• ... genç bir avukat olarak gittiğim Hatay’da, epeyce yaşlı,
    meslektaşlarının çok sevip çevresinden ayrılmadıkları, kendisine “On dokuzuncu yüz yıldan” günlük
    haberler sorarak takıldıkları Mesut Fani Bey’le tanıştım. Beni, Türk Ocaklarının Genel Başkanı
    Rahmetli Prof. Osman Turan Hoca, Ocak’la ilgili bir iş için göndermişti. Orada Türk Ocağı’nın yerini
    ve yetkililerini sorarken, beni, “Geçen yüz yıldan kalma bir adam” nitelemesiyle O’na götürmüşlerdi.
    Kısa boylu, zayıf çehreli, sevimli ve vakur tavırlıydı. Türk Ocaklarından geldiğimi söyleyince beni
    hemen sahiplendi. İşimizi hallettikten sonra, Baro’ya götürdü, avukatların takılmaları, sevgi gösterileri
    arasında beni onlara takdim etti; fakat, kendisini sevgiyle çevreleyen bu insanlara uzakmış gibi bir hisse
    kapıldım. Sonra yazıhanesine götürdü. Eski dar sokaklardan bir süre yürüdükten sonra, bir aralıktan
    girip, belli ki, bir vakıf binasının kapısına geldik. Eski bir kapıyı anahtarla açtı; yanılmıyorsam kubbeli,
    cami avlusu gibi kocaman bir yere girdik. Yüksek duvarlar tavana kadar kitap doluydu; benim aklım
    gitti. Duvarların birinin dibinde, eski, işlemeli küçük masasına oturdu; kitaptan görünmez olmuştu. Ben,
    olduğum yerde dönerek kitaplara bakıyordum.
    Atatürk hakkında, Türkiye’de ilk kitabı kendisinin yazdığını, hatta bir nüshasını da Fransız
    Konsolosluğuna gönderdiğini söyledi; fazla kalın olmayan risale türü bir şeymiş. Fakat ben, içine
    girdiğim bu çok büyük medrese odasının ve nerdeyse üstüme abanan kitapların havasından kendimi
    kurtarıp, anlattıklarıyla fazla ilgilenememiştim. Bana, bir kere daha, Türk Ocağı’ndan mı
    görevlendirildiğimi; Ocak Genel Merkezinin gerçekten faal olup olmadığını sordu. Bu kaçıncı soruda,
    ben nihayet uyanmış, soru tekrarlarının yaşlılıkla ilgili olmadığını anlayabilmiştim. Bu sefer ben
    sormaya ve yüklenmeye başladım. Ondokuzuncu yüzyıla inmeden, Yirminci Yüzyılın ilk dörtte
    birinden soruyordum. Hiç birine cevap vermedi. Nereden yaklaşmaya çalıştıysam, ne sorduysam, kaçtı.
    Fakat, kalkıp gitmeme de izin vermiyordu…
    Sonunda beni, nehrin kenarında, büyük, güzel bir lokantaya götürdü. Yine içerdekilerin takılmaları
    ve sevgi gösterileri arasında dipte, sakin bir yerde oturduk. Hatay şubesi, genel merkezle hiçbir ilişkisi
    olmadan, bilemediğim bir zamandan beri eski bir binada o günlere kadar varlığını devam ettirmiş. Ben
    yolda, Ocak Genel Merkezinden, yeni şubelerden ve özellikle gençlerin çalışmalarından epeyce
    anlattım.
    Çorbayı içerken, direnci kırılmış yahut bana güvenmeye başlamış olmalı ki, konuşmaya başladı.
    Birinci Dünya Savaşı yıllarında, bugünkü Suriye sınırındaki dağ kasabalarından birinin çok genç
    kaymakamı imiş. Kanal Cephesi harekâtı için gönderilen Ordu Birlikleri hareket halindeymiş. Enver
    Paşa’dan bir emir gelmiş ki, bu birlikler en geç bir hafta içinde bu dağları aşmalı, öbür tarafa geçmeli
    imişler… Yol yok, iz yok; bu askerî birlikler, bütün ağırlıklarıyla bu dağlardan nasıl aşırılır?
    Genç Kaymakam yürümüş, gece dememiş, gündüz dememiş, birkaç gün içinde ova dememiş, dağ
    dememiş, tüm köyleri ayaklandırmış; kazma kürek, ordunun geçeceği güzergâha dökmüş. Türkmenler
    hırsla kayaları parçalayıp, yolları düzlemişler. Enver Paşa’nın askerleri üç gün içinde o dağları aşıp öte
    tarafa geçmişler.
    Bunları anlatırken, Ondokuzuncu Yüzyıldan kalma avukatın her yanı titriyordu. Ben kıpırtısız,
    dinliyordum.
    Bir ay kadar sonra Enver Paşa cepheye gitmek üzere bölgeye gelmiş; usul üzre, mülkî, askerî erkân
    kendisini Adana Garında karşılamışlar; genç kaymakam da oradaymış. Enver Paşa trenden inmiş,
    karşılayıcıların ellerini sıkıp yürürken, “O kasabanın kaymakamı kimdi?” diye sormuş. Genç
    Kaymakamı göstermişler. Paşa gelmiş; omuzlarından tutup, şöyle bir süzerek, alnından öpmüş ve “Sana
    verecek bir hediye getiremedim; şu saatimi hatıra olarak saklarsın.” diyerek, cep saatini çıkarıp vermiş.
    Yaşlı meslektaşım yelek cebinden çıkardığı köstekli saati, “Bu Enver Paşa’nın saatidir!” diyerek
    bana gösteriyordu. Ve çok güzel ağlıyordu… Bu ölçüde sevgi ve bağlanış, herhalde çok az insana nasip
    olmuştur.
    Okumuşsam da unutmuşum, Mesut Fani Bey’in Yüz Ellilikler’den olduğunu, çok sonraları
    öğrendim. Bir daha görüşmek nasip olmadı; vefat etmişti.
  • Yirmi dört dombaz denize indirilmiştir, yüz yirmi metre genişliğindeki kanalı bu ateş altında geçmeleri mümkün değildir; dubaların çoğu delik değiş olur ve batar. Bazı Osmanlı subaylarının, dombazların yükünü azaltmak için suya atlayıp, yüzerek karşıya geçmeye çalıştıkları görülür. Binin üstünde şehit verilir. Bu mahşere rağmen karşı kıyıya geçmeyi başaran bir kaç yüz kadar Osmanlı kahramanının, Allah Allah sesleri de, bir süre sonra artık duyulmaz olur.
    Bunun üzerine, açlık ve susuzluk tehlikesi de düşünülerek Osmanlı birlikleri Kanal boyunca çekilmeye başlar. Osmanlı subayı şöyle anlatır:
    “Hücum kollarını karşıya geçirmek için sarfedilen gayret ve fedakârlık, makasvari makineli tüfek ateşi altında sonuçsuz kalıyor; içi yaralı ve şehit dolan dombazlar karanlığın içinde batıyordu. Karşıya geçebilmiş olan, toplam iki bölük kadar askerin Allah Allah! sesleri duyulmuş; fakat bu sesleri derin bir sessizlik izlemişti.
  • 120 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Pan-İslam veya İslam İmparaorluğu adına sahip kitap G.Wyman Bury tarafından 1919 yılında Londra'da yayımlanmış ve Türkçeye 2011 yılında Dr.Mert Akçanbaş tarafından
    tercüme edilmiş.

