• Ya kırdığın gönlü Allah seviyorsa? Bilemezsin, bilseydin ödün kopardı, dokunamazdın.
  • 322 syf.
    ·Beğendi·10/10
    http://birkitapbinyurek.blogspot.com.tr/...i-erbas-karahan.html
    *ÖLÜMÜN ÖTESİ * ALİ İ. ERBAŞ *
    *KARAHAN KİTABEVİ*

    Bir perşembe sabahıydı. Gökyüzü masmaviydi. Yavaş yavaş yükselen güneş ferahlatıcı ışığıyla yeryüzünü ısıtıyordu. Münih Merkez Hastanesi´nde ameliyat için önemli olan bütün evraklar hem hasta hem de anestezi doktoru tarafından eksiksiz doldurulup imzalanmış, donuk gözlerle tavana bakan hastanın yastığının altına yerleştirilmişti. Bölüm hemşiresinin yaptığı iğne hastayı sadece yorgun düşürmüş, ancak uyutamamıştı. Hasta hipnoz edilmiş gibi duruyordu. Şuuru yarı açık yarı kapalıydı.

    Kibar bir erkek sesi "Selam, ben Dr. Dieter Schulz. Sizin anestezi doktorunuzum," dedi.

    Hasta sesin hayal mi gerçek mi olduğunu algılayamıyordu. Zoraki bir şekilde başını sesin geldiği yöne çevirdi. Bir sis perdesinin ardında ameliyat kepini giymiş uzun boylu birine ait tanımadık bir yüz gördü.

    Adam hastanın kendisini anlayıp anlamadığına dikkat etmeden konuşmasına devam etti. "Cerrah dün akşam operasyon hakkında size yeterince bilgi verdi. Safra kesenizde bir dizi taş olduğunu biliyorsunuz; yani siz taş milyonerisiniz."

    Hastanın yüz ifadesinde hiç bir değişiklik olmadı, doktor yaptığı bu espriye tek başına gülmek mecburiyetinde kaldı.

    "Ve şimdi" diyerek konuşmasına devam etti. "Dün sizinle anestezi konusunu konuşan doktor arkadaş adına özür diliyorum. Arkadaşım ailevi bir nedenden dolayı bugün gelemedi. Bu nedenle narkozunuzu onun yerine ben yapacağım. Umut ederim ki buna karşı değilsiniz."

    Dr. Schulz önce plastik gözlüğünü düzeltti ve doldurulmuş evrakları eline alıp önemli bilgileri gözden geçirdi. 8 Yeşil renkli önlük giymiş zayıf bir kadın hızlı adımlarla yaklaşıp hastaya yukarıdan bir göz attı.

    "Safra bu mu?" diye anestezi doktoruna sordu.

    "Evet, hasta bu" diye cevapladı Dr. Schulz kızgın bir sesle, hasta kelimesini vurgulayarak.

    Personelin ve bilhassa anestezi hemşirelerinin hasta tabirini kullanmak yerine bir organdan veya hastalıktan bahsetmelerine çok öfkelenirdi. Hastayı tarif ederken "işte bu mide" veya "aha, bacak buymuş" gibi tabirler sinirlerini epeyce yıpratıyordu.

    Dr. Schulz sinirlerini yatıştırmak için bir kaç kez derin nefes aldı ve gözlerini bir kaç saniye yumdu.
    Karola isimli anestezi hemşiresi başını öne eğip doktordan özür diledi. Ardından "Hastanın işlemleri bitti mi?" diye sordu.

    Dr. Schulz bu soruyu sadece başını öne doğru eğerek cevapladı ve ellerini hasta yatağının ön korkuluğuna dayadı. Dr. Schulz ve anestezi hemşiresi hasta yatağını beraberce ameliyathanenin hazırlık odasına ittiler. Burada hastayı ameliyat masasına yatırıp 1 no?lu ameliyathaneye aldılar.

    Karola Hemşire tansiyon aletini hastanın sol koluna sardı ve damarların iyice şişmesini bekledi. Ardından kalın bir kanülü üst koldaki bir damara batırdı ve infüzyon damara akmaya başladı. Kalp atışı üç ince kabloyla bir monitöre aktarılıyordu. Kırmızı bir ışık kalp ritminde yanıp sönüyordu.

    "Hazır mıyız, arkadaşlar?" diye sordu ameliyathaneye giren cerrahlardan biri.

    "Çoktan, sayın başhekim" diye cevapladı Dr. Schulz.

    Hastanın karın bölgesi kahverengi bir ilaçla dezenfekte edildikten sonra ameliyat bölgesi açık kalacak şekilde steril yeşil bezlerle örtüldü.
    (Tanıtım Bülteninden)

    KİTAP YORUMUM

    Münih de yaşayan ve özel muayenesinde çalışan Türk asıllı Dr. Emin KAYAHAN safra kesesi ameliyatı olar iki hastasının sonra dan sağ böbreklerinin de kaybolduğunu anlar ve olaylar ondan sonra başlar. İlk başta aklına kötü bir şey gelmese de öldürülmek istendiğini anlayınca araştırmalarını koyulaştırır ve daha önce safra kesesi ameliyatı olan reenkarne olan yeğeninden yola çıkarak organ mafyasını çökertmeyi başarır.

    Kitabın sayısı 322 sayfa olmasına rağmen 1 gecede bitirdiğim kitabım. İlk sayfalardan başlayarak okuru kendine çekiyor ve bitirene kadar bırakmıyor.

    Normalde Reerkarnasyona inanan birisi olmamama rağmen bu kitap da acaba olabilir mi fikiri ile değiştim ister istemez. Henüz yazarımıza sormadım gerçek bir hikayemi yoksa kurgumu diye ama içimdeki ses diyor ki kurgu değil ve bizzat yazarımızın kendi hayatından aktardığını hissettim. İlk defa yazarımız ile istişare etmeden bana yansıyan duyguyu paylaşıyorum. Hatta verilen adreslere gitsek o kişileri bulabiliriz gibi hissettim. Olayın geçtiği yılın 2001 olması olay kahramanımızın yaşadığını gösteriyor bana yansıyan bu Kitabı gerçekten büyük bir keyifle okudum.

    Değerli yazarımız Ali İ. ERBAŞ’a eserini bana ve üyelerimize ulaştırdığı için teşekkür ediyorum.
    DUYGU SONGÜL KAHRAMAN
  • AŞKIN MERKEZİ NERESİDİR? MERKEZ KALP DEĞİL, BEYİNDİR...


    AŞKIN MERKEZİ KALP DEĞİL BEYİNDİR...
    AŞK duygusu kalbimizde değil, beynimizdeki korteks ve limbik merkezde oluşur. Beynimizin emriyle salgılanan kimyasallar kalbimizin etrafında hissedildiği için, aşık olduğumuz kişinin kalbimizde olduğu yanılgısına kapılırız. Düşüncelerimiz duygularımızı oluşturur. Duygularımız da beynimizde oluşur. Aşk bir beyin fonksiyonudur.

    Beynimiz çalışırken, yaklaşık 20 wattlık bir elektrik enerjisi üretiyor. Etkilendiğiniz birine karşı “Senden elektrik aldım” demek beynin lisanını dile getiriyor.

    Aşık olduğumuzda iştahımız azalır, ellerimiz terler, sık yutkunuruz, heyecandan nabız atışımız artar, çarpıntı, terleme, titreme yaşarız. Bağırsak hareketlerimiz değişir. Aslında aşk duygusu beyinde yaşanır. Ancak vücutta yansıması kalpte oluyor. Özellikle alın lobu bölgesi çalışması azalıyor.

    Alın lobu beyin bölgesi, insanlar için mantık, niyet etme, edep, ahlak, saygı, sosyal kurallara uyma ve karar verme merkezidir. Aşıklarda alın bölgesindeki işlevler azalır. Bir anlamda aşk gelir ve akıl gider.
    Aşkın insanlık üzerindeki etkilerini yıllardır inceleyen antrolopolog Prof. Helen Fisher, insan beyninin zaman içinde evrim geçirdiğini belirtiyor. Başlarda sadece cinsel güdü ile uyarılan insan beyninin, zamanla tek bir eşe konsantre olmak amacıyla aşık olacak biçimde geliştiğini, en son olarak da aşıkların birlikte çocuk yetiştirecek kadar uzun süre birbirlerine toleranslı olabilmeleri için beyinde bağlılık bölümünün ortaya çıktığını vurguluyor.
    Fisher, aşkın etkisini incelemek üzere aşıkların beyinlerini bir MR tarayıcısında incelemiş. Kişiler sevgililerinin resmine baktıklarında, beyinlerinde aktif olan bölgelerden birinin kokain alındığında aktif olan bölgeyle aynı olduğu ortaya çıkmış! Fisher, aşkın beynin şiddetle arzulayan kısmında oluştuğunu belirtiyor. O parça çikolatayı mutlaka istemek, işinde illa o pozisyona terfi etmekte tutturmak gibi bir şey aşk.
    Bilim adamları bu aşamada aşıkları bir arada tutan özel bir şey olduğunu keşfetmişler. Berkeley’de Kişilik ve Sosyal Bilimler Araştırma Bölümü’nde profesör olan Robert W. Levenson bu özel şeyin empati, yani diğer kişinin ne hissettiğini ve düşündüğünü bilebilme yeteneği olduğunu belirtiyor. Empati bir kişinin ne hissettiğini anlamaya çalıştığınızda sadece zihninizde gerçekleşmiyor. Bazı insanlar başkalarının duygularıyla aynı frekansa girebiliyor ve bedenleri empati kurdukları kişiyle aynı tepkiyi vermeye başlıyor. Aynı şekilde terliyorlar, nabızları aynı şekilde atıyor ve bedenleriyle aynı şekilde hareket ediyorlar. Levenson’ın araştırmaları bu duygusal ve fiziksel senkronizasyonun en çok aşıklar arasında görüldüğünü gösteriyor. Anlaşılan, beyin kimyası ve feromonlarla başlayan aşk alevini körüklemede en önemli rolü empati oynuyor.
    Aşkın yıllarca süren derin bir bağlılığa nasıl dönüştüğünü Fisher şöyle açıklıyor: “Şans, biraz kararlılık ve sizinle aynı değerleri ve hedefleri paylaşan doğru kişiyi bulmanız. Aşk kendiliğinden olur, ilişkiler inşa edilir.”
    Kaliforniya’da yapılan bir araştırmaya göre sevgiye dayalı bir ilişkide olmamak insan sağlığı için kilolu olmak, egzersiz yapmamak, kötü beslenmek ve hatta sigara içmekten bile daha zararlı.
    Yaşayan en yaşlı çiftlerden biri Joseph ve Anna Bendoritis’e göre ise 74 yıllık evliliklerinin sırrı Sevgi, Saygı, yola çıkarken verdikleri sözlere Bağlılık, Empati ve her konuda açıkça İletişim Kurmaktır. Mutlu, dengeli ve sağlıklı aşk’ı uzun süre ilişkinizde yaşamak istiyorsanız artık sırrı çözdünüz.
  • YOL VE YORGUN GÖVDE


    "Eğer talihsizliklere saygı duymayı öğrenemeyeceksen, ne diye yollardasın? Ülkene dön ve modern insanlar gibi, yaşamın risklerine karşı maddi manevi tüm varlığını bir sigorta şirketine sigortalattır."

    Nerdeyse üç gündür bir yük kamyonunun kasasında süren yolculuğum, gün doğumuyla Jakarta'da sonlanmış, işlek bir caddede kamyondan inmiştim. Sabah güneşi, ensemi yakıyordu. Bense bu sözleri ve bu sözlerle bana çıkışan adamı düşünüyordum. Yıllar önce Fas'ta karşılaştığım bir gezgini yani. Avustralyalıydı. Teknolojik aletlere sırtını dönmüştü. İyice yıpranmış defteri, bir de kalemi vardı yalnızca. Yazıp çizerdi.

    Günlerdir kamyon kasasında sarsılmış bir bünyeyle, şehrin felce uğramış sabah trafiğinde, nereye gideceğimi bilmeden sersem sepelek etrafıma bakınıyorum.
    Tırlar, otobüsler, arabalar ve yoldan taşıp kaldırımlar üzerinde seyreden motosikletler... Sağ elimde sazım ve sol elimde bir buçuk litrelik boş pet şişeyle refüjde bekliyorum. Başım sırtımdaki çantamdan daha ağır. Şişeyi ne yapmalı diye huzursuzlanıyorum. Gözüm karardı. Karşı kaldırıma ulaşmak için geçmem gereken yol, o anda gözüme bir savaş meydanı gibi geniş ve tehlikeli görünüyordu. Olduğum yere çömeldim.

    Her iki yanıma ufak tefek, yanık tenli, alnı açık iki adam girmiş, beni karşıya geçirirlerken buldum kendimi. Az önce karşı kaldırımdan bağıran adamlardı. Ne tuhaf adamlar diye düşünmüştüm. Meğerse tuhaflık bendeymiş. Şehre inmiş bir vahşi hayvan tedirginliğiyle trafiği birbirine katmıştım.

    Beni bir binanın gölgesine bıraktılar. Başım önüme düştü. Çevremde olup bitenler silik bir gölgeden ibaretti. Bir ara, iki ürkek serçenin gezindiği kaldırımda, adamların gölgesinin görüş açımdan çıktığını fark ettim. O sırada, pet şişe çıtırdılar içinde ellerimde acı çekiyordu.

    Epeydir çalıp duran telefonuma bakmak için, bir gayretle çantama uzandım. Cevapsız aramalar Angkasa'dandı. Medan'da misafir olduğum aile, ona benim iletişim bilgilerimi vermişti. Onun beni misafir edebileceğini söylemişlerdi. Sinema ve televizyon bölümü mezunu olması dışında hakkında bir şey bilmiyordum.

    Onu geri aradım. Varıp varmadığımı soruyor, saat dokuz buçukta işe gitmek üzere evden ayrılacağını bana tekrar hatırlatıyordu. Saatime baktım, saat dokuza gelmişti. Angkasa'nın evine kendimi bir şekilde atmalıydım, bu halimle tüm günü sokakta geçiremezdim. Önümden geçen genç bir bayana telefonu uzattım. Bunu yapmamı Angkasa istemişti; çünkü evin adresini detaylıca tarif etmesine rağmen anlayamamıştım. Genç bayan kendisini takip etmemi söyledi. Önce bir toplu ulaşım kartı aldık. TransJakarta'ya (metrobüs) beni bindirdikten sonra, muavine Slipi durağında beni indirmeyi unutmamasını tembihledi.

    Saat dokuz buçuğa gelmişti. Angkasa, beni daha fazla bekleyemeyeceğini yazıyordu. İki elimle tutunduğum tutamaçlardan birini bıraktım, cevap yazmaya yeltendim; fakat alınganlığıma yenilip yazmaktan vazgeçtim. Birkaç kilometre ötede, metrobüsteydim ve varmak üzereydim. Bunu biliyordu. Metrobüsün camında yansımama gözüm ilişti: Egosentrik kişiliğimden ne zaman sıyrılacaktım! Dikkatim, yüzümdeki detaylara kaydı: Çökmüş avurtlarım, kan çanağına dönmüş gözlerim, terli alnıma yapışmış yağlı saçlarım... Besili, bakımlı ve henüz uykusunu almış beyaz yakalıların kaçamak bakışlarını üzerimde yakalıyorum. Dünyanın her yerinde bu bakışlar, bir yolun kenarındaki kilometre taşı gibi, hep aynı şeyi açıklardı.

    Muavinin uyarısıyla Slipi durağında indim. Saat ona geliyordu. Bir umutla eve doğru koşar adımlarla yürüdüm. Ana caddeye açılan sokağa yöneldim. Angkasa'nın tarif ettiği gibi benzinlik sağımda, alışveriş merkezi solumda kalmıştı. İlk sağdan saptım. Sabah güneşinin karşıdan ışıl ışıl aydınlattığı sokakta ilerledim. İleride, solda iki katlı bir binanın bahçe kapısı önünde Angkasa sabırsız bir bekleyiş içinde devinip duruyordu. Beni görür görmez, el salladı. İşe geç gitme pahasına beklemişti. Sevinçle ona yöneldim. Birkaç metre mesafeden evin anahtarını bana fırlattı ve geldiğim yönün tersi istikametinde geri geri giderek:
    "İyi dinlen. Akşam saat beşte döneceğim. Seni arkadaşımın doğum günü partisine götüreceğim." dedi.
    Böylesi soğuk bir karşılamadan içi rahat etmemiş olacak ki geri döndü. Birbirimize sarıldıktan sonra koşar adımlarla uzaklaştı ve köşede gözden kayboldu.

    Angkasa'nın yaşadığı yer, altı metrekarelik çıplak bir odadan ibaretti. Tüm eşyalar, büyükçe bir yer yatağı ve banyoya açılan kapının solunda eğik duran ahşap bir elbise dolabından ibaretti.


    Sıcak bir duş ve ardından deliksiz bir uyku! Saat beşte Angkasa iş arkadaşıyla birlikte neşeli kahkahalarla kapıdan içeri girdiğinde, uykudan sıçrayarak uyandım. Nerede olduğumu ve orada neden bulunduğumu hatırlayamadan şaşkın bakışlarımı bir süre onların üzerinde gezdirdim. Bu ruh hali, bir yerlere yorgun bir şekilde varır varmaz yattığım derin uykunun sabahında düştüğüm ürkünç boşluktu. O an, bu ruh halinin farkında olmama rağmen, oraya nasıl geldiğimi hâlâ hatırlayamıyordum. Angkasa'nın sesi beni kendime getirdi:
    "İyi dinlendin mi?"
    "Evet."

    Sabaha karşı, doğum günü partisinden körkütük sarhoş eve döndük. Kıyafetlerimizle yatağa yan yana yığılıverdik. Angkasa'nın ufak ufak dokunuşları, gitgide daha cüretkar eğilimlere dönüşünce, önce gözlerim doldu, sonra hıçkırıklara boğuldum. Kendimi koyvermemek için çabaladıkça, göğsüm daha bir şiddetle sarsılıyor; yatağın yumuşak yayları üzerinde yaylanan gövdem, beni aptalca bir duruma sokuyordu.

    Uzaktan uzağa özlemekle yetindiğim, ana dilimi konuşan o insan gözümün önüne gelmişti. Bana dokunmak, sarılmak onun hakkıyken; kırık aksanlı, muğlak mimikli bu kızın dokunuşlarına bu kırılgan ruh halimle maruz kalmak, ne dayanılmaz acıydı.

    Yataktan doğrulup çıplak zemine kendimi bıraktım. Angkasa'nın yüzündeki ılık ve masum anlatım, yerini şakınlık ve kızgınlığa bırakmıştı. Yattığı yerden sert bir el hareketiyle başucundaki lambayı kapattı, sonra da bana sırtını döndü.

    İrkilerek uyanıyorum. Öğlen olmuş. Angkasa duştan henüz çıkmış, yatağının üzerinde makyajını yapıyordu. Çıplak zemin üzerinde kaskatı kesilmiş gövdemle doğrulup kendime gelmem, bir hayli vakit aldı.
    "Günaydın."
    Angkasa karşılık vermedi. Bir süre onu izledim. Henüz yirmi üçündeydi. Yanaklarına kondurduğu allıklar, elmacık kemiklerini iyice belirginleştirmiş; küçücük ağzını gölgede bırakan iri ve çekik gözleri, yüzüne asil bir görünüm kazandırmıştı. Dün gece olanlarla ilgili açıklama yapmak ve özür dilemek için kafamda uygun cümleleri hazırlıyordum ki,
    "Bugün misafirlerim gelecek, kendine başka bir yer bulmalısın." dedi elindeki küçük aynadan yüzünü çevirmeden.
    "Tamam." dedim.

