• en yakın arkadaşın sevgilisinden bahsetmesiyle cereyan edebilir.

    +ya işte öyle bıdı bıdı yere gittik ıbıdık gıbıdık yedik ya bu çocuk bıdı bıdı bıdı yaa canım benim.
    -kanka. bak sen bu çocuğu sevmiyorsun, sadece pısırık ve zengin diye gezdiriyosun yanında ya kızım yakışıyo mu hiç sana bu çocuk allasen annesi gibi kalıyosun yanında bıdı bıdı bıdı...
    +gerçekleri hatırlatmasan olmuyo dimi.
  • 208 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Holden Caulfield sendir ,bendir ve odur kısaca hepimizi temsil ediyor. Ergen kardeşimiz derslerinden sıkılmış çevresinde aradığı huzuru demesek de rahatlığı bir türlü bulamadığı için kendini kendiyle eğlendiriyor. Ne isterse onu yapıyor. Bizim istediğimiz ama bir türlü sahip olamadığımız kafa rahatlığını çok güzel bir şekilde yaşıyor.

    Holden bundan sonra benim kahramanım kendisi diğer kahramanlara benzemiyor bir süper gücü yok uçamıyor gözünden lazer çıkaramıyor. Özel gücü ne biliyor musunuz ? Absürd oluşu gerçekten okurken o kadar çok zevk aldım ki hani bir kitabı alırsınız ya yazar sizinle konuşur gibi olur he işte bu kitabı okurken burada da aynı mantık var ama biraz daha samimi bir dostluk oluşuyor aranızda Holdenla. Okurken kolunu boynuma atıyor anlatıyor eğleniyoruz gülüyoruz.

    Holden herkesin olmak istediği dürüst kişiliği de temsil ediyor içinde negatif duygularda var bunları yansıtmaktan da korkmuyor çünkü bunlar gerçekler şeyler ne kadar negatif olsalar bile.Kendiyle de oldukça barışık kimsenin olamadığı kadar.


    Son olarak kitap, absürd içsel yolculuğunu okurla kanka gibi paylaşan Holden kardeşimizin hikayesini çok güzel anlatmış.Kitabın orjinal adını çevirdiğimiz zaman aslında gönülçelen olduğunu biliyor muydunuz? Ve Teoman'ın en sevdiği kitap olduğunu ve artık tahmin edin artık ya iki tane ipucu verdim. Evet evet Teoman'ın gönülçelen şarkısının adı bu kitaptan geliyor.


    https://www.youtube.com/watch?v=KAOSiyJGlOQ
  • 320 syf.
    Ne yaptın Rahmi hoca?

    Betimlemenin dibine vurup sayfaları kanatmışsın desem yeridir. Hangi kafa ile yazdıysan bu kitabı o kafadan bende istiyorum. Sırf bu kitabı yazabilmek için kafayı bile sıyırdığını düşünmekten kendimi alamıyorum. İlham perileri ile flört mü ettin, Şizoparanoidlerle kankamı oldun yoksa Nirvanaya çıkıp aşağı düşerken mi yazdın bu kitabı. Beyninin içinde zulaladığın gün ışığına çıkmamış kelimeleri bir araya getirip kombo yapmışsın. Bu da yetmemiş gibi avazı çıktığı kadar bağırtmışsın kelimeleri.
    Bunları iç sesim yazdı.

    Sıra bende...

    Hadi biraz gezintiye çıkalım.

    Yer: Dünya

    Zaman: Orta çağ

    Manyaklığını belli bir seviyede tutmayı başaran insanlar, toplum nazarında bilgisine ihtiyaç duyulan bilir kişi olarak kayıtlara geçmiştir.

    Bu kişiler soylu ise namı dağları, denizleri aşıp uzak diyarlara kadar yayılmıştır. Yok eğer fakir bir köylü ise, puslu ormanların zifiri karanlığında, kurtlar ve çakallarla kanka olmaya, ya da kızgın güneş altında bir çöl bedevisi olmaya itilmiştir. Çünkü dini bütün ahlak timsali insanlar (yersen) bu kişilerin katlini vacip kılmıştır. Hatta baş'larına ödül konulup cadı avcılarının hedefi haline getirilmiştir.

    Manyaklığı, aptallığa evrilen insanlar ise kimse tarafından ciddiye alınmadan ömürlerini kuru ekmeğe muhtaç olarak bitirmişlerdir.

    Her zaman söylenir, dahilik ile delilik arasındaki ince çizgi muhabbeti. Bence burada bir yanlışlıklık var çünkü dahiler zeten delidir. Yukarıda bahsettiğim kontrol aşamasını ellerinde tutmayı başarabildiklerinden delilikleri hiç göze batmadan yaşamakta ve ya imrenilen bir özellik olarak kişiyi yüceltmektedir.

    Yer: Dünya

    Zaman: Günümüz

    Bunu söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama insanlar korkudan ne manyak olabiliyor ne de dahi. Bir dahi çıkıyor kanserin çaresini bulduğunu söylüyor konferans için giderken trafik kazası geçirip ölüyor. Ertesi gün laboratuvarı yanıp kül oluyor. Başka bir manyak çıkıyor su ile çalışan araba yaptığını söylüyor petrol devleri "gel evladım bir anlat diyor" bu garibimde para kazanma umuduyla tıpış tıpış gidiyor o gün bugündür adamdan haber alınamıyor. Bu ve buna benzer bir sürü hadise var cereyan etmeyen bilinmeyen. Bu yüzden günümüzde dahiler içinde manyaklar içinde en favori meslek yazarlık. Yanlışlıkla bile toplum yararına bir şey yapılsa ya özellikle finanse edilmiyor yada gömün gitsin deniyor.

    Okuyan herkese teşekkür ediyorum.

    Not: Doğal olun kendinizi daha çok sever siniz.

    Not not: Önce kendinizi yargılayın, sonra empati yapın.

    Not not not: 5 yaşındaki halinizi gözünüzde canlandırın şimdiki halinizle onu sevin koklayın, onunla konuşun hatta özür dileyin sonra bağrınıza basın. Bunu yaptığınızda aslında zaman içinde kendinize ne kadar haksızlık yaptığınızı ve kendinizi nasıl hırpaladığınızı anlayacak sınız. Ve değerinizi anlayacak sınız. O küçük çocuğu üzmeyin.
  • 734 syf.
    "Gerçekten de homo sapiens'in homo religiosus olduğunu ileri sürmenin geçerliliği var."

