeyler sakladığını anlıyor ama üstüne gitmiyor ve çözemiyor. Zamanda geriye gidip zamanı değiştiren filmlerde olduğu gibi klasik şeyler oluyor kitapta da. Mesela zaman, değişmek ile değişmemiş halinin tam ortasında kalmış. Örnek, Harry'nin 100 ruh emiciyi püskürtmesi için zaman döndürücüyü kullanıp zamanda geri gitmesi lazım. Ama Harry o sırada gitmemişti. Macnair'in baltasını yere attığını görüyoruz. Madem öyle yere attı, Dumbledore neden birden fazla hayat kurtarabilirsiniz dedi? Öyle olunca kafa karıştırıcı oluyor işte :) zaten bağıran barakaya indiklerinde Sirius ve Lupin'in konuşmaları da yeterince kafa karıştırıcıydı. Kim masum, kim suçlu derken işe bi de Snape karışınca tam oldu :)) Bu arada bence Sirius en baştan Hogwarts'a bağıran barakadan girdi. Şimdi de kitaptaki göndermelere geçmek istiyorum. Bunların bir kısmını Rowling'in verdiği röportajlardan bir kısmını da okuyucu yorumlarından öğrendim. Tabi kendi yorumlarım da var :))



    Ruh emiciler: Rowling, Azkaban Tutsağını depresyon zamanlarında yazdığını söylemişti. Ruh emiciler de direkt depresyonu temsil ediyor. Depresyona giren insanın içinde hiç mutluluk kalmaz. Doğru düzgün düşünemez. Sürekli kötü şeyleri düşünür. Çözümlere değil, sorunlara odaklanır. Uzun süre bu durumda kalan biri sonunda kafayı yer. Ruh emicilerin yaptığı şeyleri özetledim :))

    Patronus: Ruh emicilere karşı işleyen tek büyü bu. Düzgün yapılmış bir patronus ruh emicileri öldürebilir, onların dağılmasına kaçmasına sebep olur. Aynı şekilde depresyondan çıkmak için sorunlara değil, çözümlere odaklanmak lazım. Üzüntülere değil, mutlu olduğun anılara odaklanmak lazım. Sen gülersen derdin küçülür derler. O hesap mutlu anılara odaklanınca depresyon falan kalmaz.

    Zaman Döndürücü: Dumbledore'un söylediği sözden yola çıkarak diyorum ki gerçekten yaptıklarının sonuçlarını görmek zordur. En küçük bir karar çok büyük değişikliklere yol açabilir. Bir yerde izlemiştim bir cümle bile insanın hayatını değiştirebilir. Mesela "seni seviyorum" "hamileyim" "o gitti" gibi... O yüzden pişman olacağımız şeyler yapmamalıyız. Daha birçok yorum yapılabilir.

    Kurtadam: Rowling bir röportajda kurtadamları gerçek hayattaki AIDS hastalarına benzetmişti. Kitapta görüyoruz ki Profesör Lupin haktan dışlanmış biri. Okula bile zor gitmiş. Dumbledore anlayış göstermese o bile olmayacaktı büyük ihtimal. Okulu gayet yüksek notlarla bitirmiş olsa da iş bulmada güçlük çekiyor ve fakirlik sorunu da oluyor. Yıllar sonra yine ona yardım eden Dumbledore oluyor. Lupin herkesten kurtadam olduğunu saklıyor çünkü biliyor ki öğrenen herkes ondan uzaklaşacak. Gerçek hayattaki AIDS hastalarına da bakıyoruz ki aynı mantık. Hastalığı herkesten saklıyorlar. Öğrenen halk tarafından dışlanıyorlar. Çalıştığı kurum vs AIDS hastası olduğunu öğrendiği anda işten atıyor. Halbuki gerekli önlemler alındıktan sonra AIDS hastalığının kimseye zararı olmaz. İşine de gidip gelebilir. Ne yazık ki günümüzde AIDS hastalığının tedavisi yok.

    Sirius Black : Sahte kanıtlar yüzünden masum olduğu halde 12 sene azkabanda kalıyor. Günümüzde de faili meçhul bir cinayetin 19 sene sonra çözüldüğü olmuyor mu? Sirius Black tam kurtuldum derken şansı yaver gitmiyor, işe karışan eski nefret ettiği arkadaşı Severus Snape olayları yokuşa sürüyor. Elde kanıt olmayınca tanıkların ifadesini ciddiye almayan Fudge, Sirius'u hemen yargılamak ve ölümden de beter ruh emici öpücüğüne maruz bırakmak istiyor. Neyseki Sirius kaçabiliyor. Ateş Kadehinde öğreniyoruz ki Sirius Black mahkemeye çıkmadan azkabana gönderilmiş. Günümüzde de böyle olaylar yok mu? Mahkemeye çıkmadan hapse giren insanlar... Fudge gibi yüksek mevkideki insanlar yüzünden neler neler oluyor yorum yapamayacağım artık..





    Nerdeyse unutuyordum çapulcu haritası hakkında çok ilginç bir teori var. Onu nasıl atladım hayret ediyorum kendime :)) teoriye göre Fred ve George Voldemort destekçisi :d tabi o kadar da değil diyorum ama teorinin çıkış noktası mantıklı. Kitapta Lupin çapulcu haritasını eline alır almaz Peter Pettigrew ismini gördü. Halbuki Fred ve George o haritayı yıllardır kullanıyordu! Aslında 5 yıldır kullanıyordu. Haritayı Harry'ye verirken zaten ezberledik demişlerdi. Fred ve George o haritada Peter Pettigrew ismini nasıl görmedi? Buna 2 açıklama getirilebilir. Birincisi Scabbers olarak bildiğimiz fare Kılkuyruk Percy'e bitti. Fred ve George da haritadan Percy nerede diye bakacak halleri yok tabi. Kılkuyruk daha sonra Ron'a geçti ve onunla 3 yıl kaldı. İkinci açıklama da aynı mantık Fred ve George neden Ron nerede diye baksın ki :) ama yine de hiç mi dikkatini çekmedi? Nasıl gözden kaçtı? Buna kimsenin cevabı yok ilginç :))



    Teorilerde kaynak kullandığım linkler :)



    https://fantastikcanavarlar.com/...i-biliyor-muydu/amp/





    https://fantastikcanavarlar.com/...-bulundugu-7-an/amp/
  • Teorilere göre 10. gezegen denen Nibiru (NASA'nın 2001 KX76 olarak katalogladığı gezegen), güneş etrafındaki 3657 yıllık her dönüşünde dünya'ya yakın olarak gelip geçerken dünya üzerinde türlü felaketlere sebep olmaktadır. Bu seferki geçiş ise çeşitli kaynaklara göre 2012 yılında gerçekleşecektir. Güneş sistemimizdeki elemanlar olarak Zecheria Sitchin, Güneş'i ve Ay'ı da cisim olarak ele aldığında 11 cisim söz konusu olmaktadır. Nibiru'yu bu sisteme eklediğinde Sümer tabletlerini çeviren Sitchin'e göre 12 sayısına ulaşılmaktadır. Güneş ve Ay'ı saymazsak 9 gezegenden oluşan güneş sistemimizde Nibiru 10. Gezegen olmaktadır. Zecheria Sitchin'in kitabında anlatılan 12. Gezegen ile bugün tartışılan 10. Gezegen aynı gezegendir. Son zamanlardaki, Güneş sistemimizdeki gezegenlerin parlaklıklarındaki artış, Jüpiter'in uyduları ile arasında iyonize bir bağlantı oluşması, gezegenlerin manyetik çekim güçlerindeki artış ve değişimler, Jüpiter, Uranüs ve Neptün atmosferlerindeki sıra dışı değişiklikler dünya üzerinden teleskoplarla izlenmektedir. Son aylarda tüm dünya'da görülen atmosferik anormallikler ve çeşitli büyüklükteki depremlerin yoğunluk kazanması ile ilgili açıklamalar 10. gezegenin gelişi ile ilgilidir. Pioneer 10 ve 11'in Dünya'dan uzaklaşma hızlarındaki azalmaların da 10. Gezegen etkisi ile olduğu ileri sürülmektedir. Gezegenin gelişi ile ilgili Internet'ten toplanan bilgiler bu sayfada toplanılmaya çalışılmıştır.

    marduk, 10., gezegen, nibiru
    Neler oldu?
    1976: Zecheria Sitchin'in 12. Gezegen kitabı piyasaya çıktı.
    1979: Zecharia Sitchin'in kitabının piyasaya çıkmasından 3 yıl sonra Amerikan Astronomi Birliği "Planet X" projesini başlattı.
    1981: Pluto'nun yörüngesinde saptanan düzensizlikler üzerine 10. gezegenin var olup olmaması üzerine araştırmalar başlatıldı.
    1982: NASA, resmî olarak 10. gezegenin varlığını kabul etti.
    1983: Nibiru, NASA'ya ait IRAS (Infrared Astronomical Satellite) uydusu ile 10. gezegen olarak ilk defa görüldü
    1992: Kuiper Kuşağı üzerinde ilk çalışmalar David Jewitt ve Jane Luu tarafından Hawaii Üniversitesinde başlatıldı. O tarihten günümüze değin Kuiper Bölgesinde 400 kadar nesne saptandı.
    1998: 1970'li yılların başında gönderilen uzay araçlarının uzaklaşma hızlarındaki azalmalar dikkat çekti (Pioneer 10, Pioneer 11). 90'lı yılların başında bunun nedeni anlaşılamadı. Bu sene ise bunun 2001 KX76'nın çekim gücünden kaynaklandığı öne sürülüyor.
    2000: NEOS (Near Earth Objects) projesi kapsamında 2001 KX76 dahil olmak üzere dünya yaşamını tehlikeye sokabilecek olası cisimler üzerinde çalışmalar başlatıldı.
    Şubat 2001: Kuiper Kuşağı çevresinde dolanan CR105 isimli kuyrukluyıldızın yörüngesindeki belirgin düzensizlikler üzerinde çalışmalar başlatıldı. Düzensizliklere orada büyük bir gezegenin sebep olacağı sonucuna varıldı.
    4 Nisan 2001: Gezegen, Arizona Lowell Gözlem Merkezince 2001 KX76 olarak Robert Millis ve arkadaşları tarafından resmi olarak kataloglandı.
    7 Ocak 2001: İsviçre'deki Neuchatel gözlem evinde de gözlendi. Bilim insanları keşiflerini basına duyurduktan bir hafta sonra haberin asılsız olduğunu belirttiler.
    11 Nisan 2001: National Optical Astronomy Observatory (NOAO) tarafından 10. gezegen, Trans Neptunian Object (TNO) 28.976 = 2001 KX76 olarak onaylandı.
    23 Ağustos 2001: ESO 2001 KX76'nın Ceres'ten daha büyük olduğunu duyurdu.
    2001: Deep Ecliptic Survey isimli proje kapsamında Nibiru'nun ilk dijital resimleri çekildi (Tucson yakınlarındaki (AZ) Kitt Peak Ulusal Gözlemevi ve Şili'deki Cerro Tololo Inter-American Gözlemevi).
    2001: Nibiru'nun albedosu, rengi ve diğer özellikleri 6.5-metrelik Magellan Teleskopu ile Las Campanas'taki gözlemevinde (Şili) saptandı (Magellan Instant Camera (MagIC).
    2003: 10. Gezegenin yaklaşmasının etkisiyle dünyanın her tarafında çeşitli büyüklüklerde depremler olmaya başladı. Can kaybına yol açmayan hafif depremlerin sayıları artmaya başladı.
    2003: 1980'li yılların ortalarından itibaren meydana gelen Güneş'teki anormallikler sebebi anlaşılamamıştı. Nibiru'nun etkisi ile Güneş'teki değişiklikler dünyadaki tüm güneş gözlemevlerinde ve uzaydaki SOHO uydusu ile incelenmeye başlandı.
    17 Nisan 2003: 2001 KX76'nin ismi, “Ixion” olarak değiştirildi.
    15 Mart 2004: NASA, Kuiper kuşağında yeni bir büyük cisim saptadığını duyurdu. 2003 VB16 olarak kataloglanan bu yeni cisme SEDNA ismi verildi.
    6 Eylül 2006: 2003 UB313 (Önce Xena sonra Eris ismi verildi) Güneş'ten 97 Astronomik birim uzaklıkta 10. gezegen adayı olarak keşfedildi ve kataloglandı.

    12th planet, 10th planet
    Neden 12. Ya da 10. Gezegen Deniyor? Madem Güneş Sistemimizde 9 Gezegen Var; Nibiru'nun 10. Gezegen Olması Gerekmiyor mu?
    Güneş
    Merkür
    Venüs
    Dünya
    Ay
    Mars
    Jüpiter
    Satürn
    Uranüs
    Neptün
    Plüto
    Nibiru
    Merkür
    Venüs
    Dünya
    Mars
    Jüpiter
    Satürn
    Uranüs
    Neptün
    Plüto
    Nibiru
    Sayıların değişmesinin sebebi Güneş'i ve Ay'ı da dikkate alıp almamak yüzünden.

    marduk, 10., gezegen, nibiru
    2003 mü 2012 mi?
    Maya takviminin sonu olan 21 Aralık 2012, bazılarına göre Gregoryen takviminde Mayıs 2003'e tekabül ediyordu. Bu konuda iki görüş vardı. Şu an elde sadece 2012 görüşü kaldı.

    Dünya'nın uydusu Ay, asteroit Kuşağı ve Satürn'ün halkasının kökeni nedir? Plüton'un yörüngesi diğer gezegenlerden neden farklı? Kuyrukluyıldızların kökeni nedir?

