• Meğer feleğin çemberinden geçmek bu imiş. İnsana, bir tevekkül... Hayır, ıstıraba karşı bir dayanıklılık, bir kanıksama geliyor. İnsan, kendi yaralarını berelerini sanki bir başkasının yaraları bereleriymiş gibi melhemleyip sarmağa alışıyor.
  • Evet ve sonunda İvan İlyiç ölür! Bütün ölümler anlamsızdır. Ama İvan'ın ölümü en anlamsızıdır. Çünkü İvan, tam olması gerektiği gibi yaşayan birisidir. İvan'ın ölmesine gerek yoktur. Ölüm İvan'ın dışında varolduğunu iddia edenler için geçerlidir. İvan ise ölmeyi değil yaşamayı hak eden birisidir. Ölüm! Tamam da neden acılar içinde ölüyor ki İvan! Ölümü haketmediği gibi acı içinde ölmeyi hiç haketmemiştir.
    Bu cümleler senin 'böğründe' bir acı doğurmamıştır belki ey aziz okuyucu! Ama İvan'ın 'böğrü' acımaktadır. Doktorlar da acı verir insana. Çünkü onlar da kendilerince tam doğru insanlardır! Tıpkı İvan'ın tam doğru bir yargıç olduğu gibi. Kendi kurgusunda kusursuz yaşayanların iddiasıdır bu. Hepimiz mükemmelizdir. Yanlış olan, suçlu olan hep diğerleridir.
    Ölüm bir hakikat ise, ölmesi gereken hep başkalarıdır. Zaten İvan'ın ölümünü duyan dostlarının! Ne yapalım ölen o biz değiliz ki tavrı da bundandır.
    Kıyımızda, köşemizde o kadar çok ölüme karşın duyarsızlığımızı, kendi ölümü üzerinden İvan İlyiç bize anlatmakta. Ben de ölürüm dedirtir bize. Çünkü hiçbirimiz İvan kadar mükemmel değilizdir. İvan öldüğüne hatta acılar içinde öldüğüne göre gerisi boştur. O boşlukta aile sallanır, dostlar sallanır, makam ve mevki sallanır.
    Bir trajedi değildir ölüm. Sadece biz ölünce trajediye dönüşür. Çünkü biz ölmeyi hak etmeyenlerdeniz. Biz mükemmeliz.

    Evet, duydunuz mu İvan İlyiç ölmüş! Veya
    Duydunuz mu İvan İlyiç de ölmüş!
    'de' ekinin en anlamlı olduğu yerlerden birisi. Ölümü kanıksama ile ölümü hissetme arasındaki ince çizgi burda sanırım.
  • Nurdan Gürbilek bilinmeyen toplumsalcı yazarlarımızdan. Peki bu muhteşem kadın ne yazıyor diye baktığımızda 80'li yıllarla beraber değişen Türk toplumuna ayna tutuyor. Genelde dışlanmışlık, ezilmişlik, mağdurluk ve incinmişlik konularına değiniyor.
    Kitabımıza gelirsek herhalde önce isminden başlamak gerektiğini ve okurun önce buna takılacağını varsaydığı için kitabın önsözünde buna değinmiş yazar:


