• İyilikten, saflıktan ulaşamadım kendime burada…
    Burası durmadan hızlanan bir kent. Burada sonsuz arzu çarpışır.
    Sonsuz acı… Sonsuz hırs…
    En başlarda ne istedim tam bilmiyorum.
    Ama öyle açık ve duruydu ki gördüğüm herşey, nereye ve kime baksam beni kendisine inandırıyordu.
    Henüz içimde bir başkası yoktu. İçimde benden ayrı, bana karşı bir ses yoktu.
    Gidemediğim yerleri mutlu özlerdim, çünkü gitmesem bile bilirdim ki oraları da benden bir parçaydı.
    Çok az ve usulca konuşulurdu.Çünkü sessizlik vardı ve ve bu sessizlikte en küçük sesler bile çabucak yayılırdı heryere.
    Sessizlik kutsaldı, çünkü bütün sesleri o saklardı koynunda.
    Evlerin önünde küçük bahçeler vardı. Geceleri ışıl ışıl yanan küçük düş ağaçları vardı.
    Herşey bizim için yaratılmıştı sanki, göründüğü gibi olan ruhumuza göre.
    Geceler gündüzlere usulca sokulurdu.
    Yavaştı herşey. Çok yavaş…Kutsal ve sonsuz bir aynaydı gökyüzü.
    Kendisine içtenlikle ve sabırla bakanların ismini sayıklardı…
    O zaman da vardı kötülük ve şiddet…
    O zaman da vardı yalan ve sevgisizlik… Ama yavaş dönerdi dünya.
    Garip, kutsal bir sessizlik vardı heryerde.
    Utanırdı kötüler yaptıklarından.
    Pişmanlık duyulurdu her yalandan sonra.
    Sanki mecbur kalındığı için sevgisizdi insanlar.
    Top oynardık mezarlıklarda.
    Ölüler dünyanın en sevecen insanlarıydılar.
    Hayatı onlar sevdirirdi bize.
    Aynı güneşin altına uzanırdık birlikte.
    O zaman bir tek kalbim vardı benim. Gözlerim bana aitti nereye gitsem. İçimde kendi sesimden başka hiçbir ses yoktu.
    Hayatın o dinmeyen ağrısıyla hatırlardım kendimi.
    Susar dinlerdim.
    O ağrıyı incitmemeye çalışırdım.
    Kaçmazdım ondan.
    Bilirdim ki istesem de kaçamam ondan.
    Güneşin doğuşu ya da batışına nasıl saygı duyuyorsam ona da öyle derin bir saygı duyardım…
    Toprak, içimde sakladığım halde ulaşamadığım sevgiliydi…
    Kendimle değil, toprağın sırrıyla yarışırdım.
    Kendimden değil, toprağın sırrından ürkerdim…
    Bu ürküntüyle barışmak için sık sık toprağa yüz sürerdim.
    Koklardım onu.
    Çıplak bir hazla yürürdüm üzerinde.
    Kalbimin üzerinde yürür gibi…
    Sonra sular geliyor aklıma.
    Aktıkça yüzün gibi aydınlanan sular. İlk orada hatırlıyorum seni.
    İçimde henüz başka bir ses yokken.
    Kalbim ve gözlerim sadece bana aitken…
    O suların peşinde, hayatımın peşinde, yüzünün peşinde…
    İlk orada akıp giden sularda seninle kendimi gördüm.
    En çok sende sevdim kendimi.
    Akıp giden sularda.
    İlk kez sende gördüm özlemlerimi… Akıp giden kalbimi…
    O parçalanmış ve sadece sana ait benliğimi ilk kez sende gördüm…
    O yavaşça dönen dünyayı, bütün sesleri içinde saklayan o kutsal sessizliği…
    Kendisine sabırla ve içtenlikle bakanın adını sayıklayan o sonsuz gökyüzünü…
    Gökyüzünün el verdiği o küçük düş bahçelerini…
    Toprakla sular arasındaydı kalbim.
    Bu yakınlıkta ne varsa, bu sır nereye varacaksa görmek isterdim.
    Çünkü öyle inanırdım ki kendime, nereye baksam seni görürdüm.
    Toprakla sular arasında giderek aydınlanan yüzünü.
    Dalgaların aydınlığı vururdu terkedilmiş evlere.
    Bir kapı açılır, içeri üşümüş bir ışık girerdi.
    Dışarıda bir sonsuzluk kimsesiz yanardı.