    Eşyalarımı çantama yerleştirirken, zaten gitmem gerekiyormuş ve çoktan gidecek bir yerim varmış gibi davranmaya çalışıyordum; fakat bunu beceremediğimin farkına vardıkça da yüzümün pancar gibi kızardığını hissediyordum.

    Angkasa'ya veda edip evden ayrıldım. İnternette Jakarta'nın dünyanın en kalabalık ikinci şehri olduğunu okumuştum. Şimdi şehrin neresindeydim, hiçbir fikrim yoktu. Yayalara çok nadir rastlanabilen mahallede, karıncalar gibi sağa sola kaçışan motosikletler ara ara beliriyordu. Şemsiyeli bir yaya, bir binadan diğerine doğru koşar adımlarla sokağı geçti. Bu iklimde güneş, sanki ilk defa bu kadar yakıcıydı. Sokak başında, bitlenmiş gibi kafasını kaşıyıp duran bir adama yanaştım. "Şehrin merkezi neresi?" diye sordum.
    Soruyla karşılık verdi:
    "Hangi merkez?"

    Çevremle ilgilenmeyi bırakıp rastgele yürümeye başladım. Parasızdım. Emelim yoktu. Kaygılarımdan arınmıştım. Karşıma çıkacak ilk alıcıya ruhumu beş kuruşa satabilirdim. Yaşamın tam göbeğinde olmak, böyle bir şey olmalıydı.

    Akşama kadar sokaklarda, çirkin yapıların arasında yürüdüm. Geceyi bir kuytuda bir kurdun ulumasını andıran öksürük nöbetleriyle geçirdim. Güneş üzerime doğduğunda bedenim öyle güçsüzdü ki acılarımı duyamaz haldeydim.

    Kuşluk vakti göğü altında, bir yere yetişecekmişim gibi, tekrar yürümeye koyuldum. Yeryüzü bulanık ve hastalıklıydı.

    İkindi sonrası kara kuru, minyon gövdeli insanların doldurduğu caddelerden geçiyorum. Kötülüklerini birbirlerinden kaçırmak istercesine, nemli havada pelte gibi sağa sola koşuşuyorlar. Ara sokaklara kaçıp, bir süre kendimle baş başa kalıyorum: Çirkinliğin, gözlenen nesnelerde olduğu ön kabulüyle davranan, yeni yetme bir gözlemciymişim meğer. Nasıl da küstah ve alçak bir organizmaydım böyle! Caddelere geri dönüp kalabalıkları kucaklayasım var.

    Akşam üzeri Çin asıllı Endonezyalı bir kızla tanışıyorum. Adı Jiayi. Evinde iki gece beni misafir edecek. Çin mahallesine doğru yürürken, Çinli nufusun Endonezya nüfusunun yüzde ikisini oluşturduğunu söylüyor. Ataları yirminci yüzyılın başında buraya gelmişler. Hala kendi geleneklerinden kopmadıklarını ve Hıristiyan olduğunu söylüyor. Bir azınlık olarak, burada karşılaştıkları zorluklardan bahsederken iç çekiyor. Onu dinlediğimi belli etmek için çıkardığım hırıltılı seslerin dışında, konuşacak dermanım yoktu.

    Jiayi güvenlikli bir sitede; derli toplu, temiz bir dairede oturuyordu. Yalnız yaşıyordu. Kalacağım odayı gösterdi. Yatağa çarşaf serip ince bir örtüye nevresim geçirdi. Duştan çıktığımda, öksürüğe iyi geldiğini söylediği çorbayı hazırlamıştı. İçinde bol çeşit sebze ve sadece Çin'in bir bölgesinde yetişen endemik birkaç bitki vardı. Çorbayı içtikten sonra vücudum gevşedi. Böylece birkaç saat uyuma fırsatı bulabildim.

    Gece yarısına doğru, öksürük nöbetleri içinde yatağımda sarsılmaya başladım. Ciğerlerim sökülüyor, öksürdükçe korkunç sesler odanın duvarlarında patlıyordu. O güne dek, böylesini yaşamamıştım. Yan odada uyuyan Jiayi'yi ürkütmemek için, sabaha kadar yüzümü yastığa gömerek öksüyorum.

    Jiayi, sabah saat sekizde işe gitti. Tüm günü ateşler içinde yatakta geçirdim. Yatağımdan çıkmak için birkaç denemem oldu, fakat her seferinde öksürük kriziyle kendimi yerlerde emeklerken buldum.

    Akşam Jiayi eve döndüğünde, sabah beni bıraktığından daha kötü bir durumda bulunca, Daha önce de sözünü etmiş olduğu doktor eniştesini hemen arayıp durumumu ona anlattı. Sonra da hiç vakit kaybetmeden eczaneye gitmek için evden ayrıldı.

    Biraz sonra elinde bir poşet dolusu ilaçla geri döndü. Mutfağa geçip ateşe çorba koydu. O sırada, aç karna alınması gereken ilaçları aldım. Çok geçmeden Jiayi, elinde kocaman çorba kasesiyle gelip baş ucumda oturdu. Dünkü çekingenliği, yerini teklifsiz tavırlara bırakmıştı; fakat yüzündeki anlatım öylesine kapalıydı ki ruhunu izlemek imkansızdı. Otuzlu yaşların başında olmalıydı. Belki de daha gençti. Sormamıştım. Çorbayı bir anne ihtimamıyla kaşık kaşık bana içirmeye başladı. Şimdi de eli, alnımda geziniyordu.
    "Özür dilerim." diye geveledim.
    "Neden özür diliyorsun?"
    Boğazım düğümlendi. Alnımda gezinen yabancı bir elin yumuşak dokunuşları, duygu dünyamı altüst etmişti. Bir yerlere ait olamamanın sonuçlarına katlanmak zorundaydım. Ortalarda kalmış, günübirlik sığındığım insanlara yük olmaya başlamıştım.

    Jiayi içimdekileri hissetmişçesine beni teselli etti:
    "Evimde iyi insanların enerjisinin birikmesi beni mutlu ediyor. Sen ise kötü bir enerjiyle gelmedin. Burda olduğun için mutluyum."

    İlaçların etkisiyle üzerime bir esenlik çökmüş, yatağımda uyukluyordum. Jiayi pencerenin yanındaki koltukta oturmuş, kitabını okuyordu. Tatlı bir esinti pencerenin perdesini hafifçe dalgalandırıyor, bunaltıcı şehrin ritimsiz kalp atışları odaya doluyordu. Uyku ile uyanıklık arasında gidip gelen gözlerime, bu manzara Leonardo da Vinci'nin tabloları gibi kasvetli ve gizemli geliyordu.

    Gözlerimi tekrar açtığımda gece yarısıydı. Jiayi, başı önüne düşmüş uyukluyordu. Yatağımdan doğrulup ilk adımlarını atan bebek tedirginliğiyle odayı dolanıyorum. Gardıroptan kıyafetlerin yığıldığı ayaklı askılıklar taşmıştı. Aralarından yeşil ve omuzlardan dirseklere kadar inen yaldızlı nakışları olanına gözlerim takıldı. Ona uzanan elim, birdenbire zihnime vuran tutucu bir düşünceyle ürküp geri kaçtı. Vazgeçip sağıma yöneldim. Şifonyerin üzerindeki yılbaşı çam ağacından sarkan mor plastik topa bir fiske attım. Karşı duvarda içi boş, birkaç metal çerçeve asılıydı. Kapının bulunduğu köşeye iki tane halı rulosu dikey yaslıydı.

    Tepede sarkmış ampulün sarı ışığı altında, odadaki tüm bu nesneler, anlamlarına ve işlevlerine bakılmaksızın, korkunç bir aşırılık içinde somut ve gerçekti. Oysa ben, bu dünyanın, psikolojik ihtiyaçlardan uydurulduğu düşüncesiyle, şurada burada sabahlayan bohem bir adamdım. Şimdi, çevrili olduğum bu gerçeklik, bana esareti çağrıştırıyordu. Gelecek kaygısı içimi dolduruyor: Gençliğin diriliği ellerimin arasından kayıp gittiğinde, hangi yol, yorgun gövdemi taşımayı kabul edecekti? Korkuyorum. Keşke canlı bir varlık olacak yerde, bir taş olsaydım.

    Loudingirra Özdemir
  • AÇIKLIK EN DOGRU YOLDUR
    Röportaj : Alper Gazigiray [Ahmet Haluk Dursun]
    Zaman, 14- 15 Şubat 1988

    Zaman: Sayın Muhsin Yazıcıoğlu kısa bir tercümeihalizi verir misiniz? Nerede doğdunuz?
    Kaç yılında doğdunuz, öğrenim hayatınız?

    Muhsin Yazıcıoğlu: Bismillahirrahmanirrahim. 1954 yılında Sarkışla, Elmalı köyünde doğdum. İlkokulu orada bitirdim. Ortaokulu ve liseyi de orada bitirdim. Veteriner Fakültesi 1980 yılında bitti. Ondan sonrası malumunuz. Mesleğimle ilgili bir görev yapmadım.
    Zaman: 12 Eylül'den hemen sonra tutuklandınız. Hapishaneye ilk girdiğinizde kendinizin ve dava arkadaşlarınızın sosyo-psikolojik durumları neydi? Bir tahlil yapmanızı istesek neler söylersiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül harekatı olduğu gün, Türkiye'nin genel yapısına bakacak olursak, Türk insanı artık anarşi ve terörden bıkmış, "Bir müdahale olsun da, ister diktatörlük olsun, ister totaliter bir rejim olsun, yeter ki kan gölünü durduracak birileri gelsin otursun" der hale gelmiştir. Halbuki bundan en çok etkilenen kesim de
    ülkücülerdi. Her gün evlerinden bir cenaze çıkarıyorlar. Her gün evler bir felaket haberiyle sarsılıyordu.
    Dolayısıyla hem bunu durdurma ümidi hem de tırpanın kime geleceği endişesi ile karşı karşıya kaldık. 12 Eylül sabahında radyoda marşlar söyleniyordu. Milliyetçilik nutukları atılıyordu. Sevgi, barış ve kardeşlik çağrılarında bulunuyordu bazı generaller. Dolayısıyla, ilk etapta milli birliği, milli bütünlüğü sağlama yönünde gayretin
    bir ifadesi olarak değerlendirilmiştir 12 Eylül müdahalesi... Zaman içinde bu durum çok fazla sürmedi.
    Basında, basına verilen bildirilerde ve TRT'de yapılan ilanlarda listeler halinde ülkücülerin arandığı haberi ortaya çıktı . Ve bu psikolojide elbette birtakım tedirginlikler başladı. Biz birer, ikişer içeriye alınmaya başlandık. Ben 1981 Şubat'ının birinde cezaevine girdim. İlk alınışımda, her şeye rağmen bir devletin kontrolü altında bir müesseseye gitmenin, askerin elinde olmanın verdiği bir güven vardı, işkence haberleri duymamıza rağmen.

    Zaman: Yani, işkenceler 12 Eylül öncesinde de söz konusu muydu, ne demek istiyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Söz konusuydu tabii. İşkenceler 12 Eylül öncesinde de, o zaman da devam ediyordu. Birçok arkadaşlarımızın işkencelerle, kendisine ait olmayan ifadelerin altına imza attığını bildiğimiz için, işkencenin o zamanki boyutlarından haberimiz vardı. İşte bunları bilmemizin verdiği bir psikolojik sıkıntı vardı. Cezaevine ilk girerken, gece saat 24.00 civarındaydı. Site yurdu önünde gözlerim bağlandığı zaman, o anda hakaretlere uğradık, dövüldük, tartaklandık arabanın içinde... O andaki psikolojim her şeye rağmen bir ülkücünün de işkence masasında ölebilme onurluluğunu gösterebileceği ve her halükarda hiçbir fütur göstermeden zulme karşı direncini sürdürebileceği kanaat ve inancındaydım. Ve o inançlara hiçbir tesir olmadan C-5 denen yere kadar gittik.
    Oraya vardığımız zaman, direkt olarak üzerimiz soyundurulup tamamen anadan üryan kaldığımız zaman asıl etkilenmem o andan itibaren başladı. Yanlışımı da orada yaptığım kanaatindeyim.
    Zaman: Ne gibi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Bir anda Müslüman Türk gencinin almış olduğu terbiyeyi göz önüne alırsak, haya duygusu bizi sardı. Ve o haya duygusunun tesiriyle her türlü zulme karşı direnç göstereceğim inancı içerisinde olmama rağmen "bırakın yeter, bunu bari yapmayın" anlamında bir karşı tepki göstermeye başladım. Ve bu da kanaatimce yanlış
    bir davranıştı.
    Zaman: Neden yanlış bir davranıştı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Çünkü karşımızdakilerin tek istediği bizim zaafımızı tespit etmekti. Tek zaafımızın da haya duygumuz olduğu ortaya çıktı . Bundan itibaren yaptıkları en küçük sorgulamada metot olarak, bizi soyundurarak soru sormak gibi yolu seçmiş oldular. Her şeye rağmen bizdeki kanaat; devlettir, ordudur, askerdir, Tür Silahlı Kuvvetleridir. İşkenceye herhalde üst seviyede rıza gösterilmez. Zulme razı olunmaz. Her şeye rağmen hukuk yolları denenebilir. Hukuk çerçevesi dışına çıkılmaz. Bir yerlerden bir haber gelirse, bir işaret gelirse işkenceler durdurulur, bu hayasızlık engellenmiş olur diye düşünüyorduk. Bende ve diğer arkadaşlarımızın hepsinde de bu duygu hakimdi . Ama orada şahit olduğumuz şeyler gösterdi ki; kesinlikle işkencenin ve haksız muamelelerin sebebi alt seviyede birkaç tane komünistin veya muarızımız olan birkaç tane memurun işi değil.

    Zaman: Bu noktada sistemin sizlere karşı bir tepkisi mi söz konusuydu demek istiyorsunuz?

    Muhsin Yazıcıoğlu : Evet, doğrudan doğruya kurulu düzeni ayakta tutmaya çalışan ya da kurulu
    düzende meydana gelen sapmaları önleyip kendi doğrultularında bir sistem yerleştirme oturtma
    isteyen hakim kuvvetler, dün "Milliyetçiyiz",, "Devletten yanayız" ve "Yaşasın Devlet''
    sloganlarımızın etkisi ile bizi sadece payanda gibi görüyorlardı. Bizi komünizme karşı bir denge unsuru olarak telakki ediyorlardı. Komünizmin engellenmesinde faydalı olur düşüncesiyle bir müddet için, hatta teşvik ve yardımcı oldukları ülkücülerin bir müddet sonra kuvvet kazanması ve fikirlerinde berraklaşma neticesi açıkça düzenle ilgili taleplerde bulunmaya başlamalarından sonra ülkücüleri artık tehlikeli görmeye başladılar. Ve ülkücülerin yavaş yavaş iktidara tırmanmakta oldukları kanaati oluşunca, onların kuvvetini, etkinliklerini sıfıra indirmek gibi bir yolu seçmiş oldular. Bize yapılan zulümleri şahısların yaptığı herhangi bir eylem olarak görmüyoruz. Ülkücü hareketin muhtevasındaki berraklaşma-netleşme neticesi düzene karşı birtakım taleplerde bulunma noktasına gelmesi, zulüm ve işkencelerinin kaynağını teşkil etmiştir.

    Zaman: Bu hangi yönde, hangi düzlemde bir berraklaşma-netleşmedir. Biraz açar mısınız?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Biz teşkilatımızı tarif ederken: "teşkilat, gayeye varmak için insan, zaman, malzeme ve yer unsurlarının organik şeklidir" diyorduk. Ve başa gayeyi koymuştuk. Gayemiz "İla-yı Kelimetullahı": Allah'ın ismini
    yüceltme ve yayma, davamız, "Nizam-ı Alem"; Allah ' ın nizamını insanlığa hakim kılma davasıdır diyorduk.
    Buradan hareketle her birimizin arzu ve isteği, kendi hayat nizamımızı ve oluşturmak istediğimiz cemiyet nizamını Allah'ın nizamına göre düzenlemekti. Mevcut düzen, daha çok Batıyla entegre olmanın ve Türk toplumunun kültür değerlerini Batı ile nasıl bütünleştireceğinin planlarını yürütmekteydi. Bu noktada biz düzenle çatışmış oluyoruz, düzenle ters düşüyoruz. İşte biz başa koyduğumuz gayenin hemen yanına insan dedik. Öyleyse insanı bu gayeyle düzenleyeceğiz, oluşturacağız, geliştireceğiz. İnsanın yapısındaki gelişmeleri bizim bu gayemize göre yönlendireceğiz. Zamanımızı buna göre ayarlayacağız, malzememizi buna göre kullanacağız. Dolayısıyla
    bir insicamlı hareket bir müddet sonra önce kendi cemaatimizde, sonra da genelde cemiyetimizde İslami hayat nizamını yerleştirmeyi hedef alacaktır. İşte bu hareket stratejisi, düzeni rahatsız etmeye başlamıştır.

    Zaman: 1979 yılında çıkarmış olduğunuz "Nizam-ı Alem Dergisi" ve onun akabinde ortaya konan yayın çizgisi bu strateji ile bağlantılı mıydı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Tabii. Bizim 1976'lardan itibaren fikri muhtevamızda bazı netleşmeler göze çarpıyor. Sloganlanmıza bakıyoruz, çıkan dergilerimize bakıyoruz; muhtevalarına bakıyoruz. Buralarda genel anlamda Liberal-Kapitalist sistemin getirmiş olduğu ferdiyetçi yapıdan daha çok İslam Cemaati İslami şuurlanmayı cemiyetçi bir yapılanmayı hedef alan bir fikri strateji çizilmiş oluyordu. Basınımızda, dergilerimizde
    bunu gayet net olarak takip etmek mümkündür. İşte biz, 12 Eylül Harekatına bu yapıyla geldik. "Kanımız aksa da zafer İslamın", "Çağrımız İslam'da dirilişedir" diyorduk. O zaman bir çağrı ve çabamız vardı. İslami cemaatlerin ayrı ayrı, tek tek bulundukları yerlerden beraberce yürümesi gerektiği inancıyla "Müslümanlar küfre karşı tek
    yumruk" diyorduk.

    Zaman: Peki sizin biraz önce çerçevesini çizdiğiniz dava anlayışının beşeri ideolojilere bakışı nedir? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Her beşeri ideoloji bir dindir. Kur'anda Allah (C.C.) insanlardan "leküm dinüküm ve liyedin" demelerini istiyor. Yani "sizin dininiz size, benim dinim bana" Demek ki, beşeri ideolojilerin tamamı insanı Allah'ın dininden uzaklaştırır mahiyettedir. Peki beşer olarak hiçbir şey söylemeyecek miyiz? Elbette böyle bir şey söz konusu olamaz. Hz.Ömer (R.A.) kendi döneminin şartlarını göz önüne alarak, halifeliği döneminde ortaya çıkan yeni meselelere çözümler bulmuştur. Ama bu çözümler hiçbir zaman Kur' anla çelişmemiştir. Burada dikkati çeken husus, çağın İslam'a göre yorumlanmasıdır. İslam'ı kimi çöle sıkıştırmak, kimi de çağa göre yorumlamak istiyor. Halbuki İslam bütün çağlara hitap etmektedir. Biz beşerin yaptıklarını, söylediklerini, Allah'ın rızasına uygun olduğu ölçüde kabul ederiz. Allah'ın dininden uzaklaştıracak ve onunla çelişecek her türlü fikir ve davranışın da
    karşısında oluruz.