    Sümer tabletlerindeki bilgilere göre "AB.ZU" ismindeki ilk sistemde sadece Güneş ve 4 grup gezegen vardı. Gruplarda toplam 8 gezegen vardı. Yani "AB.ZU" ismindeki ilk Güneş sisteminde toplam 8 gezegen vardı. Bunlar:



    Grup 1. Merkür ve Venüs
    Grup 2: Mars ve Tiamat
    Grup 3. Jüpiter ve Satürn
    Grup 4. Uranüs ve Neptün

    4 milyar yıl önceki güneş sistemimizde bugünkü dünyamız henüz yoktu. Eğer 4 milyar önceki güneş sistemimizin gezegenlerini Sümer metinlerindeki isimleri parantez içerisinde vererek Güneş'ten itibaren sıralarsak:

    Merkür (Mummu)
    Venüs (Lahamu)
    Mars (Lahmu)
    Tiamat (11 uydusu ile birlikte, uydularından en büyüğünün ise ismi Kingu)
    Jüpiter (Kishar)
    Satürn (Anshar) Satürn'ün o zamanlar Gaga isminde dev bir uydusu vardı. Gaga şu an bugünkü Plüto'dur.
    Uranüs (Anu)
    Neptün (Ea)
    marduk, 10., gezegen, nibiru
    Modern astronominin bugün hala cevaplayamadığı konuları Sümer tabletlerinden okuyabiliyoruz. Asteroit kuşağının kökeni, asteroit kuşağının gezegenlerin dönüş yönünün aksi yönde dönmesinin sebebi, Satürn'ün ve Plüton'un halkalarının kökeni, Ay'ın, Dünya'nın kökenleri, Triton'un dönüş yönünün gezegenlerin dönüş yönünün aksi yönde dönmesi ve kuyrukluyıldızların kökeni gibi soruları Sümer tabletlerinden öğrenmekteyiz. Tabletlere göre bugünkü dünyamız eskiden Tiamat denilen büyük bir gezegenin bir parçasıydı. Tiamat'ın o zamanlar 11 uydusu vardı. Tiamat okyanuslar ve denizlerle dolu çok sulak ve nemli bir gezegendi.

    Tiamat iki parçaya ayrıldı. Tiamat'ın büyük parçası Dünya'mızı, diğer küçük parçası parçalanarak asteroit kuşağını oluşturdu. Bugünkü asteroit kuşağını oluşturan parçalar bir zamanlar Tiamat'a aitti. Tiamat, Galaktik Federasyon tarafından 18 milyon yıl önce neden yok edildi? Çünkü Tiamat üzerindeki yaşayan reptoid/dinoid (ejder) uygarlığı tehlike arz ediyordu. Bu medeniyeti ortadan kaldırmak için Taiamat yok edildi. Daha ayrıntılı açıklama:



    Gezegenlerin dönüş yönlerinin aksi yönden dört uydusu ile birlikte gelen Nibiru (Marduk) ilk önce Neptün ile karşılaştı. Çekim gücü ile onun yüzeyini tümsekleştirdi ve sonunda bu tümsek o kadar büyüdü ki gezegenden koptu. Böylece Neptün'ün uydusu Triton oluştu (Triton tüm gezegenlerin tersi yönünde döner).

    Daha sonra Nibiru Uranüs'e yaklaştı ve çekim kuvveti ile onun kendi etrafındaki dönüş eksenini eğdi ve ayrıca çekim kuvveti ile Uranüs'ün 4 tane uydusunun olmasına yol açtı. Bu uydulardan üçünü Nibiru kendisi aldı ve geride Triton'u olduğu gibi bıraktı. Böylece Nibiru'nun 4+3 yedi uydusu oldu. Nibiru Jüpiter ve Satürn'e yaklaşarak Güneş ekseni etrafındaki yörüngelerini çarpıttı.

    O anda Satürn'ün yörüngesinde bulunan Satürn'ün dev uydusu Gaga, Nibiru'nun etkisi ile Satürn'den uzaklaştı ve bugünkü Plüto halini aldı. (Plüto'nun diğer gezegenlere göre çok küçük boyda olması, yörüngesinin Neptün'le kesişmesi ve diğer gezegenlerin yörünge düzlemi ile olan büyük farkı gibi anormallikleri nedeniyle Prag'ta toplanan Uluslararası Astronomi Birliği, 24 Ağustos 2006'da Plüto'yu gezegen statüsünden çıkardı. Çünkü, Plüto hiçbir zaman gezegen olmamıştı. Sadece bir zamanlar Satürn'ün uydusuydu.)

    Nibiru'nun izlediği daha sonraki yolun üzerinde bulunan Jüpiter'in çekimi sebebi ile Nibiru, 11 uydusu olan Tiamat'a çok yaklaştı ve Tiamat çekim kuvvetleri ile ikiye bölündü. Bu olay öncesi Tiamat son derece sulak bir gezegendi (asteroit kuşağındaki şu andaki donmuş bol miktarlardaki buz). Ayrıca Nibiru'nun yörüngesindeki 7 uydunun tamamı Sümer Yaradılış epiği Enuma Elish'e göre Tiamat'a çarptı. Tiamat bu şekilde bir büyük bir küçük iki parçaya ayrıldı. Küçük olan parça parçalanarak asteroit kuşağını oluşturdu. Büyük olan da Gaia (Shan ya da bugünkü dünyamız) haline geldi.



    Asteroit kuşağını oluşturan parçalar çekim kuvvetleri ile diğer buz vs. Parçalarla birlikte çarpışma sonrasında Güneş'e doğru çekildiler ve bir kısmı Güneş'e düşerek yok oldu ama bunların büyük kısmı ise Güneş'e düşmeyip bugünkü asteroit kuşağı bölgesinde (Bir zamanlar Tiamat'ın yörüngesinin olduğu yerde) bir araya geldiler. Böylece diğer gezegenlerin dönüş yönünün aksi (Nibiru'nun geliş yönü ile aynı) yönde dönecek şekilde bugünkü asteroit Kuşağı oluştu. Büyük parça (Gaia) ise Güneş etrafında yeni bir yörüngeye oturdu ve bugünkü Dünya'mızı oluşturdu.

    marduk, 10., gezegen, nibiru
    Tiamat, Neden Yok Edildi?
    Reptoid/dinoid ırkının Tiamat üzerinde büyük kolonileri vardı. İnsanlar ve sürüngenler Tiamat üzerinde barış içinde yaşıyorlardı. Sürüngen ırk, insan ırkı ile birlikte yaşamak istemedi ve insanları yok etme isteği Galaktik Federasyon tarafından beğenilmedi. Bu yüzden Nibiru Tiamat'taki yaşamı yok etmek üzere görevlendirildi. Tiamat iki parçaya bölünerek yaşam yok edildikten sonra sürüngenler Maldek isminde küçük bir savaş gezegenine geçtiler. Bu gezegeni ileri teknoloji silahlarla donatmışlardı.

    Tiamat'ın eski yörüngesine yakın bir yerde Nibiru ile Maldek birbiri ile çatışmaya başladı. Nibiru'nun Maldek'e saldırısı sırasında reptoid/dinoid ırkı kendilerini savunmak için çok yoğun nükleer silah kullandılar. Maldek yok oldu ama Nibiru'nun yüzeyi de hasar gördü. Nibiru'nun koruyucu kalkanları iş görmez hale geldi. Yenilen reptoid/dinoid ırktan kalanlar kaçarlarken Venüs ve Mars gezegenindeki adına Hybornea denen başka insan kolonilerinin bulunduğu büyük yerleşim bölgelerini de yok ettiler. Reptoid/dinoid ırk bu yıkımdan sonra Güneş Sistemimizi ellerinde kalan gemileriyle terk etti. Maldek gezegeninden arta kalan parçalar, Tiamat'ın parçalarına karışarak asteroit kuşağına eklendiler. Böylece, bugünkü asteroit kuşağını oluşturan parçaların Tiamat ve Maldek'in parçalarından oluştuğunu biliyoruz.



    Nibiru'nun uydularının Tiamat'a çarpmalarıyla meydana gelen büyük yıkım sonucunda çok sulak bir gezegen olan Tiamat iki parçaya ayrıldı demiştik. Uyduların Tiamat'a şiddetle çarpmaları ile Tiamat ikiye bölünürken Tiamat'ın devasa okyanusları uzaya saçıldı. Bunlar devasa buz kütlelerini oluşturarak bugün hala dönmekte olan kuyrukluyıldızları oluşturdular. "944 Hidalgo" gibi çok eski olanlar artık gaz ve buz materyallerini bitirip kuyruksuz kometler halinde Güneş Sistemimizdeki periyotlarına devam etmekteler. Her 76.8 yılda bir dünyamızdan gözlenen Halley kuyruklu yıldızı da Sitchin'e göre Tiamat'ın bir parçasıdır.

    Ay'ın kökenine gelince: Tiamat'ın bu çarpışma öncesi 11 uydusu vardı ve bunlardan en büyüğü olan Kingu Gaia'nın (Dünya) uydusu Ay olacak şekilde Dünya'nın yörüngesine Galaktik Federasyon tarafından düzgün bir şekilde kondu (Ay'ın fiziksel ve elemental yapısı Dünya ile uyuşmamaktadır, yani Ay'ın kökeni Dünya'nın kendisi değildir). Yani bugünkü uydumuz Ay bir zamanlar Tiamat'ın uydusuydu. Titius-Bode kanununa göre bugünkü asteroit kuşağının bulunduğu yerde bir zamanlar Tiamat gezegeni vardı. Nibiru, Tiamat'ın 7 uydusunu alarak yoluna devam etti.

    Karbon, silikon, metal, gaz ve buz parçalarından oluşan asteroit kuşağındaki parçalar bugün bir araya gelseler bir gezegeni oluşturacak çoklukta değiller. Ayrıca Jüpiter'in varlığı da bunların bir araya gelip bir gezegen oluşturmasını çekim kuvvetleri sebebiyle engelliyor. Tiamat'ın küçük parçası ve Maldek'ten arta kalanlar parçacıklar aynen Nibiru'nun aksi yöndeki dönüşü ile aynı yönde olmak üzere Mars ile Jüpiter arasındaki boşlukta dönmeye başladılar ve bu kuşağı oluşturdular. Bu parçaların bir kısmı Satürn tarafından da yakalandı ve Satürn'ün bugünkü bilinen kuşağının bir kısmını oluşturdu. Satürn'ün halkasındaki diğer parçalar Nibiru'nun çekimi ile Satürn'ün yüzeyinden çekilenlerdir. Bugün asteroit kuşağını oluşturan irili ufaklı parçaların birbirlerine yakın öbekler oluşturmayıp, birbirlerinden çok uzaklarda bulunduklarını ve bunlardan onbinlercesinin her ay yaklaşık 5000 tane olmak üzere astronomlarca kataloglandığını biliyoruz. 100 km. çapından büyük olan 220 tanesi dışında 1000 kilometrelik çapıyla en büyükleri 1801 yılında Sicilya'daki Palermo gözlemevinde Giuseppe Piazzi tarafından keşfedilen Ceres'tir. Asteroit kuşağını oluşturan bütün parçalar bir araya toplandığında Ay'ın 35'te 1'i kadar bir hacim tutacağı hesaplanmıştır ki bu miktar Ceres'in yaklaşık 3'te 1'idir. Sanılanın aksine çok fazla bir malzemeden oluşmayan bu kuşak, ayrıca uzayın derinliklerine gönderilen uzay araçları (probe) için, kuşağı oluşturan kalıntı parçacıkların birbirlerinin arasındaki mesafeler uzak olduklarından pek bir tehlike arz etmemektedir.

    marduk, 10., gezegen, nibiru
    Güneş Sistemimizin Gruplandırılmasında asteroit Kuşağının Kullanılması
    Günümüzde Mars ile Jüpiter arasında yer alan ve bir kısmı bir zamanlar Tiamat'a ait olan materyalden ve yok edilen Maldek'in arta kalan parçalarından oluşan asteroit kuşağı sınır alınarak İç Güneş Sistemi ve Dış Güneş Sistemi olarak güneş sistemimizi gruplandırdık. Buna göre Güneş ile asteroit kuşağı arasındaki iç güneş sisteminde sırası ile Merkür, Venüs, Dünya ve Mars olmak üzere 4 gezegen; asteroit kuşağından itibaren de Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün, Plüto ve Nibiru (Marduk) olmak üzere 6 gezegen (dış güneş sistemi) toplam 10 gezegen bugünkü güneş sistemini oluşturdu. Tüm bu olayların sonunda Nibiru (Marduk) 3600 küsur yıllık basık elips şeklindeki yörüngesini takip etmeye başladı.

    Böylece Güneş sistemimizle ilgili cevaplanamayan aşağıdaki sorular SÜMER tabletleri tarafından cevaplanmış oldu:

    Triton'un dönüş yönünün gezegenlerinin dönüş yönüne ters dönmesinin nedeni
    Asteroit kuşağının kökeni
    Asteroit kuşağında bulunan bol miktarda donmuş olarak bulunan buz'un kökeni
    Asteroit kuşağını oluşturan kalıntıların dönüş yönünün gezegenlerin dönüş yönünün aksi yönde dönmesinin sebebi
    Ay'ın (Kingu) kökeni
    Dünya'nın kökeni
    Satürn'ün halkalarının kökeni
    Plüton'un (Gaga) yörüngesindeki anormallikler
    Plüton'un halkalarının kökeni
    Uranüs'ün eksenindeki eğiklik
    marduk, 10., gezegen, nibiru
    Nibiru'nun diğer ismi neden Marduk?
    Sümer dilinde Nibiru, Babil dilinde ise Marduk denmekte. M.Ö. 2200 yılında Marduk, zor kullanarak Nibiru'nun kontrolünü Anu'dan devraldı. Şu anda Nibiru'nun hakimi Marduk olduğundan Nibiru'ya yer yer Marduk ismi veriliyor.

