• 430 syf.
    (İncelemem fazlaca öznellik, biraz da spoiler içerir.)



    https://youtu.be/1LvKW4cPXnU
    "Yalınayak düşürdüler yollara
    Kimsem yok ki karşı gelsin onlara"
    der türküde:
    Bir savaşta en çok kadınlar ve çocuklar zarar görür ve kimsesi yoktur onların.

    Bazı gerçekler vardır, herkesin gerçeği olmayan; Sadece yaşanan coğrafya ve insanlarla sınırlı kalan gerçekler. Bir de bizim gibi bu gerçekleri okuyup sadece üzülmekle yetinen insanlar vardır. Savaş yüzünden hayatları ellerinden alınan, cinsiyeti, toplumdaki statüsü, işi, dış görünüşü ve daha bir çok sebeple toplumdan dışlanmış insanlar vardır, bu insanlar sadece o toplumda doğduğu için acı çekmeye mahkumdur. Savaş bir toplumun geleceğini, o ülkedeki insanların hayata bakış açısını belirler. İnsanların bir köşeye attıkları saldırgan yönlerini gün yüzüne çıkarır ve bu kişiler genelde savaşın güçlü tarafındaki kişilerdir. Kadınlar ve çocuklar silah kullanmadığı, her zaman savunma iç güdüsüyle yaşadığı, bireysel güç açısından kendini daha az geliştirdiği için, savaşta tabi ki daha çok acıyla karşı karşıya kalıyorlar.

    Bir ülkede cinsiyeti yüzünden ölüme mahkum edilen kadın, başka bir ülkede dış görünüşü için milyonlarca para almayı hakeder. Bir insan her ne kadar kendini özgür ve değerli hissetse de, toplumun ve yaşadığı şartların ona koyduğu sınırlarda tutsaktır. Kalıplar dünyanın gidişatını yönetir, çünkü bir insan bireysel olduğu kadar, yaşadığı topluma da bağlıdır. Bir çocuk, ailesinden neyin iyi neyin kötü olduğunu öğrenir ve hayatı boyunca bunları değişmez bir yargı olarak kabul eder. Bu kalıpları yıkıp başka şekilde düşünmek isteyen azınlık gruplar; sadece azınlık olmakla kalır. Halbuki hepimiz içten içe kendi düşüncelerimize göre yaşıyoruz, öyleyse neden aynı şeyleri izleyip aynı şeylere para harcıyoruz? Bir ülkedeki belli grupların inandıkları dinler neden hep aynı, neden toplumlarda belli şeyler dışlanır? Neden bazı konumlardaki insanlar daha az rağbet görür? (evet çağımızda artık buna değer değil rağbet demeliyiz, çünkü başlı başına insan para eden bir varlık çağımızda). İnsan toplumsal bir varlıktır ve yaşadığı toplumla aynı değerleri taşır. Ama sadece toplumlar ve yargılar değişir. Yaşanan acılar, mutluluklar hep aynı kalır...


    Halid Hüseyni bu kitabında (ilk kitabında olduğu gibi) yine yaşadığı ülkedeki toplumsal konuları, bazı insanların başından geçen olaylar aracılığı ile okuyucuya aktarmış. Leyla ve Meryem farklı şekilde büyümelerine rağmen aynı kaderi paylaşan iki kadındır. Bu iki kadının hayatını okurken, aynı zamanda Afganistan'ın içinde bulunduğu savaş ortamına da başka bir açıdan bakmış oluyoruz. Bu kitapta sadece bir ailenin yaşadığı toplumsal sorunlar anlatılsa da, bunlar aslında bütün ülkenin karşı karşıya kaldığı sorunlardır. Savaş döneminde Pakistan'da yaşanan olayları, acıları, aile içi şiddeti ve toplumdaki değişimleri gözler önüne seren çok başarılı bir kitap.
  • 261 syf.
    ·7 günde·10/10·
    İnsan doğuştan mı kötüdür yoksa şartlar mı buna zemin hazırlar sorusu ara ara sorgulanır zihinlerimizde.Herkes farklı cevaplasa da inanmak istediğimiz tek şey insanın özünde iyi bir varlık olduğudur. Gerçekler çoğu zaman acı verir insana, görünen aslolandan farklıdır çünkü...

    Ben de çoğu okur gibi yazarın kurduğu o muhteşem tuzağa düştüm.Issız adaya düşmüş bir grup çocuğun maceralarının anlatıldığı basit bir kitap nasıl Nobel Edebiyat Ödülü alır dedim.İşler beklentimin tersine döndüğünde nasıl anlamadım diye kendime kızdığım, okurken hafife aldığım, aslında biz okuyucuların hafife alındığı olağanüstü bir kurgu. O kadar yoğun hislere kapıldım ki okurken... En korkunç ikilemi ben olsaydım Jack-Ralph kabilelerinden hangisine katılırdım dediğimde yaşadım. Doğru olan Ralph'ti. Jack olduğundan bambaşka bir kişiye dönüşene kadar daha doğrusu günümüz insanı gibi girdiği kalıplar dar gelmeye başladığında, ilk fırsatta bu kalıpları yerle bir ettiğinde kötü kavramına layık çoğu duyguyu yaşamaya başladım.Jack, saplantı haline getirdiği avcılıkla insana dair pek çok şeyi kanıtladı bize:
    -Güçlü zayıfı ezer.
    -Güce bir şekilde bağımlı olan hiç bir şekilde tatmin olamaz.
    -Korku en korkunç dışavurumdur.
    - İnsan seçimlerinde tamamen özgür olamaz, herhangi bir güç unsuru intihapları şekillendirir.
    -Kötü bir alışkanlık pişmanlık oluşturmaz, daha da zalimleştirir insanı.
    -Kendi benliğinde varolana inanmak daha kolaydır. (Jack=Canavar...)...

    Roger tartışmasız en acımasız karakterdi.Domuzcuk'un en zeki, Ralph'in en çaresiz, Simon'un en masumu olduğu gibi...Ralph ve Domuzcuk'un sonuna dair tek tesellim inançlarından vazgeçmemeleri oldu. Oysa çok basitti, yapmak istedikleri tek şey o lanet olası ateşi canlı tutup ,duman çıkmasını sağlamaktı... Kurtulma arzusu ve bunun için birçok zorlukla mücadele zorunluluğu...