    Bir ceset vururdu sahile, ömrüm olurdu yorgun ve ıslak saçları…
    Sen olurdun yüzünü saklayan herkes… Sonra…
    Sonra biterdi toprak…
    Akmaz olurdu sular.
    Kirlenirdi o kutsal sessizlik…
    Düş ağaçları kesilirdi…
    Seni bekleyecek yer bırakmazlardı bana…
    Sürüklerdi beni peşinden hızlanan dünya, bu durmadan hızlanan kent…
    Sürüklerdi beni kalbimden ayrılan ikinci kalp, sürüklerdi beni gözümden ayrılan ikinci göz…
    Ruhumdan ayrılan öbür ruh, sürüklerdi beni…
    Artık bu kent o kent değil, bu kalp o kalp değil, bu gözler o gözler değil… Seni sevdiğine inandığım o insan bu insan değil…
    Burada gidilecek hiçbir yer yok.
    İnsan en fazla o öbür, o yalancı kalbine çarpıyor…
    Burada insan en fazla o sahte gözünü hissediyor içi acıyarak…
    Ne kadar sevse de dünyanın bütün sevgisizliğini üzerine alıyor burada insan…
    Hep başkalarının sahte yasını tutuyor…
    Burada her sabah, her akşam insan yeniden, hep yeniden başlıyor hayatına.
    Sanki hiç yaşanmamış gibi, hiç gidilmemiş gibi, hiç ders alınmamış gibi…
    Burada insanın yalan yüzü değil, o en derinde sakladığı kalbi kararıyor önce…
    Artık burası herhangi bir kent: Kalabalık, doyumsuz, aceleci, konuşkan, acımasız, telaşlı unutkan, intikam dolu ve hep kaybetmiş…
    Burada sistem, kirletilmiş arzularla içimize, beynimize sızıyor, o “kurtarılmış beyin hücrelerimize”.
    İşte sevgiyi, yitirdiğimiz ve özlediğimiz aşkımızı, işte en derinde yatan insanlığımızı aradığımız yer burası…
    İşte seni aradığım yer burası:
    Herşey satılık burada, herşey ambalajlı.
    Sevgi, umut, ütopya, başkaldırı, inanç, ölüm, farklı hayatlar…
    Herşey, herşey satılık burada..
    Burada herşeyin bir fiyatı var…
    Burası durmadan hızlanan bir kent…
    Aşk bile burada serbest piyasa kurallarına bağlı…
    Sahte bir kalple peşinden koştuğum bu dünya seni bana anlatmaz, artık biliyorum…
    Burası benim önümden koşan bir kent…
    Burada ikinci kalbimle, ikinci gözümle, ikinci benliğimle yarışıyorum.
    Burada kendimle amansız kavgalıyım…
    Seni sevdiğim kadar sevmedim bu hayatı, inan…
    Ne olur bir tek buna inan…
    Çünkü sende gökyüzüm var. sende sonsuz yağmurlarım, kutsal sessizliklerim var…
    Sende o küçük düş ağaçlarım var…
    Affet bu küçük insanlığımı…
    Affet peşinden geldiğim bu kenti…
    Affet o derin doyumsuzluğumu…
    Göremedim affet, sen bu kentte denizden çıkan bir cesettin.
    O yorgun ve ıslak saçları ömrüm olan bir ceset…
    Affet beni…
    Gidilecek başka bir yer yokmuş bu kentte…
    Toprakla akan su arasındaki yüzünden başka…
    İşte bunu öğrettin bana…
    O sessiz, o kutsal yüzünle bana bunu öğrettin.
    Bu kentte aşk olamayacağını… Beni kendine çağırdın.
    Akşamın o ıstıraplı eşiğine…
    Son bir umutla sana sarılıyorum sevgili.
    Dünya nereye giderse gitsin, bir tek sen kaldın bu kentte, birtek sen kaldın içimdeki iyilik yüzünden utandırmayan beni…
    Ben bu dünyadan kaçtım ve gidecek başka yerim yok…
    Burası içimi kanatarak hızlanan bir kent…
    Bir yanım ölü, bir yanım sen…
    Sevgiliysen tanı beni, bil öyleyse…
    Dediğin gibi sevgili, daha fazla yabancı ölmek istemiyorum sana….
  • Paranın sahtesi olduğu gibi, gözyaşının da sahtesi olur. Samimi göz yaşları inci gibi değerli iken, sahte olanları kalp para gibi kıymetsizdir.

