• Ecelimizin, son nefesimizin bize çok ama çok yakın ve anlık olduğunu bugün bir kez daha çok iyi anladım.
    Sabah annem ile hastaneye gidecektik. Hastanede çalışan yan komşumuz bize sıra alacaktı erkenden.
    Sabah hazırlandık evden çıkacaktık ki bir telefon geldi. Hastanedeki doktorun bugün ameliyat günüymüş ve muayene için hasta almıyormuş.
    Tabii duruma biraz kızdım ben de. Erkenden kalkıp kahvaltı bile etmeden hazırlanmıştır. Sonra iptal olunca haliyle yakındım anneme.
    Ardından bir haber daha geldi;
    hastaneye gitmek için otobüse bineceğimiz yerde kaza olmuş. Uyuya kalan otobüs şoförü bir minibüsü (tabiri caizse) biçmiş! 6 ölü 14 yaralı. Ve ölülerden ikisi arkadaşlarımın anneleri. Duyunca şok oldum. Ama bir o kadar da şükür ettim. Çünkü hastane işi iptal olmasa %90 o otobüsün içinde biz de olacaktık.

    Kıssadan hissemize düşmesi gereken;

    Ölüm bize göz kapaklarımız, tırnaklarımız ve dudaklarımızdan daha yakın! Bir anlık. Anlık bile uzun gelir aslında. Bu zaman ile tasvir edilemez bir şey. Gelir ve biter.

    وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِم مَّا تَرَكَ عَلَيْهَا مِن دَآبَّةٍ وَلَكِن يُؤَخِّرُهُمْ إلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ

    "Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler."

    (Nahl suresi 61. ayet.)

    O an gelmeden ömrümüzü güzellikler ile dolduralım. Kalp kırmayalım. Kul hakkına girmeyeye dikkat edelim. Çünkü bu dünyada olan burda kalmıyor. Ahirette güzeli ile kötüsü ile karşımıza çıkıyor. Son anımız da olsa güzel şeyler yapmaya çalışalım. Rabb'im bu iletiyi güzelliklere vesile eylesin. Amin...

    Allah'a emanet olunuz. Selam ve dua ile kalın. Güzellikler yakanızı bırakmasın inşallah.
  • Hesse 42 yaşlarında Tessin köyünde(doğa tasvirlerinin etkisi epey hissediliyor.) yeni bir yaşamı seçmiş. Kendi dünyasına kapanıp, yoğun bir tempoyla yağlıboya, suluboya resimleri yapmaya başlamış. Yeni insanlar tanımış, yarı sarhoş zamanlar geçirmiş. Klingsor da Hesse’nin kendi yaşam gerçekliğinin yansıma pırıltılarıyla donanmış bir yapıtı.

    Klingsor; gözlemci ruhuyla, yüreğindekileri saklayamayan, an peşinde, tutkulu, genelde yarı sarhoş, gece kavramıyla bütünleşmiş bir ressam. Hesse'nin doğa tasvirlerindeki büyüleyici etkisi buram buram hissediliyor eserde. ''Tozsu yeşil mat ağaçlar, buyrun kalbim sizin! Ne kadar da yorgun düşmüşsünüz, doğru yoldan şaşmayan o vefalı dallarınızı nasıl da öyle sarkıtmışsınız. Sizleri içiyorum bir su gibi, ey sevimli nesneler.'' (sy:182) Ağaçlara yüklediği anlam epey etkilemişti beni. Yolda yürürken bilhassa durup ağaçları incelemeyi, fotoğraflamayı sevdiğim için yüreğimde yer edindi kelimeler..