    Dünyadaki mevcut kötülüklere alıştığımızı düşünürken benzerlerinin çocuklar üzerinden anlatılması yıkıcı etkiler bıraktı.Kesinlikle okunması gerektiğini düşündüğüm unutamayacaklarım arasına giren muhteşem bir eser.
  • 202 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Oğuz Atay'ın okuduğum ilk kitabı. Onu tanımak adına tavsiyeler üzerine bu kitabından başladım. Üniversite zamanında "Tutunamayanlar" ile başlamış ve yarım bırakmıştım. Bu kitabından hareketle Oğuz Atay'ın toplumda silik, anlaşılmayan, korkuları olan, yalnız insanları konu edindiğini söyleyebilirim. Korkuyu Beklerken sekiz hikâden oluşmakta. Bu hikâyeleri okudukça kısaca fikirlerimi yazdım. Faydası olması dileğiyle...

    1- Beyaz Mantolu Adam
    "Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı." diye başlıyor. O topluluk değil mi zaten onca kalabalığa rağmen insanı yalnızlaştıran, başarılarına rağmen insanı başarısız kılan? Başarısızdı evet, onlar gibi kurnaz, kanaatsiz, hırsız, sahtekar, bencil, çıkarcı, acımasız, merhametsiz olmadığı için başarısızdı. Onlara göre bu konularda bittabi başarısızdı.
    Ağzından bir tek kelime çıkmadan bile birçok şey anlatıyordu aslında. Farklı olana yapılan zulmün kısa hikayesi. İnsanlar böyledir. Önce kalıplar oluşturur, o kalıplara insanları yerleştirir, (özellikle kendi gibi olmayanları) sonra da o insanlara deli derler. Deli veya onun gibi şeyler. Beyaz Mantolu Adam da toplumun -onların gözünden- yarattığı bir deli. Belki de veliydi bilemiyoruz.

    2-Unutulan
    Tavanarasında unutulan eski sevgili...
    Tavanarası aslında kalptir, hafızadır. Bu ikisinden de birini silmek, birini buralarda unutmak hiç kolay değildir. Hafıza unutmaz, kalpte de izi kalır mutlaka. Unutulanlarız aslında hepimiz. Hepimiz birer tavanarası yalnızlığı yaşıyoruz. Biri bir kapı aralasa belki dağılacak o tehlikeli yalnızlık. Ama aralanmaz o kapı. Seni oraya iten şey, kilididir o kapının. Anahtarın yoktur, olsa da paslanmıştır o kilit. Var mıdır bu pasla uğraşacak olan. Yoktur. Unutmak zorken unutulmak çok kolaydır. Bu öyküde de bir kadının tavanarasında unuttuğu adam anlatılıyor. Bana göre tavanarası kadının zihni ve kalbi.

    3-Korkuyu Beklerken
    Korkularımız hapishanelerimizdir. Yersiz korkular veya endişeler, fark etmez. Aslında her zorunluluğun kaynağı korkudur. Erken uyanırız, işe geç kalma korkusu; yemek yeriz, aç kalma korkusu; üniversite okuruz, toplumda bir yer edinme korkusu. Toplumda yer edinme... İnsanı dünya üzerinde bunun kadar yoran bir amaç yoktur belki de. Aslında kendimiz olsak kendimiz gibi yaşasak bir kaygı taşımayacağız içimizde.
    Morde ratesden, diye başlayıp norgunk! Diye biten bir mektup ve Ubor Metenga örgütü... Oğuz Atay zihni sürekli çalışan, sürekli bir şeyler düşünen bir yazar bence. Bu gizli örgüt üzerinden korkuların insana nasıl bir etkisi olduğunu göstermiş. Yalnız yaşayan bir adamın zihninin içine giriyorsunuz. Bu aslında Oğuz Atay zihni. Ezberlenmiş yaşamlardan bıktığı çok açık. Şükrü Erbaş'ın "Dönelim, dönmek yenilmektir biraz da. Sırtımızın kamburu evlere dönelim, korkaklığımızın görkemli sığınaklarına." diyor. İşte böyle bir sığınak oluyor bu hikayede ev. Okunası bir hikaye.

    4- Bir Mektup
    Bu bölüm bana hitap etmedi nedense. Hikaye ile ilgili yazılanları okuma ihtiyacı hissettim. Üstünde çok da duracağım bir bölüm değildi. Sadece şunu hissettim: "Biz insanlar asıl noktaları sürekli kaçırıyoruz." Bir önceki hikayede korkuyu bekleyen adamın, düşüncelerin veya olayların nasıl başladığını hep kaçırdığını söylemesi gibi. Mektup yazan adam da -hakkında yazılanları okuduğum kadarıyla şizofren- asıl anlatmak istediğinden uzaklaşıyor ve darmadağınık bir şeyler karalıyor. Patronuna hayranlık duyuyor. Bu hayranlık da ciddi şekilde dile getiriliyor. Oğuz Atay acaba toplum içindeki bazı yaranma davranışlarını mı eleştirmek istedi? Bilemiyorum. Beni rahatsız eden bir şeyler vardı. Belki ikinci defa okusam farklı anlamlar çıkarabilirdim ama ikinci defa okumak içimden gelmedi.

    5- NE EVET NE HAYIR
    Hikayeye geçmeden önce kahkaha atarak okuduğumu (hikâyeyi) belirtmek isterim. Bunları yazarken bile gülüyorum.
    Neyse efendim... (efendim?)
    Oğuz Atay! Sen zihni muhteşem çalışan birisin. Bir yerlerden çıkıp "Bunu nereden biliyorsun?" diye sormandan çekinmiyor değilim. :) Hikâyenin içinden çıkamıyorum ki dışarıdan bir gözle yorum yapabileyim. Bir önceki hikâyede mektup yazan ama bir türlü asıl noktaya gelemeyen adam gibi konuyu dağıtıyor gibi hissediyorum. :)
    Bu hikâyede toplumda sıkça karşılaştığımız "ya benimsin ya kara toprağın" düşüncesiyle hareket eden bir delikanlı görüyoruz. Hikâyenin başlangıcı bu olmasa da esas noktası bu. Bir gazetede Akın Korkmaz adıyla doktor gibi görünüp insanların dertlerine çözüm bulan anlatıcımız bize bu delikanlının yazmış olduğu mektubu aktarıyor. Mektubu aktarırken parantez içinde kendi düşüncelerini de yazıyor. Bu düşünceler samimi ve komik. Ama asıl mesaja bakarsak Oğuz Atay bu hikâye ile insanların sevginin arkasına sığınıp da nasıl sevgisiz davrandığını göstermek istemiş bence. M.C. adıyla gördüğümüz delikanlı da çok açık olan red red edilme (reddedilme değil) gerçeğini göremeyen biridir. Bu delikanlı "sevdiği kişi"ye aslında kendini fazlaca övüp onun ne düşündüğünü önemsemeyen veya onu anlamayan (Anlamayan daha doğru olur sanırım.) biri. Biraz arabesk, biraz romantik bir tip. Aslında içi boş bir sevgi. Oğuz Atay'ın bunu anlatmak istediğini düşünüyorum. Sevgi denen şeyin içinin boşaltılması ve şişkin görünmesi için de havayla doldurulması gibi. Yozlaşmış sevgi de diyebiliriz. Ben okurken çok eğlendim. Bu kısmı birkaç defa daha okurum.