    Pan-İslam ya da İslam Birliği, tüm Müslümanları tek bir çatı altında birleştirmeyi amaçlayan siyasi bir akımdır. Bu düşünce 19.yüzyılda ortaya çıkmış ve 20.yüzyılın başlarına kadar devam etmiş ve şu an da bile Pan-İslam düşüncesi bazı kesimlerin zihinlerinde yer alsada sadece zihinlerde kalacak siyasi düşüncedir.

    Peki George Wyman Bury kimdir diye sorduğumuzda ise İnternet ve Vikipedia'dan öğrendiğimiz kadarıyla 1874-1920 yılları arasında yaşamış, Ortadoğu tabir edilen topraklarda 25 yıl boyunca bulunmuş, gördüklerini, duyduklarını not tutmuş ve ayrıca gidemediği yerlerden bilgileri de o bölgeye giden kervanlar ve hacılardan elde etmiş, doğabilimci, Arap dili uzmanı, gezgin, yazar, İngiliz ordusunda askeri görevli ve sivil memur. 1920 yılında tüberküloz hastalığından ölür. Geride
    3 kitap bırakır ve okuduğumuz Pan-Islam'da o kitaplaran biridir. Diğerleri ise ["Arabia Infelix" or The Turks in Yamen] Ben bunu (Şanssız Araplar ya da Yemende Türkler) adıyla çevirdim, bu kitabın Türkçesi yok ve 1915 yılında İngiltere'de basılmış. Diğer kitap ise 1911 yılında yine İngiltere'de
    yayımlanan ve Türkçesi olmayan "The Land of Uz" (Uz'un Ülkesi).