    ________

    Kitabın önsöz kısmı yazarın kendi Tanrı inancının seyrinin samimi anlatımıyla başlıyor. Severek okuduğum bir başlangıç kısmı oldu.

    Kitabın 'Başlangıç' bölümünde, insanlığın tanrı fikrinin ilk izleri incelenmektedir. Bu izler bizi insanların anlam arayışına, bilinmeyene duyulan ilgisine ve korkusuna götürmektedir.
    Yaygın kanı, çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa bir evrimin olduğu yönündedir. Kitapta böyle olmadığı, ilkel insanlarda Gök Tanrı inancının olduğu, sonra bu durumun insanların zihninde yavaş yavaş önemini yitirerek rafa kaldırıldığı yapılan bir araştırma örnek gösterilerek vurgulanmaktadır. (Burada Gök Tanrıdan kasıt, spesifik olarak Türklerin dini olan Gök Tanrıcilik değildir.) Çünkü insanların tanrı evriminin en önemli yönlerinden birisi de guncellenebilir ve insanların zamanla değişen zihinsel yapılarına ve dünya görüşlerine uygun olmaları gerektiğidir yani islevselligidir. Diğer önemli özelliği pragmatik oluşudur. Bu özellikle Yahudilerin tanrı anlayışında görülmektedir; yani Yehova'da. Yehova, Yahudilerle diğer tanrılarla tapmamalari, sadece kendisine tapmalari karşılığında onları koruyacağı yönünde anlaşma yapan ve şiddet göstermeye meraklı gaddar ve oldukça tarafgil bir tanrı. Yani farklı tanrılara saygılı en azından tahammüllü Pagan Tanrı inancindan artık Yahudilerin tanrısı ile beraber yeni bir Tanrıya evrim söz konusu: Tarafgil, gaddar, şiddetten hoşlanan, insanlara anlaşma yapan, dünyaya müdahale eden... bir Tanrıya.

    Ayrıca şunu belirtmek istiyorum, yazar bu ilk bölümden vurguladığım durumları Sümerlerden itibaren mitoslara ve değişik çalışmalara değinerek kronolojik olarak açıklıyor.

    _______

    "... geçmişte kendilerini kurtardığında İsrailliler kendisine şunu söylerlerdi: "Bizi kurtarmakla kendini kurtarmış oldun."

    İkinci bölümde, İsrail Tanrısinin diğer Pagan tanrılariyla gerçekleşen var olma savaşının, sonra da tek kalmak için yaptığı savaşın izlerini takip ediyoruz.

    Yehova sıklıkla kendisinin tek olduğunu vurgulamasina rağmen Yahudiler, savaşın tehlikesinin geçtiği her dönemde eski Pagan tanrılarına dönüyorlar veya Yehovayla beraber onlara da ibadet ediyorlar. Bunda Yehova'nin daha çok savaşçı bir tanrı olmasi ve bu nedenle Yahudilerin sosyal hayatlarındaki gereksinimlerine ve isteklerine karşılık verememesi etkendir. Kıskanç ve bencil bir Tanrı olan Yehova da Yahudileri sürekli tehdit etmekte ve felaketler yoluyla tehditlerini somutlastirmaktadir. Tabiki burada Yehova adlı tanrı direkt bunu yaptı gibi bir anlatım oldu ancak gerçek: Yahudi halkını bir tutmak, belli kanunlarla sistemli, müreffeh bir toplum ve devlet sahibi bir halk yapmak için ugrasan Yahudi krallarinin, liderlerinin kendi düşüncelerini Tanrıya atfederek insanların itaatlerini sağlayabilmeye çalışmalarıdir.

    Sürgünden sonra Yahudilik dini resmen doğmuş. Çünkü sürgün sırasında insanların düştüğü büyük umutsuzluk ve cefalar, insanları Pagan tanrılarından yüzlerini cevirmelerine kendilerine en çok umudu ve yaşama tutunma isteğini veren Yehovaya sarilmalarina neden olmuştur.

    Yahudiligin Yunan felsefesiyle tanismasiyla, Yahudiler geçmişte hiç yapmadıklari bir şeyi yapmaya başlıyorlar: Tanrılari Yehova'ya felsefik temeller sağlama.. Tabiki burada Yunanlıların anlamlandirma temelli anlayisiyla değil, daha çok pragmatik anlayışla ve Tanrı korkusu temelli felsefelerini şekillendirmisler. Bilgelik, Yunanlıların dediği gibi zekanın değil, Yehova korkusunun eseri olduğunu iddia etmişlerdir. Ve giderek insanla güreş tutan, insanla beraber yemek yiyen, insanla adeta kanka olan tanrı giderek ulvilesiyor, insandan uzaklaşıyor, insanın aklının alamayacağı, ancak onun yeryüzündeki etkilerinin izlenebilecegi kutsal imge haline gelmektedir. Hatta Yahudiler, tanrının ismini bile ağızlarına almayi kötü bir şey olarak görmüşler.

    Bölümün sonuna doğru, hahamlarin toplumsal düzeni koydukları kurallarla (kendilerini yeryüzünde Tanrının temsilcileri, görevlileri olarak görüp) sağlamaya çalıştıklarını ve bunun sonucunda giderek
    "insanların merhamet duygusunun gelişmesine ve Eksen Çağı dinlerinin temel özelliği, insan soydaşlarına saygı göstermelerine yardımcı olan bir ideale dönüşmüştür."

    _______

    "Bütün dinler değişir ve gelişir. Aksi taktirde mutlak hale gelirler."

    Üçüncü bölümde, Hristiyanlığin doğuşunu, Yahudilikten ayrılmasını ve gelişimini görüyoruz.
    Havarilerin içinde Pavlus, reformistligi ve ufkunun genişliği ve en önemlisi hırsıyla diğerlerinden ayrılıyor. Özellikle Pavlus'un şekillendirdigi İsa kültü ile Yahudiligin vahşi tanrisindan artık usanmis insanlar yavaş yavaş ilgilerini bu yeni oluşmakta olan Tanrıya çevirmişlerdir. Burada şunu belirtmek isterim, Pavlus'a çok haksızlık ediliyor. Çünkü sandığımız gibi ortada tamamlanmış, herkesin mükemmel anlayacağı şekilde bir tebliğ aşaması geçirmemis Isa'nin kafalarda soru işareti bırakmış öğretileri bulunmaktadır. Dolayısıyla gerek Pavlus gerek diğer havariler, bu soru işaretlerine cevap arayan insanlar olarak da görülebilir.
    Pavlus, Yahudilikte reform yapmak isteyen ve goyim adı verilen Yahudi olmayanlara da dinin hitap etmesini isteyen birisi gibi gözüküyor bana. (Bu Pavlus harika biri demek değildir.)
    Ayrıca ne Pavlus ne de diğer Havarilerin anlatilariyla kafalardaki soru işaretleri dağılmiyor aksine daha çok soru işareti oluşuyor. Dolayısıyla bundan kaynaklı, Gnostikler, Markionistler gibi daha birçok teolojiler oluşuyor.