    "Şöyle sorulardan yola çıktım bu kitapta: Uzun yıllar kahramanlarını mağdur ama masum, çileli ama onurlu figürlerden seçen, kendini boynu büküklüğe, yetimliğe ve tutunamayanlara yakın hissetmiş bu toplum bugün neden hınca kilitlenmiş delikanlı tiplerine ilgi duyuyor? Popüler imgelemde önemli bir yeri olan "kurtarıcı çocuk" ya da "adalet dağıtan yetim" imgesi neden tam da toplumun gerçek yetimleri, sokak çocukları ortaya çıktığı an önemini yitirdi? Uzun yıllar "acıların çocuğu"na malzeme sağlayan, yaralı ama gururlu, örselenmiş ama erdemli, incinmiş ama haysiyetli çocuk yüzü bugün neden yerini tehlikeli, yıkıcı, suçlu bir çocuk yüzüne bıraktı? Yalnızca popüler kültürün değil, yalnızca karikatürün ya da şiirin de değil, eleştirel kuramın da bugün kötülüğe, tekinsizliğe, habasete yönelmesi, oradan medet umması neden? Diğer yandan şu da var: Bugünün seyirlik dünyası neden yalnızca göz kamaştıran ışıltılı nesneleri değil, aynı zamanda ölümü ve dehşeti, kötülüğü ve suçu, sakil ve tekinsiz olanı da seyirlik kılıyor? Gazete ve televizyonlarda neden hep bir aşırılık, bir facia, bir skandal olursa temsil ediliyor ölüm? Ama başka sorular da vardı. Örneğin, Türk edebiyatının kötü kahramanları, yetimliği çoktan geride bırakmış asi evladan okurda neden çoğu zaman bir çeviri duygusu uyandırıyor? Bize neden kitaptan kapma fikir ve özlemlere mahkûm, gecikmiş azaplar ve ödünç alınmış arzularla davranan iğreti tipler olarak görünüyor? Bünyemize aykırı mı bu tipler? Böyle bize özgü bir bünye, bir "orijinal Türk ruhu" mu var? O ruhun ihtiyaçlarına bağlı kaldığımızda neden -yalnızca kahramanların da değil, okur yazar herkesinyansı züppe, öteki yarısı taşralı olarak görünmeye mahkûm? En azından edebiyatta bu ikilikleri; taşralızüppe, sahici-taklit, yerli-yabancı karşıtlıklarını aşmanın, bütün bu kültürel içeriğe belli bir mesafeden, bu ikilikleri yeniden üretmeyecek bir açıdan bakmanın yolu var mı? Birbiriyle yakından ilgili olduğunu düşündüğüm, okurun da sonunda birbirine bağlayacağını umduğum bütün bu sorulan kuşkusuz yalnızca Türkiye'ye bakarak cevaplamak mümkün değil. Ama yeryüzündeki kültürel eğilimlerin bu ülkede hangi basınçlarla nasıl şekil değiştirdiği, zamanla bir reflekse dönüşen hangi tepkilere neden olduğu, nihayet yerel içeriklerle birleşip kültürel imgelerin içinde nasıl bir hayat sürdüğü de bir o kadar önemli. "Acıların Çocuğu", "Azgelişmiş Babalar", "Kötü Çocuk Türk" ve "Orijinal Türk Ruhu" adlı yazılar, bu alaturkalık yazgısını eleştirel bir mesafeden, yadırgamanın sağladığı imkânlarla da bir kültürel problem olarak tanımlama çabasının sonucunda ortaya çıktı. Popüler kültürün çoğu zaman rahatça içine yerleştiği, dahası bir sektöre dönüştürdüğü, ama bence yalnızca popüler kültürü değil, aynı zamanda popüler olsun olmasın edebiyatı da yakından ilgilendiren bu ruhsal-kültürel malzemeyi çözümlemeye çalışıyor bu yazılar. Türk kültüründe modem açmazların sonucunda ortaya çıkmış, bu açmazlarla başetmek üzere üretilmiş olmalarına rağmen çoğu zaman onları yeniden üretmeye yarayan kültürel figürlere, hiçbirimizin yabancısı olmadığı çileli kahramanlara, yabancı isteklerin esiri olmuş züppelere, kudretsiz babalara, yetim oğlanlara, nihayet kötü çocuklara yakından bakmayı deniyor."

    Hala okuyorsanız daha ne anlatacaksın yazar herşeyi söylemiş diye soruyorsunuzdur bana herhalde. :):) Çok uzatmayacağım iki konuya değinip bitireceğim.:):) Söz

    Yazarın ilk yazısı Orhan Gencebay ile başlayıp İbrahim Tatlıses ile devam ediyor.Nasıl yani? 80'li yıllarla beraber yeşeren arabesk kültürünün iki ikonu. Birincisi acılara bir kabullenişi,yenilgiyi başlangıçta bir kanıksama gösterir. Dağıtılmış olan payına razı olan ne kadar haksızlığa uğrasada abilerine saygı gösteren mütevazi profil. Peki ikincisine baktığımızda bir isyan bir reddedişle karşılaşıyoruz. Dağıtılmış olan payına razı gelmeyen küçük kardeş profili. Türkiye Cumhuriyeti'nin geçirdiği kültürel süreci çok güzel ifade eden iki aktör.Burada yanlış veya doğru yok sadece toplumun aynı şekilde evrildiğine dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu iki ikon hala yaşıyor ve hangi çizgide olduklarını size bırakıyorum.