    Kitabın yazılma sebebi 'önsöz'de şu şekilde ifade ediliyor: "Bu kitabı politik, sosyal ve dini yönleri karmaşık bir problemi kamuoyunun daha kolay anlaması için yazdım". Yazar İslam dünyasında bulunduğu 25 yıllık deneyiminden de bahsederek hani 'laf ola torba dola' tarzında birşey yazmadığını ve yazdıklarının tamamen gerçek olduğunu da özellikle
    belirtiyor.

    Kitabı yazmasının en önemli sebeblerinden biri olarak da hastalığını belirtiyor. Ben, bunları yazmazsam etraftaki üçkağıtçı ve fırsatçılar halkı yanlış yönlendirir der. Kitap 1919
    yılında yayımlandıktan bir yıl sonra 1920 yılında yazar ölür.

    İçindekiler kısmına baktığımızda 5 ana başlık görülüyor. Bunlar:
    + Pan-İslam'ın başlangıcı ve anlamı
    + Pan-İslam'ın savaştaki etkisi
    + Pan-İslam'ın güçlü ve zayıf noktaları
    + Müslümanlar ve misyonerler
    + Hoşgörü gereksinimi.


    Kitabın birinci bölümü olan 'Pan-İslam'ın başlangıcı ve anlamı'nda, dini ve mistik güzellikleri yazmak için kitabı yazmadığından bahsettikten sonra Müslüman ve Hıristiyanların birbirlerini daha iyi tanıdıkça ön yargılarını yıkıp daha huzurlu ve mutlu olacaklarını belirtiyor. Dönemi
    içinde yaşayan insanlara Pan-İslam nedir konusunda bilgiler de veriyor. Pan-İslam'ın tüm dünyadaki Müslüman halkları ırklarına bakılmaksızın İslam şemsiyesi altında toplama hareketi olduğunu da anlatıyor. Daha doğrusu o zaman diliminde bunu okuyuculara anlatıyor.

    Pan-İslam'ın yeni olmadığını bunun tarihi geçmişinin ise Hicret'e kadar gideceğini çünkü orada da Müslümanları bir arada tutup, çevrelerinde bulunan 'pagan Araplardan' koruma ve mücadele birliği sağladığını ifade ediyor. Ortadoğu coğrafyası tabir edilen yerde İngilizler haricinde Almanların, Müslümanları kendi yanlarına çekmek için yaptıkları çalışmalara da değiniyor.

    Özellikle Filistin bölgesi diye tarif edilen yerde bulunan İngiliz, Fransız, Amerikalı, Alman, Belçikalı yani o bölgenin yabancılarından da bahsediyor. Türkçenin Arapça harflerle yazıldığını ama Türklerin Arapça kelimeleri okuduğunda bunların Araplar tarafından anlaşılmayacak kadar farklı olduğunu da ifade ediyor.

    Türklerin İslamiyete geçişini de kısaca anlatıyor. İngilizlere bu konuda da bilgiler veriyor. Bu sayede tarihi olarak Türklerin nereden nereye geldiği, geldiği coğrafya da başka hangi uluslar olduğu ve İslamiyetle tanışmalarına değiniyor. Türklerle ilgili olumsuz nitelendirmeler de aralarda mevcut.

    Kitabın ikinci bölümü olan 'Pan-İslam'ın savaştaki etkisi'nde ise Mısır sokaklarında yaşananları, konuşulanları, gelenleri, gidenleri İngiliz gizli servisi elemanı Bury hep satırlarına işlemiş. Bury çok farklı kimliklere sahip kişi. Bu yüzden öncelik İngiltere çıkarları olduğu için o yönde davranmasını biliyor.

    Pan-İslam'ın ne kadar etkili olduğunu öğrenmek için esir düşen Müslüman asker veya sivillere bu soru çeşitli şekillerde sorularak onlardan gelen cevaplara göre bir yol haritası çizilmesi de amaçlanmış. Cihat var ama ne kadar etkili oluyor? Esas soru yani İngilizlerin merak ettiği cihat çağrısına ne kadar tepki verildiği?