    Bu teolojilerden Origenes'in fikirlerinden oluşani, Kitabı Mukaddes'in simgesel okumayla yani işi mecaza dökerek anlasilabilecegi yönünde. Bu zat ile beraber sanırım 'ya siz yanlış anladınız, orada mecaz var' anlayışı başlamış.

    Mecazci Origenes'ten daha önemlisi ve fikirleri bizim tasavvufcularin fikirlerini anımsatan hatta çok benzer olan Plotinos'tur. Bu zat da ancak kendi içine dönerek insanın kendisini Nihai Bir diye isimlendirdigi şeyi (Tanrı gibi) anlayabileceğini, onunla bütünleşebileceğini ve O olabileceğini söyler. Şu fikri hepinize tanıdık gelecektir eminim:

    "O Herşey ve Hiçbir şeydir; mevcut şeylerin hiçbiri olamaz, ama bununla birlikte, o hepsidir."

    Romalılar, geneksel bir anlayışa sahip, yeniliğe yani dini konularda yeniliğe kapalı oldukları ve ataların dinlerine uymayanlari (kendi Pagan tanrılarına inanmiyorlar diye değil, Yahudi olan bu insanlar kendi Yahudi inançlarına uymadiklari için) sapkin olarak gördükleri ve düzeni bozmaya yönelik tehlike olarak gördükleri için Hristiyanlara hoş bakmamislar ve yayılmasını engellemeye çalışmışlar. Lakin Konstantin, Hristiyanligi resmi din olarak kabul edince ibre Hristiyanliga dönmüş. Hristiyanlik, merkezi kilise etrafında sekillenmeye ve kentli bir din olmaya evrilirken başlarda kilisenin, aşırıci, vahşi, kan isteyen teolojileri uysallastirarak olumlu bir yol izlemiş; barışçı bir izlenim kazandirarak insanların gönlünü kazanmıştır.
    Ancak bu gelişmeler Hristiyanligin Tanrısinin doğum sancılarıydi sadece...

    _______

    "Gerçekte Tanrı'ya 'Hiçlik' demek daha doğrudur."

    Dördüncü bölüm, doğumunu 20 Mayıs 325 yılında İznik Konsilinde tamamlayan Hristiyanlığın Tanrısı yani Teslis inanci üzerinedir.
    İki temel üzerine şekillenen bu teslis tartışmalarinda;

    Arius'un başını çektiği kesime göre, İsa insan olmasa şayet, insanlara bir örnek oluşturmayacagi üzerinden yola çıkarak şekillenir. İsa örnek alınamazsa insan Tanrisalasamaz. İsa mükemmel oğul olarak tefekkür etmiş ve insanlar da onu örnek olarak aynı yolu izlemelidir.

    Athanasius'un başını çektiği gruba göre ise durum şudur: insanı kalitimsal olarak zayıf görür ve hiclikten gelen insanın günah işleyerek hiçliğe dönüşünü ancak Tanrı müdahale ederek, her şeyi kendisinden yani logostan yaratarak kurtarabilir.

    Bu iki anlayış İznik'teki konsilde kozlarını paylaşır ve Athanasius'un fikirleri galip gelir. Sonuç olarak meşhur teslis inancını anlatacak olursak: Tanrı tektir. Tanrıyı anlatmaya aslında hiçbir kelime ve anlatım yeterli gelemez,hep eksiklik olur. Bu nedenle Hristiyanlar, Tanrınin kendisini Baba, Oğul (logos), Kutsal ruh olarak gösterdiğini söylerler. Daha doğrusu dışardan bakan insan bu şekilde görür ancak içinde Tanrı tektir. Bunu şu şekilde ifade edersek: Dışardan yüzüme bakarsanız gözlerimi, ağız ve burnumu ve kulaklarımi görürsünüz. Ancak aslında ben bunlarla beraber daha derinde Tek Ben'im. Özümü göremeyen insanlar dışardan beni bu üçlü olarak görür, bu üçlünün ardındaki Bir'in farkına varırlar.

    Kregyma ve Dogmaci olarak iki farklı yönü olan Hristiyan bilgilerinin ilki, daha çok kutsal metinlerin açık öğretisine dayanır ve daha çok Batı Hristiyanligini sekillendirmis; ikincisi ise sözcüklerin ardındaki gizemlere yoğunlaşmış ve bu da daha çok Doğu Hristiyanligini şekillendirmis.

    Roma'nin barbar kavimler neticesinde parçalanmasi, büyük zarar görmesinin de etkisiyle Augustinus'un ilk günah öğretisi ile beraber Batı Hristiyanligi ve dolaylı yoldan Doğu Hristiyanligi hayli olumsuz etkilenmiş ve ayrılıklarin daha da artmasına ve insanın dünyaya daha çok yabancilasmasina sebebiyet vermiştir. Doğumunu yapan Teslis'in sancıları hiçbir zaman dinmemis ve hala devam etmektedir.

    _______


    "Muhammed olağanüstü zeka sahibi biriydi. 632'de öldüğünde, Arabistan'ın neredeyse bütün aşiretlerini yeni bir birlik, ummalı (ümmet) içinde toplamıştı."