    Ikinci değinmek istediğim konu çocuklar. 90 öncesi nesil az çok hatırlar Kemallettin Tuğcu'nun romanlarından esinlenilerek yapılan filmlerden geçilmezdi televizyon. Peki ama neydi bu filmlerdeki maharet. Öncelikle filmleri bi anımsayalım: mutlu iki çocuklu bir aile. Bir lekilde baba hapse girer ya da başına bir şey gelir, anne hastalanır ( genelde kanser ve verem). Ailenin iki çocuğundan erkek olan (kız olma ihtimali çok düşüktür) kız kardeşini korur, okula yollar...vs. Çocukların başına akılalmaz olaylar gelir lakin hep ayakta ve saf kalırlar. Sonrası malum erkek çocuk para kazanır babasını hapisten kurtarır, annesini hastaneden çıkarır...vs. Hiçkimsede 10 yaşındaki çocuk nasıl yapar diye sormaz. Önemli olan çocuğun temiz ve saf kalmış olması seyirci kendini çocukta bulur. Bende temiz kaldım kirlenmedim diye tekrarlar içinden mutlulukla. 80'li yılların ortalarında sokak çocukları kavramı çıktı. Raslantıda bu ya. İnsanlar o filmlerde izledikleri çocuklara hiç benzemiyorlardı. Sigara içen, yapıştırıcı koklayan,evsiz, pis kokan,kapkara çocuklar...Kurgulanan çocuklara besledikleri merhametin birazını bile göstermediler bu gerçek olan çocuklara. Bu çocuklar insanların algılarını alaşağı etti bi nevi. Hani televizyondaki çocuklar,mutluluk...hiçbirinden eser yoktu. İnsanlar hiçbir zaman çocuk kalamayacaklarını ve sürekli herşeyde iyi veya kötü olması gerekmez, yaşam ve ölüm arasındaki süreçte, kirleneceğini yavaştan farketti.

    Kitapla kalın.
  • Kanıksama hastalığına tutuldum. Mumla, beni kuşatıp kendine tutsak edecek kahramanlar, romanlar arar oldum.
  • çıplak yara gibi kal
    hiçbir acıya alışma
    hiçbir zulmü kanıksama
    her şeyi tekrar ve tekrar gör yeniden
    görmek, cehennemin olsun
  • Uzun bir inceleme oldu. Kitap kadın erkek ilişkilerini ele alıyor. Kıskançlık ve yarattığı psikozlar, toplum eleştirisi ve Tolstoy'un ahlak anlayışı çerçevesinde incelenmiş.

    Tolstoy'un bu kitapta yaptığı şey, tıpkı bazı dramların başında olduğu gibi en veciz ve en mücmel şekilde bize fikirlerini havada uçuşturacağı bir ortam hazırlamak ve tıpkı bir "squash" sahası gibi fikirlerinin ordan oraya sekmesini izlememize imkan tanımaktı.

    "Neden devam etsin ki insan soyu?" diyordu Pozdnişev, romanın ana karakteri, karısını öldüren bir cani, iyi bir hatip. Tolstoy kendi dünyasından fırlayan karakterlerinden en çok onun konuşmasına izin veriyordu. Belki de en çok hissiyatı onunla paylaşıyordu. Zaten kişi daim kendine dair olanları duymak ister, velev o velev bu şahıs hakkında konuşulsun, o bana benziyorsa istediği kadar konuşabilir. Bize kendi dünyamızı anlatan romanlara roman diyormuş Goethe, tartışılabilir: Bize bizi, bizim anlamadığımız şekilde anlatan şeylere roman denmeli aslında. Yani, Woolf'un iddia ettiği gibi roman hayatın aynası olmamalı.