    İşte Hz. Yusuf’un kardeşlerinin gözyaşları...

    “Ve akşam, ağlayarak babalarına geldiler...” [Yusuf, 16]
    Şadi Eren
    Sayfa 115 - Selsebil Yayınları
  • Ikinci 'Nesil"den bir "Nesin"anlatısı. .
    Oğul Ali Nesin gözünde "babam"
    "Babamın gözün-de de onun babası "

    #spoiler

    #Dostundan çok Düşmanı vardı ..

    Aziz Nesin tanıma turlarım devam ederken anı_ anlatı okumak, bazı yazarları roman ,oyun,şiirlerinden öte "yaşam "ile tanımak daha doğru geliyor ...bu insanlar yazdıkları ve yaptıkları ile suçlanmışlar,dövülmüş,sövülmüş,kovulmuşlar ise "özellikle"daha dikkatli olmak gerekiyor ..
    Kimdir bu "taşları yerinden oynatan' "rahatsız eden " adamlar ...

    20 Aralık 1915 doğumlu
    Istanbul Heybeli ada nüfus kaydı ile doğan Mehmet Nusret
    5 Temmuz ile 6 Temmuz arası gece yarısı Çesme de "ölüm (1995 )
    Ölüm sebebi "kalp" krizi ...
    Kış doğumlu yaz ölümlü koca bir hayat hikayesi ...
    Bilmediğimiz neler neler var ..buyrun bir göz atalım

    Aziz Nesinin Anne tutkusuna tanık oldum önce. .annesine yıllar sonra şiirler yazan elinden çıkmış bir oyalı yemeniye yazdığım ve yazacağım tüm kitapları feda ederdim diyecek kadar çok seven bir adam ..
    O, tıkır tıkır dikiş makinasından gelen sesi anlatınca kendi annanem geldi gözümün önüne ..öyle her istediğinizi gidip satın alma dönemleri değildi kitapta resmi de bulunan elde çevirmeli makinadan çıkmış kıyafetler giydik bizler de ,kömür ütüsünü de gördük.. o yokluk ta tabiri caizse "jilet" gibi ütülü takım elbiseli "fötr" şapkalı dedelerin torunları olduk ...ben anneannemi asla pijama ile görmedim mesela simdi bizim sokakta bile esofmanla gezdiğimiz devirden çok farklı ve çok nezih zamanlardı. .kimse uyanmadan uyanan derli toplu eşine "Mustafa bey " den başka bir isimle hitap etmeyen kadınlar "yıllarıydı"
    Neden buralara geldi bu inceleme dersek
    Dedemin nidasi kulaklarıma geldiği içindir "Hanife hanım, yap bir kahve de karşılıklı içelim ' nidasi ..
    Annanem Hanife hanıma.
    Ve Nesin babaanne Hanife hanıma bize bu güzellikleri yaşattıkları için teşekkür etmek istedim ...

    15 Eylül 1927 de vefaat etmis Hanife babaanne torun Ali böyle aktarıyor ..
    Veremden kan kustuğunu, son nefesinde Aziz'in ölüm odasına bir alınıp bir çıkarıldığını anlatıyor ...bu erken ölüm onu derinden etkiliyor
    Yıllar içinde bu anne duygusu...kadın "saygısı" olarak gelişiyor Nesin de .
    "Anneyi melek kadınları peri olarak adlandırmasına vesile oluyor ..ve o hep mükemmel kadını arıyor ..

    "Hanife ses uyumundan ötürü olacak bana hep kadife çağrışımı verir. .
    "Kadife gibi kadındı,saçları,teni,yüzü,elleri huyu, sesi kadife ...