    Zaman: Cezaevlerinde derinliğine bir İslami yaşayış olduğunu görüyoruz. Sizce bu bir sığınma hareketi midir?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Her insanın zorluklar karşısında ve yalnız kaldığında bir sığınma ihtiyacı içerisine düşmesi tabiidir. Cezaevleri insanın en çok çaresizlik içinde bulunduğu ve bu sebeple manevi alemden bir şeyler beklediği yerdir. Bu sebeple işaret ettiğiniz noktada bir hakikat payı vardır. Ancak bu İslami yönelişi sadece buna bağlamak mümkün değildir. Aslında bu gençlerin temel değer yargıları İslam'a göre şekillenmişti. Hayat nizamı olarak İslam'ın vazettiği esaslan benimseyen bir hareketin mensubudurlar. Daha cezaevine girmeden önce tam ve eksiksiz olarak İslami yaşayış içerisinde bulunan gençler buralarda daha yoğun bir şekilde İslami yaşama imkanı
    buldular. Bunun yanında cezaevine girmeden önce bu arzu içerisinde olmalarına rağmen 12 Eylül öncesi mücadele ortamında istedikleri biçimde İslamı bir yaşayışı gerçekleştiremeyenler de vardı. Bunlar da cezaevlerinde İslamı hayatlarına uygulama imkanını elde ettiler. Diğer taraftan, mücadelesinin esasını kavrayamamış, İslam'ın sathında kalmış, birçok arkadaşımız da cezaevine girdiği zaman, mücadelesinin esasının
    ne olduğunu ve tavizsiz tevilsiz yaşaması gereken "nass"ları öğrenme imkanı buldular. Davanın İslam olduğunu idrak ettiler. İşte bütün bu arkadaşlarımız esas mecraya girmiş olmanın hazzı içinde, bir cemaat hayatı teşekkül ettirdiler ... Bu değerlendirmenin ışığında konuya bakarsak, söz konusu İslam'ı yaşayış sadece bir sığınış hareketi olarak değil, bir özü yakalama ve yaşatma hareketi olarak mütalaa edilmelidir.

    Zaman: Peki İslamı önceden derinliğine bilmeyenlerin var olduğunu söylediniz, bunlar İslamı öğrenme imkanını nasıl buluyorlar?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Şimdi şu noktayı hemen ifade etmem gerekiyor. Bir kere, bize orada bir öğretme ve öğrenme imkanı bahşedilmiş değildi. Cemaat olarak namaz kılmanın, sesli Kur'an okumanın kendi arasında yüksek sesle konuşmanın dahi yasak olduğu bir ortamda rahat bir eğitim faaliyetinin yapılması elbette ki mümkün olamazdı.

    Zaman: Peki neler yapıyordunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Önce cezaevine gelen arkadaşa banyo yaptırılır. Prensip olarak bir şey bilmediği kabul ile işe başlanır. Biz bilmeyenlerin sormaktan çekinebilecekleri ve böylece öğrenmekten mahrum kalabilecekleri düşüncesiyle böyle hareket etmeyi metot olarak daha sıhhatli görüyorduk ve işe ilmihal bilgisiyle başlıyorduk.
    Uzun bir dönem Kur'an dışında bütün kitaplar yasak olduğu için ilmihal bilgilerini kendisinin öğrenebilmesi de zaten mümkün değildi. Bu sebeple ya bilenler bilmeyenlere şifahi olarak ya da elle hazırlanmış notlar vasıtasıyla arkadaşlarımızın gerekli meseleleri öğrenmeleri temin edilirdi. Bu arada istisnasız herkes Kur'an-ı Kerim'i okuma seviyesine getirilir ve hatme başlattırıldı.

    Zaman: Bu düzenli olarak mı yapılıyordu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Evet...
    Zaman: Ne zamanlar yapılıyordu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Her Perşembe günü bütün koğuşlar aynı saatte hatmini bitirip, duasını yapardı.

    Zaman: İçeride kaldığınız 6,5 sene içinde ne kadar hatim yapılmıştı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: O günlerde bazı feci hatimler de dahil toplam 3100 hatim yapılmıştır.
    Zaman: Bu toplam hatimler tecrit hücrelerinde nasıl uygulanabiliyordu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Aynı tarzda, cüzler paylaşılır, kimin hangi cüzü okuyacağı, oraya has metotlarla duyurulurdu. Herkes aynı dakikada (mesela 17.30'da) kıbleye döner ve hatim duasına başlardı. Böylece tecritteki arkadaşlar da manen bir cemaat havasını yaşarlardı.
    Zaman: Aynı faaliyet bugün de devam ediyor mu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Elbette bu fertlerle kaim bir şey değil. Hz. Yusuf (A.S.)'dan İmam-ı Azam Ebu Hanife'ye, İmam Sarahsiden İskilipli Atıf Efendiye, Hasan El Benna'dan, Said Nursiye kadar bütün salih Müslümanlar cezaevlerini
    medrese gibi değerlendirmişlerdir. Kardeşlerimizin de yaptığı bundan farklı bir şey değildir.

    Zaman: Bugünlerde haftalık birtakım dergilerden takip ettiğimiz kadarıyla o dönemde sizin söz etmiş olduğunuz bu İslami yapılaşma içerisinde bir ayrılma bir farklılaşma meydana geldi. Bazı arkadaşlarınız kendilerinin sizlerden farklı düşündüğünü söyleyerek ayrıldılar. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Aslında temelde bir ayrılık söz konusu değil. Eğer Tevhid mücadelesi ise esas olan ve o arkadaşlarımız olduğunu söylüyorlarsa bizim de bundan farklı bir iddiamız ve mücadelemiz. yoktur. Şimdi orası cezaevidir. Cezaevinin getirdiği birçok problemler, sıkıntılar vardır. Bu sıkıntılar problemler zaman zaman değişik
    şekillerde yorum bulmuş, yansımış ya da birtakım tartışmalara çekişmelere sebep de olmuş olabilir. Ben esas itibarıyla hiçbir ayrılık kabul etmiyorum.

    Zaman: Farklılık üsluptan mı kaynaklanıyor diyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Evet. Bir defa üslup itibarıyla katılmamız mümkün değildir. Diğer taraftan, son zamanlarda birtakım dergilerde çıkan o yazıların bir kısmına katılmamız da mümkün değildir. Kanaatimizce; üslup yanlış olduğu gibi metotta da eksiklik vardır. Hele hele "Ben Müslümanım" diyen, Kelime-i Tevhidi açıkça söyleyen bir insanı yeniden Müslümanlığa davet etmek gibi bir davranış yanlıştır. Kesin olarak yanlıştır. Üslup, yerinde bir üslup değildir. O tarzdaki ayrılıkları da tasvip etmiyorum. Yani kelimeler kavramlar arasına sıkışıp kalmayı, bocalamayı hep aynı kelimeler-kavramlar üzerinde ısrarla "bundan şu anlam çıkıyordu. Şundan bu anlam çıkıyordu" diye esası ve özü, esas gayeyi bir kenara bırakıp, onların üzerinde mücadele ve münakaşaya tutuşmayı yersiz ve yanlış bir davranış olarak görüyorum. Ameller niyetlere göredir. Niyetlerimiz bellidir. Ülkücü arkadaşlarımızın tavır ve davranışlarını böyle bizim çok uzağımızda olan, bizi hiç bilmeyen insanların, belki bizi bilmedikleri için yapmış oldukları yanlış yorumlara benzer yorumları, hele zamanında bizi tanımış gayeleri hedefleri mücadelenin esasını bilen insanların yapması gerçekten üzücüdür. O noktadaki tavır ve
    davranışlara katılmıyorum.
    Zaman: Hapishanedeki yıllarınız içerisinde koğuş ve hücre yaşantınız süre olarak ne kadardı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: İlk olarak 1981'in başlangıcında 4-5 ay kadar koğuşta kaldık. Ondan sonra tecrit hücrelerine götürüldüm. 5.5 yıl da orada kalmış oldum. 5.5 yılın sonunda 3 ay kadar çıkacağımız zamanlarda tekrar koğuşlara götürüldüm.



    Zaman: Tecrit hücreleri kaçar kişilikti, kaçar kişi kalıyordunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 2 . 5 metrekarelik tecrit hücrelerinde önceleri 3 komünist ve 1 ülkücü kalıyordu. Daha sonra, 1983 yılının sonlarına doğru 2 Ülkücü, 2 Solcu halinde bulunduruldu. Daha da sonraları artık 1 Ülkücü, 1 Solcu olarak bırakıldı.
    Zaman: Aynı tecrit hücrelerinde, komünist örgüt üst düzey yöneticileriyle kaldığınız oldu mu, kimlerdi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Nasuh Mitap'la kaldım. Dev-Yol Merkez Komitesi üyesi, sonra Dev-Genç başkanlarından Mehmet Ali Yılmaz'la birlikte kaldım.
    Zaman: Dev-Genç Genel Başkanıyla kaldığınız dönemde aranızda enteresan konuşmalar, hadiseler geçti mi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Burada fazla bir diyalog olduğu söylenemez. Buna oranın şartları müsaade etmiyor. Nadiren 12 Eylül öncesini değerlendirdiğimiz zamanlar da oluyordu. Fakat farklı iki dünyanın insanıydık. Dolayısıyla anlaşmamız mümkün olamazdı.
    [Nasuh Mitap, 1970'li yıllardaki sosyalist akımın en önemli hareketlerinden Devrimci Yol'un kurucularından. Nasuh Mitap 1960'ların sonunda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdi ve kısa bir süre içerisinde Dev-Genç ile birlikte devrimci mücadele saflarına katıldı.]


    Zaman: Tecritteki bir gününüz kaba hatlarıyla neydi? Mensubu olduğunuz hareketin diğer üyeleriyle irtibatınızı nasıl sağlıyordunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Şimdi genelde, tecrit hücresindeki bir günlük hayatımız bütün ülkücülerin geneldeki bir günlük hayatı demektir. Herkes üç aşağı beş yukarı aynı tarzda, aynı biçimde yaşıyorlardı. Bunlar geceleri askerle takışmayı göze alarak ibadet yapma imkanı bulabiliyorlardı. Sabahları saat 06.00'dan itibaren kalkış, sonra
    yemek, yemekten sonra da bir aralık kitap okumak için imkan bulunuyor. Bu kısa zamanı müteakip, sayım yapılıyor, sayımdan sonra 12.00'ye kadar bir saatlik bir okuma zamanı bulunuyordu. Öğle yemeğinden sonra namaz vakitleri giriyor. Öğle namazı, ikindi namazı ve diğer namaz vakitleri giriyor. Arada kalan boş
    zamanlarda kaza namazlarını kılarak geçiyordu.

    Zaman: Anlattıklarınız dışında yönetimin mecbur kıldığı şeyler nelerdir?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül'den sonraki ilk yıllarda sabahları uygun adım yerinde sayarak marş söyleme, spor yapma, sayım ve görüş esnasında "Türk gençliğine hitabe" ve "and" söyletme vb. şeyler bir baskı ve zulüm aracı
    olarak kullanılırdı. Bunun yanında basına yansıyan kötü muamele ve işkenceleri de tekrara gerek yoktur. Burada önemle vurgulamak isteyeceğim husus; bütün bunların bir sistem dahilinde "kişilikleri yok etme" prensibine uygun olarak yapıldığıdır.

    Zaman: "Kişiliklerin yok edilmesi" prensibinden bahsettiniz, konuyu biraz açar mısınız?
    Muhsin Yazıcıoğlu: "Amerikalı bir grup araştırmacı Vietnam savaşından sonra yaptıkları incelemelerin sonucunu şu şekilde ortaya koymuşlar. Güçlü bir kişiliğe sahip olan insanları kişiliklerini yok etmek, ezmek, içerisinde bulundukları hareketi dağıtacak yegane metottur. İşte özellikle 12 Eylül'den sonra bize uygulanan işkence ve eziyetin çıkış noktası buydu. Asıl amaç; kişiliklerin yok edilmesiydi."

    Zaman: Bu noktadaki telkinler global planda müdahalenin temelini oluşturmuş olabilir mi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Evet. Şimdi biz 12 Eylül Harekatının tek başına mevcut kurulu düzeni ayakta tutmak isteyenler tarafından, sadece onların arzu ve istekleri doğrultusunda olduğu kanaatinde değiliz. Bir defa 12 Eylül öncesindeki şartları düzeltme imkanına sahip olan insanlar onlardı. 12 Eylülden önce sıkıyönetim onların elindeydi. Kuvvetler onların elindeydi. Kanun çıkarma güçleri de hemen hemen vardı denilebilir. Çünkü büyük siyasi partilerle diyalog kurabilirlerdi. Bir takım çabaları daha fazla gösterselerdi, asker aynıydı, polis aynıydı. Sıkıyönetim kanunu gibi bir de ellerinde güçlü bir koz vardı. İmkan vardı. Bütün bunları yeterli bir şekilde kullandıkları kanaatinde ben şahsen değilim. Hele 12 Eylül'den sonra yakınlarda emekli olan General Bedrettin
    Demirel'in vermiş olduğu bir demeç var, açıklama var. Bir sohbet anında, röportajda söylüyor ve diyor ki:
    "1979'da biz ihtilale karar verdik ama Türkiye 'nin şartları henüz o olgunluğa gelmemişti. "Yani birçok insanın daha ölmesi ve artık yeter kim olursanız olun, gelin de kim gelirse gelsin demesini bu milletin sağlamaya yönelik bir bekleyiş içine girdikleri anlaşılıyor. Bundan da anlaşılıyor ki; zamanında bu tür çabalar, çalışmalar, hazırlıklar yapılmış. Şimdi bizce mevcut Ortadoğu'daki birtakım gelişmeler İran-Irak savaşı, İran'daki gelişmeler, Körfez'deki ihtimal bir sıcak ortam ve bununla birlikte Ege'deki haklarımız meselelerini de demokratik düzen içerisinde demokratik baskıları yoğunlaştırabilecek olan toplum katmanlarının görüşlerine başvurulamayacak bir ortamın yaratılması ve tek başına çok az kişilerin karar verip bitirebilecek bir ortam sağlanarak, Ege'deki hakların korunması ya da özellikle Yunanistan'ın tekrar NATO'ya dönüşü meselesinde NATO'daki çıkmazların ortadan
    kaldırılmasına yönelik birtakım dış arzu ve isteklerin de etkili olduğu kanaatindeyiz. Nitekim 12 Eylül'den hemen sonra maalesef, bu konuda Türk milletinin arzu etmediği birtakım gelişmeler derhal sağlanmış; Yunanistan tavizsiz olarak NATO'ya dönmüş, Ege'deki haklarımızdan söz edilmez hale gelmiş, Kıbrıs'ta taviz verilmiş ve
    Çevik Kuvvet'le ilgili bilinmeyen anlaşmalar yapılmış ve bütün bunlar 1 2 Eylül Harekatı'ndan sonra gerçekleştirilmiştir.

    Zaman: Bu noktada şöyle diyebilir miyiz? Amerika Ufuk Güldemir'in de bir röportajında ifade ettiği gibi, hep demokrasinin hilafına olağan dışı yönetimleri mi yeğliyor?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Amerika için esas olan; kendi ülkesindeki demokrasi ama dışarılarda kendi menfaatlerinin devamını sağlayacak ya da menfaatlerini koruyacak istikrarlı yönetimlerdir. Bu ne olursa olsun, yani illa demokrasi olması şart değil. Şimdi diyelim ki, birçok ülkede Amerika kendi menfaatleri zedeleneceği zaman askeri
    yönetimleri derhal teşvik etmiş ve askeri yönetimleri işbaşına getirmiştir. Şimdi, Türkiye'de 12 Eylül'den sonra Amerika'nın menfaatlerinde birçok gelişme olmuştur. Bu yönde bir katkısının olduğu da muhakkak....

    Zaman: Bir de mahkeme devam ederken iddianamenin değiştirilmesi olayı var. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Mahkememizin ilk açılışında, açılan iddianameye göre, biz faşist ve totaliter bir rejimi getirmeyi isteyen, tek kişinin diktatörlüğünü savunan ve Turancılığı hedefleyen bir teşkilattık. İddianame bizi böyle tanıyordu. Mücadelemizin sebeplerini bu yönde tarif ediliyordu. Halbuki zaman içinde gördüler. Bununla ilgili
    bir tek delil ve belge de bulamayacakları anlaşıldı. Ve o zaman zarfında bizim tavırlarımız, davranışlarımız,
    cezaevindeki hayat biçimimiz ve yaptığımız savunmalar, dolayısıyla bizi daha gerçekçi bir temele oturtabileceklerini ve iddialarını da bu yönde yaparlarsa daha tutarlı olabileceklerini gördüler. Ve bizdeki gelişmeler ile birlikte, iddianameyi değiştirdiler. İddianamede bu defa 163. maddeyi ön plana çıkartıp koydular. Şimdi bundan da anlaşılıyor ki, 12 Eylül'den önce ülkücüler sadece komünizmle mücadele çerçevesinde kalıp,
    bazı yerlerin dayanağı ve payandası olarak kalma özelliği gösterselerdi, yapılaşmalarını bu yönde sürdüreceklerdi, fazla ses çıkarmayacaklardı bize karşı. Halbuki düzenle ilgili iddialarda, isteklerde bulunmaya, yönetime talip olmaya başladıkları andan itibaren bizim artık bir tehlike olarak görüldüğümüzü yok edilmesi ve dağıtılması
    gereken bir unsur olarak değerlendirildiğimizi fark ediyoruz.

    Zaman: Şu anda mahkemeniz hangi safhada?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Yargıtay safhasında devam ediyor.
    Zaman: Kararları nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Yargılama halen devam ettiği için mahkeme kararları hakkında konuşamayız. Ancak TCK'nın 3 13. maddesinin ülkücülere uygulanması ile çok büyük haksızlıklar ve mağduriyetler meydana gelmektedir. Bu sadece merkez davada değil. Ülkücülerin Türkiye'deki bütün mahkumiyetlerinde de olmaktadır.

    Zaman: Nasıl yani? 313. maddenin işletilmesi ile değişik bir durum mu ortaya çıkıyor?
    Muhsin Yazıcıoğlu: TCK'nın "suç işlemek için cemiyet teşekkülü" başlığı altındaki 313. maddesi ile, sanki bir müktesep hakmış gibi, iddia edilen suçlardan ayrı ayrı verilen cezalardan başka, bir de örgüt cezası verilmektedir. Bundan sonra toplanan cezalar, 315. maddeye göre üçte birden yarıya kadar artırılarak, akıl almaz mağduriyetler meydana gelmektedir. 313. maddenin uygulanması başlı başına bir hukuki hatadır ve savunulamayan derin bir yasa olarak ortada durmaktadır. Bu konu kamuoyunda maalesef akis
    bulamamakta, zaten doğru-dürüst savunması yapılamayan insanlarımız çıldırtıcı bir haksızlık,
    sahipsizlik içinde bulunmaktadır.

    Zaman: Yani, aynı eylemlerden yargılanan ülkücülerle, solculara farklı cezalar mı veriliyor?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Tamamı ile öyle... Mesela bugün aynı itham altındaki bir sol görüşlü 7-8 yıl ceza alırken, bir ülkücü 25-30 hatta 36 yıl ceza almaktadır. Bu örnekteki ülkücüye 10 yıllık bir af verseniz bile, 26 yıllık ceza ile yine de kat kat haksız ve fazla bir mağduriyete mahkum olacaktır. Avrupa Konseyi'nin baskısı ile çıkartılan bir
    İnfaz Kanunu, ancak zaten az ceza alan solun dışarı dökülmesine sebep olmuştu. 12 Eylül sonrası dönemde Mamak'ta ülkücülerin üç katı solcu vardı. Zamanla bu fark kapandı; ülkücüler fazla duruma geçtiler. Bugün TCK'nın 313. ve 315. maddelerinin uygulanması ile mağduriyete düşmüş ülkücülerle doludur cezaevleri. Bu ülkede bir af gereklidir. Ancak ondan önce kanunun uygulanmasından doğan bu haksız mağduriyetlerin
    önüne geçilmelidir.