    Beşinci bölüm, Birliğin Tanrısı adıyla veriliyor ve İslamın Tanrısina ayrılmış. Yazar Arap toplumundaki kabile hayatınin, mürüvvet anlayışının bireycilige değil aşiretciligi yani toplumcu düşünmeyi temel aldığını ve bunun üzerinden şekillendigini vurgulamaktadir. Bu anlayışın sonucu olarak Arapların derin ve kuvvetli bir eşitlik inancinda olduğunu, ihsan ve merhamete dayanan erdemlere önem verdiklerini ve ertesi günü düşünmeyen bir yapıda oldukları söylenmektedir. Zamanla Mekke'nin ekonomik olarak yükselmesi sonucu kapitalist bir düşüncenin hakim olduğunu ve bireyselliğin arttığını, klasik Arap geleneğinin zedelenmesi neticesinde toplumda bir çöküş yaşandığını ve Muhammed'in bu çöküşün gidişatını değiştirmek için bir şeyler yapmak istediği soylenmektedir. Ayrıca Muhammed'in mensubu olduğu Haşimilerin etkinliğinin her geçen gün azaldığı da bir etkendir. Çöküşü engellemenin yolunu birlikte gören ve bunun en iyi Arapların da bildiği ve taptığı en büyük tanrılardan olan Allah'ın etrafında şekillenecek bir ümmet anlayışında bulan Muhammed çalışmalarına başlar ve öldüğünde büyük bir şekilde amacına ulaşır. Yazar bu konuda, Muhammed'in başta evrensel bir amacının olmadığını Mekke ve çevresine hitap ettiğini dile getirmektedir. (Kuran'dan yola çıkarak).

    Yazara eleştirim olacak: Yazar objektif davranayım derken aşırı olumlamaya girişmiş. Belki de yararlandığı kaynaklardan ötürü böyle bir fikri oluşmuş da olabilir. Çünkü olumlu gözüken âyetleri veya literatürü görmüş, bunlari ilk anlamlariyla anlayıp degerlendirmiş lakin olumsuz gözüken ayet ve literatürü ya es geçmiş ya da bunların ilk anlamlariyla değil de mecazi olarak değerlendirilmesini, başka bir anlamları olacağı yönünde fikir belirtmiş. Bu bence fazla olumlayan bir davranış olmuş ve objektifliğine zarar vermiş. Bu bizde de sıklıkla yaşanır. Mesela bizim dışımızdaki bir dini, ideolojiyi, bir fikri, kişiyi vb eleştirirken objektif davranayim derken aşırı korumacı ve olumlayan bir psikolojiye girebiliyoruz.

    Yazar, Muhammed'in ölümünden sonraki Hristiyanliktaki Arius- Athanasius tartışması gibi bir tartışmanın Mutezile- Hanbeli eksenli yaşandığına dikkat çekmiş.

    _______

    "Felsefe kendi inancını getirmekteydi."

    Altıncı bölüm: Filozoflarin Tanrısı'nda, üç dinin de Tanrı inançlarına akıl unsurunu katma çabalarını görmekteyiz. Bu işe ilk başlayanlar olarak Eski Yunan filozoflarinin eserlerini Arapcaya çevirerek hızla bilimde, felsefede, astronomide gelişmeye başlayan İslam dünyasıdir.

    Bu bölümde Kindi, Er Razi, Farabi, İbni Sina, Farabi, Gazali ve İbni Rüşd'un Tanrı hakkındaki akıl yürütmelerini, akılla Tanrı anlaşılabilir mi? temelli sorularını nasıl cevaplandirdiklarini görmekteyiz. İçlerinde en marjiinali Er Razi gözükmekte; "Vahyedilen öğretilere dayanmak yararsizdir çünkü dinler birbirleriyle uyuşmayabilir. Hangisinin doğru olduğu nasıl söylenebilir?" fikrine sahiptir.

    Diğer filozoflarin görüşleri akıl eksenli giderken, Gazali aralarından siyrilarak, felsefenin ve aklın Tanrıyı anlamada yetersiz olduğunu ve bunun boşa bir çaba olduğunu söyleyerek ve zamanla düşüncelerinin İslam dünyasına hakim olmasıyla da beraber İslam dünyasında Tanrı hakkındaki tartışmalar, fikirler akıl temelli değil inanç, mistisizm temelli yürümeye başlamıştır. Son felsefeci İbn Rüşd'un İslam dünyasında fikirleri rağbet görmez ancak Batı, onun sayesinde Yunan filozoflari tanır ve Batı da biraz geç kalarak bu tartışmalara katılır. Ayrıca İbn Rüşd'un öğrencisi Meymun da Yahudilikte bu akılcı temelli Tanrı tartışmalarına, öğretilerine başlar.

    Bölümün sonunda yazarın vurguladığı şu nokta çok önemlidir: "Bu kanıtlar inanmayanları ikna etmek için geliştirilmiş değildir çünkü bizim çağcıl anlamımızla ateistler henüz ortada yoktur."

    Şu açıdan çok önemlidir: Günümüzde televizyonlarda sıklıkla rastladığımız özellikle son birkaç yılda artan modernist hoca ve birkaç felsefeci 'ontolojik argüman ..' gibi argumanlarla aklında soru işareti olan insanları dinde tutmaya çalışıyorlar ve bunları bu bölümde işlenen filozoflarin kanıtlarıyla yapmaya çalışıyorlar. Lakin bu bölümdeki filozoflarin Tanrıyı kanıtlama çabaları yoktu, çünkü bu tartışmalarına başlamadan zaten Tanrıyı kesinkes olduğunu kabul edip sadece akılla da Tanrıya ulaşabilir miyiz? çabasındalardi. Bu nedenle günümüzde bu argumanlarla özellikle ateistlere karşı çok dayanıklı argumanlar yarattığını sananlar, baştan çelişkiyi göremiyorlar, ateistler Tanrıya inanmıyorken, Tanrınin olduğunu baştan kabul edip üstüne şekillendirdiğin argümanların bir değeri yoktur ki onların nezdinde.

    _______

    "Tanrı gizemdi."

    Yedinci bölüm: Mistiklerin tanrısı başlığıyla verilmektedir. Filozoflarin akıl temelli olan Tanrısı insanların tatmin edemiyor ve insanların duygularına ve zihinlerine uzak kalıyor; Gazali örneğinde olduğu gibi insanları çıkmaza sokuyor. Bu nedenle görüyoruz ki üç dinde de insanlar şu ortak sonuca varmışlar:

    - Sadece akıl Tanrıyı anlamak ve ona ulaşmak için yeterli değil.
    - Sonra bir adım daha öteye geçip şunu demişler: Tanrıya ulaşmak imkansızdır. "Peki napacağız!?" diye şaşıran ve aklında soru işareti oluşanlar olunca da Tanrının ancak yansımalarını görebiliriz sonucuna varmışlar, kelimeler ve lugatimiz bu konuda yeterli gelmez denmis. Hatta bu nedenle Doğu Hristiyanlığında bilinçli sessizlik diye bir anlayış var; Tanrıyı ifade edemeyeceğimiz için susuyorlar. Batı Hristiyanlığı, buna sanırım çok gıcık olmuştur. Düşünsenize teolojik bir tartışma var, Doğuya soruyorsun, adamlar susuyor ve pişmiş kelle gibi sırıtıyor.