    Klingsor’un Son Yazı başlığıyla ölümün gerçekliğini hissedebiliyoruz. Son yazını nasıl geçirecek ressam ? Yaşam ile ölüm arasındaki çizgide yolculuğu nasıl ilerliyor, ölümün kaçınılmaz etkisi ruhunda nasıl yankı uyandırıyor? ‘’Ama yürekte korku yuvalanmıştı,ölmek istemiyordu, yürek nefret ediyordu ölümden. (sy:188) Peki nedendi bu korku? Bir insan ölümden niçin korkardı? Yaptığı kötülükler, anlamsızlıklar boyutundan dolayı mı? ...Klingsor’un, ruhunu kemiren kurtçuklar vardı sanki... Hayatını birçok kadını sevmeye yer vermiş, yarı sarhoş, tutkulu yaşamış olması mı etkili bunda ?? ‘’Herkesin kendine göre yıldızları vardır,’’ dedi Klingsor acele etmeden, ‘’herkesin kendine göre bir inancı vardır, Ben yalnızca bir şeye inanıyorum, o da çöküştür. Bir uçurumun üstündeyiz, bir arabanın içinde gidiyoruz ve atlar ürkmüştür. Çöküş üzreyiz, biz hepimiz; ölmemiz, ölüp yeniden dünyaya getirilmemiz gerekiyor, bizler için o büyük dönence vakti gelip çattı.’’(sy:185) diyerek hakikat rüzgarının çarpıcı etkisi savruluyor etrafa adeta..

    Yaşam ne kadar da kısaydı, nasıl da her şey elden akıp gidiyor ve bir daha geri gelmiyordu’’ (sy:158) Ahir zamanda saatlerin dakikaya indiğini fark ediyoruz gün be gün. Akıp giden ömürde hakikatin, huzurun, doğruluğun ipini tutuşumuzdaki zayıflığı hisseder olduk. Kayıp gidiyor iz bırakılması gereken şeyler.. Hazın, boşa geçirilmiş oyalanmaların girdabında debelenip duruyoruz. Bu girdapta ölüm hatırımıza gelmiyor. ‘’Bütün günler ölüme gider, son gün ölüme ulaşırız’’ diyor Montaigne.. Hatırladıkça, kalbe yer ettikçe ölümü; hayatın geçiciliğinde kalp kırmanın, kötülüğün, kibrin, bencilliğin zincirlerinden kurtulmak kolaylaşır. Huzurun kapılarını irademizle açmaya başlar; iyiliğin, merhametin denizinde kulaçlar atarız. Meyusa kapılmadan... ‘’Ölüm insanlara verilmiş nimetlerin en büyüğü olabilir’’ diyor Sokrates. Ya olmasaydı ölüm ?
    +.+

    Kitapta Klingsor’un ölümle yaşam arasındaki yüzleşme sancısı düşünmeye sevk edici. ‘’Nasıl gülüyor yaşam, nasıl da gülüyor ölüm. ‘’ (181) Kitap okumanın en dokunan yanı da gerçeklerle yüzleşmeye vesile kılıp anlamaya, düşünmeye yönlendirici kuvveti, doğruya ulaşmadaki serüvende ışık olması bence.

    AFA yayınları 2.baskı Kamuran ŞiPAL çevirisi ile okudum. Klingsor’un Son yazı kitabı; Çocuk Ruhu, Klein ve Wagner ve en son Klingsor’un Son Yazı şeklinde ilerliyor. Sadece Klingsor’un Son Yazını okudum diğerlerini de başka zamana yaymak istedim. Puan kırmamın sebepleri de; epey yoğun anlatımı ve sürekli tekrar varmış gibi hissine kapılmam ve bazı kısımları sıkıcı bulmamdan ötürü oldu lakin betimleme büyüsü içsel yolculuktaki anlam arayışı bu eserinde de hakim pek tabi^_^ Diğer eserlerine kıyasla kendimi pek veremediğim bir kitap oldu.