    Zaman: Peki, dışarıdaki İslami cemaatlerin, gerek hapishane içerisindeki zulüm safhasında, gerekse çıkışta maddi, manevi birtakım destekleri oldu mu? Bu noktada sizlere karşı tavırları nasıldı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Bunların açıkça katkıları olamazdı. Bir defa şartlar pek müsait değildi. İkinci olarak, o diyaloğu zamanında tam olarak sağlamış da değildik. Ancak ben cezaevinden çıktıktan sonra öğrendiğim kadarıyla, birtakım cemaatler tarafından birçok destek olma çabası ve yol arayışı olduğunu gördüm. Bu cemaatlerin ileri
    gelenlerinden birisi yaptığı bir sohbette, "O çocuklar kendi hayatlarını da ortaya koyarak bir mücadele verdiler. Mücadelelerin esası bir iman mücadelesi, inanç mücadelesi idi. Şimdi bizim onlara karşı borcumuz vardır. Bu borcumuzu şu anda maddi ve manevi olarak ödememiz lazımdır" diyor. Ve ondan sonra da bize kadar ulaşan birtakım maddi katkılar söz konusu olmuştur. Bunlar çok cüz'i miktarda da olsa, bizim için manası önemlidir. Bizi duygulandıran asıl şey, bunu düşünmüş olabilmektir.

    Zaman: Burada bir şey sormak istiyorum?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Evet, buyurun ...
    Zaman: Her mahkemede yargılanma boyunca salonda oturup mahkemeyi takip eden birtakım sakallı yaşlı insanların bulunduğu söyleniyor. Kimdir bunlar, biraz bilgi verir misiniz?
    Muhsin Yazıcwğlu: Kastamonu ve çevresindeki bazı cemaatlerin mensuplarıydı bunlar. Allah (C.Ç.) onlardan razı olsun. Her mahkemeye onlardan 3 -5'inin gelmesi selam verip gülümsemesi bizlere tahmin edemeyeceğiniz ölçüde moral verirdi.
    Zaman: Böylesine bir olayın size kazandırdığı moral niçin bu derece yüksekti. Tahlil edebilir misiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: İfade etmek oldukça güç. Ama ben yine de tahlil etmeye çalışayım. Cezaevinden sabah adeta kovalana kovalana çıkarılır. Sıraya geçirilir, hiza aldırılır, o arada bol bol tartaklanırsınız. Bu cezaevinin bir alışkanlığı, adeti haline gelmiştir. Yani, niye suçsuz yere, yok yere insanlar dövülür? Buna mana veremezdik. Ama daha önce söylediğimiz gibi, asıl sebep bizim kişiliklerimizi yok etmek, ruhen ve bedenen bitirmek operasyonu olduğu için bunları rastgele yaparlardı. Ve bu sıkıntı, baskı ve stres içerisinde sabah mahkemeye geldiğimiz zaman, karşımızda mahkeme salonunun arka tarafında, amfi biçiminde bir yer vardır. Orada, yan yana oturmuş 3-5 tane aksakallı hacı amcayı görmemiz bizim için en büyük mutluluk olurdu. Bir anda her şeyi unutur kendimizi manevi bir atmosferin içinde bulurduk. Ve onlara birden el sallamak mesela yasaktır. Onun için bağırılır, çağırılır. Hatta coplanılır- Buna rağmen herkes bu kuralları tamamen unutur. Bir anda o mübarek insanlara el sallanır,
    herkes elini döşüne koyar. Onlar da sağ ellerini kalplerinin üzerine koyarak dua ederlerdi. Bu bizim için büyük bir doping oluyordu. Öğrendiğimize göre onlar memleketlerinden gelirken yufka, ekmek, yumurta vb. yiyecekler
    getirir, taşradan gelen ailelerimizin karınlarını doyururlarmış.

    Zaman: Peki öyle bir fedakarlık göstermelerinin sebebi neydi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Çıktıktan sonra onların şu şekilde düşünmüş olduklarını öğrendik. Bu çocuklar, gençler görevlerini yaptılar. İmanlarının gereği olarak yaptıkları bu mücadelenin sonucunda cezaevlerine düştüler. Onlar orada çile çekecekler, bizler de orada üşüyerek, onların kapısına giderek vefamızı gösterecek, çilemizi çekeceğiz.
    Böylece onlarla bütünleşerek "bütün müminler kardeştir" düsturuna uygun bir şekilde görevimizi yapmış olacağız. Allah (C.C.) hepsinden razı olsun, o mübarek insanların, halis Müslümanların ...

    Zaman: Bütün bunlar sizce yeterli miydi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Elbette yeterli değildi. 12 Eylül'den sonra bizlerin arzu ettiği İslami birlik ve dayanışmayı, cemaatler arasındaki dayanışmayı yeterli saymamız mümkün değil. Bunda elbette bizim de eksikliklerimiz vardır. O noktadaki görevlerimizi tam olarak yapabilmiş değiliz. Kendimizi anlatabilmiş, onlara ulaşabilmiş ve içinde bulunduğumuz şartları net ve açıkça ifade imkanı bulabilmiş değildik. O noktada da bizim eksiğimiz var.

    Zaman: Mamak'ta ölüm orucuna başlanmasının başlıca sebepleri nelerdir?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül'den sonra her gün ölüm orucunu tutmayı gerektiriyor, bunu gerektiren şartlar içinde geçiyordu. Bu sebeplerin birkaç tanesinin de örneğini vermiştim. Bizim bütün bu şartlarda; sıkıntılarımızı isteklerimizi ileteceğimiz bir merci yoktu. Asker statüsünde olduğumuz için, bizim müracaat merkezimiz erdir. Onun da müracaat edeceği yer, onbaşıçavuş- başçavuştur. Yukarıya doğru gider. İsterlerse, o dilekçelerin hiçbirini dikkate almazlar. İsterse, bu dilekçeyi verdin diye suçlarlar ve cezalandırma yoluna gidebilirler. Çünkü askere karşı gelmiş oluyorsun. Sana yapılan zulmü dilekçe ile dahi bildirsen, karşı gelmiş oluyorsun. Şimdi
    bu şartlar içerisinde yine de sesimizi dışarıya duyurmanın tek şartı ölüm orucu olmasına rağmen, bu yolu denemelerine müsaade etmedik. O zaman bu yöndeki talepleri biz geri çeviriyorduk. Bir Müslümanın bir başkasına zulmünün haram olduğu kadar, insanının kendi kendisine zulmünden de yasak olduğunu bildiğimiz için, ölüm orucunu pek İslami bir metot olarak kabul etmiyorduk. Bu kabul dolayısıyla da, o yolu denemek istemedik. Başka da bir yol yoktu. Ayrıca o dönemde bu türde yapacağımız her girişim, solla işbirliği yapmamızı, ortak eylem yapmamızı gerektiriyordu. Yahut da o noktaya sürükleniyorduk. Sol da sürekli bu tür tekliflerde bulunuyordu
    zaten. Çünkü aynı zulüm görüyorduk orada. Bununla karşı karşıyaydık. Biz böyle bir yolu denediğimizde, yani birlikte eylem yapmak yahut da birlikte hareket etmek noktasına geldiğimiz anda şöyle bir durum ortaya çıkıyordu.. Aslında illa bize yapılması şart da değil. Onlara da yapılsa karşı olduğumuz, razı olmadığımız bir şeye tepki gösteriyoruz. Ama mikrofon başkalarının elinde. TRT yahut da basın yoluyla yapılacak bir açıklama... Diyeceklerdi ki o zaman, işte dün Türkiye'nin bu kötü şartlarını doğuran (sürekli biz suçlanıyoruz zaten) bu insanlar, dün birbirleriyle mücadele ediyorlardı, bugün bir istikrar ortamı yaratıldı, huzur ortamı yaratıldı,
    devlet hakim oldu. Bu defa da bunlar, devlete karşı birlikte başkaldırdılar. Devlete karşı birlikte hareket ediyorlar gibi doğru olmayan ama şeklen doğru gibi gözükebilen bir şeyi kamuoyuna gözükebilen bir şeyi kamuoyuna duyuracaklardı. Bunun yanlışlığını bizim anlatma imkanımız da yoktu. Kendi insanlarımıza ve kendi yakınlarımıza
    dahi anlatamazdık. Bu da tabii biz fiili olarak yapılan zulmü anlatma imkanından mahrum kılıyordu. Daha sonra koğuşlara ayrıldık. Koğuşlara ayrıldıktan sonra bir de arkadaşımızın namaz kılıyor, namaz takkesi takıyor diye kafasına vurulup şehit edilmesi olayı cereyan etti . Onun, gibi sabah namazlarına kalkışın yasaklanması söz konusu oldu. Saat 06.00'dan önce kalkmak yasak olduğu için ve bu türdeki baskı ve gerilim ortamının yoğunlaşması dolayısıyla ister istemez bu türde bizim arkadaşlarımızda da eylem girişimleri olmuş oldu. Şimdi arkadaşlanmız, ölüm orucuna başlarken dini konulara vakıf kişilere, bu şartlarda ölüm orucu tutulmasının, açlık grevi yapılmasının İslami açıdan mahzurlu olup olmadığı soruldu, zaten...
    Zaman: Bu mektup yolu ile mi oldu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Hayır, fiilen oldu. Tahliye olan arkadaşlarımız gitti, gördü, konuştu. Bunlar içeridekilerle ilgili değil dışarıdaki ailelerin başlayışıyla ilgili. Bazı aileler gidip sormuşlar, demişler ki, çocuklarımıza bu zulüm yapılıyor, böyle böyle baskılardan oluşuyor, bizim çocuklarımız dışarıya anlatma imkanı bulamıyorlar, müracaatları da ilgili merci ve makamlara ulaştırılmıyor, engelleniyor. Bu şartlarda kendi kendilerini aç bırakarak içinde bulundukları şartları duyurma metodunu nasıl değerlendiriyorsunuz? İşte bunun sonucunda ölebilir bu çocuklar,
    yahut da kendi kendilerine zulüm etmiş oluyorlar. Bunun dini hükmü nedir, diye sorduklarında onlar da: Bu şartlar dolayısıyla, bu şartlar içerisinde bir mecburiyet vardır ve yapılabilir, dedikten sonra aileler ölüm orucuna başlamışlardır.

    Zaman: Ölüm orucunun bırakılış sebebi neydi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Açlık grevi, ölüm orucu, oradaki şartlar düzeldi... Her şey güllük gülistanlık oldu diye veya orası artık normal bir cezaevi statüsüne büründürüldü diye bırakılmadı. Açlık grevinin asıl bırakılış sebebi, dışarıda aileler de ölüm orucuna başlayınca içerideki çocuklar, gazetelerden, anne ve babalarının böyle hastahanelere taşındığını görmeleriyledir. Bu ailelerin içinde kalp hastası olanlar, yüksek tansiyonu olanlar
    var. Diyorlar ki; eğer ailelerimizden herhangi birine bu sebeple bir şey olursa kendimizi affedemeyiz. Biz her türlü zulme razıyız, yeter ki ailelerimiz bıraksın bunu. Biz bırakıyoruz ailelerimiz de derhal bıraksın diyorlar. Bırakış sebepleri ailelerini de ölüm orucundan vazgeçirmiştir. Onlara bir şey olur endişesi ve onlar ölürse biz
    kendimizi affedemeyiz düşüncesiyle arkadaşlarımız ölüm orucuna son veriyorlar. Aileler de çocuklarının bu sebeple bıraktıklarını bildikleri için bırakmak zorunda kaldılar. Yoksa cezaevindeki şartlarda hiç bir değişme yoktur. Hatta, son olarak oradaki kardeşlerimize 6 ay görüş yasağı getirilmiştir. Bu süre, cezaevlerinde, bugüne
    kadar getirilen görüş yasaklarının en uzunudur. Zulüm, bütün şiddetiyle devam etmektedir. Normal şartlarda orasının beklediği şey sivilleşmedir. Sivil mantığın orada hakim olmasıdır. Bu yönde hiç bir değişim de olmuş değildir.

    Zaman: Mamak Askeri cezaevinin sivilleşmesiyle ilgili bir takım gelişmeler var mı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Bir gelişme yok...
    Hükumet kanadı yapılan müracaatların sonunda açıklamasında diyor ki, bu bir kanundur, orası askeriyeye bağlıdır. 1402 sayılı kanunun 23. maddesinde belirtiliyor ki : "Sıkıyönetim kalksa bile, sıkıyönetim mahkemelerinde başlayan davalar askeri mahkemelerce sürdürülür." İşte buna dayanarak bu mahkemeler bitmeden hiç bir değişiklik yapamayız diyorlar. Bu mahkemelerin bitmesi demekle yargıtay safhasının da bitmesi anlaşılıyor. O da en az 5-6 sene sürecektir. Bu mantığa göre; 5-6 sene daha demokratik bir ülkede askeri hapishaneler varlığını sürdürecektir. Bu çelişkili durumu nasıl izah ediyorlar, onu da bilemiyorum. Yani nasıl
    içlerine sindiriyorlar.

    Zaman: Mahkumlar ve mahkum aileleriyle ilgili olarak birtakım çalışmalarınız oldu mu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Biz içerideyken cezaevindeki sıkıntılı şartları bizzat arkadaşlarımızla birlikte yaşadık. Dolayısıyla cezaevindeki arkadaşların hangi sıkıntılar içinde olduğunu, ne zorluklarla karşı karşıya olduklarını çok iyi biliyoruz.
    Orada bir kase yoğurdun nasıl paylaşıldığını, temel gıda maddelerinin nasıl alınamadığını, avukat problemlerinin ne kadar çok kişinin mağduriyetine sebebiyet verdiğini biliyoruz. Böylece insanlarımızın orada sırf avukat bulamadıkları için haklarını savunamadıklarından dolayı suçsuz yere büyük cezalarla karşı karşıya bırakılmış
    olduklarını biliyorduk. Bu sebeple, mağdur insanlarımızın hukuki ve adli haklarının savunabilmesi için birtakım çaba ve çalışmaların olması gerektiği kanaatine vardık. Önceden de birtakım çalışmalar yapılmış idi... Ben de çıktıktan sonra, Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı oluşturuldu. Bu vakıf, cezaevlerindeki mağdurların hukuki haklarının savunulması yönünde yardımcı olmak, temel gıda maddeleri yardımı yapmak, onların kitap vb. ihtiyaçlarını sağlamak, dışarıda bulunan ailelerin mağdur durumda olanların, imkanlar ölçüsünde ihtiyaçlarını gidermek, geçmişte evladını ya da babasını kaybetmiş insanların mağduriyetlerine son vermek, sahipsiz kalan, okuma imkanı bulamayan yavrularını kucaklamak amacıyla kuruldu. Ve son olarak vakfa bağlı Talat Paşa Bulvarında Merkez Polikliniğini açmış bulunuyoruz.

    Zaman: Vakıf yeterli maddi desteğe ulaşabildi mi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Şu ana kadar yeterli maddi desteğe ulaşamamıştır. Çünkü; aslında yeterliliğin de bir sınır yoktur. Biz öyle arzu ediyoruz ki, bu kimsesiz kalan yavrularımızın, mesela; 12 Eylül'den önce iftarını açarken dükkanında şehit edilen iki tane kardeşimiz var; bunların birisinin iki tane çocuğu ortaokul okuma çağına
    gelmiştir. Bunları alıp ortaokulda, lisede okutmak, en iyi eğitimi yaptırmak da hedeflerimiz, ideallerimiz içerisindedir. Yani bunların sınırı yok. Ama bugün için en acil olan, önümüzde bulunan mağdurlarımızın temel ihtiyaçlarını gidermektir ki bu noktada henüz ciddi bir mesafe almış, arşivlemeye gitmiş durumdayız. Şimdi bize
    kaynak sağlayan insanlar, bizi bilen, tanıyan, mağduriyetimizi yakından hisseden, zamanında aynı mağduriyetlere uğramış insanlardır. Genellikle yardımlar bunlar tarafından yapılıyor. Bunu duyurdukça, duyuruldukça, aslında birçok insan ve cemaatin bize katılabileceği, yardımcı olabileceği inancını muhafaza ediyoruz.

    Zaman: Bu yardımlar hangi yolla kabul ediliyor?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Ayni ve nakdi her yardımı kabul ediyoruz. Yardımlar dolaylı veya dolaysız olabilir. Yardımlara karşılık mutlaka vakfın makbuzu alınmalıdır. Bir de yardımın, nereye harcanmak veya kullanılmak üzere yapıldığı açık bir şekilde belirtilmelidir. Bizim adımıza makbuzsuz kimseye para verilmemelidir. "Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı, Türkiye İş Bankası Meşrutiyet Şubesi 371367 nolu hesaba yahut 289191 nolu posta çeki hesabına para yardımı yapılabilir.

    Zaman: Ülkücü gençliğin bu ortamdaki çizgisi ne olacak, gelecekte ne yapmayı düşünüyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Bir defa ülkücü gençlik hiçbir zaman dinamizmini kaybetmemiştir. Eskiden fikirde ve aksiyonda belki uyuşmazlıklar söz konusu olmuş olabilir. 12 Eylül öncesini kastediyorum. Şunu iddia etmeliyim: Fikir ve aksiyon birbirine tam uyduğu ölçüde, hareket de gelecekte istikrarlı neticeler elde edebilir. Eğer fikre ters bir aksiyon ortaya çıkıyorsa ya da gelişiyorsa bir müddet sonra o aksiyon kendi fikrini kendi öz bünyesini tahrip edip dağıtabiliyor. Şimdi bizim ideolojik muhtevamızı, çerçevemizi biraz evvel hissettiğimiz anlamda düşündüğümüz zaman, bizim aksiyonumuzun da tek kelime ile İslam olması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla geleceğe hazırlık, ülkücü gençliğin kendi aksiyonunu kendi hayatında yaşaması ile başlanabilir. Bu sebeple bizim için siyaset, parti ya da seçim, milletvekilliği gibi benzeri şeylerin hepsi sadece araçtır. Esas olan fikri doğrultuda ve gayeye doğru tevil ve tavizlere yer vermeden esas naslar doğrultusunda birliği ve beraberliğimizi devam ettirmek, cemaat olabilmektir. Şimdi bence öncelikle fertten kitleye doğru bir metot izlenmelidir. Yani önce fertler üzerinde İslami muhteva tam olarak kazandırılmalı ve hayat nizamı önce ferdin üzerinde tam ve eksiksiz olarak yaşanır hale getirilmelidir. Sonra bu fertlerden cemaatlere ve cemaatlerden cemiyetleşmeye doğru yol alınmalıdır.
    Bugün için ülkücü gençliği bekleyen asıl iş, asıl görev; büyük emeklerle, ıstıraplarla çilelerle yetiştirilmiş olan, kayıp durumuna gelmiş insanlarıyla bütünlük içerisinde mazisindeki eksiklikleri ve hataları çok açık ve net olarak,
    kendi içerisinde, kendi bünyesinde tahlilini yapıp, tartışıp yarınlarda asıl gayeyi gerçekleştirecek çekirdek unsurları teşekkül ettirmekle meşgul olmaktır.