    - Sezgisel olarak Tanrı anlaşılabilir denmiş, buradan da işte mistizm ve bizdeki Sufizm almış başını gitmiş ve zamanla da İslam dünyasında çok etkin olmuştur.

    İçsel deneyime önem veren bu akıma göre Tanrıyı dışarda aramak gereksiz bir çaba. Çünkü Tanrı herkesin içindedir hatta herkes Tanrıdan bir parçadır. Adeta Tanrı her insanın içinde keşfedilmeyi beklemektedir. Hallacı Mansur'un ifade ettiği şekliyle 'Enel Hak' (Ben Hakk'ım)... Bu kendi sonunu getirmiş, o işin başka tarafı ve mistik öğretilerin peşinden gidenlerin adeta kaderi olmuş bu durum.

    "Sufilere göre Hristiyanların yanlışı, tanrısalın bütün yaratılışının tek insanda toplandığını sanmalarıydı."

    Gerçekten çok marjinal insanlara benziyorlar. Ancak geleneksel din anlayışından çok daha anlayışlı ve hoşgörülü bir akım Sufizm. Çünkü her dinin Tanrıyı bir anlama etkinliği tarzı görüyorlar, dolayısıyla bu da hoşgörü ve saygıyı beraberinde getiriyor.

    Suhreverdi adında önemli bir insan var, karmaşık bir öğretisi var ama nihayetinde kutub'luk denen fikir bu kişiden çıkmış anlaşılan ve 'Mistiklerin kaderini' yaşamış ve canından olmuş.

    Bölümde başka anılan kişiler: Muhittin Arabi, Mevlana, Kabbalacilar ve Eckhart gibi Hristiyan mistikler... Farklı dinden ve farklı yıllarda yaşamış olsalar da temelde öğretileri aynı noktalara değinmektedir.

    "Mistisizm Tanrı dinlerinin görünürde terk ettiği eski mitolojileri canlandırıyordu."

    Bu cümle çok önemli özellikle 'görünürde terk ettiği' kısmı..

    _______

    "O'na yalnızca akıl yoluyla ulaşmaya çalışmak tehlikeli olabilir..."

    Sekizinci bölüm: Reformistlerin Tanrısı başlığıyla veriliyor; ağırlıkla Hristiyan dünyadaki Reform çabalarına egilmekle beraber İslami ve Yahudi dünyadaki yakın zamanlarda yaşanan gelişmelere de deginiyor.

    İslami çevrelerden özellikle Hindistan'da Moğolların hakim olduğu zaman hükümdarlik yapan Ekber'in bütün dinlere karşı hoşgörülü tavrı takdire şayan. "1575'de bütün dinlerden bilimadamlarının buluşup Tanrı üstüne tartışabilecekleri bir 'İbadethane' kurmuştur." Bu yaptığı onun o çağa göre ne kadar üst düzey bir kişilik olduğunu gösteriyor. Ekber'in fikri kelime manası Tanriya teslim olmak olan İslama her inançla varilabilecegini yönünde. Hükümdar olmasa muhtemelen taşa tutarlardi adamı.

    Yahudiler'deki durum: Luria adındaki bu dini konularla ilgilenen kişi, kötülük üzerine yoğunlaşmış ve sonuç olarak oldukça karmaşık bir fikre ulaşmış. Bu fikir kısaca Tanrı kendi dışında ancak kendisinin tezahuru olan bir dünya yaratıyor. Yani Tanrı'dan dışarda olduğumuz için kötülük vardır diyerek iyi Tanrının zihinlerde hüküm sürmesinin devamlılığını sağlamaya çalışmış.
    Yahudilerin mistikleri Kabbalacilar özellikle 1492'deki İspanya'dan sürgünü eski büyük sürgünleri gibi görmekteler. Yani, bu sürgün onları eski sürgün kadar sarsmis ve kötü bir ruh haline büründürmüş. Her zaman olduğu gibi çevresel etmenler, çağın iyi veya kötü şartları etrafında Tanrı imgesinde reformlar da beraberinde gelmiş. Buna göre, Tanrı kargaşa yarattığının farkında ve ilk planı Adem'i kendine bu ortamda yoldas yapmak ancak Adem elmadan (evet elma değil Bilgelik ağacı ama ben elma diyecem) yiyor ve Tanrisal ışık bir yere hapsoluyor yani tanrının plan bozuluyor. Tanrı ikinci plan yapıyor. Bu hapsolan ve aynı zamanda dağılan Tanrisal ışığı toplamakla İsraili görevli biliyor. Hatta Tanrı planları için Israile muhtaç gibi.

    "Yahudiler, Tanrı’yı yeniden biçimlenme ve O'nu yeniden yaratmakta ayrıcalık sahibidirler."

    Bu anlayış şu açıdan önemli. Bu öğreti sürgünün getirdiği eziklik psikolojisini aşmalarini sağlayarak özgüven veriyor Yahudilere ve günümüze değin izleri yansıyor.

    Hristiyan dünyada Katolikler ve Protestanlar başta olmak üzere birçok akım ortaya çıkıyor. Luther'in başını çektiği Protestanlar, oldukça kaderci bir anlayışa sahipler ve iyi veya kötü olmanın insanın elinde olmadığını, Tanrınin her şeye hakim olduğunu, onun takdiri olduğu şekilde yaşadığımızi söyleyerek, hayatın her alanını saran bir Tanrı imgesi telkin etmişlerdir. Bu durum da insanların akın akın karamsarlığa bürünmesine sebep olmuş ve bu sebepten olsa gerek Luther'in görüşleri Almanya ile sınırlı kalmıştır. Luther ayrıca antisemitik ve kadın düşmanı bir kisilikmis. Ben modern biri sanıyordum.
    Buna karşın Calvinizm denen akım ise uluslarası bir hedef gütmüş ve insanlara tercih hakkı verdiği için insanlara daha olumlu esinler; hayatları hakkında söz sahibi olma hissi vermiş. Dolayısıyla çok daha genel ve etkili bir etkisi olmuştur. İngiltere'de bu akımdan etkilenen, başını Cromwell'in çektiği Püritenler Devrimi yaşanmıştır.
    Serveto diye bir din adamı, teslis insan ürünüdür fikri yüzünden ülkesinden kaçarak Calvinistlere sığınıyor ancak orada kellesi vuruluyor. Bölümde o adama üzüldüm.