    Ay, Yapay Olarak Dünya'nın Yörüngesine mi Yerleştirildi?
    Günümüzde halen yanıtlanamamış sorulardan ilk 10 tanesi:

    1. Dünya'daki toprak elementleri ile uyuşmayan bir yapısı olması
    (Ay'dan gelen taşlar incelendiğinde krom, titanyum ve zirkonyum ağırlıklı bir yapı gözlenmiştir)



    2. Dünya ile Ay'ın yoğunlukları arasındaki fark
    (Dünya 5.5 g/cm küp, Ay 3.34 g/cm küp)

    3. Dünya'nın dönüşü ile tam olarak aynı olarak kendi etrafında dönmesi, tam senkronizasyon
    (Dünya'nın dönüşü ile (24 saat) kendi dönüşünün aynı olması (24 saat). Bu yüzden hep aynı yüzünü görürüz, Ay bize arka yüzünü hiç göstermez)

    4. Ay'ın Dünya etrafında mükemmele yakın dairesel bir yörüngede dönmesi
    (Ay eğer Dünya tarafından sonradan çekim kuvveti ile yakalanmış olsaydı, Ay'ın Dünya etrafındaki yörüngesi elips olurdu)

    5. Dünya ile Ay arasındaki mesafenin çok yakında olması
    (güneş sistemimizde ve dışında gözlenen gezegenlerin uydularının hem bu büyüklükte hem de bu yakınlıkta olması durumu hiç gözlenmemiştir)

    6. Ay üzerindeki en büyük ve küçük kraterler incelendiğinde derinliklerinin neden çok sığ olduğu halen cevaplanamamıştır
    (En büyük krater olan Gagarin krateri 186 mil çapında olmasına rağmen derinliği 4 mili geçmez. Ayrıca, büyük kraterlerin dip kısımları konveks olup Ay yüzeyinin eğik şeklini almıştır)

    7. Ay'ın, diğer gezegenlerin uydularının uyduğu "ekvator düzlemi" kuralına uymaması (Güneş sistemindeki ve dışındaki hemen hemen bütün uydular, etrafında döndükleri gezegenin ekvator düzleminde döner. Fakat, Ay, Dünya'nın Güneş etrafındaki yörünge düzleminde dönmektedir)

    8. Ay'ın bize bakan yüzünün daha deforme olması (Ay'ın bize bakan yüzüyle, hiç göremediğimiz karanlık yüzeyini karşılaştırdığımızda, karanlık yüzde meteorların yol açtıkları kraterlerin ve çeşitli sonradan olmuş deformasyonların, bize bakan yüzüne nazaran çok daha az olduğunu görürüz)

    9. Diğer bir cevaplanamayan konu da Ay'ın dış kabuğunun 60 km olarak, Dünya'nınkinden 2 kat kalın olmasıdır. Ay yüzeyindeki kraterler nasıl volkanik aktivitelerle oluşmadıysa, kabuğun kalın olmasının sebebi biriken lav olamaz.
    10. Dünya'nın merkezindeki eriyik haldeki çekirdek, Dünya'dan daha yavaş dönmekte ve bu sürtünme yüzünden dünyanın manyetik alanı oluşmaktadır.



    Ay'ın merkezinde erimiş bir çekirdeğin bulunmadığını bilim insanları hesapladılar. Gerek Rus gerek Amerikalıların uzay araçlarındaki magnetometrelerle yaptıkları ölçümlerde, Ay'ın biz zamanlar çok yüksek bir manyetik alana sahip olduğu, bunun kalıntılarının da Ay'dan gelen kayalarda gözlenebileceği söylenmiştir.

    Ay, bugün Dünya'nın yörüngesine yerleştirilmeden önce Tiamat'ın uydusuydu demiştik. Apollo 11'in Ay'ın Durgunluk Denizi'nden (Mare Tranquillitatis) getirdiği ay taşlarının yaşları, Sky and Telescope dergisindeki makaleye göre 7 milyar yıl bulunmuştur. Apollo 12'nin Fırtınalar Okyanusu'ndan (Oceaus Procellarum) getirdiği ay taşlarının yaşları ise, potasyum-argon metoduyla yapılan ölçümlere göre 20 milyar yıldır ve bu, Güneş Sistemi'nin yaşından da eskidir! Chemistry dergisindeki Urey'in makalesinde, Ay taşlarının Plutonium-244'ten oluşan Xenon izotopları içerdiğini, bunların Dünya'da bulunmayan elementler olduğunu saptamıştır. Dünya'da bulunmuş en eski kaya Greenland'da bulunmuştur ve 3.7 milyar yaşındandır. Ay'ın bu bilgilere göre Dünya'dan daha eski olduğu ortaya çıkar. Ay taşlarının diğer bir özelliği de çok zayıf bir termik iletkenliğe sahip olmasıdır. Yani, sıcaklığı neredeyse hiç iletmezler. Ergime noktası yüksek olan elementler, Dünya'da az bulunurlar. Buna karşılık, ergime noktası yüksek olan elementlerin Ay bileşiminde çok fazla bulunması da ayrı bir konudur. Ay taşlarında ve Ay'da saptanmış bulunan Titanyum, Zirkonyum ve Yttrium miktarı, Dünya ve Evren'deki ortalamanın üzerindedir (Science News, 16 Ağustos 1969). Ay üzerinde rastlanan Mascon'ların nedeni de hala izah edilememiştir (Apollo-8 astronotları Ay denizleri üzerinden geçerken araçlarının hızlandığını, alçalıp yükseldiğini göstergelere bakarak tespit etmişlerdir. Daha sonraları Ay çevresinde dolaşmış insanlı ya da insansız her araç, Ay denizlerinin bu etkisini kaydetmiştir. Bilim insanları bu sorunu, o bölgelerdeki gravitasyon çekiminin öteki bölgelere göre daha fazla olması şeklinde cevaplamış, Ay üzerindeki bu noktalara kütle konsantrasyonu anlamına gelen "mass concentration" sözcüğünden türettikleri "Mascon" adını takmışlardır). Ay'la ilgili yapılan sismik çalışmalarda, Dünya'da kullanılanlardan yüzlerce kez daha hassas cihazlar kullanılmıştır. Apollo-12'nin ay modülü Ay yüzeyine çarptığı zaman oluşan yapay deprem sarsıntısı 55 dakika sürünce bilim insanları çok şaşırmıştı. Ayrıca, sinyaller küçük dalgalardan başlayarak belli bir tepe noktasına ulaşmış, sonra da Dünya'da alışılagelmiş olanlara hiç benzemeyen bir şekilde periyotlarca sürüp gitmişti. Bu da Ay'ın yüzey kabuğunun 15-20 mil kadar altının boş olduğunu gösterir. Bilim insanlarının, saatlerce süren yapay deprem titreşimlerini çok güzel ileten bir yapının, ancak o yapı metal bir küre ise olabileceğini söylemeleri de Ay'ın 15-20 mil altında metal bir küre olduğunu anlatır. Tiahuanaco şehrindeki meşhur Güneş Kapısı, 120x360 metre ölçülerinde yekpâre bir andezit taştır ve ağırlığı 10 tondur. Üzeri uçan tanrılar ve taşıtlar figürleriyle süslü taşta 27.000 yıllık bir takvim işlenmiştir. Gökyüzünün 27.000 yıl önceki halini gösteren kabartmalarda, tüm gezegenler işlendiği halde Ay orada yoktur. Dr. Bellamy ve Dr. Allan'a göre Güneş Kapısı sembollerinde Ay, dünya yörüngesinde 11.500-13.000 yıl arası bir zamanda belirmektedir. Takvimdeki hesaplamalara göre Ay'ın 13.000 yıl önceki Dünya etrafındaki dönüşü yılda 425 turdu. Bugün bu tur sayısı 365'tir.

    Pek çok sebepten dolayı, Ay dünya'nın çevresine yapay olarak yerleştirilmiştir deniliyor. Jüpiter'in uydusu Phobos'un ve Plüto'nun da yapay olarak yerleştirildiği söyleniyor. Pek çok farklı kaynağa göre yapay bir uydu olan Ay'ın ve Phobos'un içinde bir uygarlık var. Bir zamanlar Satürn'ün uydusu olan Plüto'nun (Gaga) Güneş sisteminizi gözlemek ve korumakla görevli bir karakol olduğu belirtiliyor. Pek çok kaynakta yazılanlara göre bu üçünün amacı Dünya'yı yakından izlemek ve sürüngen kötü niyetli istilacılar gibi dışarıdan gelecek tehlikelere karşı korumak. Phobos ve Plüto gibi Nibiru'nun kendisinin de yapay ama çok büyük bir uydu olduğu belirtilenler arasında. Ay'ın, Phobos ve Plüto'nun Galaktik Federasyon tarafından Dünya'yı tehlikelere karşı korumak amacı ile yapay olarak yerleştirilmişlerdir bilgisi Internet'te pek çok yerde mevcut. Bunlardan dünyamıza en yakın konumda olan uydumuz Ay ise apayrı bir inceleme konusu. Gerek NASA'nın gerek astronotların birebir gözlemledikleri, gerek Dünya üzerinden teleskoplarla sürekli görülen Ay anormallikleri (Ay üzerinde görülen ışıklı cisimler, büyük iş makineleri benzeri cisimler, görünüp kaybolan dev yapılar) hakkında çok fazla yazılmış kaynak mevcut. "Lunar Anomalies", "TLP" (veya "Transient Lunar Phenomena") anahtar kelimelerini kullanarak bunlara ulaşabilirsiniz.

    Ay Olmasaydı Ne Olurdu?
    Dünya bugünkü gibi olmazdı. Hayat bile olmazdı. Ay olmasa idi günler daha kısa olurdu. Şiddetli fırtınalar ve kasırgaların hiç kesilmediği bir dünya olurdu. Atmosfer bugünkü gibi olmazdı. Daha kalın bir atmosfere sahip olurduk. Ay olmasaydı, gel-git olayları p oranında azalırdı. Ay ışığında etkinliğini sürdüren canlılar gelişmezdi ve mevsimler olmazdı. Gel-gitler olamayacağı için Dünya'da yaşam oluşmazdı. Sadece Güneş'in varlığı ile olan mevsimler, rüzgarlar ve yağmurların var olduğu bitkilerden ibaret boş bir gezegen olurdu Dünya. Ay'ın varlığı yaşamı açıklıyor. Kadınların menstürasyonun 28 günlük bir periyotta olması da Ay'ın varlığı ile ilgilidir. Ayrıca, Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesinden 5 derecelik bir yörünge eğikliğiyle Dünya'nın etrafında döner.

    Nibiru'nun Uyduları Neyi İfade Ediyor?
    Başlangıçta 4 olan uydu sayısının şu an 7 kadar olduğu söyleniyor. Nibiru'nun kendisi üzerinde hayat yok, zeki yaşam Nibiru'nun yüzeyinin altında ve uyduları üzerinde olduğu söyleniyor. Nibiru, dışarıdan bakıldığında altın sarısı rengindedir. Bu yüzden Nibiru'nun etrafında mor bir halka gözükür. Nibiru, Dünya'mızdan 4 kat daha büyüktür. Nibiru Galaktik Federasyon tarafından Sirius B'de başıboş olarak keşfedilen büyük bir parçaydı. Daha sonra evrendeki en üstün teknoloji ile bir savaş yıldızı haline getirildi. Şu anda Nibiru 5. boyutta olduğundan Dünya'dan çıplak gözle görülemiyor fakat etkileri hissediliyor.

    Nemesis Teorisi Nedir?
    Güneş'in görünmeyen karanlık (karadelik) ikizinden bahseder. İsmi Nemesis'tir. Bir elips'in iki odağı vardır. Bu teoriye göre Nibiru'nun elips olan yörüngesindeki odaklardan birisi Güneş, diğeri Nemesis'tir. Ayrıca Nibiru'ya Sümerler, "Gelip geçip giden"; Babil'liler ve Mezopotamya'lılar, "Marduk, Cennetlerin kralı"; Eski Yahudiler, "Kanatlı dünya", Yunanlılar ise "Nemesis" demişlerdir.

    Albedo Nedir?
    En basit anlatımıyla albedo, Güneş'ten gelen ışın ile gezegenin yüzeyinden uzaya yansıyan ışığın oranıdır. Bilinen en yüksek albedo dünya yüzeyinde kar'a aittir ve 1'e yakındır. Albedo'su sıfır olan bir yüzey karanlık demektir. Dünya'nın albedosu 0.38'dir.

    marduk, 10., gezegen, nibiru
    Titius-Bode Kanunu Nedir?
    18. yüzyılda Johann Daniel Titius ve Johann Elert Bode gezegenlerin Güneş'ten uzaklıklarının belli bir orana göre olduğunu öngören bir kanun keşfettiler. Onlara göre gezegenlerin uzaklıkları belli bir sırayı izliyordu. Onlara göre sıfır ile başlayan bu sayılar şu şekilde sıralanıyordu: 0, 3, 6, 12, 24, 48, 96, 192, 384, 768. Daha sonra her bir sayıya 4 ekleyip 10'a böldüler.

    Sonuç standart astronomik birim ile çakışınca da buluşlarını açıkladılar. Yıllar sonra başka türlü yaklaşımlarla gezegenlerin güneşe uzaklıkları için katsayılar buldular. Amaç, o güne kadar keşfedilmemiş gezegenleri bulmak ve olası uzaklıklarını saptamaktı. Bunlardan en sonuncusu ise Fibonacci yaklaşımıdır. Titius-Bode kanunu duyurulduktan sonra bu dağılımlara göre dünyanın her yerinde gezegen avcılığı başlamıştı. Ayrıca Titius-Bode bu kanunu keşfettiklerinde asteroit kuşağı, Uranüs ve Neptün daha keşfedilmemişti. 1781 yılında William Herschel Uranüs'ü ve 1801'de Giuseppe Piazzi asteroit kuşağının en büyük cismi olan Ceres'i, 1846'da Johann Galle Neptün'ü ve 1930'da Clyde Tombaugh Plüto'yu keşfettiklerinde bunların uzaklıklarının Titius-Bode kanuna uyduğu görüldü:

    Nuh Tufan'ına Sebep Olan Su, Nereden Geldi?
    Internet'te yer alan pek çok kaynağa göre çok uzun bir zaman önce dünyanın etrafında yoğun nemden oluşan bir kuşak vardı. Bu kuşak sayesinde dünyada fırtınalar, mevsimsel anormaliler ve sel gibi afetler görülmüyordu. Dünyanın çevresini saran yaklaşık 3 mil kalınlığındaki bu kuşak (ya da gök kubbe) sayesinde dünya'nın her yerinde ılıman bir iklim mevcuttu. Dünya'da cennete benzer bir yaşam sürülüyordu. Eski kitaplarda sözü edilen yemyeşil ağaç ve sık bitkilerle kaplı dünyamızdaki koşulları ancak böyle bir gök kubbe sağlayabilirdi. O zamanlar dünya'daki insanlar bu kuşak yüzünden Güneş'i ya da Ay'ı göremiyordu. Astropikal yapıdaki dünya'daki yaşam koşulları o zaman çok rahattı. Bu kuşağı Galaktik Federasyon'un gezegen ve yaşam yaratan mühendisleri inşa etmişti ve onu yerinde tutan enerji üreten yapılar dünyanın değişik yerlerinde gizlenmişti. Daha sonra bu yapıların birkaçının insanlar tarafından yok edilmesi ile buz kristallerinden ve nemden olan kuşak dünyaya yağmur halinde düşerek büyük tufanı oluşturacak miktarda suyu meydana getirdi. Bu enerji kristallerinin yok edilmesi fikri Nibiru'nun komutanı Marduk tarafından başlatılmıştı. Marduk, Mısır'daki oğlu Seth'e Büyük Piramit'in kristal tapınaklarına saldırmasını emretti. ME adı verilen bu kristallerin bazılarının yok edilmesi sonucu kuşak 40 gün süren muazzam yağmurlarla çöktü.