    Zaman: Mevcut siyasi tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Ülkemizde partileşme imkanı bulmuş siyasetler, sanki bir el tarafından bir ucundan toparlanmış, basit nüanslar ve renklerle ayrışmış bir yelpazenin kanatları şeklinde sallanıyor gibidirler. Aynı ateşi korlandırıyor veya aynı ateşi söndürüyorlar... Şahıslarının veya gruplarının menfaatlerini pişirecekse ateşin yanması menfaatlere aykırıysa, sönmesi gayesi ile sallanıyor. Her şeyin merkezi olarak kendi çıkarlarını gören ve bir türlü kendini veya "grubunu" aşamayan insanları oluşturduğu siyasi tablo nasıl değerlendirilebilir?
    Biz her şeyi "Kül" de ararken "Cüz" ile iktifa edip sınırlandırılamayız. Fertten cemaate, cemaatten cemiyete, milletten-ümmete, ümmetten Allah'a sıçramanın merhalelerini idealleştirmeyen bir organizasyon bizim gayemize giden yolları açamaz. Mevcut yapılaşmalar içinde bunu bulmamız elbette zor.

    Zaman: Yani bütün partilere karşı olduğunuzu mu söylüyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Hayır, ideal olanı ve idealimi söylüyorum.
    Zaman: Bu belirttiğiniz 'ideal yapılaşma" içinde bir partiye ihtiyaç var mı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Mutlaka bir parti şartı yoktur. Önemli olan bu gayeye hizmet eden ve gayenin kendisiyle çelişkiye düşmeyen bir yapılaşma anlayışından hareket edilmesidir. Gaye ile çelişmedikten sonra adına parti demişsiniz, dememişsiniz bence fark etmez. Tabii ki, kanunları dikkate almanız ve meşru zeminde hareket
    etmeniz gerekmektir.
    Zaman: Bu defa da kanunlarla gayeniz çelişebilir. Gayenizden taviz vermediğinizde kanunlarla çatışabilirsiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül 1980 öncesini yaşamış ve bunun sonuçlarında da en çok mağduriyete uğramış bir grup olmamız hasebiyle tabii ki, illegaliteye düşmemek için gayret etmemiz gerekir. İllegaliteye düşülünce istismarlara uğramak daha da kolaylaşıyor. Açıklık en doğru yoldur; bu samimiyetin de iyi bir kontrolorü oluyor.
    Açık usullerle bağlı olarak gaye ile çelişen kanunların değiştirilmesinin yolu da yine anayasanın kendisinde vardır. Anayasalar toplumun ortak bir sözleşmesi olduğuna göre (öyle diyorlar) ferdi şuurlanmaların kollektif şuurlanmaya ulaşması halinde o çelişkilerin de ortadan kaldırıldığı bir sözleşmenin vücut bulması
    kolay olacaktır. Yani çelişmeniz her zaman mümkündür; fakat çatışmaya mecbur kalmadan çelişkiyi gaye haline düzeltmenin yolları tamamen kapalı değildir. O labirentleri aşmak için samimi ve sabırlı bir gayret gerekmektedir.

    Zaman: Tepeden inmeci ve ihtilalci usulleri nasıl değerlendirirsiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Ben açıklıktan yanayım. Tarihte görüldüğü ve 12 Eylül'le birlikte yeniden müşahede ettiğimiz gibi gücü elinde bulunduran kişilerin iradesine terk edilmiş bir hareket o insanın nefsinin aleti de olabilir. Böylece o insanı ve sistemi tartışılmaz hale getirir ki, buna göre Allah'ın "NASS"ları dışında her şey tartışılır. Kulluk yalnızca ALLAH'adır.



    1 2 EYLÜL BOZULAN MENFAAT DÜZENİNİN YENİDEN TESİSİ İÇİN YAPILMIŞTIR
    Röportaj : Bizim Ocak, Sayı :54, Eylül 1988

    Bizim OCAK: 12 Eylül Harekatı sizce bir ihtilal mi yoksa darbe mi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül harekatı sosyolojik manada toplumun ihtiyaçlarından doğarak gelişmiş bir harekat değildir. Dolayısıyla topyekun bir değişimle yeni bir düzen kurmak gibi bir sonucu da getirmemiştir. Yani tarihin akışını değiştirecek kadar tesirli ve sosyolojik derinlik arz eden tarihteki ihtilallerden biri gibi olaya bakmamak
    gerekir. 12 Eylül harekatı anarşi ve terör ortamının oluşturduğu sıkıntılara bir çare getirmek iddiasıyla yapılmıştır. Darbeyi yapanların iddiası budur. Bunun kısmen doğruluk payı olmakla birlikte tamamen bu endişelere dayalı olarak yapıldığı kanaatinde değiliz. Terör ortamının oluşturulmasında ve devamında 12 Eylül Harekatını yapanların da önemli ölçüde paylarının olduğunu gözden uzak tutamayız. Kanun hakimiyetinin sağlanması, kişi hak ve hürriyetlerinin korunması fikirlerin serbestçe oluşturulabilmesi için ortamı müsait hale getirmek herhalde o günün yetkililerine düşerdi. O günün yetkilileri, özellikle devletin güvenliğinden sorumlu bulunanlar sıkıyönetim
    gibi olağanüstü gücü de ellerinde bulunduruyordu. İhtilale sebep gösterilen olayların durdurulmasına
    yetecek araç ve gereçleri mevcut idi ama bunu yeterince kullanmayanlar 12 Eylül sabahı anarşiyi durdurma kabiliyetini gösterebildiler. Anayasa oylaması, meclisin yeniden açılması, Cumhurbaşkanının seçimi gibi ondan sonraki gelişmeler ihtilalin yalnızca anarşi ve terörü önlemek için yapılmadığını gösteren delillerdir. Yani 12 Eylül bozulan menfaat düzeninin yeniden tesisi içindir.

    Bizim OCAK: Bunlar iç görüntüler, dış etkilerin tesirlerini de düşünebilir miyiz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Elbette, dış tesirler de vardır. Yunanistan'ın pazarlıksız şekilde NATO'ya girişi, Kıbrıs'ta verilen tavizler demokratik sistemlerde verilmezdi. Yine Afganistan'ın işgali, İran devrimi gibi batının güvenlik endişesini arttıran olayların da Türkiye'de batının menfaatlerine daha çok açık kapı bırakabilecek yönetimler ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple 12 Eylül harekatının oluşmasına zemin hazırlanması ve harekatın gerçekleşmesi yönündeki
    dış tesirleri bu çerçevede yorumlamak gerekir kanaatindeyim.

    Bizim OCAK: Türkiye' de zaten batı taraftarı bir sivil iktidar vardı. Bu iktidardan aynı tavizleri alamazlar mıydı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Sivil toplumların yoğun bir şekilde söz sahibi oldukları sistemlerde hükumet olanlar, toplumun düşünce ve tepkilerine önem vermek zorundadırlar. Bu sebeple basında meselelerin açıkça tartışıldığı, toplumun tepkilerini meydanlarda ve kitle eylemleriyle dile getirebildikleri ortamlarda hükumetler milli tepki doğuracak
    meselelerde taviz veremezler. Verirlerse iktidarlarından olurlar. Halbuki dikta rejimlerinde yürüyüş, miting hakkı olmadığı gibi basın ve yayın yollan da kolluk kuvvetleriyle kontrol altına alınmıştır. Tepe noktasındakinin ikna edilmesi ya da yanıltılması taviz için yeterlidir. Aynca batılı ekonomik çevreler borçlarının kolayca ödenebilmesi için Türk milletinin aşırı fedakarlık yapması gerektiğini biliyorlardı. Grevsiz, boykotsuz bir sistem içinde ekonominin yürümesini ancak dikta rejimi yapabilirdi. Bu aynı zamanda iç kapitalist çevrelerin de işine
    geliyordu. 12 Eylül'ün diğer bir sebebi de bizce budur.

    Bizim OCAK: Türkiye'de ihtilaller kesin çözümler getirmekten ziyade sanki yeni ihtilallere zemin hazırlayıcı düzenlemeler getiriyorlar. Siz bu konuda ne diyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Her ihtilalden sonra gerek düzenlenen anayasalar, gerek yapılan icraatlara bakıldığı zaman çökmekte olan binaya vurulan payandadan fazla bir düzelme olmadığı, bunun da on yıl gibi bir süre dayandığı görülüyor. Bu düzenin bir zaafıdır. Zaten Türkiye'de her on yılda bir ihtilal yapılması tekerleme haline geldi.
    Bununla ilgili espriler de devamlı yapılıyor. Yukarıda da belirttiğim gibi bu düzenin bir zaafıdır. Ama realite de odur ki ihtilallere sebebiyet vermeyecek bir sistemi de oturtamamışız. Bu arada yeni ihtilal hazırlığını bizatihi dünkü ihtilali yapanlar mı yapıyor sorusuna cevap vermem mümkün değil.

    Bizim OCAK: Türkiye'de yine çözülemeyen hadiseler var. Güneydoğudaki bölücülük hareketi ve sun'i olarak oluşturulmaya çalışılan irtica tehlikesi. Bu iki unsur canlı tutularak yeni oluşumlara hazırlık mı yapılıyor?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylülde solla bizi dengelediler. Yarın için de dediğiniz mümkün olabilir.

    Bizim OCAK: 12 Eylül'ün en son zahiri sebeplerinden biri M.S.P. Konya mitingi idi. Bardağı taşıran son hadisenin bu olduğu iddia edilmesine rağmen, ihtilal sadece M.H.P. ve Ülkücü kuruluşlarla aşırı solu hedef aldı. Bu hadise ve ihtilalden sonra M.H.P. ve Ülkücülere yönelen taarruzlar için ne diyeceksiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 1 2 Eylül 'ün zahiri sebepleri arasında elbette Konya mitinginin etkileri var. Hatta o dönemin genelkurmay başkanının yaptığı açıklamalar da var. Doğrudan sayın Erbakan'ın hedef alındığı konuşmaları olmuştur. Dolayısıyla ne tür bir kızgınlığa sebep olduğu ve orduda, yapılacak olan darbe açısından ne gibi kolaylıklar sağladığını tahmin etmek güç değil. Fakat ne hikmetse bu kesime ciddi manada bir sıkıntı verilmiş
    değil. Tabii bunu derken o tarafa da sıkıntılar verilmeliydi manasında demiyorum. Demek istediğim zahiri sebepler arasında gösterilmesine rağmen o konuda ciddi bir soruşturma ve muhakeme edilme durumu olmadı. Bu durum daha çok o kesimin kendi aralarında düşünmeleri gereken bir konudur. Bizimle ilgili kısmına gelince zaten bu konuda yeterince konuşuldu. İhtilalin bizim üzerimize tamamen kanunsuz ve haksız olarak geldiğini söylemekle yetineceğim.

    Bizim OCAK: İhtilal ülkücülere karşı geniş bir cephe açtı. Bu cephe mahkumiyet, mahrumiyet, işkence ve idamlara varan bir kıyım yaptı. İstikballer ocaklar söndü. Bunun yanında fikriyatımıza da ağır saldırılar oldu. Bu iddianemede açıkça bellidir. Savcının ırkçı, totaliter, faşizan tek kişi idaresini tesis için örgüt kurma iddiası, ilk iddianamede yer alırken, mütalaada teokratik düzen oluşturma gayreti olarak ortaya konmasına ne dersiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: İddianame ilk önce belirttiğiniz gibi faşist totaliter bir devlet özlemciliği, Turancılık ve tek kişiye dayalı bir devlet kurma iddialan üzerinde oturtuldu. Alelacele hazırlanmış bu ilk iddianame geçmişte M.H.P. ve
    ülkücüler hakkında oluşturulan kulaktan dolma sol zihniyetin izlerini taşıyan fikirler yer alıyordu. Daha çok solu okuyan, solu takip eden, sol bir kafa yapısına sahip iddia makamının soldan dolma olması hasebiyle meseleye bu nazarla baktılar. Bu sebeple Türk milliyetçiliği mücadelesi verdiğimizi ve Türk milliyetçiliğinin de nasyonal sosyalizmle aynı manaya geldiği yorumunu yapmışlardı. Sonra dosyalar arasına girdiklerinde bizim
    belge, evrak, makale ve yazılarımızda, camiamızda yapılan faaliyetlerde faşizmle, totaliter rejimle, nasyonal sosyalizmle ilgili bir bilgi kırıntısına bile rastlayamadıkları için bu görüşlerinden vazgeçtiler. Yani mızrak çuvala sığmadı. Bu defa çuval değiştirmek istediler. Baktılar ki İ' la-yı kelimetullah için nizam-ı alem ülküsü, Allah'ın nizamıyla nizamlanmak. Allah' ın nizamına uygun düşen, Allah ( c.c) için mücadele, Şahadet ile İslami motifler
    gibi unsurlar etrafında oluşan bir gelişme var. O zaman dini temellere dayalı bir devlet kurma özlemi içinde bulunduğumuz iddiasının bize daha çok uyacağını anlayınca, önceki iddialarından vazgeçip mütalaayı bu iddia üzerine inşa ettiler.

    Bizim OCAK: Bu iddiayı ortaya atışın altında ülkücülerin reddi inançla, cezayı kabul ikilemi arasında tercihe zorlanmak istenmesi yatmış olabilir mi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Elbette... Düşünmüş olabilirler. Ya kendi inançlarımızı reddedecek ya da, T.C. kanunlarına göre suçlu duruma düşmüş olacaktık. Bizi bu ikilem arasına itmek ve dolayısıyla bizleri oradan vurmak istemeleri mümkündür. Ama demin dediğim gibi faaliyetlerimiz düşüncemiz, dinimizin temellerine göre bir sistemi isteme iddiasına daha uygun düştüğü içindir. Sizin söylediğiniz gibi düşünmüş olsalar bile, sonuçta davamızı savunurken onların oyununa düşmedik. Elbette kendimizi mahkum ettirecek şeyleri söyleyemezdik, söylemedik de. Ama
    inançlarımız doğrultusunda savunmamızı yaptık. Mesela İ'la-yı kelimetullah kavramının Allah'ı yüceltmek ve O'nun ismini yaymak olduğunu kabullendik, bu doğrultuda mücadele ettiğimizi açıkça savunduk. Kanunlar çerçevesinde inançlarımızı savunduğumuz inancındayım...

    Bizim OCAK: Son olarak neler söyleyeceksiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül sabahına gelindiğinde ülkücü hareket kutlu bir mücadelenin doruk noktasına gelmişti. Her gün bizzat şahıslarına istikballerine karşı yapılan saldırılar karşısında gayet vakur ve onurlu bir mücadelenin
    bayraktarlığını yapıyorlardı . Bu mücadele milletimizin büyük bir çoğunluğunun gönlünde yerini almıştı. Bu arada acı olaylar da yaşandı. Elbette acılı ve o ıstıraplı yılların tekrar gelmesini tarihin bu manada tekerrürünü istememiz mümkün değildir. Fakat ülkücü hareketin mensupları arasındaki sevgi, saygı, dayanışma ve fedakarlık
    ruhunun özlemlerini duyuyoruz. İnançlarımız uğrunda yaptığımız fedakarlıklardan dolayı pişmanlık duygusu içinde değiliz. Ama ara kesit içinde dünü birçok yönleriyle tahlil ettiğimiz için yapılmaması gerekenleri bugün daha iyi biliyoruz. Gördüğümüz odur ki, ülkemiz 12 Eylül öncelerini yaşamaya yeniden gebedir. Bu noktada ülkücü hareketin mensupları ciddi bir birikime sahip oldukları için kendileri üzerinde oynanacak oyunları maharetle bozacak kabiliyettedirler. Bu durum bizlerin ihanet oyunları karşısında dikkatli ve uyanık, inançlarımızı ilgilendiren meselelerde kararlı ve duyarlı olduğumuz manasında değerlendirilmelidir. Oyuna düşmeyeceğiz diye inançlarımızdan taviz vermeyeceğimiz veya ihtiyaç düştüğünde fedakarlıktan kaçınmayacağımızı söylemeye
    gerek duymuyorum. Bugün dünden daha çok idealist tavırlar göstermek ihtiyacı içerisindeyiz. Düzenin kendisi için tehlike olarak gördüğü potansiyelimizin dağıtılması ihtiyacı duyduğunu biliyoruz. Bizim önceki birlik ve beraberliğimizi sağlamamız halinde alacağımız mesafenin şuuru içinde olan çevreler sürekli ve bitmez bir çabayla
    cemaatimizi dağıtmaya, dağıtamazlarsa bile dağınık göstermekle doğacak moral çöküntüsünden yararlanmaya çalışmaktadırlar. Bu görüntüden sür'atle kurtulmak birlik, beraberlik, dayanışma ve fedakarlık yarışı içine
    girerek inandığımız davanın başarı grafiğini yeniden yükseltmek zorundayız.
  • İstanbul'u bir roman kahramanı olarak görmek isterseniz genç bir mimar olarak ete kemiğe büründüğü Yarım Adam Romanının ilk bölümlerini burada okuyabilirsiniz:
    1.Bölüm
    Elli Beş Saniye

    Tüm hayatı elli beş saniyede değişti. Elli beş saniye; yaşadıklarını anlayabilmesi için çok kısa, kaosla tanışmanın şiddetine dayanabilmesi içinse çok uzundu.

    İstiklal Caddesi'nde bir alışveriş merkezindeydi. Dört nisanda en sevdiği arkadaşı Cansu'nun doğum günü vardı, buraya ona hediye almak için geldi. Eli kolu poşetlerle doluydu. Her zamanki gibi dayanamadı, hazır eski mahalleye gitmişken oradaki çocuklara dağıtırım diye ihtiyaç duyabilecekleri şeyleri almaya başladı: Kutu kutu kalemler, minik ayakkabılar, etekler, kazaklar, pantolonlar, montlar...

    Poşetleri AVM'nin otoparkında bulunan arabasına bırakıp mağazaları rahat rahat dolaşmayı planlıyordu. Asansöre doğru yürürken telefonu çaldı. Çantasını güç bela açıp telefonunu çıkardı. Arayan annesiydi.

    "Aden merak ettim seni, neredesin?"

    "Alışverişteyim anne."

    "Kızım yine mi alışveriş? Eve ne zaman geleceksin?"

    Saatine baktı, 18.45'i gösteriyordu. Nasıl da çabuk geçmişti zaman. "Akşam yemeğine yetişemem, biraz gecikirim."

    "Bak tatlım, bu ayki harcamaların babanın gözüne çok battı..." Annesi onu dikkatli harcama yapması gerektiği konusunda uyarırken bile gözünü vitrindeki minik elbiselerden alamıyordu. Çocuklar için öyle güzel kıyafetler vardı ki bu durumda cebindeki kredi kartlarıyla ölçülü olabilmesi imkânsızdı.

    Annesi çok geç kalmamasını söyledikten sonra telefonu kapattı. Aden otoparka inmekten vazgeçti ve hızlı hızlı yürüyüp mağazaları dolaşmaya devam etti. Cansu'nun sevdiği tarzda ürünler satan bir mağaza görünce durdu. Gözü vitrindeki bir elbiseye takıldı. İşte oradaydı, aradığı hediye vitrinden ona göz kırpıyordu. Bunun arkadaşına çok yakışacağını düşündü. Cansu'yla beden ölçüleri aynıydı, denemek için mağazaya girerken korkunç bir uğultu duyuldu. Hemen ardından yer sallanmaya başladı ve elektrikler kesildi. Sarsıntı o kadar şiddetliydi ki ayakta duramadı, düştü, poşetler dört bir yana dağıldı. Oradan oraya savrulurken art arda patlayan vitrin camları, tavandan kopan lamba, taş ve alçı parçaları üzerine yağıyordu. Kolon ve kirişlerin çatırdama sesleri arasında sağa sola yatan bina yıkılacak diye kaçışanlar birbirlerini eziyorlardı. Onların ayakları altında kalmamak için kendini boşluğa doğru attığında başına aldığı darbeyle bayıldı.