    Not: Etkinlik düzenleyip yeterince aktif olamadım, kusuruma bakmayın tekrardan. İnşallah toparlayacağım ortalama 2 hafta içinde . Hikayem bu kadardı.
    Bir de hemen ölümle ilgili iki çok sevdiğim sanatçıdan elmas parçalar bırakıyorumdu izninizle ^.^

    Cem Karaca ~https://www.youtube.com/watch?v=y_B886BydzY

    Neşet Ertaş ~ Bir ayrılık bir yoksuzluk bir ölümhttps://www.youtube.com/watch?v=YXtBlJB2Udk

    Huzurla, sağlıcakla kalmanız dileğiyle. İyi okumalar dilerim.
  • Yalnızız

    SPOİLER İÇERİR

    Peyami Safa'yı zaten merak ederdim, Türk Edebiyatında adını duyurmuş bir yazardır, hiç kitabını okumamıştım. Bir gün bir kitapçı bana ve arkadaşıma Yalnızızı okumamızı önerip, Türk edebiyatının ütopya örneği olduğundan bahsetmişti ben de bunun üzerinden yaklaşık bir yıl geçti ki kitabı okudum...

    Kitabın karakterlerinden bahsederek olayı anlatmaya çalışayım; kitap genel olarak iki aile üyelerinin birbirine karışan hayatlarıyla ilerleyen bir örgüye sahip. Bir ailede Samim adlı baş karakter var hatta ben bu karaktere kitaptaki tek karakter de diyorum, bunu düşünmemin nedeni hem bu söylediğimin kitap karakterlerince dillendirilmesi (Besim'in ağabeyisi Samim'e sen bu evin aklısın gibi sözler söylemesi, Samim'i sevmeyen Ferhat'ın kızkardeşi Meral için tek iyi insan olarak Samim'i görmesi...). Samim, kardeşi Besim ve Mefharet, Mefharet'in kızı Selmin ve oğlu Aydın bir evde yaşarlar. Diğer aile ise Nail Bey ve oğlu Ferhat, kızı Meral ve anne (Necile) boşandıkları için ayrı bir evde Arnavutköyü'nde yaşar. Bir de dış karakter Feriha kötü kadın olarak çizilir...

    Necile, Samim'in eski "metresidir" ve hatta Samim, Necile ile ilişkisini sürdürürken Meral'e hamile kalır. Meral doğar, Nail Beyin mi Samim'in mi kızı olduğu belli değildir ama üstün karakter Samim onun kendi kızı olmadığını söyler ve bunun kanıtını tabi ki yapar (Necile'nin kendisine böyle söylediği ve bunu en iyi bir annenin bileceği...) bu kanıtlar benim için önemli değildi hatta şöyle ki benim için Meral'in Samim'in kızı olması da önemli değildi (bunun nedenini söyleyeceğim)*. Meral büyüdüğünde Samim ile bir ilişkileri başlar, Ferhat ise Selmin ile ilişki içindedir. Bu zaman Paris'te kalan Feriha İstanbul'a döner ve bütün olaylar karışır. Feriha sıkı bir toplum öfkesiyle karşılaşır ki bu öfke Samim'in sürekli Meral'i tehdit ettiği öfkenin ta kendisidir. Meral ise Paris'i çok merak etttiği için Feriha ile görüşür, bu konuda babası, ağabeyisi, Samim ona karşı çıktıkları halde Meral onunla görüşür. Kitap bu zamanlar Meral açısından da bir kırılma noktasıdır, Meral o zamana kadar çizdiği çerçevenin dışına çıkar ve yazar tarafından kötü bir kadına dönüştürülür. Daha sonraları Paris'e kaçma planları kurarken, planının işlevsiz kalmasıyla intihar etmeye karar verdiği sırada kendini yakarak ölür, Necile de kalp krizinden ölür.

    Benim hoşuma gitmeyen şeyler ise şunlardı ki bir yazar, kitabındaki bir karakteri kendiyle özdeşleştirip hem yazar haliyle, kalemi vasıtasıyla hem de karakter üzerinden olay içi müdahalesiyle kitaba dahil olursa diğer karakterler yok olur. Bence bir yazar kendisini bütün karakterlere katmadıkça diğer karakterlerin yaşama şansları olmaz ki kitapta da son çare olarak Meral ve Necile ölür. Ben burada son olarak bütün karakterlerin ölmesini ve erdemli tek bir karakter olan Samim'in yaşamasını beklerdim, Peyami Safa o kadar müdahaleci davranmış ki...