    Bugün Nuh Tufanı'nı meydana getirecek kadar bol miktarda suyun nereden geldiği ile ilgili pek çok görüş ortaya atılmaktadır. Enerji üreten yapılardan bazıları hala dünyanın çeşitli yerlerinde sağlam olarak bulunmaktadır iddiasını kanıtlamak amacıyla bunların yerleriyle ilgili pek çok araştırma yapılmış fakat başarısız olunmuştur. Bu kadar bol miktarda suyun bir anda ortaya çıkışı ile ilgili teorilerden birisi olan buz kristalleri kuşağı ya da nem kuşağı teorisi bu teorilerden birisidir. Küresel ısınma ile ilgili projelerden birisinde, kutuplardaki buzların tamamının eriyerek okyanus su seviyesini ne kadar yükselteceği ile ilgili çalışmalar yapılmıştı. Çalışmaların sonucunda yeryüzünün tamamını etkileyecek büyüklükteki bir tufanın meydana getireceği suyun yağan yağmurlarla açıklanamayacağı sonucuna varıldıktan sonra bu suyun nereden geldiği ile ilgili varsayımlar ileri sürülmüştü. Bunların içlerinde en akla yatkın olanı yoğun nemden oluşan bu kuşağın yok edilerek yağan yağmurlarla global ölçekte bir sel felaketine yol açması fikridir. Bu konu ile ilgili çok fazla bilgiye, Internet'te "canopy" ve "flood" anahtar kelimeleri aratılarak ulaşılabilmektedir. Ayrıca Türkçe olarak, Virginia Essene'nin "Galaktik İnsan" kitabında ve Jelaila Starr'ın "12. Gezegenin Dönüşü" kitabında bu kuşaktan ayrıntılı olarak bahsedilmektedir.

    Uzayın Derinliklerini Gözlemlemek İçin Yapılan Teleskoplar Neden Çoğunlukla Güney Yarımkürede?
    Güneş sistemimizin de içinde olduğu Samanyolu galaksimizin merkezi ile ilgili çok merak var. Ayrıca, gökyüzündeki pek çok önemli nebula, galaksi vs. çoğunlukla güney yarımküreden izlenebiliyor. Hem galaksi merkezi hem de önemli gök cisimleri hep dünyanın güney yarımküresinden daha rahat izlenebildiğinden, çok büyük ebatta yeni bir teleskop (ya da gözlemevi) kurulacağı zaman bunun için genellikle uygun yer hep güney yarımküreden seçilir. Ama, hem havada toz olmaması, hem de berrak gökyüzü sebebi ile kuzey kutbunda ve kutba yakın yerlerde de teleskoplar kurulmuştur. Hubble ilk yörüngeye oturtulduğunda (merceğindeki hata giderildikten sonra) ilk iş olarak derhal güney yarımküredeki ilginç cisimlere kaçınılmaz olarak odaklanmıştır.[1]
  • Son bulacaksa bile sakin biten, haklı çıkmak uğruna çamur atmayan, geçmişin hatırına susabilen, küskünlük araya girince aralarındaki her şeyi herkese dökmeyen insanlara hayranım!..
  • Düş ve Gerçek

    Kırlangıç kanadı. Bahar dalı. Yaprak kımıltısı. Hayıt kokusu. Pamuk tarlaları. Ve bir bulanık çağ. Ve şafak üzerimize çöker tüm hinliğiyle... “İhtiyar” bir aşk mahcubiyetiyle…

    Ve buharlaşan hüzün bulutlarından kelimeler dökülür bir şairin bağrına…

    Hangi olasılığa mahkûm edildik biz? Hangi aşkın ma’dunu kılındı yüreğimiz? Yıldızsız sabahı olmayacak uzun gecelerde yazılan alın yazgılarımızla biz.

    Ayaklarımızdan tepemize doğru tırmanan, saldıran sanrılarımız, acılarımız… Rahatsız mısın? Hayır!

    Çürümüş çorak yüreğimin pıhtılaşmış yalnızlığında, gülümseyen titrek dudaklardan göğe yükselen şarkıları arıyorum. Belki de hayal ediyorum. Belki de bir Modigliani serkeşliğiyle… Tam da bu.

    Hepimiz arıyoruz. Hepimiz. Hepimiz bu ruh kuruluğuna mahkûm edildik, bu çılgın, acıması olmayan çağda.

    Ödünç alacak bir sessizlik bile kalmadı. Zifiri karanlık bile çekiyor kendini. Sakınıyor bizden.

    İstediğin kadar ayak izlerini silmeye çalış. Sırtına yüklenmişsen çarmıhını, yol almak mecburiyeti var Golgota’ya. Ah, kalbin o zahmetli yollarında.

    Kendi çarmıhını taşıyan insanoğlu, bundan sonra Hangi Hira teskin eder artık seni? Nerede efendimiz? Hangi iklimin esintisi o?

    Umut mu dediniz?

    Oysa bağrı nesteren kokan yüreklerin perdahında dahi artık umut kalmamıştır. Nerede bağrından çiçekler fışkıran o şairler? Nereye kayboldular? Pişmanlıkları ve gözyaşlarını arayan dertli insanlar nerede kaldı?

    Dilini ateşe değdirebilecek cesarette kaç âşık kaldı dünyada? Yarı ak saçlarıyla ufukları delerim sanıyor insan. Ne acemice, ne aceleci, ne küstahça.

    Üstelik bağrındaki sis perdesini aralamadan; arınmadan. Hani katharsis? Bu kadar kolay mıydı?

    “Acı çekiyorum Madam, size dokunamamaktan.” “Rüzgâra dokunabiliyor musunuz ki, Mösyö?” kıvamında “gecenin sessizliğini içine çeken yürekleri” arıyor gözlerimiz. Hangimiz gecenin sessizliğini içine çekecek derecede aşkın sükûtunu yaşıyor?

    Evet, gül ancak bir yürekte kırmızılaşır. Kırmızılaşacaksa… Mühürlenmiş zamanın kabuk bağlayan yaraları ancak böyle iyileşir.

    Gül tadında. Bahar dalında. En başında… En başında… En başında…

    Olur mu? Mevsimin kendisi olmak. Esintinin. Meltemin. Kendi olmak. Ne zor bir meşakkat bu. Acayip, kocaman bir yürek gerektirir bu. Ve kocaman gözler…

    Bir ikindi mayhoşluğu yaşıyor insanlık. Dağ gibi yükü omuzlamış âşıkların masumiyeti olmasa defterini düreceğimiz bir çağ aslında bu. Hak etmiyor ki esasen.

    Çok mu erken geldik varılacak yere ey, sevgili! Hangi anlaşılmaz, karmaşık duyguların mahsulüyüz biz. Neden kurşuna dizilen çiçeklerin haykırışını andırıyor bakışların? Hangi karanfil kokusu düşlerde aramalıyım senin yazgını?

    Delişmen duygularını hangi keman notası getirir ervahı ezelden?

    Aşkın, sükûtun, gözlerindeki derinliğin, mana ikliminin estirdiği rüzgâr; hangi evresine denk geliyor bu çağın?

    Dağ çilekleriyle serpilen yaban mersini esintilileri hangi iklimin habercisi acaba?

    İnsanın bağrına sinen toprak kokusunu daha iyi hissedebildiği bir evre bu. Binlerce yılın kayası hangi sebeple yarılır? Bilemem ki? Kırlangıç kanadında saklı alın yazgısı nasıl açık eder insanı? Bundan da emin değilim.

    Duymak mı? Evrenin damıtılmış ruhu olmasın bu? Cilası mıydı acaba insan? İnsan kalmak için yegâne sebep. Sebebim olur musun ey sevgili? Sebebim…

    Körün hangi karanlıkta yüreği aydınlanır sevgili? Sağır, uğultuyu, çağrıyı hangi sebepten ötürü duyar?

    Bazen susar ve beklersin. Çağın sızısını hissedersin. Duyarsın iliklerinde… Lakin bir çift göz gelir “anlık” diye ömre bedel olur bu… Ve içinde sen olursun. Olur musun sevgili?

    Yazgı mı denir buna? İnsanoğlu hangi şaşkınlığa gebedir? Bin beş yüz yıldır…

    Ve sonra kül rengi, delişmen kızların hayalleri süsledi dünyayı. Çopurlaşmış yüzlerin, menekşe hayallerin hatıraları belirerek… Biraz “ah” biraz “esinleme” ve biraz da düşen yaprak misali sonbahar ikliminin getirdiği umut.

    Neden kasıyorsunuz hayatı? Bir an gelir bir çift gözün baktığı bir uçurumun kenarından kendinizi bırakırsınız ebabil gibi.

    Sonra bir melek gelir armağan gibi sizi alır yıldızlara taşır. Ve siz begonvil rengi bir hayatın, Ege sahillerinde melteme karışan bir duygunun parçası olursunuz. Yoksa olmaz mı sanıyorsunuz?

    Ruhun kendini ifade etme yetisini yitirdiği bu karmaşık çağda bir begonvil çiçeğinin yaprağında bulamaz mısınız kendinizi? Bulun.

    Rahminden ölü bakışlar fırlatan şöyle bir zamanda bir bahar dalına tutunun. Bir bahar dalına…