    İslam bilgilerinin geçmiş çağlarda üzerinde uzun uzun tartıştığı, akılla çözmeye çalıştığı: "Tanrının her yerde hazır ve nazır olmasının
    insanın serbestligine etkisi, Tanrınin her şeye gücü yettiginden kaynaklı insanın kendi kurtuluşu hakkında söz sahibi olamayacağı.." gibi birçok paradoksal sorunlarla yüzleşmeye başlayan Hristiyan Reformistler, işin içinden cikamamislar. İslam dünyası ve Yahudi dünyası bu sorunları aklı bu işlerden uzak tutup, mistisizm ile aşmıslar yada aştıklarini sanmalarına karşın Hristiyan dünyasında bu oldukça sıkıntılı bir süreç olmuş. Kutsal metinlerin de sözlük anlamlariyla anlasilarak akılla manalandirilmasi yolunu tercih eden Reformistlerin çabaları çözüm yerine insanların kafalarının daha çok karismasina sebep olmuştur. Bunun sonucunda bir hakaret terimi olarak kullanılan ateist ve ateizm giderek insanları sarildigi ve insanların sempatiyle baktığı bir akım olarak filizlenmeye başlamıştır.

    _______

    "Tanrı yoksa onu uydurmak gereklidir"

    Voltaire

    Dokuzuncu bölüm: Aydınlanma

    Sanayileşmeyle beraber gelen sosyal, ekonomik .. değişimler neticesinde Tanrı fikri Avrupa'da bambaşka bir hale geliyordu. Tarım toplumlarında toplulukcu anlayış giderek bireysellige doğru gidiyordu.

    Pascal, bu konuda bir ilke imza atarak inancın kişisel bir olgu olduğunu söyledi. Pascal aynı zamanda bilimsel çalışmalar neticesinde insanın evrendeki izbe yerini görünce yaşadığı şaşkınlığı ile, Tanrıya inandığını ancak kimseye bunu kanitlayamayacağını düşündü.

    Descartes, evrene baktığında bir Tanrı göremedi, gördüğü karmakarışık bir durumdu; "akıllıca bir planlamanın bir belirtisini de göstermiyordu." Ancak Descartes inanmak isteyen bir inançlı olduğu için Tanrıyı bulmak konusunda inatçı bir tutum izlemiş ve bunu insan zihninde bulmuştu: Cogito, ergo sum; düşünüyorum, öyleyse varım. Önce bir kusursuzluk kavramı olmalı ki kusurluluk olsun anlayışı ile Tanrıyı kanitladigini düşündü.

    Newton ise doğaya, evrene baktığında Tanrıyı kanitlayacagini düşündü. Onun kanıtı ise meşhur: Evren bu kadar mükemmel ise bunu yapan bir düzenleyici olmalıdır o da Tanridir oldu. Yerçekimi ve kütle çekim yasaları ile gezegenlerin mutlak bir düzende olduğunu ve burdan da evrenin mükemmel bir düzende olduğunu düşünmüş olsa gerek. Ayrıca Newton, son zamanlarda ülkemizde de artan "Din başta mükemmeldi, peygamberin dinini sonrakiler bozdu;bu nedenle dini temizleyip öze dönelim" diyenlerle aynı düşünceleri paylasiyormus. Bizimkiler Emevi- Abbasileri sorumlu tutmuş, Newton ise Athanasius ve kankalarini..

    Spinoza, geleneksel aşkın Tanrı fikrine karşı çıkmış ve panteist bir tanrı anlayışı ortaya koydu.

    Kant'a göre geleneksel kanıtların hepsi aslında mantıklı değildi. "Kant'a göre, Tanrı yalnızca, kötüye kullanılabilen, bir kolaylıktı." Kant'ın Tanrı anlayışı pragmatik: Ahlak anlayışında Tanrıya ihtiyaç vardı buna karşın dinin birincil konumunda artık ona göre insan vardı.

    Ayrıca Remairus da bu dönemde tarihçilerin aydinlanmasinda ön plana çıkarak, Isa'nin tanrı veya oğul fikrine karşı çıkmış yani Teslise karşı çıkmış; İsa adil bir devlet kurmak isterken emellerine ulaşmayıp öldürulmüstü ve inciller de onun ardından bol gizemli bir üslupla yazılmıştı.

    Yahudi dünyasında aydinlanma dönemine Sabetay Sevi damgasını vurmuşa benziyor: Natan, Sabetay Sevi'yi Mesih olduğuna inandırıyor ve daha sonra da dünyadaki Yahudilerin birçoğunu buna inandırıyor. Nihayetinde Osmanlı sultanınin ya müslüman ol ya da öl seçeneklerinden Müslümanlığı seçmesi, Yahudilerin igrenerek hatırladıklari ve unutmak istedikleri bir kişi yapıyor kendisini. Ancak ilginçtir, sonları Sabetayin mesihciliginin üzerine kimisi akilcilik kimisi mistisizm koyarak değişik akımlar oluşturmuslar.

    Bilimle ulaşmak istenen Tanrı anlayışının çöküşüne en güzel örneklerden birisi Diderot olsa gerek: Diderot başta doğadaki düzenden yola çıkarak bunun ardında bir güç olmalı diye düşünürken zamanla düzenin olmadığı, karmaşık bir döngünün olduğunu görüp Tanrının olup olmamasiyla ilgilenmemeye kendisini sevk ediyor.

    Artık aydinlanma döneminde, materyalist ateizm doğdu; hatta incili de yayınlanıyor yani Holbach'in kitabı. Holbach tarihsel şekilde yaklaşıyor ve maddeye vurgu yapıyor aynı zamanda ve Tanrı fikrini reddediyor.

    Öte yandan Laplace "Tanrı'yı fizikten çıkardı. Gezegenler sistemi, giderek soğuyan güneşten çıkan bir parlaklığa sahipti. Napolyon ona "Bunun yaratıcısı kim?" diye sorduğu zaman Laplace basitçe yanıtladı;
    Je n'avais pas besoin de cette hypothesela."

    Yani Türkçe meali: "Bu hipoteze ihtiyacım yoktu."

    _______

    "Dostoyevski, tek bir çocuğun ölümü Tanrı’yı kabul edilemez kılabilir demişti.."

    Onuncu bölüm: Tanrı öldü mü?