    6-Tahta At
    Bir kasabada belediye tarafından yaptırılmak isteyen tahta at heykeli etrafında gelişen olaylar anlatılır. Tuğrul Tuzcuoğlu, Oğuz Atay'ın toplumun kabul etmediği veya toplumu kabul etmeyen karakter yapısıyla karşımıza çıkardığı başka bir kahramanıdır. Bu heykelin yapılmasına karşıdır. Kendine göre haklı sebepleri sıralar. Ancak her şeye rağmen heykel yapılır. Tuğrul Bey, heykelin açılış töreninde bile davasından vazgeçmez.

    7- Babama Mektup
    Babasının ölümünden iki sene sonra babasına mektup yazan bir adam çıkıyor karşımıza. Biraz sitem biraz pişmanlık biraz da yalnızlık duygusuyla harekete geçiyor. Babasının yaşadığı dönemlerde onunla zıtlaşırken babası öldükten sonra aslında babasına benzediğini anlayan bir adam. Bu mektup bölümü bana çok samimi geldi. Ben mektup yazmayı sevdiğim için tebessümle okuduğum bir hikâye oldu. Oğuz Atay'da şunu fark ettim. Kahramanlarının üslubunu kullanıyor. Kahramanın karakteri neyse üslubu da o oluyor. Çünkü hikâyeler birbirinden farklı üsluplarda yazılmış gibi. Kahramanımızın,
    "Aslında karışıklık içimdedir ve bu mektubu yazma isteğim, karışık ruhumun kapıldığı samimiyet buhranlarından biridir." cümlesi de bahsettiğim samimiyetin işaretidir.
    8- Demiryolu Hikâyecileri - Bir Rüya
    Korkuyu Beklerken kitabının son öyküsü. Biraz daha sakin bir öykü. Okuyucuyu uğurlar gibi sakin. Bu öyküde bir istasyonda hikâye satan, bu sebeple orada yaşayan üç hikâyeci anlatılır. Anlatıcı hikâcilerden biridir. Tren yolcularının okumaya karşı ilgisizliği, istasyon üzerinden toplumun sanata karşı duyarsızlığı dile getirilmiştir. Anlatıcı, kendilerinin "hikâye memuru" veya "hikâye esnafı" olmadıklarını; sanatçı olduklarını dile getirir. Bu da Oğuz Atay'ın -bana kalırsa- okuyucuya sitemidir. Son öykünün sonunda bu sitemi umutla birleştirirek soruyor: "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?" Ben de "Okuyucu olarak buradayım." diyorum ve keyifli okumalar diliyorum. Oğuz Atay Korkuyu Beklerken
  • Önyargı düşüncenin en büyük hastalığıdır.

    Farklı iki gezegenin insanlarıydılar, o kadar farklıydılar ki birinin iltifatı diğerinin hakareti, birinin ilgisi diğerinin sıkıntısıydı.

    Çıkarları için fırsat oluşturmaya çalışanlar sonunda mutlaka hırpalanırlardı! Hak etmişti ve hırpalanmıştı.

    Keşke hep derinlerde kalsaydı.

    Hissettiği üzüntü kızgınlığa dönüştü, kaçtığı ıstırapsa sorulması gereken hesaba. Nasıl göründüğünün ne önemi vardı? Evrimleşen bir ruh için önemi olmamalıydı!

    Varlıkları şekilleriyle yargılayan biri nasıl hakiki insan olabilirdi! İstediği kadar güzel olsundu!

    Bir varlığın kendi varoluş şekline duyduğu sancı en ağırıydı.

    Kelimelerin ruhtaki fırtınaları dindirmesi için önce anlamlarını bedene indirmeleri gerekirdi.

    Nedeni ne olursa olsun tek bir gerçek vardı, hayat ıstıraptı.

    İnsan sevdiği birine duyduğu öfkeyi çevirmeye çalıştığında, altında ezileceği bir yük alırdı sanki sırtına.

    Adaletsizlikle geçen bir hayat dayanılır gibi değildi!

    Bedenin toprağa deneyimlerin evrene, ruhun Yüce’ye dönsün, unutma ancak bütünün tamamı kadar yalnız, her bir parçası kadar çoksun. Ruhun her daim anlamlarla var olsun.

    Deneyim bilginin bedende aldığı hal, ruhta bıraktığı izdi.

    Varlıkların halleri vardı ama halleri birbirinden bu kadar farklı olabilenlerin hangi halleri onların aslıydı? Bir şeyin nasıl aklın alamayacağı kadar itici olabilirken aynı zamanda aklı hayrete düşürecek kadar merak uyandırmaya meyilli olabilirdi?

    Analiz edilmeyen duygular başıboş esen fırtınalardı, analiz edip fırtınayı anlamak, estiği kaynağı bulmak, fırtınayı dindirebilmenin tek şartıydı.

    İnsan ruhunun fırtınasından nasıl saklanırdı?

    Zihni düşüncesiz bırakabilmek için bedeni yormak gerekir.

    Davranmadan önce düşünmüyorsak, ne kadar tehlikedeyiz anlamıyor musun?

    Ama tesadüf yoktu ki her şey hayatın matematiği değil miydi?

    Hızlı düşünme ancak kalıplar oluşturarak mümkün olabiliyordu, ve her kalıp bir önyargıya dönüşebiliyordu, hızlıca karar vermeye çalışırken kendi önyargı hapishanesinde kalabiliyorlardı insanlar

    Yaşam, hayatın değerini bilmeyen organizmaların yaşamasına izin veriyordu.

    Her teması bir krize dönüşen biri için temassızlık en iyi stratejiydi.

    Mükemmelliği tetikleyen şey eksiklik duygusudur. Bu duygu, senin en büyük engelleyicin ya da kendi potansiyelini doldurmakta en büyük gücün olabilir.

    Hayat hepimizden daha akıllı. Bize kendi potansiyelimize ulaşmamız için sürekli fırsat verir. Bazen verilen fırsatları görmez, bazen bu fırsatları görüp kaçırır, bazense bu fırsatlarla savaşırız, ama hayat vazgeçmez, biz vazgeçmediğimiz sürece..

    Sevdiğin varlığın seni kendine, ‘’asla’’ layık görmemesi aşağılanmanın zirvesiydi.