    Uyandığında sarsıntı bitmişti, karanlıkta çok az şey görebiliyordu. Korku içindeydi. Daracık bir yere sıkışmış, sırtüstü yatar haldeydi. Elleriyle vücudunu kontrol etti. Ağrımadık yeri yoktu, sızılarını hissediyordu ama ufak tefek yaralardı, kollarını ve bacaklarını oynatabiliyordu. 'Kırık yok, iyiyim. Bir an önce buradan çıkmalıyım.'

    Can havliyle ayağa kalkmak istediğinde başını sert bir şeye çarptı. "Ah!"

    Acıdan tekrar bayılacak gibi oldu. Alnından kanlar sızıyordu. Elini yaraya, acının nabız gibi attığı yere götürdü. Yarasından sızan kanın sıcaklığıyla panikledi ve üzerindekileri yukarı itti. Çektiği acıyı umursamadan tüm gücünü verdi, ancak üzerindeki şeyler öyle ağırdı ki hiçbirini yerinden kımıldatamadı. El yordamıyla etrafı yoklayarak nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Bedeninin birkaç santim üstünde havada asılı kalmış gibi duran şeyler, mobilya türünde eşyalardı. Binanın yıkılmadığına ve enkaz altında olmadığına sevindi ama her an artçı bir sarsıntı olabilir, üzerindeki mobilyaların altında kalıp ezilebilirdi. Ne yapıp edip oradan çıkması gerekiyordu.

    "Yardım edin," diye titreyen cılız sesiyle panik içinde defalarca bağırdı. Etraftan ses soluk çıkmadı, bir süre daha çaresizce yardım istedikten sonra sustu. Zorlanarak yan tarafına döndü. Koridorun ilerisindeki birkaç cılız alev dışında yangını büyütme ihtimalini gösteren iz yoktu; zaten o alevler de sönmek üzereydi.

    Ara ara yardım istemek için kalan gücüyle bağırıyor, arada bir de çevreyi dinliyordu. 'Benden başka kimse yok,' dedi içinden. O baygınken ilk panikle herkes kaçmış olmalıydı. İlk anda kendinde olsaydı yardım isteğini duyanlar olurdu elbet ama şimdi birilerini bulmak çok zor olacaktı. Azımsanmayacak bir zaman geçmiş olmasına rağmen kimse yardıma gelmedi. 'Artçı sarsıntı korkusundan içeri girmeye kimse cesaret edemez' diye düşünerek iyice panikledi.

    Dakikalar saatlere döndü, gücü tükendi. Sesinin artık iyice zayıfladığı karanlık anlardı, sonunun geldiğini düşünüyordu. Umudunu yitirmek üzereyken birinin az ileride gezindiğini fark etti. "İmdat!" diye bağırmasıyla birlikte boğazına dolan toz yüzünden öksürüğe boğuldu.

    Tam sesini duyuramayacağı korkusuna kapılmıştı ki genç adam onu duydu ve hızla yanına geldi. "İyi misin?" diye sordu sağlam ve güçlü sesiyle.

    "Lütfen yardım edin. Sıkıştım buraya, çıkamıyorum."

    Genç adam telefonunun ışığını yüzüne tutarak eğildi. "Dur bakayım, başın mı kanıyor senin?"

    Işık gözlerini alınca genç kadın başını öbür tarafa çevirdi. "İyiyim ben, ama buradan çıkamıyorum," dedi telaşlı bir ses tonuyla. "Bu şeyler çok ağır. Lütfen yardım edin, çıkarın beni buradan."

    "Bu tarafa döner misin?" dedi genç adam yine aynı soğukkanlılıkla.

    Dediğini yapıp ona döndüğünde gözyaşları yüzünü yıkıyordu. Genç adam, gömleğinin düğmelerini açtı ve temiz kalmış köşesiyle genç kadının yüzünde biriken gözyaşlarını ve kanları silmeye başladı. Sakinleştirmek için ismini sordu.

    "Aden," diye cevapladı.

    "Kanama durmuş Aden. Merak edecek bir şey yok," dediği sırada telefonun ışığı kapandı. "Kahretsin! Şarjı bitti."

    Yeniden karanlığa gömüldüklerinde Aden'e telefonu olup olmadığını sordu.

    "Çantamdaydı."

    "Çantan nerede?"

    "Bilmiyorum, buralarda bir yerde olmalı."

    Adam, çakmağını yaktı ve yere tutup çantayı aramaya başladı. Işık vurunca hayatını kurtaran metal dolabı ve askıda duran raf ve mobilya parçalarını daha dikkatli inceleme fırsatı bulan Aden sıkıştığı yerden kurtulmasının imkânsız olduğu fikrine kapılarak umutsuzluğa düştü.

    "Deprem kaç şiddetindeymiş? Dışarıda durum nasıl? Yardım ekipleri geldi mi? Binaya girmeye korkuyorlar değil mi? Peki sen nasıl girdin, yoksa binada mıydın? Yaralı mısın?"

    "Sen hiç susmaz mısın?" Genç adam sinirlenerek başını sağa sola salladı. "Dış dünyayla bağlantımız kesik. Kaç şiddetinde olduğunu bilmiyoruz ama 17 Ağustostan şiddetli olduğu kesin. Yardımı unutsan iyi edersin."

    "Ne demek unut! Burada ölüp gidecek miyim yani?"

    "Kurtarma ekiplerinin seni bulmasını bekleyemezsin."

    "Peki, tek başına beni buradan çıkarabilecek misin?"

    "Birazdan anlarız," diye yanıtladıktan sonra aniden ayağa kalktı.

    "Ne oldu birileri mi geldi?" diye sordu Aden. "Sana diyorum. Yoksa çantamı mı buldun?" Sorularına yanıt vermeden uzaklaşmaya başladığını anlayınca arkasından, "Nereye gidiyorsun?" diye bağırdı. "Beni burada bırakamazsın."

    Bulundukları katın sonuna kadar gitti. Alevlerin tamamen sönmek üzere olduğu kısımda bir şeyler aradıktan sonra yere eğilip büyük bir tahta parçası aldı ve sürükleyerek yanında getirdi. Geri döndüğünde, "Çok şanslısın," dedi. Aden'i sıkışıp kaldığı yerden çıkarmak için yanında getirdiği kalası zorlanarak kaldırdı, ucunu dolabın alt kısmına soktu ve arkasındaki boşluğa bir tuğla yerleştirerek alttan destekledi. O kalası sürükleyerek getirmesi ve az önceki zor hareketi yapabilmesi onun ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Aden onun kendisini kurtarabileceğine inanmaya başlayarak umutlandı.

    Genç adam çok dikkatli ve yavaş bir şekilde bir iki kez deneme yaptıktan sonra Aden'in üstündekileri kaldırmanın zorluğunu gördü. "Bu kolay olmayacak," dedi buz gibi bir sesle. "Bunları yukarı kaldırdığımda havada en fazla beş altı saniye tutabilirim. Eğer bu sürede oradan çıkamazsan bıraktığımda ezilebilirsin."

    "O kadar kısa sürede buradan çıkabileceğimden emin değilim."

    "Bunu denemeye mecbursun. Artçı sarsıntı olursa bunların altında kalacaksın."

    "Kurtarma ekiplerini beklemek istiyorum."

    "O zaman günah benden gitti. Burada daha fazla kalamam."

    Kurtarma ekibinin ne zaman geleceği belli değildi. Aden de bunun farkındaydı. Bu arada adamı incelemeye başladı. Kendisinden dört beş yaş büyüktü, 28-29 yaşlarındaydı. Uzun boylu ve yapılıydı. Güçlü olduğundan şüphesi yoktu. Belki tek başına onu oradan çıkarabilirdi.

    Birden hafif bir artçı sarsıntı oldu. "Aman Allah'ım yine mi oluyor? Lütfen gitme," dedi Aden. "Beni sakın burada bırakma!"

    Genç adam sürekli yakıp söndürdüğü çakmağın ışığını Aden'in yüzüne tuttu. "Burada daha fazla bekleyemem."

    "Evet, haklısın, bekleyecek vaktimiz yok. Bir an önce buradan çıkmalıyım. Lütfen kurtar beni."

    "Elimden geleni yapacağımdan emin olabilirsin." Yeniden kalasın ucundan tuttu. "Hazırsan üçe kadar sayıp üstündekileri yukarı kaldıracağım."

    Uzun süredir yatmaktan kasılan vücudunu esneterek, "Hazırım," dedi ve içinden dualar etmeye başladı.

    "Bir, iki, üç," diye hızla sayıp, "Şimdi!" diye bağırdı ve tüm gücüyle metal dolabı Aden'in geçebileceği kadar yukarı kaldırdı. "Hadi, acele et!" Aden korkuyla sürünerek dışarı çıkmaya çalışırken yerdeki cam kırıkları neredeyse sırtını parçalıyordu. "Daha fazla tutamam," diye bağırdı. Bıraktığında mobilyalar ve dolap büyük bir gürültüyle yere düştü. "İyi misin?"

    Hızlı hızlı nefes alıyordu. "İyiyim." Dışarı çıkmakta birkaç saniye gecikseydi o şeylerin altında kalıp ezilecekti. "Kurtuldum. Çok teşekkür ederim." Sevinçle ayağa kalktı. Zor basıyor, ayakta durmakta güçlük çekiyordu. Birkaç adım sonra bir şeye takılıp yere düştü. "Ah!"

    "Ne oldu?"

    Aden yerden kalkmaya çalıştıysa da "Ayağım," diyerek kendini tekrar yere bıraktı. Bileğini incitmişti.

    Onu tek hamlede kollarına alan genç adam çıkış merdivenlerine yöneldi. Basamakları inmeye çalışırken her sendelediğinde korkuyla irkilen Aden'in kesik solukları kulağına çarpıyordu. Genç adamın ter içindeki gömleği Aden'in şakağından sızan kana bulanmıştı. Yıkımın ardında bıraktığı tozla karışan kan kokusu genç kadının burnuna doluyordu.

    Düşe kalka üç kat indikten sonra çıkış kapısına yaklaştıklarında birinin yardım istediğini duyunca durdu. Aden'i kucağından indirdi ve köşedeki duvara yaslanıp dinlemeye başladı, nefes nefese kalmıştı. İkisi de az önce sesin geldiği yere dikkat kesildi.

    "Sesimi duyan var mı?" diye bağırdı genç adam. Yanıt alamayınca birkaç kez daha bağırdı. Yine ses gelmeyince, "Gidelim," dedi ve onu yeniden kucağına almak istedi.

    Aden ondan daha fazla yardım isteyemezdi. "Sanırım yürüyebilirim," diyerek onu taşımasına engel oldu. Nasılsa merdivenden inmişlerdi, yürüyecekleri yer, düz bir zemindi ve çıkış kapısına uzak değillerdi. Birden aklına arabası geldi. "Sahi ya arabam..." diye mırıldandı. Yaşadığı şok yüzünden aklından çıkmış olmalıydı. Arabasına ulaşırsa her şeyin sona ereceğini ve rahatlayacağını umarak otoparka inmeyi teklif edecekti ki anahtarın çantasında kaldığını hatırlayıp vazgeçti. Sekerek çıkış kapısına yürümeye başladı. Bileği artık daha az acıyordu. Kendine güveni gelince adımlarını hızlandırdı.

    Dışarı çıktıklarında Aden şok geçiriyordu. "Aman Allah'ım!" diye inledi. Kaos vardı. Sağa sola koşturan panik içindeki insanlar yanlarından geçiyor, birbirlerine bakıp ne yöne gitmeleri gerektiğini tahmin etmeye çalışıyorlardı. İstiklal Caddesi yerle bir olmuştu, tanınmaz haldeydi. Bazı binalar kökünden sökülmüş, bazıları yan yatmıştı. Enkazların arasından sarkan ceset parçalarını görünce gözleri karardı, düşmemek için elini genç adamın omzuna koyup güç aldı. Bağlantıları kopan ve yarılan gaz borularının sebep olduğu yangınlar yüzünden her yerden alevler yükseliyor, mağazaların alarm sesleri hiç susmuyordu. Raydan çıkan tramvayın girdiği mağaza cayır cayır yanıyordu. Tramvayın camlarından sarkan yanmış cesetler vardı. Sokak lambaları ve elektrik telleri her yana saçılmıştı. Hiçbir yerde elektrik yoktu, cep telefonlarının fenerleri dışında ışık kaynağı bulunmuyordu; koskoca bir şehir korkunç bir karanlık tarafından yutulmuştu. Böyle bir yıkımda hayatta kaldığına şükretti. Bu felaketten sağ kurtulabilmek mucizeden başka ne olabilirdi ki?

    Binalardan uzak, boş bir alan vardı. Aden'e orayı eliyle işaret ederek, "Güvenli bir yere benziyor," dedi. "Ayağın nasıl, yolun karşısına kadar yürüyebilecek misin?"

    "Evet, ben iyiyim." Yürümeye başladılar. Onu takip ederken başı döndü, sendelemeye başladı. 'Belki de çok kan kaybettim.'

    "Neden durdun?" diye sordu. Cevap alamayınca dönüp Aden'in yanına geldi. Parmak uçlarıyla genç kadının saçlarını yavaşça kaldırdı ve alnındaki yarayı görmeye çalıştı. "Kötü görünmüyor. Çok acıyor mu?"

    "Hayır, fazla değil. Hadi gidelim."

    Gösterdiği yere gidip grup halinde toplananların arasına girdiler. Genç adamın yüzü yara bere içindeydi, üstü başı toz toprak olmuş, başlarına gelmeyen kalmamıştı ama o her şey normalmiş gibi gayet sakin bir şekilde sigarasını yaktı ve binaların birbiri üstüne yığıldığı caddede göz gezdirmeye başladı. Telefon bulma telaşına düşen Aden ise ailesinin derdindeydi, oturdukları apartman yıkıldıysa diye ödü kopuyordu. Bir an önce annesiyle kardeşinin iyi olduklarını öğrenemezse çıldıracaktı.

    Onları acilen aramalıydı, ne var ki telefonu çantasıyla birlikte binanın içinde kalmıştı. "Telefonunu verebilir misin?" diye sorduğunda toz yüzünden öksürdü.

    "Şarjının bittiğini unuttun mu?" diye biraz sert bir tavırla yanıtladı genç adam.

    Aden herkese telefon sormaya başladı ama kime sorsa hep aynı cevabı alıyordu: "Hat yok!" Şebekelerde aşırı yüklenme vardı. Onlara telefonla ulaşabilmesi kolay olmayacaktı, beklemesi gerekiyordu. İşin kötüsü eve de gidemiyordu. Boğaz köprülerinin ağır hasar aldığı söyleniyordu. Karşıya geçebilmek için onun yardımına ihtiyacı vardı, ne var ki geri döndüğünde genç adamı bıraktığı yerde bulamadı. Telaşla etrafına bakındı, onu biraz önce içinden çıktıkları AVM'ye girerken gördü. Oraya tekrar girmesi Aden'i şaşırttı ama AVM'den çıkarken son anda duydukları yardım isteği aslında onun da aklına takılmıştı. Yürüyüşü epey düzelen Aden, 'Belki benim de bir faydam olur,' diyerek peşinden gitti.

    İçerisi hâlâ çok karanlıktı. Kimseyi göremedi. Bina her an üstlerine çökebilecek kadar hasarlıydı. Hayatı büyük tehlike altındaydı, korkmuştu. Tam geriye dönüp dışarı çıkmak üzereyken ileride bir ışık gördü. Genç adam bir siluet gibi orada duruyor, çakmağın ışığını yerde yatan birinin üzerine tutuyordu. Aden yavaş adımlarla oraya doğru yürüdü. Yoğun bir is kokusu vardı. Doğalgaz patlaması olmuş gibiydi. Yanmış bir kafeye benziyordu ama yangın sönmüştü. Yaklaştığında yaralı zannettiği kişinin hiç kıpırdamadığını görünce olduğu yerde kalakaldı. Adam ölüydü. Caddeye çıktıklarından beri ceset görüyordu, az çok alışmıştı ama genç adamın yere çömelip ölünün ceplerini karıştırması Aden'i alt üst etti.

    Cesedi yüzükoyun çevirip pantolonun arka ceplerini de yoklamaya başlayan genç adam bir cüzdan buldu ve hızla içinden bir şeyler alıp kendi cebine tıkıştırdı. Çıkan yangında öldüğünden kesin olarak emin olduğu o adamın cüzdanını almasının tek bir açıklaması olabilirdi, o ölü soyucuydu. Şok yaşayan Aden görmemesi gereken şeylere şahit olduğunu düşünerek paniğe kapıldı. Madem yağmacıydı, o halde onu neden kurtarmıştı? Üstelik kılık kıyafeti yağmacı gibi değildi. Gördükleri sonunu getirebilirdi, ama kurtarıcısının tam olarak ne yapmaya çalıştığını öğrenmeden oradan ayrılmaya niyeti yoktu. Kafasındaki sorulara cevaplar arayan Aden onlara yaklaştığında talihsiz adamın belden yukarısının yangında tamamen yanıp kömürleştiğini gördü ve çığlığı bastı.

    "Aman Allah'ım!"

    Genç adam panikle geriye döndü. "Senin burada ne işin var?"

    "Asıl senin ne işin var?"

    "Bak güzelim, burası çok tehlikeli. Hemen dışarı çıkmalısın."

    Haklıydı, durduk yere başını belaya sokmuştu, yine de kendini tutamadı. "O zavallının ceplerini neden karıştırıyorsun?"

    "Sana ne?" diye yanıt verdi soğuk bir sesle.

    "Ne demek sana ne? Ölmüş, görmüyor musun?" Cesedin yanına gidip acıyarak baktı. "Allah'ım! Nedir bu başımıza gelenler. Şu adama bak, yanarak can vermiş. Kim bilir ne acılar çekmiştir?"

    "Bu da diğerleri gibi kurtulmuş işte, ne üzülüp duruyorsun?" Tabii bu arada genç adam ondan aldığı cüzdanı geri koymadan önce çakmağın ışığını iyice yaklaştırdı ve içinde bir şey kaldı mı diye kontrol etti. İşini bitirmek için acele ederken çakmak söndü. Tekrar yakmak istediğinde ısınan metal elini yaktı. "Kahretsin."

    Ölü adamın cüzdanını ve cep telefonunu cesedin arka cebine çarçabuk sıkıştırdıktan sonra onu tekrar sırt üstü çevirip ayağa kalktı. "Hadi gidiyoruz," diyerek Aden'in yanına geldi. Genç kadın itiraz etmedi ve hızla çıkış kapısına yürüdüler.

    Dışarı çıktıklarında, "Burada duramayız Aden. Bir an önce meydana gitmeliyiz," dedi.

    İçeride olanların hesabını sormadan onunla hiçbir yere gitmeye niyeti yoktu Aden'in. Ne var ki o anda çok güçlü bir sarsıntı oldu ve biraz önce içinden çıktıkları AVM büyük bir gürültüyle çöktü. Gördüklerinin korkusuyla şoka giren genç kadın başını iki elinin arasına alıp ileri geri sallanmaya başladı.

    Genç adam yanına gelip, "Kendine gel," diye bağırdı.