    Yeni bir çağ vardı insanlığın önünde. Özellikle icsellestirilmemis bir Tanrı anlayışı olan Batı için kritik zamanlardi. Yahudiliği suçlayan ve sonra da biraz icsellestirmeye çalıştığı Tanrısı ile Hegel son çırpınışlari yapsa önce 1882'de Nietzsche yaklaşan tehlikeyi haber verdi: Tanrı öldü, onu biz öldürdük !

    Batı her zaman somut bir Tanrı anlayışına sahip olduğu için Tanrının ölümü şiddetli ve keskin olmuştu. İslam aleminde ise yaşanan tartışma başka eksenliydi. Yazar, Muhammed'in İsa gibi başarısız olmadığı ve ardından gelecek yüzyıllarda da yaşanan başarıların Müslümanlar nezdinde Tanrının kanıtı gibi olduğunu dile getirmektedir. Lakin Batı'ya karşı mağlup olunulmasi ve eziklik psikolojisi Müslümanların bu başarılı Tanrı imgesinin zedelenmesine sebep oldu. Batılılasma Atatürk'ün Türkiye'sinin başını çektiği şekilde başladı. Burada yazar radikal değişikliklerin Freud'un öngördüğü gibi ilerde sorunlara yol açtığını belirtir. İslam dünyasında tarihsel Tanrıya karşı girişilen yenilik hareketinin temelini Kuran'ı esas alarak geri kalan yükleri atarak Muhammed zamanı yaşanan İslam'ı canlandırma şeklinde yaşanmış ve hala yaşanıyor.

    Yahudi dünyasında ise Siyonistlerin ateistliğe ve laikliğe meyletmis Tanrı anlayışı akın akın Kudüs'e gitmekteydi. Nazilerin tüm dünyayı şoke eden Yahudi katliamı başta Yahudileri olmak uzere birçok insanin geleneksel Tanrı anlayışını zedeledi ve bu anlayışın itibarını yerle bir etti.

    Tanrı öldü, şayet ölmediyse bile öldürülmesi gerekiyordu. Nietzsche uyarıyı yapmıştı.

    _______

    "İnsanlar boşluğa ve yalnızlığa dayanamazlar; yeni bir anlam odağı yaratmakla boşluğu dolduracaklardır."

    Son bölümde yazar, Tanrı'nın geleceğinin olup olmadığını sorguluyor. Son dönem düşünürlerin fikirlerine kısaca değinerek kendi fikrini dile getiriyor. İnsanın modern dünyanın getirdiği bireysellesme gibi etmenlerle giderek daha yalnız, umutsuz, karamsar olduğunu, bir boşluğa düşme evresinde olduğunu vurgulamaktadır. Bölümün başında verdiğim yazarın sözünde olduğu gibi bu boşluğun doldurulacağını düşünen yazar, boşluğu dolduracak Tanrı konusunda net bir fikri yok. Bu konuda en net fikri, geleneksel kisilestirilmis, her şeyi bilen, ceza veren .. bir Tanrınin insanın boşluğunu dolduracak bir Tanrı olmadığıdır. Mistiklerin tanrısına göz kirpsa da o da günümüz hızlı yaşamında herkese hitap etmiyor. Yazar nasıl bir Tanrı boşluğu doldurur bilmiyor ancak bunun izlerinin Tanrının Tarihinde bulunabileceğini düşünüyor.

    _______

    "İnsanlar kitaplardaki Tanrıya inanır, zihinlerindeki Tanrıya uyarlar.."

    Kaan Ç.
  • Ne kadar çok resim çektirmişim yarabbi! Çoğu da iyi çıkmamış. Gülümsedi : o zamanlar ne kadar uzunmuş etekler. Çirkin bir uzunluk. Duruşlar da gülünç. Kim bilir hangi filmden? Arkamı dönüp yürüyormuşum gibi yapmışım da birden başımı çevirmişim. Kime bakmışım acaba?
    Oğuz Atay
    Sayfa 29 - İletişim Yayınları
  • 168 syf.
    ·10/10
    "Hayatta neden zevk alırsan, ya kanun dışıdır, ya ahlak dışıdır ya da şişmanlatır.."

    Biz insanlar zevklerimizin hiç kimse tarafından kontrol edilmesini istemeyiz çünkü özgürlük denen ah o doğru dürüst hiçbir tanımı olmayan o kelimeye aykırı olabilirdi.. Belki sizlerin özgürlüğü sayılırdı o zevkler lakin karşıdakini kısıtlayabilirdi.. Özgürlük çoğuna göre zevke hizmettir kimine göre bir başkasının özgürlüğünü kısıtlamadan, zihnen ve bedenen serbest olma durumudur..