    Romanın başında kadınları ata benzeten yaşlı tacir ve yanında "meriç"iyle dolaşan feminist kadın avukatın aynı vagonda sohbetlerini dinlerken işler çok daha karmaşıktı. Gönül isterdi ki, Tolstoy bunu sürdürsün bu karakterleri boğuştursun, karakterler birbirini kündeye yatırmak için uğraşırken biz "müsademe-i efkardan barika-i hakîkat"ler toplayalım. Tercih etmemişti bunu Tolstoy, belki de sonunda karısını öldürdüğü bilinen bir adamın kendini aklamak için uzunca bir süre sözünün kesilmeden konuşabilmesine imkan tanımak gerekirdi. Mahkeme beraat veriyordu da acaba vicdanlarımızda beraat verebilecek miydik Pozdnişev için?

    Öyle ya da böyle, Pozdnişev'in baştan beri dürüst bir insan olarak tasviri onu peşinen kınamamıza engel oluyordu. Hem zaten Pozdnişev her haliyle radikal biriydi, bir kişi evliliği zindan, cinsel birleşmeyi de hayvanvârilik olarak görüyorsa ve bunları bir şekilde temellendirebiliyorsa sonunda karısının canına kıymasını yadırgamamak gerekir.

    Hem Tolstoy, nesirde bir kreşendo ustası olduğunu öyle bir isbât etmektedir ki, karısını öldüren bir karakteri anlatması, kaza yapacağınızı bildiğiniz bir yolda sizi direk duvara toslatmak yerine sert virajlardan geçerken hızı tedricen artırarak o kazayı hakettiğinizi düşündürtmesine benzemektedir.

    Uçlarda bir adamı anlatmaktadır Tolstoy, karakterine her anlatırdığını tasdik ettiğini düşünmek saçmadır. Öyle olsa Balzac; aynı anda hem dünyanın en alıngan insanı hem de en cesur insanıdır demek gerekirdi, yahut Grange bir cânidir demek...

    Tolstoy bir şeyi gözümüze sokmaktadır: Dünyanın en güzel gözüken şeyleri bile en kötü şeyleri olabilir. Dolayısıyla ey sevgiye iman edenler! Kurduğunuz bu hayal dünyası semâlarında âsude süzülüyorken sislerin arkasındaki koca dağlara çarpabileceğinizi unutmayın. Bunu size daha önce Werther'de olduğu gibi tersine dönen bir hikaye ile anlattılar, ben şimdi baştan beri düşüncelerinde yönünde hiç bir değişiklik olmayan, yalnızca duyduğu ızdırap gittikçe artan bir adamla anlatacağım; ızdırabı sonunda ızdırabın kaynağını kaldırmakla da sona ermeyecek, demek ki kaçınılmaz bir ızdırapdır bu onun için...

    Gerçekten de ızdırabın kaçınılmazlığı vurgulanır sürekli. Pozdnişev önce; kaçmak, ayrılmak, sonra kendini öldürmek ve en son karısını öldürmeyi tasarladığı merhalelerden geçmiştir. Son merhaleye kadar, her merhalede çuvallamıştır Pozdnişev. Burada kaçınılmaz ızdırabın bir diğer veçhesi de bize bakmaktadır. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan her hangi bir kişi, Tolstoy'un bu kitapta anlattığı aile içi kavgalara az ya da çok maruz kalmıştır. Bir yandan da Tolstoy bu kavgaları en karanlık, en yoğun duygularla tasvir ederek bize umut vermektedir: "Yalnız değilsiniz, çektiğiniz ızdırap her yerdedir ve kaçınılmazdır."