    Korkular daha kötüleriyle yüzleştiğimizde nasıl da etkisizleşiyorlardı.

    Hayat kaçmaya çalışanlar için ağırdı. Durup yüzleşmek, kendin olmak için çaba göstermek gerekirse yeniden doğmak için yaşarken ölmek şarttı.

    Tekamülde belli bir seviyeye ulaşabilmiş ve daha da ilerleyebilecek herkes gibi kendi korkusundan yeniden doğdu, deneyimleyerek, üzerine giderek, vazgeçmeyerek. Düşünerek, analiz ederek saplanıp kalmayarak, fark ederek. Ama doğumlar her zaman sancılıydı.

    Su çok iyi bir iletkendir, içinde bilgiyi taşır, yeterince suyun içinde kalırsan sende var olan her şey suya geçer, su senden eksiltmez seninle bir olur, sense suyla çoğalırsın, suya doğan herkes suyla birdir, bu yüzden biz sualtında birbirimize isimlerimizi sormayız zaten su bize taşımıştır isimlerimizi.

    İnsan organizması sorması gereken sorular yerine hep karşısındakinin duymasını istediği cevapların sorularına odaklanmaya eğimli.

    Evren öyle güzel tasarlanmıştır ki varmak için çıktığımız yol, gitmek istediğimiz yer neresi olursa olsun, yola çıkma cesaretini gösterebilen ve kendine samimi olan herkesi özüne yaklaştırır.

    Hata olarak algıladığımız şey algımızdaki zayıflıktır.

    Kızmak kurban gibi hissedip pes etmek ya da karşındakini suçlamak yerine sakince analiz etmek zorundasın, bir şeyi neden istediğini, neden istemediğini ve ne istediğini, yani seçimlerini analiz edebildiğin kadar varoluşu anlayacaksın.

    Evren merakla harekete geçer, düşünceyle genişler, korkuyla küçülür, analizle büyür, yargıyla son bulabilir, merak ettiğin her şey senin kim olacağına yön verir.

    İçinde korkuya yuva olan her şey onu keşfetmesi gereken muhteşem bir deneyimden uzak tutabilirdi, korkularının üzerine gitmek tek çareydi! Ve kendi kendine söz verdi: Bir daha korku hissettiğinde asla saklanmayacak tam tersi hemen deneyime geçecekti! Çünkü sonu ne olursa olsun, böyle bir keşfin olasılığı her türlü riske değerdi, korkularla yaşanan anlar ancak saygısızca yağmalanmış bir hayata ait olabilirdi.

    Senden daha üstün bir fikri fikirle yenemezsin, o fikrin kendini yabancı hissedeceği bir şey seçmelisin.

    Düşüncelerin efendisini yenmek için onunla konuşarak anlaşmayı deneyemezdi, her şeyi ama her şeyi senden daha çok, daha iyi bilen birine ne diyebilirdin ki! Tek bir yol vardı, ilkellik! Gelişmiş bir düşüncenin hayvansı ilkelliğin karşısında hiçbir şansı olamazdı.

    Yargılanmak insanlığın en büyük duvarıdır. Anlamak ve kabullenmekse yargılamanın tek ilacı.

    İnsan organizmasının en ilginç tarafı bir bütün olduğunu görene kadar insanlığını keşfedemiyor olması.

    Başkasını yargıladığında aslında kendini yargılıyorsun.

    Senin hissettiğin her duygu senden evrene yansır hatta evreni değiştirir.

    Çünkü şu bir gerçektir ki tekamülümüz hangi seviyede olursa olsun merak ettiğimiz şeyler aslında düşüncelerimizin köklerini oluştururlar. Kıskançlık yaşayan biri kıskandığı şeye odaklanacağından soruları da hep bu olguya odaklı olacaktır. Yani merakın odağındadır ve o odak duygularının da kaynağıdır. Merakını ehlileştirmediği için başka birine odaklanmış ve sürekli o kişiyi merak eder hale gelmiş ve bu nedenle de büyük kıskançlılar yaşayan birinden anlayış beklemek mantıklı olmaz. Çünkü anlayış ancak analizle gelişir ve merakı başkasına saplanmış biri o başkasıyla ilgili bilgi toplamakla o kadar meşguldür ki analiz yapamaz hale gelir ve anlayışı gelişemez. Kendi gelişemez.

    Çünkü önemli olan bilmek değil anlamaktır, gerçekten anladığında asla yargılamazsın, yargılamak varoluşa aykırıdır, her varlığın mutlaka bir TEK’ten geldiği bir mekanizmada yargılamak en büyük saygısızlıktır, kısacası varlık aslında her şeyi bilerek bedenlenir ama amaç daha fazlasını anlayabilmek olduğundan doğumla birlikte bilinci geçmişe biriktirdiği bilgilere kapanır, çünkü önemli olan geçmişte anladıklarının özüne ne kadar işlediğini ölçebilmektedir.

    Bir şeyi özellikle de bir kişiyi her yargıladığımızda onu tüketiriz, yargılar bilgiyi depolamamızı sağlar.

    Yargılama elinden geleni yap, başta sarsılabilirsin ama vazgeçmezsen kesin başaracaksın, insan gelişmek için dizayn edilmiş bir organizmadır.

    İnsanın insanlığı evrendeki merhametin temsilidir.

    Ben toplumdan kopalı çok oldu! Sizin doğrularınız benim değil, sizin inançlarınız benim değil, tanrınız bana masal, korkularınız bana gülünç, varoluşunuz bana anlamsız! Ben sizden biri değilim sadece biriyim! Tek başıma kendi potansiyelime doğmak için buradayım.. İlkelliğinizin içinde bir bataklıkta gibi debelenmektesiniz, kaybolan ben değil sizsiniz! Toprağa dönün özünüzü arayın! Tükettiğinizi üretmeden bu bataklıktan asla çıkamazsınız.

    Güzellik her şeyde her yerde satılıktı.

    Bu hareket tehditkar olsa da yüzündeki aptal gülümsemeye sığınmaktan başka ne yapabilirdi ki?

    Kuramadıkları telepatik bağın yan etkisi bu olmalı diye düşündü; dokunmak.

    Yargıladı Sonje, yargıladığı her şeyin hayat tarafından kendisine yaşatılacağını bilmeden.

    Akıl deneyime eremediğinde zihnin yaşanmışlıklarının içindeki anlamları bulamadığnda yazmalı insan.

    İnsan kendisi bile bilmezken neyi niye yaptığını nasıl karşısındakine anlatsındı? Henüz kendin bile sorgulayamadan sorgulanmak haksızlıktı.