    Gençlik yıllarında kuleli askeri okulda iken 'mavi melek " filmini sevdiğini öğreniyoruz_bu bir dip not ve renk olsun :)
    https://youtu.be/qWr0fBVjkhg

    Babası ile olan dünyasından da bahsetmeye başlarsak bir inceleme daha yazmak gerek o yüzden es geçiyorum :) okuyun yani ... incecik bir kitap zaten

    Hatta "büyük adam olmak"kelimesinin yıl yıl içini nasıl doldurduğunu da bir inceleme yazmak ..
    "Oğlum hükümet mektebine gidip büyük adam olacak "

    Okul hayatındaki başarılarına ,girdiği imtihanlara , çektiği kura ve ömür boyu boynunda asılı bir vebal gibi o "BOŞ" kelimesine verdiği değere de bir inceleme ..

    Neden fotoğrafların hep ortasında olduğuna ?. mesela ..bir inceleme

    Asker Aziz Nesine, 12 yaşında yazmaya başlayan Aziz Nesine ,Marko Paşa yı sokakta bağır çaģır satan Aziz Nesine ,tutuklanan Aziz Nesine .Neden sürekli içinde bir "borçluyum " hissiyle gezdiğine ..

    "Halkıma olan borçluluk duygumda eksilme değil ,hep artma ,borcumu ödeyemedikçe daha çok artma olmuştur "

    Bu sözlerle temel direği atılan "Nesin Vakfina " ... da bir inceleme

    Yani demem o ki "incele _incele" bitmez bir mecraa ..
    Tabii ki siz görmek ,bilmek biraz da ders almak isterseniz ..
    Okuyun derim ...
    Güzel duygular ,hedefler ,yollar öğrenmek adına ..
    Ya da "biz ne yaptık bu ülke için ? diye sorgulamak adına ...
    Değişen savaş kanununu tanımak adına ..

    "O sandıklara kitaplarımı koy, bu sandıklarla taşınsın cephanenin yerini artık 'kitaplar " alsın "
    "Savaş bitti yeni bir savaş başlıyor
    .....Mustafa Kemal Atatürk ..

    Yeni bir gün ve gün_aydın olsun
    Hepimize iyi okumalar "Aydınlanmalar"

    " https://youtu.be/H303PeVkMyw

    Barışla kalın ..
  • Yıldızlar karanlık içinde parladığı gibi fakir ve sefalet içinde de saflık ve yücelikle parlayan ruhlar yok mudur? Bir kalp, sevmek için mutlaka servete, asalete mi muhtaçtır? Bence en gerçek ikbal, ruhun göründüğü iki güzel göz, en büyük servet, kalbin hissini gösteren gül renginde dudaklardan akseden tebessümdür. Güzellikten büyük asalet, temiz bir kalpten büyük servet mi olur?
  • Söyle toprağım bana, neden seni bırakıp gideyim? Sen benim toprağım değil misin? Benim atalarım burada doğdu, burada büyüdü, burada yaşadı, burada öldü toprağım! Sen kıraçtın toprağım, seni benim atalarım temizledi, ben temizledim. Ellerime bak, kuru, çatlak ellerime! Beni senin taşını, çalını çırpını temizledim, seni cennet gibi güzel yaptım. Şikâyet etmedim, şikâyet mi? Seni temizlerken ne kadar yoruldumsa o kadar sevindim toprağım. Üzüm kütüklerini, tütünlerini kendi ellerimle diktim, çok kere Tanrı’ya su diye dua ederken seni göz yaşlarımla suladım, toprağım. Senin üzümlerin benim için cennet incileridir, tütünlerin altın parçalarıdır. Ben bu dünyada başka hiçbir şey istemiyorum, yalnız seni… seni, toprağım! Yüzyıllardır atalarım sana benim dilimle söyledi, sen benim dilimi dinledin. Sana senelerden beri derdimi döktüm. Ben sonumu burada bekleyeceğim. Seninle yaşamak, seninle ağlamak, seninle gülmek benim dünyada tek muradımdır. Atma beni toprağım! Bil ki bu kalp sensiz hiçtir, boştur, karanlıktır. Ben seninim, beni kabul et! Beni al ve kim gelirse gelsin, üstünde kim yürürse yürüsün, de ki: “Ben, Bekir’in toprağıyım, başka kimsenin değilim! Yalnız Bekir’in toprağıyım; çünkü Bekir kalbini, ruhunu, etini, kemiklerini bütün varlığını bana verdi, gömdü, bana…”