    Kadın karakter çizme konusunda özellikle beni rahatsız eden şeyler var; Feriha, Meral'e Paris'te bir paralı aşık bulur, ticaret ortada Meral Paris'i istiyor paralı aşık Meral'i, bu konuda Samim, Feriha'nın kızlık ve tazelik avcısı olduğunu söylüyor. Ben de kendisine baktığımda bunu görüyorum, şöyle ki ilerleyen sayfalarda Samim, Meral'e kendisinin de onu Paris'e götüreceğini söyler. Kadın burada açık artırmaya çıkarılmıştır. Meral kendisini para ya da ahlaka karşılık satacaktır. Samim silahını baskıyla kullanır, Meral'e cemiyetten bahseder içindeki hırslı ikinci beni öldürmesini söyler... Bir kadın kendisini para uğruna satınca fahişe ahlak uğruna satınca erdemli olur ben buradan bunu çıkarımsadım.

    Meral, Samim ile birlikte kendi deyişiyle;
    "O aptal (Meral) beni kaybetmekle büyük bir kalb ve ömründe asla bulamayacağı bir aşk sığınağını kaybediyor... Paris'e ben seni götürecektim, biliyorsun."
    Gerçekten burada Meral arkasını toplumsal ahlaka yaslamış birisini reddetmekle büyük bir kayıp yaşıyor!

    Bahsetmek istediğim daha bir çok şey vardı ama en son şundan bahsetmek istiyorum. Kitapta bir kadın o kadar oluşamamış, kendisi olamamıştır ki intihar ederken "İntihar ediyorum. Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bu dünyada yalnızım." Meral için bu büyük bir itiraftır ve iç dökmedir. Kitapta Meral o kadar sıkışmıştır ki artık kendisine duyduğu nefretle çerçevelediği daracık dünyası çirkin bir hal almıştır ve kendisi çerçevinin içinde yalnız kalmıştır. Samim'in yapmak istediği neydi? O çerçeveyi elleriyle sonuna kadar daraltmak ki büyük kısmını o yaptı sonra içerisine kendisi girip Meral'in tek yaşam kaynağı olmak.

    Düşündüğümde biz de sürekli birbirimizi daracık çerçeveler içinde istismar etmeye çalışıyoruz ve bu durum sürekli acı hikayelere neden oluyor. Umalım ki son bulsun bu çerçeveleme olayı ve isteyen kendisini istediğine, istediği karşılıkla satsın. Eğer aşk denilen şey toplumun kabullendiği bir sapığa kendini satmaksa, aşk zaten olmasın herkes fahişe olsun, en azından karşılığa karar vermek hakkımız olur.


    *Kitapta karakter yapısına vs baktığımda gördüğüm durum, Samim ne derse ahlak odur ve yaptığı ahlakidir, ondan bir şey saklamak imkansızdır, her şeyi sezer, her şeyi bilir böylece Meral kendi kızı olsa da sorun Samim'de olmaz
  • Samimiyet ve dindarlık, genel olarak pür iyilik, erdem, fazilet, hayır vb. olarak görülür. Özü itibari ile de öyledir ve öyle olması gerekir. Ancak insanlık ve dinler tarihine baktığımızda, pratikte hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Samimiyet ve dindarlık, akıl almaz kötülükler de üretebilmektedir. Bu, neden böyledir? Bunun iki sebebi vardır: 1- Samimiyetin cehalet ve kör-inanç-dogmatizm/taklit ile birleşmesi. 2- Dindarlığın yanlış temeller (ilkeler-itikatlar) üzerine kurulmasıdır. 