    Hissettiklerinden başkasını sorumlu tutacak kadar mı insanlığını kaybetmişti?

    Güçsüzlük çaresizliğin kapısıydı.

    Hayat kınadığımız anlamakta zorlandığımız her şeyi bize yaşatmak için mükemmellikle dizayn edilmişti, eşitlendiğimiz anlar her yürekteki farklı eksikliklerin yaratığı o karmaşık duygulardaydı, o duyguları analiz edip anlamlandırmaya çalışanlarla hissettikleri, eksikliğin öfkesinde etrafındakilere savaş açanların arasında aralıksız bir mücadele vardı. Anlamın yağma ile mücadelesi…

    Evrende her şey zıtlıklarla var olur, babam derdi ki bu kadar iyi olma, sen bu kadar iyisin diye evrenin bir yerlerinde birileri o kadar kötü olmak zorunda kalıyor. Evrenin tek sorunu denge. Var olan her şey hangi kaynaktan çıkmış olursa olsun negatif ya da pozitif, ancak dengeye ulaşabiliyorlarsa var olmaya devam edebiliyorlar. Ancak dengedeyken evrimlerini tamamlayabiliyorlar. Aşırı negatif kendini yok ediyor sonunda, aşırı pozitifse mutlaka yok ediliyor.İnsanlıksa bu dengenin içindeki savaşının ürünü.

    Olmaması gereken bir şey zaten olmaz.

    Anlamsızlık aslında henüz anlayamadığın bir anlamdır. Çünkü evrende hata yoktur. Asla! Ve olan her şeyin bir anlamı vardır, mutlaka, dedi.

    Aklın hasta olabildiği gezegen burası, hata olmayan bir evrende aklın hasta olmasının anlamı ne ki? İçinde girdiği deneyimi analiz ederek kendi evrimini yaşaması için dizayn edilmeli mi akıl peki hasta olunca nasıl algılıyor deneyimi, gerçekliği?

    Hayatında birilerine, asla geri ödenemez bir iyilik yapmamışsan yaşamış sayılmazdın zaten.


    İnandıkları güç onlara merhametli olmayı buyururken onlar acımasızlıklarıyla inançlarını mı koruyorlar!

    Çifte standartların var, kendini her candan yukarıda üstün görüyorsun, ama aslında üstünlüğünden değil hissizliğinden geliyor bu görüşün! Hissetmiyorsun, hissedemiyorsun ve hissedemediğin şeyleri yok sayıyorsun, her şeyi bildiğini sanıyorsun ama anlamıyorsun, anlamadıklarını yargılıyor, küçümsüyorsun, evrimde senden daha çok yukarıda olduğumu bile göremiyorsun! Seni hayata havale ediyorum, bana yıllardır yaşattığın aşağılanma duygundan bir zerre tatman dileğiyle..

    Bir erkeğin erkekliği, annesinin anneliğini göstermekteydi.

    Kelimeler yetmiyor fark ettiklerimi ifade etmeye, öğrendiklerimi bilseniz sadece benim hissettiklerimi hissedebilirsiniz; zihninizde başka düşünceye yer kalmaz. İçimde yayılmaya çalışan nefretle savaşıyorsun.

    Hayatta her şeyin bir sonu vardı, en köklü egemenliklerin, en köklü fikirlerin ,en bitmez tükenmez savaşların ,en yıkılmaz binaların ,en merhametsiz düşüncelerin hatta güneşlerin, Evren’lerin bile sonu vardı... sonlanmayan tek şey dönüşümdü .

    Ağlamak umutsuz çaresizliklerin ihtiyacıydı.

    Çaresi engellenmiş çaresizliklerin dehşetindeydi insanlık.

    Bireysellik algıları yok. Herkesin motivasyona bir başkası gibi olmak, birey yok biri gibi olmak var.

    Söylediklerine inanmak çok zor üstelik sadece kelimelerden ibaret olunca..

    Her suskunluk zaten evet değil miydi?

    İnsan mutluluğu bile paylaşamayacağı kişilerle aile olduysa veda etmenin ne anlamı vardı?

    Ama mucizeler hayatın kendini hatırlatması değil miydi?

    Neydi doğru? Hayatın yanında olabilmek için kendi hayatını feda etmeye hazır insanlara gösterdiğimiz saygı mıydı yoksa hayatı umursamamayı önemsizleştirecek zenginlikte hayata hükmedebilen adamların emirlerine mi gösterilmeye devam edilmeliydi? Neydi doğru?

    Kendi çıkarlarından olmak pahasına bir çocuğa verilen değer dünyayı değiştirirdi.

    Birileri bir şeylerin sözünü verdiklerinde başka bir şeyleri alıyorlardı insandan.

    Bir dokunuşun tesellisi insanı cehennemden çıkarabilir miydi? İnsan cehennemin yükünü başkasıyla paylaşabilir miydi?

    Ama neydi bir insansıya diğerinden üstün olduğunu düşündüren hayatının diğerlerinden daha değerli olduğunu içine sindiren ya da diğerlerinin hayatının daha değersiz olduğuna ikna eden ve tüm bu deliliği normal hale getiren şey neydi?

    Ama saygısız korkakların gezegeninde sayısı tükenmiş cesurlar öldürülürken korkmak bir geleneğe dönüştürülmüştü.

    "Kendini herkesten daha akıllı gören, hayatın sana verdiği şansı üstünlük zanneden, senden daha azıyla yetinmek zorunda olanların gözüne gözüne fazlalıklarını sokan sen! Zavalı sen... Kendini koyduğun o en yüksekteki yerle, tepesine çıkıp ezdiğin en alttaki asla kopmayacak bir bağ olduğunu bilmeyecek kadar cahil , hep kendine istiyecek kadar da arsızsın. Bu kadar öğrenmişliğinin , bilmişliğinin yanında hiçbir şey yapmayarak , kendi türüne zırnık kadar katkıda bulunmayarak nasıl da ihanet seversin! BİR'in parçası olduğunu unutmuş, kaybolmuşsun ! Varlığın lanetlenecek!"

    Çaresizlik bedenine ağır geliyordu.

    Yaralanmış bir ruhun yarısı ancak paylaşılınca hafiflerdi.

    İnsan kendi varoluşundan daha büyük bir şeyin parçası olduğunda Tanrı’ya yaklaşırdı.

    ‘’...Olasılıklarla doluydu dünya, ama yeni dinlerin zamanı çoktan geçmişti, çünkü insanlığın daha fazlasına ihtiyacı vardı, artık herkesin dini nihayet vicdanındaydı. Bilinmeyen her denklemin karşısına Tanrı’nın adını koyan cahillerin sonu gelmek üzereydi...’’