    Çok zor koşullar altında savaşta bulunan Türk askerlerin yaşam koşulları hakkında da bilgiler veriyor. Cemal Paşa'yı görüyoruz. Kanal harekatı içinde neler yaptıklarını da okuyoruz.

    Savaş olurda propaganda olmaz mı? Propagandanın her türlüsü yani sözlü, yazılı, gerçek, hayal herşey var. Maksat kazanmak olsun yeter.

    Yemen'de yaşanan çatışmalar da kitabın içinde yerini almakta. Kabilelerin bir Türklerin bir İngilizlerin tarafında yer almasını ve
    Bury'in kendi devletine kızmasını da buradan okuyoruz. 'Ben oraları avucumun içi gibi ezberlediğim halde beni niçin pasif
    göreve atayıp, buradaki kabilelerin Türklerin eline geçmesini sağladınız' diyerek serzenişte de bulunuyor.

    1915 - 1916 yıllarında Mısır, Ürdün, Suriye, Arabistan, Yemen bölgesi içinde yaşananları savaş anısı olarak anlatıyor. Neler yapılmış, neler yapılmamış, nerede hata yaptık gibi çeşitli bilgileri birinci elden okuyoruz. Savaş dönemi olduğundan yaşanan acılarda mevcut. Ama herşeyden önce bu coğrafya da 1900'lü yıllardan bugünlere geldiğimizde yine gücün İngilizler elinde olduğunu da görmek mümkün. Belki 1945'ten sonra ABD öncü oldu ama yine bu coğrafyada etkili İngilizlerdir ve bunun en açık örneği şu an 'Ürdün' sayılabilir mi? Bu Arap baharında ABD'ye 'Ürdün'e kimseyi sokturmam ve eylemleri her türlü bastırmasını bilirim diyerek de gücünü az da olsa gösterdi diye düşünüyorum.

    İslam Birliğinin tutmaması sebepleri arasında kendilerinin (yani İngilizlerin) yaptığı çalışmalar; ayrıca Türklerle - Almanların işbirliği yapması yerel halkla çok iyi diyaloglar kuramaması ve Osmanlı'yı yöneten gücün dini yönünün zayıf, hatta dinsiz olması (bu cümleyi bir Arap alimin makalesinden almış), ayrıca 49.sayfanın alt kısmında niçin Pan-İslam'ın sağlanamadığına dair öznel düşünceleri de yer almakta.

    Kitabın üçüncü bölümü olan 'Pan-İslam'ın güçlü ve zayıf yönleri' inceleniyor. Dinsel olaylara fazla girmeden Müslümanlığın Sünni, Hıristiyanlığında
    Protestanlık kısmıyla kıyaslama yaparak bir çeşit dini anlamda neler yapılabilir bunun cevabını aramaya çalışmış. Bunu yaparken de Türklerin ve özellikle İttihatçıların tavırlarından dolayı, Arap yarımadasında oluşan tepkiyi de dile getiriyor. Tabi bunlar yazarın kendi görüşleri, katıldığımız yerlar olduğu gibi katılmadığımız yerler de mevcut. Bölgedeki Müslümanları eğer kendimize düşman yaparsak o zaman Pan-İslam gerçekleşebilir. O yüzden bu konuda daha dikkatli okunmasında fayda var diyor Bury. Daha bir şey demeye gerek yok yani.

    Tabi yazarın kendi düşünceleri olduğu için bunları bizim olduğu gibi kabul etmemiz mümkün değil. Ama burada birşey anlatıyor. Ben diyor klasik gezi kitabı ya da tarihi yerleri anlatan bir kitap yazmıyorum. Bu bile başlı başına önemli. Savaşa katılmış, Türklere silah sıkmış, bu coğrafyadan Türklerin atılması için gerekli alt yapının hazrlanmasına yardımcı olmuş birisi. Arapları kışkırtmış, Türkler buraları iyi yönetemedi dese bile, 300-400 yıllık bir Osmanlı egemenliğini unutmamak lazım.

    Kitabın dördüncü bölümünde "Müslümanlar ve misyonlerler" işleniyor. Bu coğrafya da görev yapacak İngilizlere el kitabı niteliğinde. O yüzden yapılması ve yapılmaması gerekenleri de anlatıyor. Özellikle kutsal şehirler Mekke, Medine'ye yabancıların alınmadığını, girmeye teşebbüs etmemeleri, halkın dini, kültürel yaşantısıyla alay etmemeleri gerektiğini de
    vurguluyor.