    Birinciden başlayalım. Biz Sünniler, “İnneme’l-a’mâlu binniyet= Ameller, niyetlere göredir.” hadisini şiar edinmişizdir. Yani samimiyetin ahlak için yeterli olduğuna inanıyoruz. Oysa bu, ahlaklı olmanın gereği; fakat yeterli olmayan bir ilkedir. İşin diğer yarısı, başka bir Buhari hadisi olan: “İnneme’l-umuru bi’l-havatım= Ameller, sonuçlarına göredir.” Yani -samimiyetle de olsa- yaptığın eylemin sonuçları, insanların lehine midir, yoksa aleyhine midir? Sonuçtan zarar-ziyan, mefsedet, fitne, fücur acı, ıstırap mı doğuyor; yoksa hayır, iyilik, ihsan, menfaat ve maslahat mı? Bir Kur’an ayeti de: “Hakkında bilgin olmayan bir (dini-ahlaki) davanın peşine takılma. Kulak, göz ve kalp/akıl, bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/36) der. Yani samimiyetin cehalet ve kör-inanç/taklit/dogmatizm ile birleşimi her türlü kötülük (küfür, zulüm) doğurabilir. Bu durum, dindarlıkla da iç-içedir.  

    Biz Sünniler samimiyetin ahlak için yeterli olduğuna inanıyoruz. Oysa bu, ahlaklı olmanın gereği; fakat yeterli olmayan bir ilkedir. 

    Dindarlık, -ister itikat alanı olsun, isterse ahlak alanı olsun- temelde düşünme, araştırma, inceleme, soru sorma, ilim, hikmet, eleştirme, gerektiğinde reddetme, şüphe etmekten uzak, yani cehalet ile birleşmiş ise, kötülük üretmesi kaçınılmazdır. Dinsizlikte kötülük bilerek (ihanet) yapılır. Dindarlıkta ise, cehaletten dolayı Allah rızası için veya Ahirette cehennemden-cezadan kurtulmak ve mükâfatını artırmak için yapılır. Örneğin, her iki gaye için bu dünyada hemcinslerine veya aynı dinden olan insanlara akıl almaz kötülükler yapılabilir ve yapılmıştır. Hariciler, Allah rızası için terör estirdikleri gibi; Katolik Kilisesi de, hem Hristiyanlara (protestan), hem de Müslümanlara (Haçlı seferleri) ve paganlara (Amerikalılar=Aztekler-Kızılderililer) tarih boyu olmadık zulümler ve işkenceler yapmıştır.  Günümüzde de IŞİD ve FETÖ, Müslümanlara ve gayri Müslimlere olmadık kötülükleri Allah rızası ve cennet uğruna “samimiyetle” yapmaktadırlar. Onların, bu kötülükleri samimiyetle değil de, bilerek/haince yaptıkları iddiası, büyük bir yanılsamadır. Dinin özüne kötülüğü yakıştıramayan samimi dindarlar, kendileri gibi samimi olan kardeşlerinin cehalet ile birleşmiş dindarlıklarının kötülük yaratabileceğini kavrayamamaktadırlar. 

    Samimiyet ve dindarlık, akıl almaz kötülükler de üretebilmektedir. Bunun da iki sebebi vardır. 

    Kur’an, cehalet ile birleşmiş bu samimi dindarlığın kötülük üretebileceğini teşhis etmiştir: “De ki: Amelce en çok ziyana uğrayanlar, iyi iş yaptıklarını sandıkları halde, dünyada yaptıkları amelleri boşa gitmiş kişilerdir.” (18/103-104). “Onlara (samimi müşrikler-münafık Müslümanlar): “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” dendiğinde; “Ne münasebet, biz, ıslah edicileriz” derler.” (2/11) 