    Ufuk Coşkun
  • - " İsrail ordusuna konuşan bir haham, “Kur’an en büyük düşmanımızdır. O, Müslümanların elinde olduğu müddetçe onlarla anlaşmamız nasıl mümkün olabilir ki?” demişti. Geçen asrın başlarında Libya’yı işgale hazırlanan İtalyan askerleri de marş söylerken, “Lanetli bir topluluğu yok etmek, Kur’an’ı ortadan kaldırmak için gidiyoruz” diyordu. Fransızlar, Cezayir’de sert bir direnişle karşılaşınca, “Müslümanlar Kur’an okumaya devam ettikleri müddetçe onlara karşı nihai bir zafer kazanamayız.” diyerek Kur’an-ı Kerîm’i hedef göstermişti. İngilizler askerlerine Mısır’ı işgal gerekçesini üç kelimede şöyle özetlemişti: “Kur’an’ı, Kabe’yi ve Ezher’i yok etmek.” Yakın tarihte kaç işgal, kaç katliam haçlı ruhunu tahrik eden bu cümlelerle başladı.
    Küresel güçler, hayatı ne kadar seviyorsa, Kur’an-ı Kerîm’i okuyanlar da Allah’ın Kelâm’ı en yüce olsun diye şehid olmayı o kadar arzuladı. Onlar, Kur’an, Müslümanlara diriliş ve direniş ruhunu aşıladığından Onu yok etmek ya da etkisiz hale getirmek istedi, bunun için ülkeler işgal etti, bunun için öldü, öldürdü.
    Aslında Batı, Kur’an’ın tesir gücünde bir Kitab’a sahip olamamanın ezikliğini yaşadı. Küresel eşkiyalık sistemini yok edeceğini bildiğinden dolayı hayranlığını izhar edemediği Kurân-ı Kerîm’e, muhteşem bir coşku ile iman etmeyi çok arzuladı fakat mevcut sisteminin bekası için imandan istinkaf etti. Yüzbinlerce askerle çıkarma yapıp Müslüman öldürdü, her karış toprağa onlarca mermi yağdırdı. Yine de Kur’an’ın bünyesini, Müslümanlarla oluşturduğu tesanüdü sarsamadı.
    Batı, ordularla Kur’an-ı Kerîm’e galip gelemeyeceğini anlayınca, yöntem değiştirdi; Kur’an-ı Kerîm etrafında şüpheler oluşturarak siyaseten mağlup etmesine rağmen, kendilerini “kefere” dedikleri Haçlılardan daha üstün gören Müslümanların akidelerini sarsmayı, şüphelerle enkaza çevirmeyi planladı. Böylece merkezinde Allah’ın ayetlerinin olmadığı siyasî bir yapının önünü açacak, daha uzun ömürlü olmasını temin edecekti.
    - Bir Tüfeğe Bir Köy Dolusu İnsan...
    Batı, bazen bir ülkeyi, bazen de bir kıtayı sömürgeleştirdi; ülkeleri operasyon alanına çevirdi, bir tüfek parasına bir köy dolusu insan satın aldı. Fakat yine de istediği sonucu elde edemedi. İşgal ettiği bir ülkenin Müslümanlarının kendisi gibi inanıp, kendisi gibi yaşamasını onlara empoze etmede nakıs kaldı.
    Maddî manada refah içinde yaşayan Batı, Müslümanların zihinlerinde, ruhî hastalıklar içerisinde boğuşan ve bu yüzden de kurtarılmayı bekleyen “Dünya adamları” olarak algılandı. Ahlâk seviyesi itibariyle en menfur şeyden daha nefret edici, en katilden daha şakî görüldü. Çünkü Müslüman zihninde “Batı” kavramının karşılığı insanı, aileden, çocuktan, vatandan, sıladan bütün bunlardan öte Allah’tan koparan tecavüzkar bir siyasî güçtü, böyle tanınmayı kendisi de arzuluyordu.
    - Emir ve Komuta Kur’an’da...
    Afrika’daki yerel dinlere mensup insanların bir kısmı, tecavüzcüsüne aşık olan kız gibi, kendilerini sömüren Batı’nın dinine girdi; Müslümanlar ise işgale uğradıkça, askeri darbelerle ülkeleri yarı açık ceza evine döndükçe ya da bir musibete maruz kaldıkça direnme azimleri arttı, hürriyet iradeleri tazelendi.
    Batı, Müslümanlar yenilse de İslâm’ın yenilmeyeceğini, yenildiğini zannettiği anlarda Kur’an ve Sünnet’ten beslenen Salahaddin'lerle, Yavuz Sultan'larla, “Artık bundan sonra emir ve komuta Kur’an-ı Kerîm’de.” diyerek yeniden zuhûr ettiğini defalarca tecrübe etti.
    - Topraktan Zihinlerin İşgaline...
    Batı, geçen asırdaki Afrika istilasıyla Hristiyan nüfusun oranını % 7’den %27’ye çıkardı, yerel dinleri eritti fakat Müslümanları kiliseye sokamadı. Bu yüzden kendi sonunu hazırlayacak İslâmî uyanışın daha sonra olması için Kur’an’la mücadelede sürekli farklı yollar denedi. Müslümanların zihinlerini şüphe ve inkarla zehirlemeyi en selametli mücadele tarzı olarak gördü. Bu yüzden oryantalist çalışmalara ağırlık verdi. Sömürü ile kabaran direnci, oryantalizmle yok etmeye çalıştı. Hedefine ulaşabilmek için kitaplar, dergiler neşretti, konferanslar verdi. Gizli, açık faaliyetler yürüttü. Mustağribler tarafından idare edilen, Müslüman öğrencileri maddi imkanlarla tesir altına almayı amaçlayan cemiyetler kurdu.
    - Oryantalizm’in Hedefleri...
    Oryantalizm, her ne kadar doğunun tamamını kapsama alanına alıyor görünse de mücadele zemini itibariyle değerlendirildiğinde, Batı’nın kılıçla başaramadığını yapmak, İslâm’ı, Kur’an ve Sünnet etrafında oluşturulacak şüphelerle vurmak iddiasıyla ortaya çıktığı açıktır. Bu yüzden İslâm’ın esas bünyesini teşkil eden Kur’an-ı Kerîm’e ve Sünnet’e saldırdı. Bağlamından kopardığı, hazifler yaparak saptırdığı mevzular çerçevesinde eserler telif etti, makaleler yazdı. En insaflı oryantalist, zehiri en gizli olduğundan daha fazla insanı cezbetti, daha etkili oldu.
    Oryantalist çalışmalar tercüme edildikçe ya da şarkiyat merkezlerinde onlarla doğrudan ilişki içerisinde olanların sayısı arttıkça Müslümanlar arasında Kur’an’a ve Sünnet’e şüpheyle yaklaşan insanların sayısı da arttı.
    Mealci zihniyetin Allah Rasûlü’nün yaşadığı ve ümmetin de 14 asırdır yaşama mücadelesi verdiği İslâm’ı “uydurulan din”, hevasının arzuladığı İslâm’ı da “indirilen din” olarak anlatması gibi, mustağribler de dine “hurafe”, hurafeye “din”, dedi. Ne usûl, ne furû’ , ne tefsîr hiçbir şey istisna edilmeden, her şeye şüphe ile bakıldı, İslâm’ın sabiteleriyle oynandı. Klasikleriyle iftihar eden Batı’yı taklit edenler “yeni şeyler söylemek” lazım sloganıyla, kadîm olanı reddetti, Ehl-i Sünnet ulemâsına ait falan “muhalled eser” de muteberdir, diyemedi.
    - Fırka Mezarlığında Hayat Aramak...
    Batı’dan Doğu’ya intikal eden her şeyin mustağribler tarafından sorgulanmadan alınıp muteber addedildiğini gören Oryantalizm, hedefine ulaşabilmek için Mutezile, Kaderiyye gibi fırkaları ihya etti, sonra da onların görüşlerini Batı’dan Doğu’ya taşıdı. İslâmî mefhumlar üzerinde ya oynadı ya da içlerini boşalttı. Onlara Arab’ın hiç kullanmadığı anlamaları vererek öğrencilerine ayet ve hadislerin nasıl tahrif edileceğini gösterdi. Küresel sömürüyü tehdit eden “cihad”ı illegal bir ameliye olarak göstererek, eliyle, olmasa diliyle o da olmasa kalbiyle buğz eden Müslümanı hiçbir menfi hâdiseye tepki vermeyen varlığa dönüştürmek istedi. Batıyla hesaplaşacak neslin ufkunu daralttı. Zina, riddet gibi suçları umûr-u adiyeden göstererek ahlâkî zafiyetin yolunu sonuna kadar açtı. Fıkıh dahil bütün ilimlerin ıstılahlarıyla oynadı. Hiçbir ayete, hiç bir hâdise dayanmayan görüşlerle tesettürü tanımladı, hicabı bir bez parçasına çevirdi.
    - Yerli Oryantalizm...
    Oryantalizm, kemmiyet itibariyle az fakat keyfiyet itibariyle çok sayıda Müslümanla doğrudan irtibat kurduğundan ve bütün Müslümanlar tarafından da ne için kurulduğu bilindiğinden, tesiri istenilen neticeleri vermedi. Bu yüzden oryantalizm “yerli oryantalizm” şubesini açtı. Müslüman adı taşıyanların görev yaptığı bu şubenin personeli, müsteşriklere ait ifadeleri sanki kendi beyânatı gibi nakletti, bu çerçevede makaleler yazdı. Oryantalistler, “dinin hasımları” olarak görülürken, yerli şubenin memurları, “büyük kurtarıcı”, “Hiç kimsenin söyleyemediğini haykıran düşünür.”, “özgürlük kürsüsü” gibi abartılı ifadelerle yüceltildi, ifsad ameliyeleri “büyük ıslah projesi” olarak takdim edildi.
    Cemaleddin Afganî’den günümüze kadar “Büyük muslihler” olarak ortada dolaşanların siyaseten etkin oldukları İslâm coğrafyasında Müslümanların sahipsiz halleri, yıkılan şehirleri, işgal edilen ülkelerinin düzenledikleri sempozyum ya da tezlerde yer bulamaması, Kur’an’a masal diyen akademisyenlerin, ümmet’in dirilişi ile alakalı tek bir makale kaleme almaması yerli oryantalizmin hedef saptırma, oyalama, uyutma gibi mekrî ameliyelerde ne kadar başarılı olduğunu göstermiyor mu?
    - En Karmaşık Telbîs-u İblis...
    Mustağriblerin İslâmî bir ad ile çağrılmaları, “Müslümanların yenilmişliğine çare arıyoruz” şeklindeki sloganları, İslâm’ın sabitelerini inkar etmeyi, “çağdaş bir zorunluluk”, “akademik özgürlük” gibi aldatıcı cümlelerle beyân etmeleri, Cennet’i Dünya’da arayan konfor Müslümanlarını etkiledi. Oryantalistler, İslâm’ı yok etme, Mustağribler/yerli oryantalistler ise ihya etme iddiasında olduğundan öncekilere nisbetle bin kat daha etkili oldular. Adlarının “Mustafa”, Hasan”, lisânlarının Müslümanların lisânı olması, ümmetle aynı soydan aynı boydan gelmeleri, büyük bir yanılgıya yol açtı. Bu yüzden geçen asır tarihin en karmaşık telbîs-u iblisine tanık oldu. Dışarıdan sarsılamayan İslâmî bünye, içerden büyük bir darbe yedi.
    Yerli oryantalizmin memurları Allah Rasûlü’nün haber verdiği gibi, “Cehennem’in kapılarına çağıran adamlar” olarak kendilerine icabet edenleri Cehennem’e atmak için çabaladı. Huzeyfe b. Yeman Allah Rasulü’ne “Sıfhum lenâ/Bize onları tarif et” dediğinde, Efendimiz, “Bizim derimizden, milletimizden ve bizimle aynı dili konuşanlardan” olacaklar buyurdu.
    - Kur’an’a Tarihin En Büyük Saldırısı: “Demitolojizasyon”
    Tarihî süreç içerisinde Kur’an’a karşı düzenlenen saldırıların en tehlikelilerinden biri, Kur’an’daki kıssaların bir kısmının uydurma olduğu iddiasıdır. Yerli oryantalizm bu ameliye ile Kur’an’ın kutsallığını yok etmek sonra da onu yaşanan değil, müzede ziyaret edilen bir kitap haline dönüştürmeyi hedefliyor.
    “Kur’an’da geçen bir kıssanın, bilfiil bir yerde yaşanması zorunlu değildir” diyen yerli oryantalizm, bu iddiasıyla dileyenin, dilediği sistem muvacehesinde bir kıssayı alıp, almamasının, ona hakikat ya da mitoloji demesinin yolunu açtı.
    - Mustafa Öztürk’ün “Bilimsel Nesebi”...
    Allah’ın kitabında, “bâtılın zıddı ya da vakıaya uygun hüküm” anlamına gelen “hak” kelimesi kıssalar bağlamında, onların vakıaya uygun, yaşanmış olaylar olduğunu bildirmek için kullanılır. Ne var ki Cahiliyye Araplarından sonra Yahudi asıllı Oryantalist Josef Horevitz (v.1931) “Mebâhisu Kur’anîyye” adlı eserinde Kur’an-ı Kerîm’deki kıssalar için “ustûre/masal/mitoloji” ifadesini kullanarak, cahilî iddiayı iftira mahşerinden şarkiyat enstitülerine taşıdı. Ardından da -sistem gereği- yerli oryantalizm “mitoloji” yakıştırmasına kendi icadıymış gibi akademik çalışmalarda yer verdi. Bu bağlamda Sorbonne’da Emile Durkheim’in (v.1917) danışmalığında İbn Haldûn (v.808/1406) üzerinde tez hazırlayan bir ara Mısır’da Milli Eğitim Bakanlığı da yapan Taha Hüseyin “Fi’ş-Şi’ri’l-Câhilî” adlı eserinde Kur’an’ın ve İslâm’ın temel esasları için tecavüzkar ifadeler kullandı. Kıssalarla alakalı olarak da, Tevrat ve Kur’an’ın Hz. İbrahim ve İsmail’den bahsetmesi, bu iki ismin birer tarihî şahsiyet olduklarını isbat için yeterli değildir, dedi. Daha sonra ise Muhammed Ahmed Halefullah, hocası Emin el-Hulî’nin nezaretinde 1947 yılında hazırladığı, “el-Fennu’l-Kasasî fi’l-Kur’ani’l-Kerîm” başlıklı tezinde Kur’an’daki kıssaların bir kısmının ustûre/masal olduğunu, Kur’an’da tarihte hiç yaşanmadık hayalî olayların geçtiğini iddia etti. Bu iddialar üzerine Mısır karıştı, ulemâ, bu anlayışa sahip olanları tekfir etti, tepkiler üzerine şimdiki adı Kahire olan Fuad Üniversitesi tezin reddine, öğrencinin de okuldan uzaklaştırılmasına karar verdi. O tarihe kadar sesi çıkmayan Emin el-Hulî Kur’an’daki kıssaların uydurma olduğunu, Halefullah’ın tezindeki her mevzunun gerçeği yansıttığını, ateşe atılsa da bu hususu savunacağını söyledi.
    - Masalcılarla Tarihselciler Aynı Safta...
    Mısır’da bu çizgi tarihselci düşünceyle aynı damarda akmıştır. Nitekim, el-Hulî’nin sistematize ettiği, Aişe Abdurrahman, Ahmed Halefullah ve diğer “Edebî Tefsîr” ekolü bağlıları tarafından Kur’an’a tatbik edilen ve Kur’an’ın sırf bir edebî ürün olduğunu söyleyerek,-haşa- Allah Rasûlü tarafından uydurulduğunu îma eden anlayışın temellendirilmesi noktasında en kapsamlı çalışma, Kur’an hakkındaki görüşleri hezeyanlarla dolu olduğundan dolayı Mısır ulemâsı tarafından irtidat ettiğine, dolayısıyla hanımıyla akdettiği nikahın fesh olduğuna hükmedilen Nasr Hamid Ebû Zeyd’e aittir. Nasr Hamid’in irtidadına hükmedilince en önemli müdafii, Kur’an’a masal diyen Halefullah olmuştur.
    - Kur’an’ı Kerîm’e Masal diyen Yerli Bir Oryantalist: Halefullah...
    Tezinde Kur’an’daki pek çok kıssanın tarihi açıdan bir geçerliliği olmadığını iddia eden Halefullah, İslâm’ın kürsüsü olarak iştihar eden Mısır’da, Kur’an’da tarihi gerçeklere aykırı anlatımlar olduğunu ileri sürdü.
    Kur’an’ın Nüzûlünden 14 asır sonra Mısır’da Müslüman adını taşıyan biri, Mekke müşriklerinin ağzıyla Kur’an’la mücadeleye girişti: “Onlardan okuduğun Kur’an’ı dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde: ‘Bu Kur’an eskilerin masallarından başka bir şey değildir.’ diyerek seninle mücadele ederler.” Oryantalizmin yerli şubesi, arkasına küresel eşkiyayı alarak milyonlarca Müslümanın yüzüne baka baka Kur’an’a “masal” deme cüretinde bulundu.
    - Tez Çapında Cür’etkârlık...
    Halefullah’la bir tez çapında ifade imkanı bulan Kur’an’a “masal” deme cür’etkârlığı aslında şunu iddia etmektedir: “Tarihî verilerle Kur’an-ı Kerîm çatıştığında, tarih esas alınır, Kur’anî olan bilgi terkedilir”. Beşerî olanı, ilahî olana önceleyen bu anlayış, adı Müslüman olan kişiler tarafından temsil edilmesi itibariyle materyalist bir inkardan daha tehlikeli olmuştur.
    - Tarih Kitapları mı, Kur’an mı?..
    Hz. Adem’le başlayan insanlığın tarihi on binlerce yıla dayanmakta. M.Ö. 3500 tarihinde bulunması itibariyle yazının yaşının da 1500 küsür yıl olduğunu kabul edersek, en iyimser ifadeyle insanlık tarihinin 5500 yılından öncesini inkar etmiş oluruz. Kur’an-ı Kerîm ise yazının henüz bulunmadığı, dolayısıyla tarih yazıcılığının olmadığı zamanlardan, o zamanlarda yaşayan peygamberlerden de bahsediyor. Ayrıca tarihî bir olayı nakletmek, tarihçilerin itikadî, siyasî, ictimâî kabullerine göre de değişir. Her tarihçi naklettiği bir hâdiseyi ona inancının boyasını dökerek anlatır. İstanbul Fethi’ni Bizans ve Osmanlı tarihçilerinin eserlerinden okuduğunuzda, tek ortak noktanın İstanbul’un Osmanlı Devleti tarafından fethedildiğidir. Bunun dışında hemen her konu farklı vurgularla anlatılır. Buna rağmen malum anlayışa göre Kur’an-ı Kerîm’le tarih çatıştığında yine de tarihi tercih etmek, “bilimsel olmanın” gereğidir. Bu yüzden Halefullah, Allah’ın vahyini esas alıp, insanın yeryüzü serüvenine nisbetle daha dün başlayan tarihi tashih etmek yerine; tarihi esas alıp Allah’ın ayetlerini tashih etme cür’etinde bulundu. Ne var ki, adı Ahmed olan bir Mısırlı böyle bir muhtevaya sahip tarihî verileri dikkate alıp, onlarla yer yer çatışan Kur’an’a ustûre/masal/mitoloji demeyi tercih etti.
    - İncil’i Esas Alıp Kur’an’a “Masal” Demek...
    Yahudi asıllı Josef’ten aldığı “Kur’an”a masal isnadında bulunma vazifesini eda ederken, reddiye sağanağına yakalanan Halefullah’ın halefi olmaya soyunan çağdaş ilâhiyatçının neyi, nasıl, kimden arakladığını anlayabilmek için nesebinin dayanağı olan Halefullah’ın tezini bir örnek bağlamında muşahhaslaştıralım:
    Halefullah, Yahudi ve Hristiyanların Hz. İsa’nın beşikte konuşmasını, “Eğer konuşmuş olsaydı olağanüstü bir hâdise olan bu durumun Tevrat’ta nakledilmesi gerektiğini” iddia ederek, reddettiklerini nakleder. Halefullah’ın dikkat çektiği bu ayet, Allah Rasûlü zamanında Yahudi ve Hristiyanların yaşadığı toplumda onların yüzüne karşı okundu. Ancak İslâm’ı reddetme, Kur’an’a itiraz etme noktasında fevkalade bir iştiyak içerisinde olmalarına rağmen bu hususta hiçbir muhalefetleri olmadı.