    Eğer Arapları yönetmek istiyorsak doğrudan değil de bizim yönlendirmemiz sonucu başa geçecek kişiler üzerinden dolaylı
    bir şekilde hem askeri, hem siyasi hem de ticaret olarak herşeyi yaptırabiliriz diyerek önemli bir durum tespiti de yapıyor.

    Arap dünyasının her tarafının aynı şekilde olmadığını bölgeler arası farklılıktan dolayı bir yere gitmeden önce mutlaka orası hakkında ön bilgi alınmasını da öneriyor.

    Örneğin Yemen'den bahsediyor. Sana'da ayrı diğer bölgelerde ayrı kabile reislerinin yöneticilik yaptığını Türklerin burada bunlarla işbirliği yaptığını belirtikten sonra Türklere sırtını dönen bazı kabileleri tarafımıza çekmek için çalışmalar yapılacağından da bahsediyor.


    Kitabın beşinci bölümünde ise "Hoşgörü gereksinimi" işlenmiş. "Komşularımız arasındaki Müslümanlarla daha iyi yaşayabilmemiz için daha fazla hoşgörü geliştirmemiz gerekmektedir (s109)" diyerek farklı kültür, din veya milletlerin ancak birbirlerine saygı, hoşgörü ile huzurlu bir dünyada
    yaşayacaklarını belirtiyor. Unutmayalım ki, 1915 yılından bahsediyor.


    Kitabın özellikle bu sonuç kısmı gerçekten de çok iyi yazılmış. Özellikle Batı'dan Doğu'ya bakış açısının ne kadar eksik ve desteksiz olması anlamında yerinde tespitleri var. Kendisinin bir İngiliz olmasına rağmen özellikle Amerikan Protestan misyonlerlerinin uygulama biçimlerinin yanlış olduğunu, çünkü onların bu coğrafyayı, bu kültürü, bu dini tam olarak tanımadan basmakalıp fikirlerle bir şey elde edemeyeceklerini de ifade ediyor.

    Bir Müslüman'ı Hıristiyan yapmak çok zor ama pagan Arab'ın Hıristiyan yapılabileceğini onunda şu an yaptıkları gibi olmadığını söylüyor.

    Ezcümle: Tavsiye ederim. Özellikle tarihsever okurlar için kısa bir ortadoğu coğrafyası içinde yaşananları birinci el ağızdan okuyoruz. Tabi öznel anlatım. Nesnel anlatımı da diğer kitapları okuyanlar kendi içinde yapabilir. Ama 1915 - 1917 yılları arasında yaşananları, o coğrafyayı ve İngilizlerin emelleri ve bunun için yapılması gereken ve ters olacak şeylerden kaçınmanın yollarını anlatıyor. 1. Dünya Savaşı Suriye, Mısır ve
    Yemen cephelerinden bahsediyor. Genelde kendi çevresinde duyduğu, gördüğü şeyleri bir potada eritmiş. Tabi yazdıkları raporlar hem İngiliz askeriyesinde hem de isthbarat örgütünde mevcut. Ve niçin bu coğrafyayı İngilizler herkesten daha (bizden bile) bildiğinin çok ufak bir nüvesidir. Bir çeşit anı kitabı da diyebiliriz. O yüzden kitabı Türkçeye çeviren Mert Akçanbaş ve kitabı yayımlayan Destek Yayınlarına da teşekkür ederim. Türkçeye çevrilmemiş 2 kitabı var. Onların içlerini de merak ediyorum. Özellikle "Arabia Infelix" kitabı.