    Bu kötülük işleme ihtimali/imkânı, en fazla örgütlü dindarlık olan kapalı mezhep-cemaat ve tarikatlarda olmaktadır. Ünlü psikanalizci-filozof Erich Fromm, bu konuda şöyle diyor: “İster ilkel kabilelerde, ister ulusal/milliyetçi, isterse dinsel yapıda olsunlar kümelerin (cemaat) çoğu, kendi varlıklarını sürdürmek ve önderlerinin (şeyh-şef-lider-mehdi…) gücünü yüceltmek isterler. Müntesiplerini, cemaat dışında yer alan ve kendileri ile çatışan başkalarına karşı ayağa kaldırmak için onların tabiatında var olan ahlak duygusunu sömürürler. Ama bir yandan da müntesiplerinin ahlak duygusunu ve ahlaki yargılama yeteneğini boğmak için kişiyi kendi cemaatinin ahlaksal tutsağı durumuna getiren ensest türü bağlardan yararlanırlar. Böylece kişiler, ahlak ilkeleri başkalarınca çiğnendiğinde şiddetle karşı çıkarlarken; aynı ilkelerin, kendi gruplarınca çiğnenmesine ses çıkarmaz hale gelirler. Bütün büyük dinlerin, bir din bürokrasisince (Kilise, Diyanet, Tarikat, Cemaat, Parti…İG) yönetilen kitlesel kurumlar haline gelir gelmez özgürlük ilkelerini çiğnemeleri ve saptırmaları, bu dinlerin bir trajedisidir. Dinsel örgütlenme ve bu örgütlenmeyi temsil eden insanlar (Papaz, Haham, Şeyh, Veli, Kutup, Mehdi, Gavs, İmam, Şeyhülislam…İG)  bir ölçüde ailenin, kabilenin, devletin yerini alırlar. İnsanı özgür bırakmak yerine, tutsak ederler. Artık Tanrıya değil, O’nun adına konuştuğunu iddia eden cemaate/topluluğa (veya onun liderine. İG) tapınılmaktadır. Bütün dinlerde bu durum yaşanmıştır.” (E. Fromm, Psikanaliz ve Din. Çev: Ş.Alpagut. İst. 1990.s 82) Guruba/cemaate/kabileye aidiyyetin hakikatle çelişkisini idrâk ettiği halde; itiraf etmemeyi Türkiye’deki şu iki deyim tam olarak ifade etmektedir: “Kol kırılır, yen içinde.” “Kan kusup, kızılcık şerbeti içtim demek.” 

    Özetle, kişisel çıkar ve kişisel güç istenci (kibir-istiğna) kadar, samimiyet ve cehalet ile birleşmiş kesin-kör inanç ve buna eşlik eden dindarlık da kötülüğün önemli kaynaklarından biridir ve bugün/her gün Türkiye’de de yüzlerce örneğine şahit olmaktayız. 
  • Canım Sabahattin Ali...”Başka bir insanı bahtiyar edebilmek, kendini bahtiyar edebilmekten daha güç fakat daha insancadır.

    Bugün böyle düşünenlere saf, hatta enayi derler. Fakat ne derlerse desinler, biz kalbimizin ve kafamızın doğru bulduğu şeyleri etrafın ne dediğine bakmadan yapmalıyız. Hayatta en büyük vazife ve saadet olarak şunu almak lazımdır: bize yakın ve uzak bütün insanlara yardım etmek, bütün insanların iyiliğine çalışmak… Aliye, benim altın kalpli Aliye’ciğim, bu hususlarda ne kadar beraber olduğumuzu bilerek sana bunları yazıyorum.
    Mektupların senin göğsünde ne kadar temiz ve insan bir kalbin çarptığını bana gösteriyor, bu kalp bundan böyle benimki ile beraber çarpacağı için dünyanın en bahtiyar insanıyım. Mektubunu bekler, güzel gözlerinden hasretle öperim.”
  • O kadar zor bir mesele ki bu anlatmak ve yazmak zor ama yazmalım çünkü wirginia bana " yazın istediğinizi istediğiniz yerde " uzun yıllar boyunca hala da kadın -erkek çatışması devam etti ve devam ediyor. İnsan olarak , duygularımızın oluşuna aldirmayarak sadece cinselliğe , doğurganlığı ve fiziksel güce odaklandilar. Oysaki kalp , beyin bizi biz yapan bu değerler hiç görülmedi , gören olmadı .
    "Genç Hanımlar utanılacak derecede bilgisizsiniz . Ogrenmelisiniz ,kendinizi ve onları gercekleriyle öğrenin ve kendinize ait bir oda edinin kim ne der demeden sadece yazın "