    Eserin ikinci kısmı diyebileceğimiz bölümde Pozdnişev'in kuvvetli kıskançlık duygusunu izleriz. Karısıyla olan her muhabbeti kavgayla bitmesine rağmen, kendisinden daha yetenekli ve çekici olduğu için, onu delicesine kıskanmaktadır. Pozdnişev için bu durumda ondan ayrılmak kendinin ona layık olamadığı intibasını bırakacağı için bu fikri sürekli kafasında ertelemektedir. İkinci olarak da ailenin onurundan bahsetmektedir, üzgün ve mutsuz bir ailenin pek kıymetli onuru... Dolayısıyla ayrılık yerine, hiç tasvip etmese de, başkalarıyla aynı hataya düşerek karısının başka erkeklerde alaka uyandırmasına izin vermektedir. Ve bu müzik aracılığıyla olmaktadır.

    Bu itibarla vurguladığı şeylerden biri de sanat, bilim gibi alanların kudsiyetinin cinsler arası yakınlaşmayı ne kadar kolay hale getirdiğidir. Bunlara itiraz edildiğinde o alanların kudsiyetini anlamamış olmakla itham edilmekten de korkmaktadır bir yandan. Pozdnişev'de bir çoğumuz gibi zamanında "ben onlar gibi olmayacağım" deyip zamanı gelince onlardan biri olmaktadır hâsılı.

    Tedrici ilerleyişin duraklarından biri de, ilk defa şiddet kullanma temayülüdür. Burada sarsıcı bir tespitle karşılaşırız: Kişiler ilişkilerindeki küçük olaylara yüksek perdeden cevaplar verirse, daha büyük olaylarda cevabın büyüklüğünü göstermek için şiddet kullanmak zorunda kalırlar. Dolayısıyla şiddet sanıldığı gibi sadece bir anlık bir patlamanın değil, aynı zamanda bir sürecin de ürünü. Bunu sanıyorum Ahmet Çakar'dan da duydum, âmiyâne şekilde: "Gençler, karı köpeği olun ufak konularda ki, büyük bir mesele olduğunda sizin dediğiniz olabilsin." diyordu.

    Kitabın adı bir müzik eserine telmihen konulmuş. Sanıyorum bu müzik eserinin Beethoven'ın Kreutzer adlı usta bir kemancıya çalması için ithaf ettiği bir sonat olduğu çoğu kişice biliniyordur. Eserin Tolstoy'ca da övülen ilk allegro bölümü kemanın tüm dikkatleri üzerine topladığı bir bölüm. Tıpkı romandaki Trukaşevski karakterinin herkesin ve özellikle Pozdnişev'in dikkatini çekmesi gibi.

    Münhasıran bir virtüözün inişler ve çıkışlarıyla tefahhur etmesi için bestelenen bu parça ise romanın ruhuna uyuyor diyebilmek güç. Ben okuyuşum ve yazışım sırasında kasvet ve hüzün getiren Brahms'ın F Majör 3 numaralı Senfoni' sini (Op.90 ) (özellikle üç ve dördüncü bölümleri) dinledim. Kendi bataklığından sürekli kaçan ve kaçtıkça daha çok batan Pozdnişev'in durumu bu müzik eseriyle gerçekten tenasüp içeriyor. Romanda Pozdnişev'in ara ara eşiyle barıştığı anlarda olduğu gibi Brahms'ın eserine ara ara güneş doğuyor, tabii bir bataklığın içinde olduğumuzu unutturmamak kaydıyla.

    Sonuç olarak, Kreutzer Sonat'ın müzik eseri olanıyla edebî eser olanı arasında yaratıcılarının dahi olması dışında pek müştereklik kuramıyorum. Daha önce ifade ettiğim gibi gerilimin artışı dolayısıyla kitaba Maurica Ravel'in "Bolero" sunun ismi de gayet verilebilirdi.

    Haricen Pozdnişev'in müzik hakkında yaptığı soyut değerlendirmeler de ele alınabilir. Ancak bu bahsi uzatmak yerine tek tespitine değinerek geçelim. Ahlaksız birine müzik öğretmek ne kadar yerinde olduğunu sorgularken "Bu korkunç güç herhangi, sıradan bir insana teslim edilebilir mi?" der Pozdnişev, Kreutzer Sonat icra edilirken herkes mest olduğu sıra. Bunu kendisi böyle bir yetenekten yoksun olduğu ve çalan kişiyi sevmediğinden mi, yoksa gerçekten inanarak mı söyler bilinmez. İbnülemin de benzer şeyi, ahlaksız birine ilim öğretmek eşikiyanın eline kılıç vermek gibidir diyordu. Bu üzerinde durup düşünülmesi gerekli tespitlerden yalnızca biri.