    Fahruddîn er-Râzî, kelâmcılardan naklen Hz. İsa’nın kundakta iken konuşmasını reddeden Hristiyanlara cevap sadedinde şunları söyler: “Hz. İsa’nın kundakta konuşması Hz. Meryem’in fuhuş iddialarından beraatine delalet etmek içindir. Orada bulunanlar da, Hz. İsa’yı duyanlar da az bir kalabalıktı. (Bu tür durumlarda meselenin gizliliği noktasında anlaşmak normaldir.) Onlar, bunu zikretmeleri durumunda Yahudiler tarafından tekzip edilip yalancılıkla itham edileceklerini hissettiklerinden dolayı sustular ve bütün bunlardan dolayı mevzu, Allah Teâlâ’nın, Rasûlü Hz. Muhammed’e haber vermesine kadar gizli kaldı.”. Ayrıca bütün Hristiyanlar da bu durumu inkar etmedi. Nitekim Cafer b. Ebî Talib, Meryem Sûresi’ni Necaşi’ye okuyunca, Necaşî, “İsa (a.s.) olayıyla bu Kelâmda zikredilenler arasında bir çekirdek kadar fark yok” dedi.
    Tarih kitaplarının Hz. İsa’nın çocukken konuştuğunu yazmamış olması da hâdisenin yaşanmadığına delil olamaz. Çünkü tarih, ferdi planda cereyan eden binlerce hâdiseyi yazmadı, yazamadı. Hz. İsa’nın -bir çocuk olması hasebiyle- konuşması da ferdî bir olay olarak tanıkların zihin dünyasında kaldı, kayda geçilmediğinden dolayı da sonraki kuşaklara intikal etmedi.
    Tarih yazıcılığının subjektifliği, hâdisenin İslâm’da olduğu gibi rivayet sistemiyle nakledilmiş olmaması ortada iken, garip hâdiseleri tarihî hakikat olarak kabul edip; Allah’ın ayetlerine tahrif edilen kitaptan ya da masal mecmualarından delil ya da itibar aramak, “evham”ı “yakîn” bilgiye tercih etmektir.
    İncil üzerinde tarih boyu pek çok insan tasarrufta bulunmuş, bu yüzden hakla batıl bazen aynı cümlede, bazen de aynı sayfa ya da kıssada yer almıştır. Batılıların tarihlerinin önemli bir bölümünün kuruntu, efsane, yalan, propaganda ve biraz da hâdiseleri olduğu gibi nakletme ameliyesinden ibaret olduğu zahirken; nasıl oluyor da tarihin, bir çocuğun kundakta konuşmasını kayda geçmemesini, onu haber veren Allah’ın ayetinin tekzip edilmesine delil olarak kabul edebiliyorlar?
    - Hz. Meryem’i Niçin Yakmadılar?..
    İmrân’ın eşi Hanne’nin adanmış çocuğu Hz. Meryem ne nişanlandı, ne evlendi, ne de kendisine bir erkek dokundu. Rahbanî bir hayatı tercih etti ve ömür boyu bu hayata sadakat gösterdi.
    Yahudi Şeriatı’na göre, bir din adamının kızı zina ederse ateşte yakılırdı. Hz. Meryem de, Hz. Harun’un soyundan bir din adamının kızı olarak, evlenmeden bir erkek çocuk dünyaya getirdi fakat ateşte yakılmadı. Çünkü dünyaya getirdiği oğlu İsa beşikte konuşarak annesi Meryem’in fuhuştan beri olduğunu kanıtladı.
    Müseccel Yobazlardan Öztürk’e : “Masal Saldırıları”...
    Oryantalizmin masasından Mısır’a taşınan, müellifi Halefullah tarafından da savunulamayınca arşive kaldırılan “kıssaların uydurma olduğu hezeyanı” eski bir televizyon programcısı vasıtasıyla ilâhîyat kürsülerinde seslendiriliyor.
    Küfür cephesinin müseccel yobazlarından şu kadar yıl sonra bir ilâhîyat hocası Allah’ın, Kitabı’nda defaatle hakikat olduklarını beyân ettiği, en güzel dediği, müminleri ibret almaya çağırdığı, uydurma olmadığını tasrih ettiği Kur’an kıssalarına “masal” isnadında bulunuyor. Evet, Öztürk aynen şunları söylüyor: “Bizce bu noktada yapılacak en büyük yanlış, Kur’an kıssalarının tümünü birer tarihi hakikat olarak …. mütalaa etmektir.” Ne gariptir ki bu hezeyanları Mekke müşrikleri ya da oryantalistler değil bir ilâhîyat hocası söylüyor. Bu ilâhîyatçıya göre Kur’an-ı Kerîm’deki kıssaların gerçekte yaşanmış olaylar olduğuna inanmak, yani Mekke müşriklerinin “öncekilerin masalları” şeklindeki hezeyanını reddetmek, “Dogmatiklik, eğer değilse safdilliktir.”
    Aldığı maaş gereği Kur’an-ı Kerîm’i anlatmakla mükellef olan birinin, oryantalistlerin cephesinden Mekke müşriklerinin ağzıyla Kur’an’a saldırması bu yönüyle ilktir. Bu ilk olma şerefi de Öztürk’e aittir.
    Yerli oryantalistlere göre niçin Allah’ın peygamberlerinden bahseden ayetleri “masal” oluyor da, mesela tarihçilerin kitaplarına aldığı haberler “masal” sayılmıyor; tarih kitaplarına, masal mecmuası denmiyor? Eğer bu duruma, insanların bir kısmının bu kıssaları tasdik etmemeleri gerekçe gösterilecekse ya da bazılarının onları benimsemediği söylenecekse, peki neden herkesin ittifakla kabul etmediği nazariyelere masal değil de nazariye deniyor?!
    Herhangi bir mesele, ilmî açıdan ne kadar mantığa uymasa da insanlar ona yine de masal demezler. Çünkü bu mesele insanî olduğu kadar ahlakî bir mevzudur da. Bu noktada Öztürk’ün, Allah Teâlâ’nın Kur’an’da bildirdiği kıssaları tasdik edip-etmeme muhayyerliği tabiki vardır hatta vahye inanmayabilir de. Fakat ne onun, ne de onun gibilerin anlayamadıkları ya da inanmadıkları ayetlere “masal” deme hakkı yoktur.
    - Öztürk Kur’an’ı Ne Kadar Biliyor?..
    Sahâbe, Kur’an’ı daha çok Allah Rasûlü mihrapta iken O’nun ağzından dinlerdi. Risâletin bereketiyle erkekler gibi pek çok kadın sahabi de Kur’an’la istidlal edecek seviyeye yükseldi. Bir gün Hz. Ömer hutbede hâzirûna “Mehirde aşırı gitmeyin!” deyince, bir kadın yerinden kalkıp şöyle seslendi: “Ey Ömer! Allah bize veriyor, sense bizi mahrum ediyorsun. Allah Kitabında, "Onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayınız." buyurmuyor mu? Bunun üzerine Hz. Ömer, “Kadın isâbet etti, Ömer yanıldı.” dedi, Başka bir rivayette ise, başını öne eğip şöyle dedi: “Bütün insanlar senden daha fakihtir Ey Ömer!”
    Mustağriblerden proje adamı olmayanlarının savrulmasının temel nedeni, meselelere bütüncül bakamamaları, bir konuda, ilgili diğer ayetlerden habersiz, siyak-sibaktan mahrum bir halde tek bir ayet üzerinden hüküm vermeleridir. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin kafir olduğunu söyleyen ayete dayanarak Laik bir devlette görev yapan Müslümanların da “kafir” olduğunu iddia eden “Tekfirci Müslümanlar” meseleyi, Hz. Yûsuf’un, Allah’ın indirdiklerine göre yönetilmeyen bir ülkede hazineden sorumlu bakan olmayı talep etmesi ile birlikte değerlendirselerdi, Müslümanları tekfir etmeyecek, Mâide Sûresindeki ayeti, “Allah’ın indirdikleriyle (onları inkar ederek hükmetmeyenler) kafir olur.” diye anlayacaklardı.
    “Şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” ayetinden hareketle şefaati inkar edenler, Google‘da “şefaat” yazıp ayet-i kerîme arama yerine siyak-sibak bağlamında tefsîr ilmine vâkıf olsaydı, önceki ayetlerde ölmeden önce ceza gününü yalanlayanlara şefaatçilerin şefaatinin fayda vermediğini görecek, Taha Sûresi 109. ayeti kerîmeye baktığında da Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseler arasında şefaatin olduğunu idrak edecek, Müddessir Sûresindeki ayetin kafirler; Taha Suresi’ndeki ,şefaatin caiz olduğunu bildiren ayetin ise Müslümanlar hakkında olduğunu anlayacaktı.
    Ebû Zerr Allah Rasûlü’ne önce hangi mescidin yapıldığını sorar, Efendimiz’in “Mescid-i Haram” şeklindeki cevabı üzerine, “sonra hangi mescid” der. “Mescid-i Aksa” cevabını alınca da, üçüncü defa “Kem beynehuma/İkisi arasında ne kadar bir zaman var?” diye sorar; Allah Rasûlü de “kırk yıl” buyurur. “Hz. İbrahim’le Hz. Süleyman arasında 1000 yıldan daha fazla bir zaman var.” diyerek iki mescidin inşa tarihi arasında 40 yıllık bir zaman olmasının hakikati yansıtmadığını söyleyen ve bu söylem etrafında fırtına koparanlar, Kur’an ve Sünnet arasındaki irtibatı çözebilseydi ya da Kur’an meali müktesabatını biraz da olsa aşabilseydi, hadisi inkar etmeyecek belki de şunları söyleyecekti, “Hz. İbrahim, oğlu İsmail’i eşi Hacer’le birlikte Mekke’ye bıraktığında Kabe-i Muazzama vardı, daha sonra ise Kabe’yi büyüyen oğlu İsmail’le mevcut temelleri üzerine yükseltti. Yeryüzünde yapılan ilk binanın Kabe olduğu, Hz. İbrahim’in İsmail’i Mekke’ye getirdiğinde Kabe’nin temellerinin orada durduğu, Âl-i İmrân Sûresi’nde geçen ayetteki “وضع” fiilinin bir şeyi bina etmek; Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’le birlikteki ameliyesini konu edinen Bakara Sûresi’ndeki ayette geçen “يرفع” şeklindeki fiilin yine ayette zikredilen القواعد /temeller üzerine bir yükseltme olduğu hakikatine vâkıf olanlar, Hz. İbrahim’in Kabe’yi yapmadığı, tamir ettiği, Beytullah’ın inşasının da esasta 6 devreye ayrıldığını bilecek böylece iki peygamber arasında bin yıl olmasına bakarak Ebû Zerr’in rivayetini reddetmeyecek, hadiste geçen “kırk yıl” ifadesiyle Kabe ile Mescid-i Aksa’nın ilk olarak yapıldığı tarihlerin kastedildiğini anlayacaktı.
    - Eczacı Gibi...
    Batı’nın “demitoloji” eskisini pazarlayan Öztürk de, eğer Kur’an’a vâkıf olsaydı, Allah Teâlâ’nın cahillerden olmaması için Hz. Nuh’a vaaz ettiğini, “Allah size ne güzel vaaz ediyor” mealindeki ayeti ve mevzu ile alakalı diğer Kur’anî beyânları hatırlasaydı Allah’ın en büyük vaiz olduğunu görecek ve “vaaz” etmekten, istihzaî bir ameliye olarak bahsetmeyecek, bilakis ibret alamadığından dolayı kahrolacaktı.
    Eğer Öztürk, Kur’an-ı Kerîm’i mealler üzerinden değil de Kur’an’ın kendinden okusaydı (belki okuyor da belli etmiyor) “vaaz”ın ne demek olduğunu anlamaya biraz daha yaklaşacak, onunla istihza etmeyecek ,bilakis Rudolf Bultmann (v.1976) gibi Protestanları taklit etmekten, “vaaz etmeyi” daha önemli görecekti.
    “Hafız ya da bütüncül okuma” derken, bir hocanın rahlesinde sıra kitaplarını okumayan ve bu yüzden sattığı ilacın hangi hastalığa deva olduğunu bilmeyen eczacı gibi, Kur’an-ı Kerîm’den habersiz hafızları ya da meal muhafızlarını kasdetmediğimiz açıktır.
    - Ahlâkî Kriz...
    Öztürk, hafız olmadığından ya da Kur’an’ın bir ayetine mana verirken konuyla alakalı diğer ayetleri hatırlayacak bir hafıza ya da okuma disiplinine sahip olmadığından, Mekke müşrikleri ya da Josef’in ağzıyla Kur’an’daki kıssaların bir kısmına masal derken Allah’ın Kur’an’da kaç yerde kıssalardan “hak” yani yalan olmayan, gerçekte yaşanmış hâdiseler diye bahsettiğini hatırlamıyor ya da hatırlıyor fakat ciddiye almıyor. Kur’an’ın bir kısmına masal diyen kişi için her iki durum da geçerli olabilir. Burada garip olan şu ki Charlie Hebdo, Allah Rasûlü’ne hakaret ederken ayağa kalkan Müslümanların, bir ilâhîyat hocasının Allah’ın ayetlerine masal demesine “akademik özgürlük” diyerek sessiz kalıp ilmî cevaplar vermemesidir. Aslında bu durum Müslümanların ne kadar derin bir ahlâkî kriz yaşadıklarını göstermektedir.
    - “İndirilen Dinciler” Niçin Sessiz?..
    Konuşmasına “uydurma” diyen birisine öfkelenmek buna mukabil “hakikat” olduğu bizzat Allah Teâlâ tarafından beyân edilen Kur’an’daki kıssalara masal diyen adamlara müsamaha göstermek, beşer sözünü Allah Kelâmından daha âlî görmek anlamına gelir. Sünnet’e ittibâyı emreden ayet-i kerîmeler fehvasınca “Kur’an-ı Kerîm’i, Sünnet-i Seniyye’yi dikkate alarak anlamak gerektiği”ni söyleyen Müslümanları, “uydurulan dine” inanmakla itham edenlerin, ayetlere mitoloji diyen Öztürk’e sessiz kalmaları, amaçlarının “sahih din” terkibiyle İslâm'ı tahrif etmek olduğunu göstermesi açısından dikkati câliptir.
    - Hulâsa...
    Tahrif edildiği zahir olan bir kitabı esas alarak tek bir ayeti bile değişmeyen Kur’an’ı tashih etmeye kalkışmak, bir âlimi dinleyen cemaatin, “Bizim yanımızda tahrif edilen bir kitap var ya da hurafe anlatan bir hocamız mevcut, bu söyledikleriniz onların beyânına aykırı.” deyip onu reddetmesine benziyor. Bir âlimi hurafeyi esas alıp reddetmek nasıl akla ziyan bir ameliye ise, “Muharref kitaptaki bir mesele, niçin Kur’an’da yok?” diye sormak ve bu soru üzerinden Hz. İsa’nın beşikte konuşmasını sorgulamak da o derece yanlıştır. Tarihçilere ait eksik ve sığ verileri dikkate alıp Allah’ın ayetlerine “masal” demek de insanın sahip olduğu bütün kıymet vasıtalarına ihanettir.
    Felsefî metinlerini tercüme edenler, küllî mânâda bir tepkiye muhatap olmamak için kavramlar üzerinde oynama yapıp, kelimeleri muhtevasından daha ziyade karşı tarafın bakışına göre değerlendirmiş, bu yüzden “felsefe”yi, “hikmet” olarak tercüme etmişti. Öztürk de “Masal ve Kur’an” başlığına milletin büyük bir tepki vereceğini düşündüğünden, protestan teolog Rudolf Bultmann tarafından Yeni Ahit’i kurtarmak için kurgulanan mitolojiden arındırma ameliyesi “demitolojizasyon” kelimesini tercih etti ve yazısına “Demitolojizasyon ve Kur’an” başlığını koydu.
    Müslüman bir topluma hitap ettiğinden ya da bir takım şeyleri açıktan söyleyecek zamanın henüz gelmediğini düşündüğünden başlıkta “masal” kelimesini kullanmaya cesaret edemeyen Öztürk, yazının içerisinde hatta kitabın önemli bir bölümünde “Kur’an’da masal var” demekten çekinmiyor fakat bunu demitoloji gibi avamın vehle-i ûlada anlayamayacağı kelimelerle ya da, “bir gözün görmüyor” demeye cesaret edemediği adama, “bir gözünüz görüyor” diyen kişi gibi, “Kıssaların tümünü kurgusal-fiktif anlatı kapsamında mütalaa etmek yanlıştır” gibi bir ifadeyle bir kısmının uydurma olduğunu iddia ediyor. Bunu bazen sarahaten bazen de delaleten yapıyor. Yaşanmasına engel olamadıkları ayetleri, “Dinlemeyin bu Kur’an’ı” diyerek engellemeye çalışanlar nasıl izzet seli önünde çer çöp olduysa, O’na masal diyenler de aynı âkıbete uğradılar ve uğrayacaklardır.
    Ne gariptir ki fakültedeki birkaç saatlik dersi azalacak diye bildiri yayınlayanlar Allah’ın ayetlerinin bir kısmına masal diyen Öztürk’e karşı sağır, kör ve dilsiz kesildiler. Halbuki Öztürk bu haliyle hem ilâhîyatları zan altında bırakmakta, hem de, Kur’an-ı Kerîm’deki kıssalara Mekke müşrikleri gibi “önceki milletlerin masalları.” diyerek dışardan Kur’an’a saldıran Charlie Hebdo’dan daha tehlikeli adımlar atmakta, daha kalıcı tahribat yapmaktadır.
    Esasında bütün mesele iki noktada temerküz ediyor: Öztürk ya bir proje adamı olup oryantalizmden alınan memuriyeti gönüllü veya ödüllü olarak îfa ediyor, ya da bir hocanın rahlesinde sıra kitaplarını okumadığından yoldan uçuruma, bekadan fenaya savruluyor. En iyimser nazarla Öztürk’ün ikinci maddeye ait olduğunu düşünüyor ve zaman zaman sebbiyelerinde, “Ben de Arapça bilirim, nesebim muhterem bir hocaya dayanır, benden kuşkulanmayın” amacıyla kullandığı, “Ben Emin Saraç Hoca’dan okurken…” şeklindeki ifadesinin gereğini yapmasını; zaman zaman katıldığı bu yüzden nasipdâr olamadığı o derslere düzenli olarak katılıp, Hocamız’dan icazet almasını tavsiye ediyoruz. Böylece hem hatalarını düzeltir, hem Joseflere bağımlılıktan kurtulur, hem de -bize karşı konuşurken yaptığı gibi- yanına oturttuğu bir kadının huzurunda“reddiye” diye “sebbiye” de bulunmaz; "o kadının ya birisinin eşi, ya birisinin annesi olduğunu hatırlar, iffet yarası kapanmaz" der, müeddeb olmayı öğrenir, ahlâk fakülteleri olarak da vazife îfa eden ilâhîyatlarda gayri ahlâkî konuşmalar yapmaz.
    Kur’an’a “masal” isnadında bulunarak onu itibarsızlaştırmaya çalışmak, içinde bulunduğunuz zamanın en büyük münkerlerinden biridir. Allah’ın münkeri nehyetme görevi verdiği her Müslümanın -eğer imanı sorunlu değilse- bu zihniyetle mücadele etmesi zorunludur.
    Öztürk’e, birinde küresel eşkiyaya, diğerinde ise içerden İslâm’a yapılan hain saldırılara karşı koymak şeklinde iki cephemiz olduğunu hatırlatır; Kur’an-ı Kerîm’e saldırmaya devam ettiği müddetçe de “fikir menzilimiz”den çıkmayacağını bilmesini isteriz.
    (İhsan Şenocak, http://www.ihsansenocak.com)
  • Ömür Hanımla Güz Konuşmaları

    Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör- meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü- şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından? Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi- lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö- nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa? Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va- rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal- gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya- kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım? Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü- reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka- ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko- nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya- şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par- çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü- nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy- gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen- cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka- lıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı- maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü- rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı- rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so- kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?

    Şükrü Erbaş
  • İşi alacağından o kadar emindi ki, Westchester'e bavuluyla gelmişti. Christiansenlerin salonunda otururken üzerinde mavi, sade paltosu, başında şapkasıyla yirmi bir yaşından bile genç gösteriyordu.

    “Daha önce mürebbiye olarak çalıştınız mı?” Bay Christiansen sordu. Kanepede karısının yanına oturuyordu. “Demek istediğim herhangi bir referansınız var mı?”

    “Son yedi aydır Bay Dwight Howell'in New York'taki evinde hizmetçiydim.” Lucille aniden, koca gri gözleriyle adama baktı. “İsterseniz onlardan referans alabilirim… Fakat bu sabah ilanınızı gördüğümde vakit kaybetmek istemedim. Zira her zaman çocukların olduğu bir yer istemişimdir”

    Bayan Christiansen kızın heyecanına gülümsedi ve, “Telefonla danışabiliriz tabii ki... Ne dersin Ronald? Çocukları gerçekten seven birini istediğini söylerdin hep,” dedi.

    Ve 15 dakika sonra Lucille Smith, büyük evin arkasındaki hizmetli evindeki odasında, yeni beyaz üniformasını giyerken aynada kendine, “Yeniden başlıyorsun Lucille. Daha önce olan her şeyi unutacaksın,” diye mırıldanıyordu.

    Sanki kendi sözlerini inkâr ediyormuş gibi gözleri yine çok geniş açılmıştı. Böyle kocaman açtığında annesininkine benziyorlardı ve annesi de unutması gereken şeylerin bir parçasıydı.

    Hatırlanacak birkaç şey vardı zaten. Birkaç aptalca alışkanlık, kül tablasında kâğıt yakmak, bazen zamanı unutmak-ki birçok insanın yaptığı küçük şeylerdi- ama bunları yapmaması gerektiğini unutmaması lazımdı. Pratikle hatırlayabilirdi çünkü o da diğer insanlar gibiydi. (Psikiyatrist öyle dememiş miydi?)

    Hizmetliler eviyle büyük evin arasında uzanan bahçeye ve çimlere baktı. Uzunluğu eninden bir hayli fazla olan bahçe, ortasındaki çeşmeyle çok güzeldi! Ağaçlar son derece uzun ve sık olduğu için, hiçbir şey goremiyordu Lucille. Ve ağaçların ötesinde başka bir ev olup olmadığını itiraf etmek veya inanmak istemiyordu. New York’taki Howell evi yüksek ve oymalı idi. Düğün pastaları arasında eski bir düğün pastasına benziyordu adeta...

    Christiansen evi dost canlısı ve hayat doluydu! Tanrı'ya şükürler olsun ki çocuklar vardı! Ama onlarla henüz tanışmamıştı.

    Aceleyle aşağı indi ve büyük eve yürüdü. Christiansenler ona ne kadar ödeyecekti? Hatırlayamadı ve umursamadı. Sırf böyle bir yerde yaşamak için bedavaya çalışabilirdi.

    Bayan Christiansen onu üst kata, renkli kalemler ve resimli kitaplar arasında oynayan çocukların olduğu odaya götürdü.

    “Nicky, Heloise, bu yeni bakıcınız,” dedi anneleri. “Adı Lucille”

    Küçük oğlan ayağa kalktı ve “Nasılsınız,” dedi.

    Lucille’i daha küçük olan ikinci çocuğuyla tanıştırırken, “Ve Heloise,” dedi Bayan Christiansen.

    Heloise baktı ve “Nasılsınız,” dedi.

    “Nicky dokuz ve Heloise altı yaşında”

    Lucille gözlerini çocuklardan alamıyordu. Mükemmel evin mükemmel çocukları. Güvenen, sevecen, meraklı gözlerle ona baktılar.

    Bayan Christiansen’in küçük kızın saçlarını sevgiyle, nazikçe düzeltmesi Lucille’i büyülemişti. “Öğle yemeği zamanları geldi,” dedi kadın. “Yemeğini burada yiyeceksin Lucille. Lisabeth birkaç dakikaya getirir.” Kapıda durakladı, “Hiçbir şey için gergin değilsin, değil mi Lucille?”

    “Oh, elbette hanımefendi”

    “Güzel, olmamalısın tabii” Başka bir şey söylemek ister gibiydi, ama sadece gülümsedi ve çıktı.

    Lucille kadının ardından bakarken başka şeyin ne olabileceğini merak etti.

    Nicky, "Catherine'den çok daha güzelsin," dedi. “Catherine daha önceki bakıcımızdı. İskoçya'ya geri döndü. Catherine'den hoşlanmazdık”

    “Evet,” dedi Heloise, “Catherine'den hoşlanmazdık”

    Nicky kız kardeşine baktı. “Söylemek istediğim, böyle konuşmamalısın!”

    Lucille güldü. Sonra Nicky ve Heloise de güldü.

    Bir hizmetçi elinde öğle yemeğiyle girdi ve odanın ortasındaki masaya koydu. “Hanımefendi ben Lisabeth Jenkins,” dedi utangaç.

    “Ben Lucille Smith”

    “Bir şeye ihtiyacınız olursa sadece seslenin,” dedi hizmetçi.

    Üç omlet ve biraz domates çorbası vardı. Gümüş bir cezvede Lucille'in kahvesi, iki büyük bardakta da çocukların sütü vardı.

    Çocuklarla olmak harikaydı. Howelllerin evinde sürekli sakarlıkları olmuştu ama burada bir kaşık ya da tabak düşürse bile bunun önemi olmazdı. Çocuklar sadece gülerdi.

    Lucille kahvesinin bir kısmını içti, ama fincan kayınca kahvenin bir kısmını bezin üzerine döktü.

    “Domuzcuk!” Heloise güldü.

    “Heloise,” dedi Nicky ve banyodan kâğıt havlu almaya gitti.

    Birlikte temizlediler.

    “Babam bize her zaman kahvesinden biraz verir,” dedi Nicky yerine otururken.

    Lucille, çocukların bunu annelerine anlatıp anlatmayacaklarını merak ediyordu. Nicky'nin şantaj yapıp rüşvet istediğini hissetti. “Öyle mi,” diye sordu.

    “Sütümüze birazcık kahve döker,” diye ilave etti Nicky.

    Lucille, her iki bardağa da biraz döktü. “Böyle mi?”

    Çocuklar zevklendiler. “Evet!”

    “Catherine bize kahve vermezdi, değil mi, Heloise,” dedi Nicky.

    “Vermezdi!” Heloise lezzetli sütten büyük bir yudum aldı.