    + Bu kitabı 15-16/Kasım/2018 tarihinde okudum ve inceleme yazısını ise 23/Kasım/2018 tarihinde yazarak siteye ekledim.
  • 400 syf.
    ·21 günde·Beğendi·6/10
    David Ben Gurion'u görüyoruz. Düşünceli ama sakin. Bildiği var ama yine sakin. Yaklaşmakta olan savaşın sesleri yanı başında, odasında, karargahta. Düşünceli. Mısır'ın 'yeni silahları'na karşı elinde bulunan eski silahlarla ne yapacağına düşünerek, plan yapmakta. Savaş yaklaşıyor. İngiliz ve Fransızlarla yaptığı işbirliğini düşünürken kendisini yarı yolda bırakacaklarından da emin. Amerikalılara da kızıyor. Mısır, Suriye, çöl, Suveyş, kanal...Savaş yaklaşırken ulusunu korumak için yapması gerekenleri gözden geçiren bir adamla karşı karşıyayız ve bu şekilde hikaye 20 Ekim 1956'dan bir gün öncesinden başlıyor. Tarihe Suveyş Krizi olarak geçen ve bir tarafta Mısır, diğer tarafta ise İsrail, İngiltere, Fransa ve dolaylı bir şekilde Amerika'nın olduğu ve Suveyş Kanalı'nı kamulaştırmak isteyen Nasır yönetimindeki Mısır ordusuna karşı kanalın kamulaştırılmasına karşı çıkan İngiltere ve Fransa ile buradan istifade edip toprak kazanmak isteyen İsrail'in 1956 Suveyş Savaşı (krizi) öncesi yaşanan olayların anlatımıyla başlıyor kitap. Ülkelerin konumu, siyasi tavırları, savaş araç gereçlerin durumu, hedefleri ve o hedeflere nasıl ulaşılacağı anlatılıyor.

    Yazar, Gideon Zadok'un anlatımıyla konuyu ilerliyor. Roman içinde roman okuyoruz. İsrail devleti kurulduktan sonra
    çeşitli ülkelerden gelen Yahudilerin bir arada olma çabası ve etraflarının kendilerinden olmayan milletlerden olması, kendilerini orada sıkışmış vaziyette hissetmelerine yol açsada, artık bir arada yaşayabilecekleri bir topraklarının olması onlar için büyük nimet olur.

    Toplama kamplarından sağ kalanlarla başka yerlerden gelen Yahudilerin bu topraklarda tek çatı altında buluşmasını da
    okuyoruz.

    Gideon'un ailesiyle İsrail'de yaşadıkları sayfa içlerinde aralıklı bir şekilde anlatılır. Yeni kurulan bir devlet, savaş ve çatışmaların sürekli yaşandığı bir yerde aile bakımı, büyütme, hayatı idame ettirme mücadelesi de paralel bir şekilde anlatılır.

    Koca savaşa gitmeyi dört gözle beklerken, karısı ise gitmemesi için yalvarır. Romandaki Gideon Zadok, hem gazeteci hem de
    yazar kimliğiyle savaşın içinde. Suveyş Kanal harekatı üzerine kurgulanmış bir roman. Yaşanan gerçek, olaylar gerçek, savaş gerçek.

    Kitap geçmişle kendi dönemi arasında sürekli gitgeller yaşatıyor. Bir orada bir burada ve farklı zaman dilimleri arasında gidip geliyoruz. Küçüklüğüne dönüş, babasıyla mektuplaşmalar, aile yaşamı gibi sosyal hayatın içinden kopup gelen yaşamdan kesitler sunarak, sadece savaş anlatımı da yapılmıyor. Savaşın dışında yaşanan sosyal hayata dair düşünceler, diyaloglar gözler önüne de seriliyor.

    Gideon Zadok karakterinin ana karakter olarak kurgulandığı romanda ona eşlik eden aile, çevre ve savaş yer alıyor. Okula
    giden çocuklar, evdeki yaşam, rutin yapılan işler, siyaset ve 'ne olacak şimdi'nin sorulduğu bir yerde hayatta kalma mücadelesi anlatılıyor.

    Sosyal hayatın en önemli ögesi olan aile ve Yahudi gelenekleriyle yeni doğan tüm bireylere bunun benimsetilmesi; Yahudi dininin emirleri doğrultusunda konuşmalar, yapılan ayinler ve çevrede bulunan Hıristiyan nüfusla münasebetleri de
    anlatılıyor.

    Yahudi tarihinden kısa kesitler de sunuluyor. Rusya ve Polonya'daki zenginliklerinin sebepleri, sürekli göçe tabi
    tutuldukları için yanlarında mesleklerini de götürmeleri; ama ilerki dönemlerde buralarda da din değiştirmeye zorlandıkları için yine göç ettiklerin de bahsediyor.

    Kitabı okuduğunuzda Yahudilerin Avrupa içlerinde yaşadığı göçlerden kesitleri görüp, ezilen, sömürülen, hor görülen, yok sayılan bir ırk/dil mensuplarının çektiği acıdan da bahsediyor.