    Hayatını kurtarabileceğini bile bile bir canın bedenden gidişini izlemek insanlığa ait içinde kalan o son parçayı da ezip geçmişti, bir canı kurtarabilecekken üşenip de emek vermeyen herkes o kurtaramadıkları canın başına gelenlerle bir gün mutlaka yüzleşecekti.

    Hayatının anlamını kaybetmek üzere olan biri için acı sadece hala yaşıyor olmanın habercisiydi!

    Başka bir yaşam mümkün, ama sadece emek verenler için..

    Dahil olmadan değiştiremezsin.

    Ancak her şeyden kopabiliyorsan gerçekten özgürsün.
  • 256 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Fikret Başkaya'nın, Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto (Nasıl Üretmeli, Nasıl Tüketmeli, Nasıl Yaşamalı), adlı kitabı olaylara daha geniş açıdan bakılmasını amaçlıyor.

    Önce manifestonun kelime anlamı ve Fikret Başkaya'nın bu kelime ile ilgili düşüncelerini okuyoruz. Manifesto: 'bir pozisyonu ve/veya bir programı, açık etmek, ilan etmek, deklare etmek olsa da bana göre manifesto iki şeydir: Bir iddiadır ve bir perspektiftir. Neden böyle oldu ve nasıl başka türlü olabilir? ' (s.9) diyerek bir açıklama yapıyor. Kapitalist sistemin artık bir çözüm üretememesi ve hatta sorunun kaynağı olmasından dolayı, kendi içinde yaşadığı sorunlara karşı bir söylem geliştirmiş.

    Yazar, kendi manifestosunu yazarken okuru da rahatsız ediyor. Yani ben düşünüyorum sen de düşün ve bu sayede okuyucuyu kitabın içine dahil ediyor.

    Fikret Başkaya toplumu ilgilendiren her şeyden bahsediyor. Kitap 'Giriş' kısmı dahil 5 ana başlığa sahip. Bunlar sırasıyla

    + Giriş: Binmişiz bir alamete
    + Neden bir uygarlık krizi ortaya çıktı
    + Neyi, nerede ve nasıl üretmeli
    + Nasıl tüketmeli
    + Nasıl yaşamalı

    Kimse ilerde kötü bir olay/durumla karşılaşacak şeyin peşinde gitmez. Ama iktidarları ele geçiren güçler o bireysel aklın reddettiği şeyleri topluma dayatır. Bunu da bazen açık bazen de gizli bir şekilde yaparlar.

    Hep 'ekonomik büyümeden' ve kişi başına düşen milli gelir artışından bahsedilirken bunun genele yansımaları niye düşük oluyor? Bu niçin çok fazla sorgulanmaz, bunu da düşünmek gerekir. Üretim ve tüketim artarken yoksulluğun daha da artması çelişki olmuyor mu diyerek bir soru sorar.

    Kapitalist sistem, yapısı gereği bir çözüm sunarken, başka bir sorunu da meydana getirir. Ama kapitalist sistemin kendisi sorunsa çözümü başka yerde aramak gerekmiyor mu?

    Okullarda öğretilen iktisat dersinin sadece ideolojik amaçlı olduğunu belirtiyor. Bunun sebebi olarak da egemen sınıfların kendilerine temsilen görevlendirdikleri eğitimcilerin, topluma kendi gerçeklerini sunduklarını ve o doğrultuda nesil amaçlandığını vurgular.

    Toplumun liberal, neo liberal politikalarla mülksüzleşmesinin önünün açılmasıyla büyük şirketler artık her yeri ele geçirir. IMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi emperyalist yapıların, ele geçiremedikleri hava haricinde her şeyi denetleyebildiklerini söylüyor.

    "çoktandır burjuva….. Büyük özel günler" adı altında indirimlerle toplumun bir çeşit cebini boşaltmıyor mu? Efsane, şahane, çok özel, süper özel, ultra özel indirimler adı altında, ihtiyacın yanında ihtiyaç olmayan şeyler de hiç farkına varılmadan alındığı olunuyor. Temel ihtiyaçlar artık kişinin değil, şirketlerin tespiti ile ortaya çıkıp, onların bildirmesiyle alım gerçekleşir duruma geldi. Özel günler adı altında (anneler, babalar, sevgililer, doğum, nişanlılık, sözlülük, kara Cuma, muhteşem Cuma, yılbaşı vb.) bir meta zorunlu ihtiyaç duruma getiriliyor. Eğer tüketici bu döngünün dışında kalmak isterse bir çeşit mahalle baskısı gibi bir baskıyla karşı karşıya kalıyor. Televizyon ve internet sürekli bu günleri hatırlatarak, insan zihnine sokuyor. Hatta çivi gibi çakıyor. Kaçış olmaz. Reddetmek, toplumu reddetmek gibi öne sürülüyor. Özel günler şirketlerin kendi çıkarları doğrultusunda tüketicinin cebindeki parayı kapmak için yaptıkları bir oyundur. Zoraki gönüllülük oluşturulur. İnsan otomatiğe bağlanır ve çevresinde ya da ailesinde dışlanmamak için bu çarkın içine girmek durumunda kalır. İşin daha da ilginci ise buna karşı çıkanlar 'hayalperest, gerici, karanlıkçı (s.30)' olarak adlandırılır.

    Kapitalist üretim tarzından bahseder ve bir şey üretilirken doğadan bir şeyin çekildiğini ve tüketirken de doğaya bir şey atıldığını; gelişi güzel yapılanmalar sonucu kimyasal atıkların her tarafa atılması yüzünden çevre kirliliğinin arttığını ifade eder. Ayrıca nüfusun çok artması sonucu bu nüfusa yönelik arzın da artması doğanın da katledilmesinin de önünü açar.

    Çok Uluslu Şirketler tarafından istila edilen gıda ve hayvancılıkta artık 'Ticari' olarak bakıldığından, onlar neyin üretilmesini istiyorsa o ürünlerin üretileceğini ve onların 'patentli' tohumlarıyla üretileceği hale gelindiğini anlatıyor.

    Eşyanın 'kampanya' adı altında yüceltilmesi sürekli bir hal almış. Meta ile insan bir çeşit köleleştirilirmiş. 'Onda var, ben de niye yok' söylemi içinde yaşayan birey o malla aidiyet kurmaya zorlanır. Kendisini o mala indirgeyip, onunla mutlu olmayı seçer.