    Eserin sonlarına doğru Pozdnişev'in içindeki kıskançlık, ateşini harlayan bir olayla karşılaşıyoruz. Görevi sebebiyle bir süre Moskova dışına çıkmak zorunda kalıyor Pozdnişev, ve o sırada aklına gelen vesvelerle resmen kafayı yiyor. Öbür odadayken bile karısının ne yaptığını düşünen bir adamın, onu bırakıp başka şehire seyahati gerçekten akıl kârı değil. Açıkçası Pozdnişev'in başına ne geliyorsa kendini tanımamasından ve tanısa bile bunu inkar etmesinden geliyor. Daha kendini kontrol edemeden karısını kontrol etmek istiyor ve "onun arzu etmekten kendini alıkoyamadığı şeyi arzu etmemesini istiyorum" diyor, ama yaptığı her şeyle durumu daha da kötüleştiriyor.

    İşte bu bocalamalar içinde çırpınan Pozdnişev'in aklından bir anlığına karısını öldürmek geçiyor. Ve bu geçiş anında o fikre yeterince irdeleyip kökünü kurutmuyor. İşte fikrinin gemisinde açılan o küçük delik vesvese sularıyla doluyor, doluyor ve sonunda kontrol edilemez bir patlama yaşanıyor. "Delirmenin de kendi kuralları vardır." diye belirtiyor Pozdnişev "Böyle yapacağımı en baştan da bilmiyor değildim" diyor.

    Buradaki durumu adli psikiyatrinin verileri ile de yorumlayabiliriz: İnsanın zıt yanları daima fikrine çeşitli ilhamlar verir. Bunlardan insanlıkdışı olanları yeri geldiğinde köküne inilip kesinlikle karşı çıkılmak gerekilen şeylerden olduğu yakîn surette ispatlanmazsa, gittikçe daha tanıdık gelirler. Bu tanıdıklık ise doğması gereken tiksintiyi azaltır, bu da kanıksamanın kapısını açar. Bu kanıksama bir kere yerleşmiş ise de câniler, pedofiller oluşur. Pozdnişev'in de meşum fiili gerçekleştirdikten sonra çektiği uyku sonrası düşündükleri geminin açılan mezkur delikten dolayı battığını tasdik eder niteliktedir. Çünkü o, karısını öldürmediğini değil onu öldürmesini gerekli kılan sebebin ortadan kalktığına dair bir rüya görmüştür.
    Gandhi'ye atfedilen söz durumu özetler niteliktedir:

    Düşüncelerinize dikkat edin

    duygularınıza dönüşür…

    Duygularınıza dikkat edin

    davranışlarınıza dönüşür…

    Pozdnişev'in roman sonunda beraat ettiğini okuruz. Bunun vicdanlarımıza hitap edip etmediğinin tartışılırlığını söylemiştik. Tolstoy'un bu beraati tasdik edip etmediğini de bilmiyoruz. Ancak konu kıskançlık olunca en beklenmedik tepkilere hazırlıklı olmalıyız:
    Tıpkı Eminem ve Dr.Dre'nin "Guilty Conscience" şarkısında anlattığı gibi: İyi taraf ve kötü taraf; bir dükkanın soyulmasında, bir kızın ayartılmasının ahlakiliğinde ihtilafa düşerler. Ancak eve geldiğinde aldatılığını gören adamın öfkesinin fiili meşru kılabileceğinde her ikisi de müttefiktir.
  • "Meğer feleğin çemberinden geçmek bu imiş. İnsana, bir tevekkül... Hayır, ıstıraba karşı bir dayanıklılık, bir kanıksama geliyor. İnsan, kendi yaralarını berelerini sanki bir başkasının yaraları bereleriymiş gibi melhemleyip sarmağa alışıyor."
    Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    Sayfa 139 - İletişim Yayınları