    Lucille'in içi mutlulukla doldu. Çocuklar ondan hoşlanmıştı, buna hiç şüphe yoktu. Üç yıl boyunca farklı evlerde hizmetçi olarak çalıştığını, şehir parklarına gittiğini ve sadece oturup çocukların oynamasını izlediğini hatırladı. Ama genellikle ahlaksız ve kötü bir dil kullanmışlardı. Bir keresinde bir annenin kendi çocuğuna vurduğunu görmüştü. Lucille nasıl acı ve korku içinde kaçtığını hatırladı.

    “Niçin bu kadar büyük gözlerin var,” diye sordu Heloise.

    Lucille sanki itiraf eder gibi, “Annemin de büyük gözleri vardı,” dedi temkinli.

    Annesi üç hafta evvel ölmüştü ama çok daha uzun zaman geçmiş gibiydi. Çünkü annesinin iyileşmesini beklerken başında geçirdiği son üç yılda tüm umutlarını nasıl yitirdiğini unutmuştu. Fakat neyin tedavisi? Hastalık ayrı bir şey, annesini öldüren ayrı bir şeydi. Annesinin aklı başında olmasını ummak aptalcaydı. Bunu doktorlar bile söylemişti. Ona kendisi hakkında bazı farklı şeyler de söylemişlerdi. İyi ve cesaret verici şeyler; babası kadar aklının başında olduğunu.

    “Yemeğini bitirmedin,” dedi Nicky.

    “Çok aç değildim,” dedi Lucille.

    “Şimdi kum bahçesine gidebiliriz,” diye önerdi oğlan, “şatomuzu görmeni istiyorum.”

    Kum bahçesi evin arkasındaydı. Lucille kum bahçesinin ahşap kenarına oturdu ve çocukları kumdan kale inşasını izledi.

    “Ben genç kraliçeyim ve kalede bir mahkumum!” Heloise bağırdı.

    “Evet ve ben onu kurtaracağım Lucille,” diye bağırdı Nicky.

    Kale bittiğinde Nicky, içine altı adet küçük renkli taş koydu. “Bunlar iyi askerler,” dedi. “Onlar da kalede tutsak.” Heloise bahçeden daha küçük taşlar aldı. Hem kalenin ordusu hem de kraliçesi olacaktı Heloise.

    Oyun devam ederken Lucille, Heloise'in başına gerçekten tehlikeli bir şey gelmesini dilediğini fark etti ki, böylece büyük cesaretini ve sadakatini kanıtlayabilirdi. Kendine ciddi şekilde zarar verse ya da belki bir kurşun yahut bir bıçakla yaralansa ve elbette Lucille saldırganı etkisiz hale getirecekti. O zaman Christiansenler onu sever ve her daim yanlarında tutarlardı.

    “Aaayyy!”

    Heloise idi. Kum bahçesinin kenarındaki aynı çakıl taşını almak için boğuşurlarken Nicky, kardeşinin parmaklarından birini kenara sürtmüştü. Lucille kanı görünce telaşlandı. Lisabeth veya Bayan Christiansen'ın görmesinden çok korktu. Kızı çocuk odasının yanındaki tuvalete götürdü ve parmağını dikkatlice yıkadı. Sadece küçük bir sıyrıktı ve Heloise kısa sürede ağlamayı kesti.

    “Bak, sadece küçük bir çizik,” dedi Lucille. Bunu çocukları sakinleştirmek için söylemişti ancak Lucille için bu, küçük bir çizik değil, önleyemediği korkunç bir felaketti. Hem de daha ilk öğleden sonra!

    Heloise gülümsedi. “Nicky'i cezalandırma. Kasten yapmadı,” dedi, banyodan kaçıp yatağına atladı. Lucille'e, "Öğleden sonra uyumamız gerekiyor," dedi. “Hoşça kal”

    Lucille gülümsemeye çalışarak “Hoşça kal,” diye yanıtladı. Nicky'i almaya gitti ve döndüklerinde Bayan Christiansen çocuk odasının kapısındaydı. Lucille'in yüzü bembeyaz oldu. “Kü-küçük bir çizik hanımefendi. Kum bahçesinde oynarken…”

    “Heloise'in parmağı mı? Merak etme canım. Her zaman küçük çizikler oluyor. Nicky, tatlım daha nazik olmayı öğrenmelisin. Lucille'i nasıl korkuttuğuna bak!” Güldü ve oğlanın saçlarını karıştırdı.

    Çocuklar uyurken Lucille çocukların öykü kitaplarından birine baktı. Hastane doktorunun okumasını teşvik ettiğini ve sinemaya da gitmesini tembihlediğini hatırladı. “Normal insanlarla birlikte ol ve annenin zor zamanlarını unut...”

    Ve psikiyatrist, “Baban gibi normal olmaman için hiçbir sebep yok. Şehir dışında bir iş bul, rahatla ve hayatın tadını çıkar. Hatta ailenin yaşadığı evi bile unut. Bir yıl sonra...” demişti.

    Annesi öldükten hemen sonra, bundan üç hafta öncesiydi. Doktorun söyledikleri doğruydu. Barış ve sevginin, güzellik ve çocukların olduğu bu evde annesinin yüzünü sonsuza dek unutacaktı. Biraz sevinçle yüzünü öykü kitabının sayfalarına gömdüğünde gözleri yarı kapalıydı. Yavaşça sandalyesinde ileri geri sallanırken, hiçbir şeyin değilse de kendi mutluluğunun farkındaydı.

    “Ne yapıyorsun?” Nicky meraklı ve kibarca sordu.

    Lucille kitabı yüzünden indirdi. Mutlu ama suçlu bir çocuk gibi gülümsedi. “Okuyorum”

    Nicky de güldü. “Çok yakından okuyorsun!”

    “Eveet,” dedi Heloise, oturma pozisyonuna geçerken.

    Nicky yanına geldi ve kitaba baktı. “Saat üçte kalkarız. Bize okur musun şimdi? Catherine bize her zaman, ta akşam yemeğine kadar okurdu.”

    Lucille okurken çocuklar resimleri görebilsin diye yere oturdu. İki saat boyunca okurken zaman akıp gitmişti. Saat beşte Lisabeth akşam yemeğini getirdi ve yemek bittiğinde Nicky ve Heloise, yatma zamanına kadar okumaya devam etmesini istediler. Lucille memnuniyetle başka bir kitaba başlamıştı ki, Lisabeth çocukların banyo vaktinin geldiğini ve kısa bir süre sonra, iyi geceler demek üzere, Bayan Christiansen'ın geleceğini söyledi.

    Çocuklar yataktayken Lucille, Bayan Christiansen'le birlikte aşağı indi.

    “Her şey yolunda mı Lucille?”

    “Evet, hanımefendi. Şey... Gece gelip çocukları kontrol edebilir miyim?”

    “Bu çok hoş bir düşünce Lucille, ama gerçekten buna gerek yok”

    Lucille ses etmedi.

    “Korkarım uzun akşamlarda sıkılacaksın. Eğer kente, sinemaya gitmek istersen, Alfred, şoför, seni arabayla memnuniyetle götürür”

    “Teşekkür ederim, hanımefendi”

    “O halde iyi geceler Lucille.”

    Lucille arka yoldan bahçeyi geçti. Odasının kapısını açtığında, yeni bir günün sabahına başladığını ve çocuk odasına giriyor olduğunu diledi.

    Kendisi hakkında endişelenip ya da annesini düşünüp uyuyamamaktansa, hoş bir yorgunluk hissetmek için (sadece dokuz olmasına rağmen) ışığı söndürdüğünü düşünmek ne kadar iyiydi. Çok değil, daha kısa bir zaman önce bir gün, on beş dakika boyunca ismini anımsayamadığını hatırladı. Korku içinde doktora koşmuştu.

    Geçmişte kaldı! Hatta Alfred'ten sigara almasını bile isteyebilirdi, ki aylarca kendini mahrum ettiği bir lükstü.

    İkinci gün sanki ilk gün gibiydi -çizik bir el de yoktu- ve böylece üçüncü ve dördüncü gün oldu. Değişen tek şey Lucille'in aileye olan sevgisiydi. Her geçen gün daha da büyüyen bir aşk.

    Cumartesi akşamı hizmetliler evinde kendi adına yazılmış bir zarf buldu. İçinde 20 dolar vardı. Onun için hiçbir anlamı yoktu. Bunu kullanabilmek için diğer insanların olduğu dükkanlara gitmesi gerekirdi. Eğer Christiansenlerin evinden hiç ayrılmayacaksa para ne içindi ki? Bir yılda 1040 dolar, iki yılda 2080 dolar olacaktı. Eninde sonunda Christiansenlerınki kadar parası olacaktı ve bu doğru olmazdı.

    Bedava çalışmak istemesinin çok garip olduğunu düşünürler miydi? Ya da 10 dolara? Ertesi sabah Bayan Christiansen’le konuşmaya gitti.

    “Maaşım hakkında hanımefendi," dedi, “Bu benim için çok fazla.”

    Bayan Christiansen şaşırmış görünüyordu. “Sen ne garip bir kızsın Lucille! Gece gündüz çocuklarla olmak istiyorsun. Her zaman bizim için "önemli" bir şey yapmaktan bahsediyorsun. Ve şimdi kalkmış maaşım çok fazla diyorsun!” Güldü. “Sen kesinlikle farklısın Lucille!”

    Lucille dikkatle dinliyordu. “Farklı derken hanımefendi?”

    “Sadece öylesine söyledim canım. Ve daha az ödemeyi reddediyorum çünkü bu sana haksızlık olur. Aslında, eğer daha fazla istersen...”

    “Yoo, hayır, hanımefendi! Ama keşke siz ve çocuklar için yapabileceğim daha fazla şey olsaydı. Daha büyük bir şey...”

    “Saçmalık, Lucille,” Bayan Christiansen sözünü kesti. “Bay Christiansen ve ben senden çok memnunuz.”

    “Teşekkür ederim, hanımefendi”

    Lucille çocukların oyun odasına geri döndü. Bayan Christiansen bir şey anlamamıştı. Annesi hakkında ya da aylarca süren kendi korkularını anlatabilseydi, nasıl bir sigara bile almaya cesaret edemediğini ve bu güzel evde ailesiyle birlikte olmanın onu nasıl iyileştirdiğini...

    O gece saat 12.00’ye kadar ışığı açık bir şekilde odasında oturdu. Şimdi sigarasını içiyordu -akşam kendine sadece üç tane için izin vermişti- ama bu bile kahraman olma hayalini gerçekleştirmek için zihnini rahatlatmaya yeterliydi. Ve o üç sigarayı içtiğinde canı başka sigara istemişti, tekrar cezbetmesin diye paketi bir çekmece kaldırmıştı ki, Christiansenlerin verdiği 20 dolarlık banknotu fark etti. Bir kibrit yaktı ve yanan ucunu kül tablasının kenarına dayadı. Yavaşça birbiri ardına kalan kibritleri teker teker yaktı ve küçük, kontrollü minik bir ateş topu yaptı. Tüm kibritler yandığında, 20 dolarlık banknotu parçalara ayırıp ateşe ekledi.

    Bayan Christiansen anlamamıştı, ama bunu görseydi anlayabilirdi. Ancak bu yeterli değildi. Sadece vefalı hizmet de yeterli değildi. Para için herkes vefalı olabilirdi. Kendisi farklıydı. Bayan Christiansen söylemişti bunu. Bayan Christiansen’in başka ne dediğini hatırladı Lucille: "Bay Christiansen ve ben senden çok memnunuz." Lucille hatırladığına gülümsedi. Harikulade güçlü ve mutlu hissetti. Mutluluğunda eksik olan tek bir şey vardı. Kendisini bir kriz anında kanıtlamak zorundaydı.

    Odada gergin bir şekilde gezindi.

    Keşke bir sel olsaydı... Suların evin etrafında sürekli yükseldiğini, çocukların odasını basacak hale gediğini hayal etti. Çocukları kurtarır ve onlarla güvenli bir yere yüzerdi.

    Ya da bir deprem olsaydı... Yıkılan duvarların arasına dalıp çocukları dışarı çıkarırdı. Belki ufak bir şey için, mesela Nicky'nin oyuncaklarından biri için geri dönüp ölebilirdi! İşte o zaman Christiansenler, onları ne kadar sevdiğini anlarlardı.

    Eğer bir yangın çıksaydı... Yangınlar yaygın şeylerdi. Mesela garajdaki benzinden korkunç bir yangın çıkabilirdi...

    Garaja açılan kapıdan aşağı indi. Benzin tankı 1,5 metre yüksekliğinde ve tamamen doluydu. Onca ağırlığına rağmen yuvarlaya yuvarlaya garajdan çıkardı, çimenlerin üzerinden ses çıkmadan bahçenin diğer tarafına götürdü. Pencereler karanlıktı, ama ışık olsaydı bile, bu Lucille’i durduramazdı. Hatta bizzat Bay Christiansen fıskiyenin yanında dursaydı da, çünkü muhtemelen onu göremeyecekti.

    Evin bir köşesine kadar benzin döktü, tankı daha da yuvarladı ve biraz daha döktü. Evin uzak köşesine ulaşana kadar böyle devam etti. Sonra bir kibrit yaktı ve geldiği gibi, ıslak yerlere dokunarak geri döndü. Arkasına bakmadan hizmetli evinin kapısının yanında durup izlemeye koyuldu.

    İlk başta alevler soluktu, sonra canlandı, sonra da kırmızı hareli bir sarıya döndü. Lucille rahatlamaya başlamıştı. Kendisi içeri dalmadan evvel alevlerin büyümesini, ta kreş penceresine kadar yükselmesini bekleyecekti ki, tehlike en yüksek seviyede olsun.

    Dudaklarına bir gülümseme kondu, yüzü ateşin ışığında parlıyordu. Bu durumdayken onu gören herkes kesinlikle genç ve güzel bir kadın olduğunu düşünürdü.

    Ateşi beş yerden birden yakmış ve şimdi alevler, bir elin parmakları gibi eve doğru sıcak ve nazik sürünüyordu. Lucille gülümsedi ama bekledi.

    Isısı iyice arttığından benzin tankı aniden, büyük bir top gibi gürültüyle patladı ve bir anda tüm bahçeyi tutuşturdu.

    Sanki beklediği işaret buymuş gibi, Lucille güvenle ilerledi.


    Patricia Highsmith: Daha çok psikolojik gerilim romanlarıyla tanınan, kitapları 20'den fazla filme kaynaklık etmiş Amerikalı polisiye yazarı.


    Çeviri: Metin Nart