    Bazılarını bildiğimiz, duyduğumuz, gördüğümüz şeyler haricinde görmediğimiz, duymadığımız, bilmediğimiz şeyleri de bize anlatması bakımından iyi bir çalışma. Bize dayatılan 'gerçeklerin' gerçekliğini tartışmadan, esas gerçeğe nasıl ulaşacağız. Tüketimin yoğun olduğu şu anki dünyada, fiziki olmasa bile zihinsel olarak bize zorla biçilen kalıplar içinde yaşamaya çalışıyoruz. Kalıbın dışına çıkıldığında ise dışlanmışlık, mahalle baskısı ve en kötüsü de aile içi baskı ortaya çıkıyor. AVM'lerin çoluk çocuk cümbür cemaat dolması, günü AVM'lerde geçirip sosyalleşme, tüketme ve bir sonraki hafta AVM'ye gidilinceye kadar duyulan özlem ile hayatı, o gerçeklik içinde yaşamaya mahkum olan bir durumla karşı karşıyayız.

    Fikret Başkaya'nın adını duymuştum ama hiç kitabını okumamıştım. Bu aldığım ve okuduğum ilk kitabı. Diğer kitaplarını da alacağımı ifade edeyim (2 kitabını daha aldım). Çünkü bu kitapta bizden bir şeyler var. Toplumu kutuplaştırmadan, hor görmeden, var olanla, o var olanın nasıl var olduğunu anlatıp, bizlerinde o var olanın peşine nasıl sürüklendiğimizi anlatması bakımından güzel, kapsamlı bir çalışma.

    Kullanılan dilin anlaşılır ve akıcı olması dolaysıyla 'yahu, bu adam ne diyor' demeden olayları sebep-sonuç ikilisi içinde anlatıyor. Tabi, memnun olmayan kesimler de olabilir. Ama bir çeşit 'tebliğ' ediyor. Şu anki yaşamda toplumların büyük kısmında gözlemlenen mutsuzluğun altında yatan sebebin, parası olmadığı için o 'metayı' alamamasından kaynaklı olduğuna kendini inandıran kişinin, esasında o şekilde inanmaya itildiğinin farkına varmadığını anlatıyor.


    Giydiğimiz, içtiğimiz, kullandığımız her şey, çoğu zaman, doğanın katledilmesi ve insan emeğinin üç kuruşa satın alınarak üretilmesi sonucu ortaya çıkıyor. Bir yerlerde 'marka' olarak satın alınan (aldırılan) ürün, o ürünü sağlıksız, güvencesiz ortamda çalıştırılan o işçinin alın terinin ne kadar karşılığı oluyor? Düşük ücret alarak üretimde bulunan işçi, tüketicinin büyük paralar vererek ulaştığı o 'mutluluğa' ulaşır mı?


    Mülk, mülksüzleştirme, egemenlik, devlet, siyaset, ekonomi, bireysel, müşterek, iç ve dış düşman algısı ve buna karşı kurulan yapılar gibi çok çeşitli konular ele alınıyor. Bireysel mülkiyetin sorunların kaynağı olduğunu ifade ediyor.
    Özelleştirme ya da şirketleştirme yerine müşterekleştirme yoluyla kaynakların daha iyi bir şekilde yönetilebileceğini ama bunun da kısa vadede değil, ancak uzun vadede olabileceğini söylüyor.


    Kitap baştan sona sizi konulardan kopmadan ve bir şevkle okumanızı sağlayacak şekilde olayların içine dahil ediyor.
    Tabi bu bir 'manifesto'. Beğenirsiniz veya beğenmeyebilirsiniz. Yazar, bilgi birikimini kağıda dökmüş.

    Fikret Başkaya'nın manifestosu bu şekilde. Ayrıca Mete Gündoğan'ın. #36543635 kitabı da başka bir açıdan manifestodur.
    Fikret Başkaya bizlere bir şeyler anlatmaya çalışmış ve sorunların kaynağı ve çözüm yolunu da kendince göstermeye çalışmış.

    Kitap içinde kullanılan bazı kelimeler genel okuyucu için çok bilinir olmayabilir ama yazarın akademik bilgi birikiminden hareketle bu sahaya ait bazı 'jargon'ları kullanması da doğaldır.

    + Dizin kısmının olması iyi.
    + Kapak tasarımından dolayı beni cezbetmişti.
    + Sayfa altlarında verilen kaynaklar keşke, kitabın arkasında toplu bir şekilde verilebilseydi.
    + Bu kitabı 24 - 28 /Kasım/ 2018 tarihinde okuyup, inceleme yazısı ise 7 / Mayıs / 2019 tarihinde siteye eklenmiştir.
    + Eklenen alıntılar haricinde baştan sonra alıntılanacak kadar önemli bir kitap. Tavsiye ederim, alın, okuyun, okutun.
  • 296 syf.
    Okudugum kitabın tüm sorunsal düzen - yaşam, ölüm, kader, vicdan- içerisinde kaybolmuşken, sona doğru yapraklar hızlanırken, yazarın evreni, kimliği, toplumu ve kendisini sorularla boğarken yazmaya başladığım bu incelemeye, yağmur damlalarının gökyüzünden yeryuzune dansı, her bir damlanın yere inişinde ki hızı, o hızdaki aşkı, aşkla toprağı öpüşüyle toprağa can verişi, o can ile doğanın uyanışı,O uyanıştaki gök yüzünün çığlıkları eşliğinde başladım.
    Ve üzülerek başlıyorum yazıma. Üzüntüm böylesine geniş kapsamlı bir kitabın okuma oranın "bir" olması. Ve dolayısıyla üzerine bir incelemenin olmaması....

    Daha geçen günlerde ilk defa bir kara deliği görüntüleyen insanlık, o görüntü üzerine ne denli heyecanlandıysa ben de bu kitaba o denli bir heyecanla başladım. Çünkü bilirsiniz evren sürekli genişleyen ve gizemlerle dolu...Ve bizler o giz içerisindeki kilitleri açmaya çalışan varlıklarız. Peki ya 'içimizdeki kara delikler'...

    Hani derler ya bir kitap/film okudum/izledim hayatım değişti. İşte bu kitap o kitap. Çok yüksek girdim sanırım. Ama hak ediyor. Çünkü çok nadir kitap size ayna tutar, sizin sorularınızı sorar ve üstüne muhabbet eder. Kitap aslında metafizik sorunsal ansiklopedisi. Kitabı nasıl tanımlıyayım bilemiyorum ama şöyle bir şey şimdi hani bir bebek ilk kendini aynada görür ve nasıl tepki vereceğini bilemez, şaşırır güler suratı asılır kimi ağlar heyecanlanır... ben de aynen o bebekler gibi şoka girdim... ya bir kitabın bir bolumu etkiler anlarım hadi bir sayfası yine anlarım arkadaş her satırmı her satırı ya.... Sonra dedim ben bu kitabı hemen bitirecem sonra vazgeçtim çünkü hiç bir insan uzun süre aynanın karşısın da durup kendine bakamaz.. Hatta bence bu kitap tek başına okunmamalı her konu başlığının sonunda yoruluyorum dilin ağırlığından değil yani içeriğinden, sen bu kadar geniş envaii çeşit konuyu ikli/üçlü sayfalara nasıl sığdırdın be adam...