    Alex'in on beş yaşında olması çok absürttü bence.. On beş yaşında usturayla yaşayan, tecavüze, uyuşturuculara ve şiddete aşırı düşkün olmak çok çok çok mühim bir şey..
    Alex'e göre o sadece böyle mutlu.. İnsanlar onu anlamıyor falan filan bok püsür (kitapta aşırı ilginç kelimeler bulabilirsiniz bu sadece biri)
    Evet kardeşlerim .. Kitapta şiddet manyağı, sadist, tecavüzcü sapık, uyuşturucu ve Beethoven bağımlısı on beş yaşında, dört kişilik kanka grubu olan bir genç adamdan bahsediliyor.. Daha doğrusu Alex kendisi anlatıyor hikayeyi.. Hikayeyi ilginç kılana geleyim çok geçmeden.. Kankalarının tuzağına düşen küçük Alex kendini kodeste bulur.. Burada da türlü türlü sıkıntılar peşini bırakmaz.. Yakışıklı bir genç adam olduğu için bazı mahkumlarca göz hapsinde olur falan filan bok püsür..
    Papazla arası iyi olan Alex aslında düşüncesel yönden hiç mi hiç değişmez.. Bir an önce çıkıp aynı eylemlere devam etmek için çabalar.. Bunun için dindar gibi davransa bile on dört yıl hüküm giymiştir ta ki Ludovico tekniğini duyana kadar.. Tekniğin ne olduğunu dahi bilmese de iki hafta sonra özgürlüğüne kavuşmak için bu tekniğin deneyi olmayı ister.. Papaza sorduğu zaman papaz ona: İyilik içten gelir 6655321. İyilik seçilen bir şeydir. İnsan seçemediğinde insanlıktan çıkar (...) “İyi bir insan olmak çok da hoş olmayabilir küçük 6655321. İyi bir insan olmak korkunç olabilir.
    Bunu sana söylerken, kulağa ne kadar çelişkili geldiğini biliyorum. Bu mesele yüzünden gecelerce
    gözüme uyku girmeyeceğini biliyorum. Tanrı ne ister? Tanrı iyilik mi ister yoksa iyi olma seçeneğini
    mi? Kötülüğü seçen bir insan, kendisine iyilik dayatılmış bir insandan bazı açılardan daha üstün
    olabilir mi? Bunlar derin ve zor sorular, küçük 6655321 (...)" der..
    Bir adam öldürme olayına daha adı karışınca İçişleri Bakanı tekniği uygulamak için denek olarak Alex'i seçer.. Başlarlar tekniği uygulamaya..
    Başlarda sıkıntı olmasa da Alex baya baya zorlanır.. Aslında yine kötü biridir.. Hiç mi hiç değişmemiştir fakat ne zaman kötü bir eylemde bulunmaya başlasa hastalıklı hissetmeye başlar ve hastalığı durdurmak için hemen tam tersi davranmaya başlar.. İyiliği zorunlu olarak seçer kısaca.. İradesinden kötülük geçirmesi bir yana eyleme asla dökemiyor.. Burada papazın dediği Tanrı ne ister? Tanrı iyilik mi ister yoksa iyi olma seçeneğini mi? düşüncesi bizi düşünmeye sevk ediyor..
    Cezası bitince Alex tam bir kaosun içinde yer aldığını görür.. Cezasını fazlasıyla çekmiş olmasına rağmen birçok şey onu zorlar.. Eski kurbanlarından biri onu döver, pis kankalarından biri polis olmuştur ve o da döver.. Üstelik Alex elini dahi kaldıramaz.. Hemen hastalıklı hisseder tedavi yüzünden.. Daha önce tecavüz ettiği bir kadının evine sığınır.. Neyse ki adam onu tanıyamaz.. Gazetelerde gördüğü Alex'i hemen soru yağmuruna tutar.. Devlet karşıtı olan bir yazardır bu adam.. Alex'e yapılan tekniğin insanlık dışı olduğunu savunarak onu siyasi emellerinin içine çeker.. Alex'in birkaç potu yüzünden adam ondan fena şüphelenir.. Ölen karısının tecavüzcüsü olduğuna neredeyse emindir..
    Beethoven delisi olan Alex, tedavi sırasında izletilen videoların arka fonunda 9. senfoniyi duyduğu için artık ona karşı da hassasiyet kazanmıştır..Dinleyemez olmuştur.. Bunun farkına varan yazar, Alex'i bir odaya kapatır ve son ses 9. senfoni dinletir.. Kendisini kesmeyi düşününce bile hastalanan Alex, pencereden atlayarak intihar eder.. Hem siyasi hem de intikam hırsı birleştiğinden Alex'e bu konuda acımazlar.. Alex'in ölümü iki yönden de işine gelmiş sayılırdı tabi Alex ölseydi..
    Alex'e haftalarca başka tedaviler uygulanarak bu Ludovico'nun etkisini kaldırırlar.. Kısacası siyasi emeller uğruna Alex oratada bir denek olmuştur ve bunlar olduğunda yaşı on sekiz olmuştu.. İçişleri Bakanı seçimleri kaybetmemek için panzehir tedavisini yaptırdığı Alex'e iş ve bazı imkanlar sağlar..
    Alex eskisi gibi olsa da bir süre sonra çoğu şeyden sıkılır duruma gelir.. Esasen buna zihnen büyüme de diyebiliriz.. Bir kankasını bir kadınla görür.. Kadının kankasının eşi olduğunu öğrenince kendince birçok sorular sorar ve düşüncelerini değiştirir..
    Belki de mesele bu, diye düşünüp duruyordum. Belki de yaşadığım hayat için fazla yaşlanmıştım
    kardeşlerim. Artık on sekizindeydim, yeni bitirmiştim. On sekiz genç yaş değildi. Bizim Wolfgang
    Amadeus on sekizinde konçertolar, senfoniler, operalar, oratoryolar filan, bir sürü bok püsür
    yazmıştı, hayır, bok püsür değil, ilahi müzik. Sonra şu bizim Felix M. de Yaz Ortası Gecesi Rüyası
    Uvertürü’nü yazmıştı. Başkaları da vardı. Ayrıca şu bizim Benjy Britt’in elinden tuttuğu Fransız şair,
    en güzel şiirlerini on beşinde filan yazmıştı, ey kardeşlerim. Adı Arthur’du. Yani on sekiz, kesinlikle
    genç bir yaş değildi. İyi de ne yapacaktım peki? (...)
    Evet evet evet, işte buydu. Gençlik bitmeliydi, ah evet. Ama gençlik, hayvanmış gibi olmaktır zaten
    sadece. Hayır, sadece hayvanmış gibi olmak değil de hani şu sokaklarda satıldığını dikizlediğiniz
    minik oyuncaklardan biri olmak gibidir, teneke ve içi zemberekli ve üstünde kurma kolu olan ve gırr
    gırr gırr diye kurunca gitmeye başlayan, yürüyen filan minik heriflerden biri olmak gibidir, ey
    kardeşlerim. Ama dosdoğru gider ve bir şeylere çarpar bam bam ve yaptıklarını, elinde olmadan
    yapar. Genç olmak, bu minik makinelerden biri olmak gibidir. der ve artık olgunlaşır bizim küçük Alex.. Artık her şeyi çakozlayabiliyordur.. Yeni bir kız bulmayı, onun evlenmeyi ve bir çocuk sahibi olmayı diler..
    Açıkçası Otomatik Portakal bize daha çok bir insanın doğal olan evrelerinin her ne olursa olsun ne kadar değiştirilirse değiştirilirsin er yada geç aynı seyrinde olacağını gösteriyor.. Alex şiddet yanlılığından tedaviyle dahi olsa değişmedi sadece iyilik yapmak zorunda kaldı.. Sadece bir örnek gördü.. Kankasının evli olması onda birçok düşünceyi uyandırdı.. Belki de biz insanlar gençlere bir şeyleri öğretmek isterken çok daha farklı yollar kullanmalıyızdır.. Ceza bazen caydırıcı olsa da hiçbir zaman çözüm olmuyor.. Doğru yolun çözümü daha çok o iyiliği kavaratılması ve neden niçin yapılması gerektiğini akla uygun şekilde izah edilmesidir..