    Gideon Zadok'un evlenmeden önceki hayatı ve onun da ötesine ailesinin geçmişine, dönüşler yaparak ailenin geçmişinden bugüne bir bağ kuruluyor. Ayrıca Rusya'daki Yahudiler ve oradan Filistin'e göçün zorluğu, ezikliği, horlanışları ve tarihi anlatılıyor.


    Filistin'e 1920'lerde başlayan göçün içinde yaşamdan kesitler sunuyor. Orada yaşayan eski yerleşik Yahudilerle sonradan
    oraya gelen Yahudiler arasında yaşanan kültür farklılıkları ama bunun yanında bataklık, kurak bir araziden, yaşanabilir
    bir yer yapmak için verilen birlik mücadelesini de okuyoruz.

    Notlar:

    + Kitap 1988 yılında ABD'de yayımlandıktan bir yıl sonra 1989 yılında Mehmet Harmancı çevirisi ile Altın Kitaplar tarafından yayımlanmış.
    + Eğer bir yazarın gözünden Suveyş Kanal harekatı anlatılsaydı çok daha iyi olurdu. Kitabın adı Mitla Geçidi ve Kanal harekatı
    sadece sanki 'dekor' olarak duruyor. Önemli kısım yazarın, ailesinin geçmişi, yaşadıkları, aile bağları aile içinde yaşanan sıkıntılar, kırgınlıklar, kopukluklar gibi konular üzerinden gidiliyor. Tabi, olmazsa olmaz kadın, cinsellik, yaşanan ateşli geceler kitabın içine serpiştirilmiş.
    + Savaş kısmı sonlara doğru tekrar önplana çıkartılıp, akıcılık sağlanmaya çalışılmış.
    + Savaş kısımlarının anlatıldığı kısımlar akıcı olmakla beraber, diğer kısımlar çok durağan. Esasında o kısımları az bir şekilde geçişler yaparak kurgulansa çok daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Hem de hız ve akıcılık da korunmuş olurdu.
    + Kitap ileri de sinema filmi çekilecek havasıyla yazılmış görülüyor. Anlatım ve okurken kişilerin durumu, yazarın
    kafasında sanki film gibi şekillenmiş yani macera filmi.
    + Kitabı ancak sahaflarda bulabilirsiniz. Okunmasında kesin şart var mı? Yok. Benim elimin altında yazarın tüm serisi
    olduğu için hepsini bu şekilde teker teker okuyorum ve yazıyorum.
    +Suveyş Kanal harekatı, onun Soğuk Savaş dönemine etkisi, Rusya ve Amerika'nın tavırları ve İngiltere'nin yenilmesi
    sonucu bu coğrafyadan çıkıp, yerini ABD'ye bırakması ve bunlar üzerinden bir kurgu bekliyordum, yanılmışım.
    + Bu kitabı 26/08/2018 - 15/09/2018 tarihleri arası okuyup, yazı 19/11/2018 tarihinde yazılıp, siteye eklenmiştir.
  • Hareket Ordusu kahramanının şöhretinden halâs olmak ve Enver beye (Paşa) Harbiye Nazırlığı yolunu açmak için, Mahmut Şevket Paşa'yı güpe gündüz kurşunlayıp öldürdüler. Bir taşla iki kuş vurmak istiyorlardı; hem ikide bir önleri­ne çıkan meşhur bir kumandanın gölgesinden kurtulmak, hem de ondan yanaymış gibi davranıp günün muhaliflerini bir çırpıda temizleyivermek!..
    Nasıl, Avcı Taburları'nı kış­kırtıp Hareket Ordusu'nu, İstanbul kapılarına getirmişler ve beni düşürmüşlerse, bu sefer de Mahmut Şevket Paşa' nın kan davası ve asayiş bahanesi ile bütün muhaliflerini as­tılar, sürdüler, birer köşeye sindirdiler!
    Fakat bu defa, Talât ve Enver mihverinin yanıbaşında bir üçüncü adam peydahlandı: Cemal Paşa. Bahriye Nazır­lığı Cemal Paşa'ya yetmezdi. Umumi Harb'e girince, (1914 -1918) Kanal harekâtı macerası ile ikinci Yavuz Sultan Selim olmak hevesi, onun da başını yedi. Talât ile Enver bugün de hem yanyana canciğer yaşıyorlar, hem birbirlerinin kuyusunu kazıp birbirlerinden kurtulmaya çalışıyorlar. Allah encamlarını (sonlarını) hayr etsin!.
  • 192 syf.
    Zeytindağı'nı geç bir zamanda okuduğumu söylemem lazım. Çok daha evvel okumalıydım. Ama bir taraftan şunu düşünmüyor değilim; mesela 20'li yaşlarımda okusaydım, yine aynı şeyleri düşünür müydüm? Yoksa kitabı çokça eleştirir miydim? Demem o ki, Zeytindağı yorumumuz bizlerin durağan kalan ya da değişen dünya yorumuyla birebir örtüşüyor.