    Öncelikle kitabın kapak tasarımından söz etmek istiyorum. Kapak siyahın baskın oldugu turunç çizgilerle örülmüş tuğlalarla duvarı çağrıştırıyor. İşte o duvarın bende uyandırdığı hissiyat insanların kendilerine koydukları(başta kendimiz, sonra aile, peşinden toplum, kültür, ve sonunda da siyasal din/tanrı) sınırlar, kalıplar, çizgiler oluyor. Kendimizi koydugumuz o sınırlandırmalar bizim hapishanemiz oluyor zamanla ve o hapishanede çürüyüp gidiyoruz.
    Kitap bir deneme türü. Parçalar halinde belli başlı konular içerisinde işlenen başlıklardan oluşuyor. Bu parça parça konular da kitabın aslında bütünlüğününü temsil ediyor.
    Kitabın geniş içeriği altı başlıktan oluşup ve o başlıklar içerisinde akan ara başlıklarla parçalara ayrılmış o parçalar içerisinde de bir bütünlüğü oluşturuyor. Tabii burdan da yazarın ne denli bilgi edinimine sahip olduğu çıkarımına varabiliyoruz.
    Genel kapsamda üstünde durulan ya da benim algıma hitap eden konu: Tanrı. Evet aslında tanrı başlı başına bir konu. Konuşulması gereken bir konu. Konuşulmasının gerekliliği kadar uzak durdugumuz, çekindiğimiz, korktugumuz...bir konu. Adını ne koyarsanız koyun ister tanrı ister allah, rab, hüda, xoda, ellah... tüm bu isimlerin hepsi Yaradan'a çıkıyor. Allah hiç bi sıfata sığmayan çözümlenemeyen bir olgu. Varlığı ile yokluğu arasında süregelen tartışmalar hep vardı ve var olmayada devam edecek. Bunu kimi zaman içten içe sorarız kendimize kimi zamanda haykırırcasına. Yazarla aynasal çakışma noktamız işte burdan geliyor. Şu iki alıntı ya bakarsanız ( #44138653 , #44136688 , ve daha bir çok noktası) beni benden alan kısmı özetlemiş olurum. Ama yazar Çilingir burayla sınırlı kalmıyor üzerinde durdugu bir diğer konu ise "kimlik"(!) "Her kimlik vicdana cenderedir. Ulusal, siyasal, sınıfsal, etnik, dinsel, kısacası bütün kimlikler vicdanı sınırlar, onu ruhun derinliklerine iter. Kimliklerinden arınan insan çıplak insana yönelir."  Yazarın kimlikle ilgili bu yorumu onun insan lar üzerinde ki kimliksel kalıpların yorumlamasıdır. İnsan özünde ruhun üzerindeki deriden derinin içindeki kemikten ibarettir. Ama o aynı insan o ruhu yani çıplaklıgını yok etmek için kimlikler yanı kalıplara koyar kendini. Zamanla o kalıpsal kimlikler bir zehire nefrete dönüşür ve ölümler saçar. Zihni küfüler oluşur. Burda ayrıca şu konuya değinecem kitabın bu platform üzerinde ki okuma oranı ve az okunuşu üzerine. Bu coğrafyada yaşayan her birimizin olduğu gibi onun da bir etnik bir kimliği var; Ermeni. Kendisi Ermeni kökenli biri. Sizde bilirsiniz ki bu coğrafyanın en derin kanayan yarası etnik/dini/mezhepsel savaşları  ve bu savaşlar üzerindeki soykırımlarla acının kanın dinmediği bir coğrafya. Ve ne yazıkki hala bir barış sağlanamayan vahşet söylemleriyle yönetiliyoruz. Birbirimize kırdırılıyoruz. En yakın örneği, o kadar barış çağrısına karşın bir suikaste kurban giden; Hrant Dink.... Yazarın kendisi kimlik üzerinde ki analizleri yorumları çok yerindeyken ve tüm kimliklerinden sıyrılıp kendi benliğini sorgulayabiliyorken malsef toplumumuz daki ermenilere karşı bir kin güdüsü beslenmekte ve ermenilere karşı ciddi bir cephe oluşturulmakta. İşte okuma oranının düşüklüğünüde  buna bağlıyorum ben. Oysa tüm kimliklerden sıyrıldığımız zaman dır insan oluşumuzun gerekliliği.... Deyip lafı uzattığımı fark ediyorum:) ve buraya da benimde kendime sürekli sordugum ve soracağım, yazarımızında üstünde durduğu soruyu bırakıp noktalıyorum:
    İnsanın yanıtını aradığı temel soru şudur: Yaşamın bir anlamı var mı? Varsa eğer, nedir bu!.

    Kitapla ilgili arka kapağında ki muhteşem özetide bırakıyorum buraya:
    İçimizdeki Kara Delik, yazarın, yaşam, ölüm, kader, vicdan ve inanç gibi insanlığı her dönem meşgul eden temel konularda yaptığı içe yolculukları dile getiren yazıları içeriyor. Oşin Çilingir, kendi deyimiyle "hiçbir türe girmeyen" bu yazılarında, özellikle tasavvufun dili olan 'kuşdili'nin sırrını aralıyor, insanı insan yapan değerleri sorguluyor. "Kendi yüreğinde sürgünler"in, "Tanrı'nın ötesindeki Tanrı" ve "insanı aşan insan kavramı"nı arayanların, bir yağmur damlasında yaşamı, bir yürek sızısında hiçliği duyumsayanların satır aralarında usulca teferrüce çıktığı eserinde Çilingir ruhuyla didişiyor. Kitabın sayfalarında Can Yücel ve Lekeci Tatyos, Sri Maharaj ve Yogananda, Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet, Gomidas ve Vivaldi, Feridüddin Attar ve Yunus Emre, Nusret Fateh Ali Han ve Kazancı Bedih, Hallac-ı Mansur ve Şeyh Bedreddin, Saroyan ve Sait Faik, Van Gogh ve serseri ressam Ohannes, Kurusawa ve Angelopoulos, Sabri Altınel ve Hilmi Yavuz, Brecht ve Camus, Hesse ve Nietzsche, Musa, İsa ve Muhammed Peygamberler hep birlikte insanlığın dünü, bugünü ve yarını üzerine hasbıhal ediyorlar.