    Kıpırdayamıyordu. Aden ona bir cevap vermek istedi, ancak korkunç bir kâbustan uyanıp gerçeğe dönmeye çalışan biri gibi sessizce dudaklarını oynatabildi sadece. İnsan çığlıkları arasında yerle bir olan koskoca bina sanki bir anda toz olup üzerlerine akmıştı. Bunun etkisinden kurtulamıyordu. Aden'in donup kaldığını görünce kolundan tutup, sarsarak kendine getirmeye çalıştı. Sonra da sarılarak başını göğsüne doğru çekti ve yaslamasına izin verdi. Bir taraftan da sigarasını içmeye devam ediyordu. Uzun bir nefes çekip ağzından dumanlar çıkarken, "İyi misin?" diye sordu.

    Aden kaskatı kesilmişti. "Acaba kurtulan olmuş mudur?"

    "Hiç sanmıyorum," diyen genç adamın cevabı oldukça kesin ve sertti.

    Başını bir anlığına onun göğsünden kaldırıp yıkılan binaya baktı. "Yine de gidip bakmalıyız. Belki yardım..." Boğazına kaçan toz yüzünden devamını getiremedi. "Zavallılar, dışarı çıkamadılar, mahvoldular." Sürekli öksürüyor, nefes almakta bile güçlük çekiyordu. "Sen olmasaydın ben de oradan çıkamayacaktım."

    "Evet, aynen öyle," diye karşılık verdi Aden'in hiç beklemediği bir küstahlıkla. "Yetişemeseydim sen de bu dünyadan kurtulmuş olacaktın."

    Aden onun söylediklerini tuhaf, tavırlarını da kaba bulmuştu. Düşünceli bir şekilde başını göğsünden kaldırıp bir adım geriledi ve gözyaşlarını silip, üstünü başını düzelterek kendini toparlamaya çalıştı. Sonra alışveriş merkezine doğru gitti ve yardım bekleyen bir yaralı var mı diye göz attı. Yoğun toz bulutu her yanı kaplamıştı ve karanlıktı. Başını ellerinin arasına almış korku ve şaşkınlık içinde bekleyen ve ağlayan insanlardan başka bir şey göremedi. Yaşadığı çaresizlikle bir çığlık firar etti dudaklarından. "Kahretsin, toz yüzünden hiçbir şey göremiyorum."

    "Sakin ol," dedi genç adam. "Biz şehri görmeye hazır olana kadar bu toz bulutu dağılmayacak. Yırtınıp durmanın anlamı yok."

    "Ne demek istiyorsun?" dedi Aden korku içinde.

    Genç adam sabır gösterdiğini gözüne sokar gibi içini çekip, "Yepyeni bir varoluşun kapısı aralandı," diye karşılık verdi. "Bak kızım, bu yıkımın hepsini birden görürsen dayanamazsın. Gün ağarana kadar bekle; kozmos patladığında bugüne kadar içinde yaşadığın dünyanın sona erdiğini ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını göreceksin."

    Böyle dillendi işte yalnızlığın doruklarından yürek karıştıran yabani. Dağlarında bir kurt gibi tek başına yaşadığı yer Aden'e öyle yabancıydı ki ilk kez ayak bastığı toprakların ne dilini biliyordu ne de yollarını. Boş gözlerle, ne hissedeceğini bilmeden önüne baktı. Sanki hayata gözlerini açtığı ve içinde büyüyüp serpildiği İstanbul'da değil, başka bir yerdeydi. Yoksa hayatını kurtarmış dahi olsa bir yağmacıdan medet umar mıydı hiç!

    "Burada kalamayız Aden. Bir an önce meydana gitmeliyiz. Geliyor musun?"

    Depreme Avrupa yakasında yakalanmışlardı. Aden Anadolu yakasında oturuyordu ve ne yapıp edip bir an önce karşıya geçmeliydi. Arabası AVM'nin enkazı altında kalmıştı.

    "Araban var mı?" diye sordu Aden.

    "Ne arabası?"

    'Haklı, bu çok saçma bir soru oldu. Arabası olsa ne olacak ki yol mu kaldı?' Köprülerin ve viyadüklerin ciddi hasar aldığı, karayoluyla ulaşımın tamamen bittiği söyleniyordu. Deniz yoluyla ulaşımın durumunu bilmiyordu, ama tek çaresi vapur bulabilmekti. Karşıya bir geçebilse, Üsküdar ya da Harem, neresi olduğu hiç önemli değil, Kadıköy'deki evlerine kadar yürüyebilirdi. Şimdilik en güvenli yerin Taksim Meydanı olduğu su götürmez bir gerçekti. Oraya gitmeliydi ama tüm bunlar ona öyle fazla gelmişti ki artık kıpırdayamıyordu.

    "Bak, ikimizi de bu cehennemden çıkarabilirim ama seni yine taşıyacağımı sanıyorsan yanılıyorsun," dedi ve Aden'in elinden tuttu. "Daha fazla bekleyemeyiz. Hadi gidiyoruz."

    "Bırak beni. Kendim yürüyebilirim," dedi ve elini hızla çekip onun iri ellerinden kurtardı.

    Bildiği dünyaya ait her şeyin parçalandığı bu şehirde yalnız yapamazdı, karşıya geçebilmek için onun yardımına ihtiyacı vardı; ne var ki bir ölünün ceplerini karıştırması kafasını fena kurcalıyordu. 'Katil falan değil ya, sonuçta adam sadece yağmacı, ' diye düşünerek ona bir süre daha güvenmek istedi. Sonuçta hayatını kurtarmıştı ve o olmasaydı şu an en iyi ihtimalle enkaz altında can çekişiyor olurdu.

    Aden ona ismini sordu. "Benim adım..." dedikten sonra duraksadı ve yüzünü karanlığın içine çevirip bir kez daha derin derin baktı. Karşısındaki yıkımda kendini bulduğu o anda, nereye ait olduğunu anladı. Her yer ceset doluydu, binlerce insanı öldüren, bir o kadarını da enkaz altında bırakan bu deprem onu öldürmedi, ona yeniden hayat verdi. O, geçmişin enkazı altından felaket sayesinde kurtularak kendi kendini var edecekti.

    "Benim adım İstanbul," dedi genç adam.

    "Ne? Yok artık." Hangi anne baba oğluna böyle bir isim koyar ki? "Dalga mı geçiyorsun?"

    İstanbul çenesini hafiften yukarı kaldırıp Aden'i tepeden süzdü. "Asıl sen dalga geçiyor olmalısın," diye karşılık verdi. "Cehennemde olmamıza rağmen cennetin ismini taşıdığını söylüyorsun."

    Aden yüz ifadesinden onun ciddi olduğunu anladı. "Neyse," dedi yumuşak bir sesle. "AVM'den çıkmama yardım ettiğin için teşekkür ederim İstanbul. Hayatımı sana borçluyum."

    "Bana hiçbir şey borçlu değilsin."

    "Nerede oturuyorsun?" diye sordu Aden.

    "Bostancı'da."

    Onun da karşıda hem de kendi semtlerine çok uzak olmayan bir yerde oturmasından duyduğu sevinci gizlemeye çalışarak, "Ben Moda'da oturuyorum," dedi. "Karşıya nasıl geçeceğimizi biliyor musun?"

    "Soruların biter de meydana gidebilirsek öğreneceğiz."

    "Tamam gidelim," dedi Aden.

    Yıkıntıların ve molozların üstünden atlayarak Taksim Meydanı'na gitmeye çalışan insan karartılarının peşlerin takılıp ilerlediler. Yürümeye başladıktan bir süre sonra, yangınlardan yükselen alevlerin caddeyi aydınlattığı yerde Aden durdu. Olduğu yerde kalakaldı; çünkü az önce insana benzettiği karartıların çoğunun taş ve demir yığınlarından başka bir şey olmadığını anlamıştı. İstanbul burada duramayacaklarını söyleyerek uyardı. Her yanlarının yağmacı dolduğunu fark eden Aden korkuyla İstanbul'un kolunu tutup arkasına sığındı. Sonra da yolun kalan kısmında onu hiç bırakmadı.

    Deprem modern dünyayı yerle bir ederken uyutulduğu taştan beşiği devirdi. Vahşi doğa tarafından yıkılmış, binaları yangın alevlerince yutulmuş, ölümün kol gezdiği İstanbul'da gerçeğin karanlık yüzüne doğru yaptığı yolculuk onu dehşet verici yerlerden geçmek zorunda bıraksa da korkunç bir kâbustan uyanmasını sağladı. Ne var ki Aden hakikati yaşayabileceği yeni bir hayata gözlerini açtığının henüz farkında değildi; çünkü elli beş saniye, yaşadıklarını anlayabilmesi için çok kısa, kaosla tanışmanın şiddetine dayanabilmesi içinse çok uzundu.

    2.Bölüm

    Taksim Meydanı

    Binalardan kaçanların toplandığı Taksim Meydanı mahşer yeri gibiydi. Aden ve İstanbul kalabalığın arasında artçıların geçmesini bekliyorlardı. Kandilli Rasathanesi elli beş saniye süren depremin merkez üssünün İstanbul, şiddetinin yedi virgül beş olduğunu açıklamıştı. Tarihe 2 Nisan İstanbul depremi olarak geçecekti. Medya kanalları çelişkili haberler veriyordu. Deprem sırasında cumhurbaşkanlığı külliyesi olan Yıldız Sarayı'nda bulunan cumhurbaşkanı yıkılan sarayın enkazı altında kalmış, kurtarma ekipleri henüz kendisine ulaşamamıştı. Başkan yardımcısı ve bakanlar şu an afet bölgesinde oluşturulan kriz merkezinin başındaydılar ve onlara göre devlet tüm kurumlarıyla gereken önlemleri gecikmeksizin alıyordu. Resmi kanallardan ulaşan bilgilere göre ölü sayısı bin üç yüze yaklaşmıştı ve her geçen dakika ulaşılan enkazlardan onlarca ölü bilgisi geliyordu. Büyük çoğunluk deprem anında eve dönüş yolculuğundaydı, daha geç saatlerde evlerindeyken yakalansalardı ölü sayısının katlanarak artabileceği, on binlerle ifade edileceği söyleniyordu. Bu durumda ölü sayısının çok daha az olması gerekirdi; ama aşırı nüfus yoğunluğu ve sürekli göç alması nedeniyle çarpık, kaçak ve denetimsiz yapılaşma yüzünden sayının yirmi otuz bin civarında olacağı öngörülüyordu.

    Aden sonunda bir telefon bulup ailesini arayabildi ancak hiçbirine ulaşamayınca içindeki sıkıntı daha da katlandı. Deprem anında babası hariç tüm ailesi evdeydi, eğer apartmanları yıkıldıysa... Bunu aklından bile geçirmek istemedi. Gözlerini kapatıp kendisini sakin olmaya zorladı, onlara bir şey olmadığını, panikle evden çıkarken cep telefonlarını alamadıklarını düşünmeye çalıştı. Annesi muhtemelen şu an birilerinden telefon bulup Aden'e ulaşmaya çalışıyordu. Kardeşiyle birlikte kim bilir onun için nasıl endişeleniyorlardı. Telefonu yanında olsaydı şimdi onlarla konuşup rahatlayabilirdi.

    İstanbul sigara içiyordu, yanına gitti. "Ailemle konuşamadım. Telefonları kapalı. Burada daha fazla oyalanamam, mutlaka karşıya geçip eve gitmem lazım, bana yardım eder misin?"

    "Yollar açılana kadar bekle, birlikte karşıya geçeriz."

    "Neden çevre yoluna çıkıp araç bulmaya çalışmıyoruz?"

    "Çevre yolu mu kaldı? Köprüler hakkında söylenenleri duymadın mı?" diye sert bir ifadeyle karşılık verdi.

    "Duydum, söylentilere göre hareket edecek değilim. Bence durum anlatıldığı kadar kötü değil. Babam inşaat sektöründedir ve İstanbul depreminden ne zaman söz açılsa, sekiz şiddetinde bir depremin bile o köprüleri yıkamayacağını söylerdi."

    "Hazırlıksız yakalanmasaydık söylediğin doğru," diye karşılık verdi İstanbul. "Uzun süredir 1.köprünün bakım çalışması geciktirilmişti, bu yüzden yıkılmış olabilir. Söylenenlere göre sadece 1.köprü yıkılmış, 2.köprü hasarlıymış. 3.köprü sağlam olsa da çok uzak, üstelik ona bağlanan viyadükler ve bağlantı yolları ağır hasarlı. Kısacası yardım gelene kadar meydanda beklemekten başka çare yok."

    "Ne yapıp edip karşıya geçmem lazım," dedi Aden. "Kabataş'a inip vapur arayalım, bir şey yapalım."

    "Vapur mu?" diyerek güldü İstanbul. Tanınmaz hale gelen sahil şeridinde iskelelerin ağır hasar aldığını, deniz ulaşımının tamamen durduğunu üstüne basa basa anlattı. Üstelik yağma olayları her tarafta alıp başını gitmişti. Özellikle sahil şeridinde güvenlik sıfırdı. Gün ağarana ve artçı sarsıntılar bitene kadar meydanda beklemekten başka çare yoktu. "Sabah sahile gidip karşıya geçmenin yoluna bakacağız ama o zamana kadar en güvenli yer meydan."

    Boşa vakit kaybediyordu, İstanbul'u ikna etmek imkânsızdı. Onu boş verip deniz yoluyla ulaşım hakkında bilgi alabileceği bir yetkili bulmak için etrafa bakınmaya başladı. Gezi Parkı'ndaki birkaç kişinin Kadıköy hakkında konuştuklarını duydu, bir an her şeyi boş verip onlara kulak kesildi. Evlerini babası inşa ettirmişti, müteahhitliğini onun yaptığı binanın depreme dayanıklı olduğundan emindi, yine de on katlı olması kafasını kurcalıyordu. Yanlarına gidip yaşadığı semtin durumunu sordu. Kadıköy'de hasarın diğer ilçelere nispeten az olduğunu söylediler ama Moda'nın durumuyla ilgili bir şey bilmiyorlardı. Onlara vapur seferlerini de sordu.

    "Hiç umut yok," dedi bir tanesi. "Ne zaman başlayacağı da meçhul." Söylenenlere göre Dolmabahçe Sarayı denize uçmuş; Kabataş, Eminönü ve Karaköy'deki tüm iskeleler yıkılmıştı.

    Onların yanından ayrıldı. Otelin önünden geçerken ATM'yi parçalamaya çalışanların ortasına düştü. Birden kalabalık bir grup otele girip yağmalamaya başladı. Biraz ileride jandarmaların hazırlandığını gördü. Acele ederse müdahale başlamadan önce onlara yetişip karşıya nasıl geçebileceğini sorabilirdi. Askerler havaya ateş açmaya başladıklarında kulaklarını tıkayıp korku içinde yere eğildi. Silah seslerinden sonra panik içinde otelden fırlayan yağmacılardan biri elindeki TV ile kaçmaya çalışırken Aden'e çarpıp yere düştü. Dengesini kaybeden Aden düşmekten son anda kurtulmuştu. Yağmacı küfürler savurup ayağa kalkmaya çalıştı, ona saldıracaktı. Aden hemen oradan kaçtı ve İstanbul'un yanına doğru koşmaya başladı. Yağmacı da peşinden geliyordu. Aden onun yaklaştığını fark edince bağırmaya başladı. Yardım çığlıklarını duyan İstanbul ayağa kalkıp sesin geldiği yere hareketlendi. Neler olduğunu anlamadan Aden'i kollarının arasında bulmuştu.

    Adam onu görünce durdu. İstanbul üstüne yürüyüp, "Defol git lan buradan," diye kükreyince anında kaçtı.

    İstanbul Aden'e döndü ve kolundan sertçe tutarak, "Bak güzelim, beni iyi dinle," diye uyardı. Aralarındaki mesafe yok denecek kadar azdı. "Böyle etrafta yalnız başına dolaşırsan başına iş alırsın." Konuşurken etrafına yaydığı güç, Aden'i sersemletiyordu. "Bir daha yanımdan ayrılma."

    "Ben hiçbir şey yapmadan duramam."

    Deprem şokunu atlattıktan sonra kurtarma çalışması başlatmak için toplanmaya başlayan gönüllüleri işaret etti. "İllaki bir şey yapmak istiyorsan onlara katılabilirsin."

    Gönüllüleri organize etmeye çalışan bir kadın, etrafına topladığı insanlara neden kurtarma ekibi oluşturmaları gerektiğini anlatıyordu. Tüm gözler yüksek sesle konuşan o kadına çevriliydi. Aden onu merak etti ve daha rahat duyabilmek için kalabalığa yaklaştı.

    Karanlığın içinden biri, "Bence profesyonel yardım ekiplerinin gelmesini beklemeliyiz," diyerek itiraz etti. "Yaralılara yanlışlıkla zarar verebiliriz."

    Aden kalabalığın en gerisinde belki gelir diye İstanbul'u bekledi ama o uzak kalmayı tercih etti. İlgisiz kalmasına sinirlenen Aden, kalabalığın arasına girip önlere kadar ilerledi. Konuşmasını sürdüren o kadını daha yakından görebiliyordu artık: Yirmi altı yirmi yedi yaşlarında, düzgün fizikli, her ne kadar toz toprak içinde kalmış olsa da iyi giyimli olduğu hemen anlaşılan kadının boynuna asılı fotoğraf makinesine bakılırsa gazeteciydi. "Yardım gecikecek. Onları daha fazla bekleyemeyiz, bir şeyler yapmalıyız."

    İstiklal Caddesi'nden kaçarcasına uzaklaşırken geride bıraktıkları insanlardan yükselen yardım çığlıklarını hatırladı, Aden'in tüyleri diken diken olmuştu. Tabii farklı düşünen insanlar da vardı: "Arama kurtarma uzmanlık ister, biz ne anlarız" diyenler.

    İtiraz edenlerin sayısı artınca takım elbiseli ve evrak çantalı bir adam öne çıkıp, "Yaralıları meydana taşısak o bile yeter," dedi.

    "Evet, ben de aynı fikirdeyim," dedi Aden. "Böyle hiçbir şey yapmadan duramayız." Yaptığı bu çıkışın şaşkınlığını üstünden hemen atarak sözlerine devam etti. "İlk gönüllü ben olabilir miyim?" Bir cevap beklemeden kadının yanına gidip ben, "Aden" dedi. O da gülümseyerek, ben de "Zeynep" dedi.

    Zeynep'e biraz önce destek veren takım elbiseli adam, "Ben de gönüllüyüm," dedi ve isminin Savaş olduğunu söyledi. Otuzlu yaşların başındaydı ve güven veren birine benziyordu. Aden ismini söyleyip Savaş'la da tanıştı.

    Bu sırada İstanbul yanlarına gelip, "Amma da nazlandınız. Daha ne kadar konuşup duracaksınız? Hadi bir şeyler yapalım," dedi. Deminden beri uzak duran İstanbul'un, birden ekibe katılması ve onları ağır davranmakla suçlaması Aden'e tuhaf geldi.

    Birkaç dakika içinde katılanların sayısı arttı ve tamamı gönüllülerden oluşan on beş yirmi kişilik bir yardım ekibi oluşturmayı başardılar. Taksim Meydanı'ndan Şişli'ye doğru uzanan Cumhuriyet Caddesi yangınlar yüzünden alevlerle sarmaş dolaştı, oraya giderek molozların arasında kurtarılacak insan aramak düpedüz delilikti; ama ne yazık ki yardım çığlıkları oradan geliyordu. Aden yükselen feryatlara duyarsız kalamazdı, onları takip edip çalışmalara katıldı.