    Aynı şeyleri Falih Rıfkı için de diyebilirim. Falih Rıfkı, 18-24 yaş aralığında tecrübe ettiği şeyleri anlatıyor kitapta. Ancak şurası önemli, bunu tam o zamanda yapmıyor. 40'lı yaşlarına yaklaştığında maziyi anlatıyor. Bu önemli çünkü toyluk döneminde de aynı hissiyatı taşıyor muydu? Bir Osmanlı zabiti ikenki fikirleri ile yeni Türkiye Cumhuriyetinin savunucusu bir yazar arasındaki görüşleri örtüşüyor mu, bilemiyorum.

    Zeytindağı, Kudüs yakınlarındaki bir dağ. Atay, çoğunluğu Birinci Cihan Harbi dönemine denk gelen anılarını yazmış. Atay, önemli bir konumda çünkü Orta Doğu'nun Osmanlı idarecisi Cemal Paşa'nın has adamlarından birisi. Zaten kitapta Cemal Paşa epeyce yer ediniyor.

    Suriye, Filistin cepheleri ile Kanal harekatı dönemi işleniyor. Atay'ın Araplar başta olmak üzere, Orta Doğu halkları izlenimleri var. Doğrusu bu izlenimler pek iç açıcı değil. Tespitleri ve anlattıkları bugün bile geçerli olan bir bataklığı hissettiriyor. Atay'ın altını çizdiği ve haklı olduğu şey, Türk çocuklarının, Anadolu evlatlarının o çöllerde çarçur edilmesidir; çok hazindir...

    Halkların bütünü iyi ya da kötü olamaz. Mesela kitapta anlatılan iki hadise var; birinde Balkan Harbinde, işgal edilen yerler Bulgar askerlerine köylü Türk kızlarını peşkeş çeken birinin Enver Paşa tarafından öldürülmesi anlatılıyor. Yani Türk, Türk kızlarını düşmana veriyor. Yine masum olan iki Ermeni mebusu katleden biri Çerkez iki kişiden söz ediliyor. Yani, dini imanı para olan Arap bedevilerin farklı türevleri maalesef bizden de çıkabiliyor.

    Arap çöllerinde harp etmiş ve bazen ihaneti görmüş olan bir nesil, Arap antipatisi içinde olmuştur. Hak verip vermemek farklı konu ama anlayabiliyorum. Medine'de Hz. Muhammed'in kabrini savunan Müslüman Türklere karşı kafir İngilizlerin yanında yer alanları Atay nesil affetmemiştir.

    Zeytindağı'nda çizilen tablo karanlıktır. Kendisi de Filistin ve Suriye'de harp eden Mustafa Kemal Atatürk, gerçekleri çabuk fark etmiş ve Türk unsur kavramını doğru okumuştur. Zaten kitapta Atay'ın Atatürk'e atıfta bulunduğu üç-dört farklı yer var ki, hepsine katılıyorum.

    Zeytindağı, keşke bir kurgu olsaydı, keşke bir roman olsaydı denilecek kadar acı ve hüzün dolu bir hatırat...
  • Romani Muharebesi 1916 yılının 3-5 Ağustos tarihleri arasında, Süveyş Kanalı'nın 35 kilometre doğusundaki Romani kasabası yakınlarında gerçekleşmiş bir 1. Dünya Savaşı muharebesidir. Sina ve Filistin Cephesi'nde, Osmanlı Devleti'nin Büyük Britanya kontrolündeki Süveyş Kanalı'na yaptığı son saldırıdır. Muharebenin Osmanlı mağlubiyetiyle sonuçlanmasıyla birlikte 2. Kanal Harekâtı sona ermiş, Osmanlı ordusu Gazze'ye kadar sürecek olan bir geri çekilişe başlamıştır.