    Her ne kadar şu an üstü başı yırtık pırtık, her yanı yara bere içinde olsa da normalde bakımlı ve iyi giyimli olduğu daha ilk görüşte anlaşılan Aden'in tehlikeli yerlere gitmeyi göze alması İstanbul'u şaşırttı. Kendi cesaretine ondan daha fazla şaşıran Aden ekibe uyum sağlamakta hiç zorlanmadı. Yaptığı iş hem yorucu hem de tehlikeliydi. Uzman ekipler gelene kadar her an tepelerine yıkılabilecek binalarda arama ve araştırmalara devam ettiler. Bölgeye ulaşan ekiplerin yönlendirmeleri çerçevesinde o binalara korkusuzca girip mahsur kalan yaralılara ilk müdahalelerini yapmakla kalmıyor, yardıma muhtaç yaşlıların ve çocukların dışarı çıkarılmasına da yardımcı oluyorlardı. Daha sonra gece boyunca Zeynep ile birlikte Sıraselviler Caddesi'ndeydiler. Taksim İlkyardım'ın bahçesinde kurulan sahra hastanesindeki sağlık ekiplerine lojistik destek sağladılar.

    Saatler ilerlemiş, kurtarma ekibine geri dönmüşlerdi. Yıkıntıların arasında, "Sesimi duyan var mı?" diye bağırarak hayatta kalanları arıyor, buldukları yaralıları Taksim Meydanı'na yakın bir yere kurulan sıhhiye çadırına, daha ağır olanları da İlkyardım Hastanesi'ne taşıyorlardı.

    Aden bir binanın enkazında çocuk sesi duyunca hiç beklemeden diğerlerine haber verip sesin geldiği yeri onlara gösterdi. Çocuğu bulma ümidiyle sessizce dinlediler ve yerini tespit etmeye çalıştılar. Molozları aşıp, nereye sıkıştığını dahi bilmedikleri çocuğa nasıl ulaşabilecekleri hakkında hiçbir fikirleri olmasa da ellerine geçirdikleri demirlerle enkazı deli gibi kazmaya başladılar.

    Saatler bu şekilde geçtikten sonra nihayet yardım geldi. İmdatlarına önce maden işçileri yetişti. Modern teçhizatları yoktu, işe kazma küreklerle giriştiler. Saatler ilerlediğinde özel eğitimli köpekleri ve teçhizatlarıyla Sivil Savunma ve AKUT gibi profesyonel ekipler de bölgeye ulaştığında Aden'in içi umutla doldu. Kurtarma ekipleri çalışmaya başladığında depremzede gönüllülerine pek gerek kalmamıştı, artık sadece getir götür işine yarıyorlardı. Mahsur kalanlara, yaralılara ve yaşlılara yardım eden Aden, başkalarının dertleriyle uğraşırken kendi derdini unutmuştu.

    Kurtarma ekibinde su kalmamıştı. Aden su almak için en yakın dağıtım noktasına gidip bekleyenlerin arkasında sıraya girdi. Meydana çok yakındı, oraya kurulan sıhhiye çadırını görebiliyordu. Orayı aynı zamanda toplanma noktası olarak da kullanıyorlardı. Baktı ama tanıdık kimse göremedi. Sıra kendisine geldiğinde taşıyabildiği kadar su aldı. Dönüş yolunda sıhhiye çadırının yanından geçerken İstanbul'un saatler önce yaktığı ateşi görünce üşüdüğünü fark etti. Biraz ısınıp dinlenmek istedi; ilkbahardı ve geceleri hava soğuk oluyordu.

    Ellerini ısıtırken aklı annesiyle kardeşindeydi: 'Acaba nasıllar, durumları iyi mi her şeyden önce hayatta kalabildiler mi?' Ateşin başında oturan sağlık ekiplerindeki hemşirelerden biri su isteyince poşetten pet şişe çıkarıp ona verdi. Kendisi de susamıştı. Bir tane daha çıkardı, kapağını tam açacakken şişenin toz içinde olduğunu görüp vazgeçti, bunu içemezdi. Avuç içi ile kapağı sildi ne var ki elleri şişeden daha kirliydi. Bir tane daha açıp ondan döktüğü su ile elini ve şişenin ağzını temizledi, sonra da gözünü yumup içti.

    'Bir an önce evime gitmek istiyorum. Sabah olsa da Boğaz'a inip karşıya geçecek bir vapur ya da tekne bulsam.'

    Bir ses duydu. Dönüp arkasına baktığında İstanbul'un geldiğini gördü. İstanbul göz selamı verdi, bir şey söylemedi, enkazdan toplayıp getirdiği kapı ve mobilya parçalarını yere bıraktı. Tahtaları yan yana dizip uygun büyüklüğe getirmek için ayağıyla kırmaya başladı. Bunları yaparken hiç zorlanmıyordu. Kaslı vücut yapısına sahip güçlü biriydi, zaten öyle olmasa onu kucağında o kadar mesafe taşıyamazdı. Normal bir erkek elli beş kiloluk birini o basamaklarda üç kat aşağı taşırken çok zorlanırdı.

    İstanbul küçük parçalardan alıp zayıflayan ateşe attıktan sonra Aden'e uzak bir köşeye oturdu ve ellerini ateşe uzatarak ısıtmaya başladı. Tabii bu arada bir sigara yakmayı da ihmal etmedi. Hemşire, İstanbul'a laf atıp son yarım saattir yaralı getirmemiş olmasına şaşırdığını söyledi. Hemşirenin anlattıklarına göre İstanbul yaşama tutunmaya çalışan dört kişiyi yarım saat arayla ve hepsini farklı enkazdan çıkararak sıhhiye çadırına getirip sağlık ekiplerine teslim etmişti. İstanbul konuyla ilgilenmeyince hemşire konuşmayı devam ettirmedi.

    İstanbul odunları karıştırıp ateşi iyice harladı. Rüzgâr hızını birden artırınca alevlerin ışığı üzerine düştü ve deniz mavisi gözleri daha bir ortaya çıktı. Can derdindeyken onu detaylı izleme imkânı olmamıştı. Giyimi kuşamı yerindeydi. Memur olamazdı çünkü takımı sabit gelirli birinin alamayacağı kadar pahalı görünüyordu; keza ayakkabıları, kanlı gömleği ve çıkarıp attığı kravatı da öyle. Gömleği hariç, ceketi, pantolonu ve ayakkabılarına kadar siyah giyinen ve her şeyiyle ben tehlikeliyim diye haykıran bu adam avukat ya da iş adamı olmalıydı. İnsanı tedirgin eden karanlık bir havası olsa da bakışlarının derinliğinde bulduğu tanıdık hissin verdiği güveni bir türlü açıklayamıyordu Aden kendine.

    Hemşireden duyduklarından sonra cesedin cebini karıştırma meselesi daha tuhaf bir hal almaya başladı. Bu konu ister istemez kafasını kurcalıyordu. Gönüllü ekibin ilk yarım saatlik çalışmasında birliktelerdi ve enkaz aralarında İstanbul'un nasıl canla başla çalıştığını kendi gözleriyle görmüştü. Kendisi dâhil beş kişinin hayatını kurtaran böyle güzel yüzlü birinin yağmacı olması bir türlü kafasına yatmıyordu. Belki de hayatını borçlu olduğu için böyle hissediyordu; ama onu her haliyle çok farklı buluyordu. Yardımın gecikmesinden ya da ulaşım aracı bulamamaktan şikâyet edip duran tiplerle ilgisi yoktu. Kargaşa ortamından rahatsız olmamış, hayatlarının yıkımına herkesten önce uyum sağlamış gibiydi. Hiç yaşanmamış gibi yaptıkları konuyu açıp ona bir açıklama şansı tanımak istedi.

    Sonunda cesaretini toplayıp yanına gitti ve kulağına eğilerek, "AVM'nin içindeyken o ölü adamın cebini neden karıştırdığını biliyorum," dedi. Sonra susup bekledi. Geri çekilerek merakla yüzüne baktı, tepkisini görmek istiyordu.

    İstanbul ateşin etrafında oturanlara tedirgin bir şekilde göz atıp, ilgilenmediklerini görünce küstah bir gülümseme eşliğinde ayağa kalktı. Ona iyice yaklaşıp, "Hakkımda acele kararlar verme güzelim," dedi yavaş bir sesle.

    "Acele karar verseydim şu an yüzüne bakmazdım. Biliyorsun her şeyi gördüm, onun cüzdanını aldın."

    "Madem her şeyi gördün, cüzdanını cebine geri koyduğumu da görmüşsündür."

    Onun şüpheli halleri karşısında Aden kollarını kavuşturdu ve gözlerini kısarak yüzünü inceledi. "Ölmüş birinin cüzdanını ne diye karıştırdığını bana hemen açıklamak zorundasın."

    "Ben senin hayatını kurtardım, sen kalkmış beni sorguya çekiyorsun. Birine benzetmiştim. Emin olmak için kimliğine bakmak istedim hepsi bu. Neden uzatıp duruyorsun?"

    'Kandırmaya çalışıyor. Ceset tanınmayacak derecede yanmıştı.'

    Aden düğümü çözmeye başlayan ilmeği yakalamıştı. "Boş versene. Beni kandıramazsın. Bana cüzdanını ve kimliğini gösterir misin?"

    "Sen artık iyice saçmaladın." İstanbul onu bileğinden yakalayarak, "Yürü!" diye emretti. Aden'i Gezi Parkı'nın içinde kimsenin olmadığı bir yere doğru çekiştirerek götürdü.

    "Ne yaptığını sanıyorsun? Bırak beni."

    "Kapa çeneni ve yürü."

    "Bırak beni, gelmek istemiyorum." İtirazlarına kulak asmıyor, kolunu canını acıtacak derecede sıkıyordu. Kalp atışları kulaklarını dövmeye başlamıştı. "Beni hemen bırakmazsan imdat diye bağıracağım."

    Issız bir yere gelince durdu ve Aden'in sırtını bir ağaca dayadı. Parmağını gözüne sokarcasına sallayarak, "Sakın kaçayım deme, buna pişman ederim," diye uyardıktan sonra onu bıraktı.

    Bırakır bırakmaz kolunu ovuşturmaya başladı Aden. "Adi pislik. Şuna bak, ne biçim morartmışsın."

    "Sızlanmayı kesip dinlemeyi öğrenmezsen daha kötüsünü de görebilirsin."

    "Anlat o zaman. O ölünün ceplerini neden karıştırdın?"

    "Kulaklarını iyi aç! Çünkü aynı şeyi bir kez daha tekrarlamayacağım. Sen beni ne zannediyorsun? Benim parayla pulla işim olmaz ama maddiyatı değil de şehirde kalan maneviyatı yağmalamayı düşünmüyor değilim. Memnuniyeti, huzuru ve itaatkârlığı öyle bir kılıçtan geçireceğiz ki göreceksin, çok yakında bu topraklarda isyandan başka bir şey yetişemeyecek ta ki bu şehir, kanını emen pisliklerden arınana kadar."

    Tehlikeli biri bu, ne tehlikelisi ya, delinin teki, aynı zamanda da kanun kaçağı; başıma iş almak üzereyim diye düşünen Aden'in aklında ucu bucağı olmayan bir suç listesi belirince onu bir kez daha şüpheyle süzmeye başladı. Onu sakinleştirmek için, "Bak, senin yağmacı olduğunu düşünmüyorum," diye yalan söyledi. "Kanun kaçağı bile olsan umurumda değil. Orada olanları bana açıklamanı istiyorum sadece. O olayı tam olarak çözmeden, hayatımı kurtaran adam hakkında kendimce senaryo yazmak istemiyorum." Caddede bir grup asker toplanmıştı. Aden onları görünce cesaretlendi. Askerleri işaret ederek, "Ya bana gerçeği söylersin ya da seni ihbar ederim," diye tehditte bulundu.

    Omuz silkti İstanbul. "Et, ben de söylediğin her şeyi inkâr ederim. Ne yani, AVM'nin enkazında kimlik mi arayacaklar?"

    'Tam isabet, demek ki kuşkulanmakta haklıymışım.'

    "Ölen adamı birine benzettiğini söyleyerek beni kandıracağını mı zannediyordun? Güya bu yüzden kimliğine bakmak istemiş ama yemezler. Söyler misin bir insan belden yukarısı, yüzü de dâhil olmak üzere, tamamen yanıp kömüre dönmüş birini nasıl olur da bir tanıdığına benzetebilir? Hem sonra senin ne işin vardı o AVM'de, içeriye neden tekrar girdin, ne arıyordun?" İstanbul yakalanmış gibiydi, Aden onun ilk kez cevap vermekte zorlandığını görüyordu. "Neyse, zaten cevap vermeni beklemiyordum. Hem durum yeterince ortada, yani senin bir anlık panikle yalan söylediğin çok açık. Önemli olan, o çakmakla aslında ne yapmaya çalıştığındı ve ben artık cevabı tahmin edebiliyorum. Cesedin cebine yerleştirdiğin kendi cüzdanındı ve bu gerçek ortaya çıkmasın diye bir kısmını çakmakla yakarak yanmış süsü verdin."

    İstanbul alaycı bir gülümsemeden sonra, "Neden öyle saçma bir şey yapacakmışım ki?" dedi.

    "Çünkü sen kendine ölü süsü verdin. Onun cebine yerleştirdiğin kimliğin ve cüzdanın sayesinde öldüğünü zannedecekler."

    İstanbul zoraki bir gülümsemeyle, "Hayal gücün çok yüksekmiş," dedi.

    "Kimsin sen?" diye sordu Aden. "Kimsin ve neden kaçıyorsun?"

    O anda sevinç çığlıkları ve alkışlar duyuldu. İkisi de kurtarma çalışması devam eden enkaza dikkat kesildi. Alkış seslerinden kısa süre sonra Zeynep'in sesi duyuldu, Aden'i arıyordu.

    "Çocuğu çıkarmış olmalılar," diye mırıldandı Aden. "Sanırım su istiyorlar."

    "O zaman ona hemen su götürsek iyi olacak," diyen İstanbul hızlı adımlarla sıhhiye çadırının olduğu yere döndü.

    Aden daha hızlı davrandı. "Ben saf değilim," diyerek poşeti ondan önce aldı. "Şimdi o çocuğa dua et. Yavrucak saatlerdir enkaz altında bekliyor. Yoksa bu işi böyle yarım bırakmazdım."

    "Çocuk kurtuldu. Ona hemen su vermemiz gerekiyor," diye bağıran Zeynep çok yaklaşmıştı.

    Aden ona, "Buradayım, hemen geliyorum, bekle lütfen," diye seslendi.

    Zeynep olduğu yerde durup onu beklemeye başladı.

    Aden son bir kez İstanbul'a dönüp, "Bana bak, bu işin burada bittiğini sanıyorsan yanılıyorsun," diyerek gözdağı verdikten sonra koşarak Zeynep'in yanına gitti....

    *Yarım Adam romanının devamını okumak istiyorsanız, ne yazık ki henüz tüm kitapçılara dağılmadığından kitabı Eskişehir'de İnsancıl Kitapevi, Düzce'de Beyaz Kitapevi'nden alabilir ya da
    05324415501 nolu whatsApp hattından Esra Pala ile temasa geçip imzalı olarak doğrudan doğruya yazarından satın alabilir
    ya da internetteki kitap satış noktalarından, örneğin Kitap Yurdundan satın alabilirsiniz: https://m.kitapyurdu.com/...mp;product_id=502056
  • Fırsat buldukça şehirin karmaşasından kaçmayı ve kendimi ANAdoluya bırakmayı çok seviyorum.BU nedenle Anadolu'nun birçok beldesini gezdim. Adana, Ağrı, Gümüşhane, Sivas, Rize, Trabzon, Maraş, Konya,Gaziantep, Malatya, Diyarbakır, Urfa, Mardin ,Geyve, Taraklı, Göynük, Nallıhan, Bilecik, İznik, Bursa, Karapürçek, Dokurcun, Domaniç, Söğüt gibi ...
    Buralarda yeni insanlarla, hakikatli hayatlarla tanıştım.Yokluğun varlıktan daha fazla mutluluk verdiğini gördüm.Bizim çöp diye attığımız küçük su şişesinin bile oralarda elzem bir mazlemedir.
    Üzüldüğüm, yorulduğum, usandığım vakit, günübirlik de olsa, Anadolu'ya giderim. Bazen bir dağ köyüne, bazen nüfusu beş binin altına düşmüş eski bir ilçeye.
    Yemek yer, çay içer, insanlarla sohbet ederim. Mevsimine göre meyveler, yeşillikler.
    Anadolu'yu mekân ve insan olarak daha iyi tanıdıkça, iki kelime gelip sizi buluyor: İrfan ve ihsan.
    Yusuf Kaplan hocamızın çok önemsediğim bir sözü var: “İlim zihni, irfan kalbi açar.”
    Evet, Anadolu irfanı.
    Anadolu insanının irfanı, basiret ve feraseti, birçok oyunu bozmuştur. Kötü niyetli nice proje, milletin kalp gözünden dönmüştür.
    Yolculuklarım boyunca, en sık duyduğum cümlelerden biri şuydu: “Allah devlete zeval vermesin.” Devlet, vatan demek.
    Kendi köyüm dâhil, bu duaya ne çok şahitlik ettim: “Allah hayırlı evlat ve hayırlı devlet versin.”
    Elbette böyle olmayan insanlar da çıkacaktır, çıkıyor. Bir ağacın bütün meyveleri aynı olmaz. Kimi çürür ve düşer. Kalanların sayısına bakmak lazım. Çoğunluk mu, değil mi?
    Toprağa (memlekete) bağlılık, değerlere (millete) sadakat. Sadelik ve saflık. Örnek vermemiz şart: Kapıorman dağlarında, Çoban Mustafa Amca'nın tek gözlü kulübesindeyiz. Yetmiş yaşına dokunmak üzere. Bir başına. Bize dağın içindeki bir mağarayı anlatıyor. Mağaranın girişinde büyük bir kaya varmış. “Ancak devlet gücüyle kaldırılabilir” diyor. Bunun anlamı şu: Özel sektörün ne olduğunu bilmiyor. Evet, bu insanla aynı çağda yaşıyoruz.
    Rize'deyiz. Yeni tanıştığım bir ağabeye, binaların dış cephesinin niye sıvasız, boyasız olduğunu soruyorum. Gelen cevap: “Biz iç güzelliğe önem veririz.” Sükût.
    Anadolu bizim neyimiz olur? Baba ocağımız.
    İnsan insanın yurdudur. Anadolu, insanlığın ve iyiliğin yurdu. Sabırlı, dirayetli, metanetli evlatların yaşadığı emin belde. Cefakâr ve kanaatkâr. İlk aklıma gelen: Geyve'nin merkez parkında oturuyoruz. Masamıza ürkek bir kuş yaklaştı. Elli yaşlarında. Temiz bir yüzü var. Oldukça mahcup. “Bana bir lira lazım” dedi. On lira verdik. Almadı. Israr ettik. Yine istemedi. Tek söylediği: “Bana bir lira lazım.”
    Sakarya'dan Giresun'a geçelim. Çamoluk ilçesinin çarşısında geziyorum. Elimde fotoğraf makinesi. Güngörmüş bir ihtiyara, “burada fotoğrafını çekebileceğim tarihi eser var mı” diye soruyorum. “İnsandan daha tarihi ne var” diye çıkışıyor. “İnsanları çek!”
    Bu tepkinin bendeki yankısı farklı ve derin oluyor. 'İnsanı ihmal etmek' meselesine gelip duruyorum.
    Anadolu, aynı zamanda, bir ihmalin hikâyesidir.