• 1-Kırlangıç Çığlığı- Ahmet Ümit

    Ahmet Ümit okurlarının yakından tanıdığı baş komiser Nevzat karakterinin yeniden işlendiği Kırlangıç Çığlığı yine mükemmel bir yalın dille yazılmış her sayfanın su gibi akıcılıkta olduğu 2018 yılının en çok satan kitabı olmuştur. Vicdanını yitirmiş bir dünyadan başka nedir ki cehennem.

    Ahmet Ümit’i Kırlangıç Çığlığı kitabı için ayrıca tebrik etmek gereklidir. Son yılların en hassas yarası olan çocuk tacizlerine değindiği için vicdanlarımızı sızlatan bir kitap olmuş demek oldukça doğru olacaktır. Kırlangıç Çığlığı

    2-Gazi Mustafa Kemal Atatürk- İlber Ortaylı

    İlber Ortaylı gibi Türkiye’nin yaşayan büyük Türk Tarih Profesörü tarafından Gazi Mustafa Kemal Atatürk kitabının yazılması beklenen bir durumdu. Kitap içeriğinde sadece belgeler yer almazken Büyük tarihçinin bu yaşına kadar edindiği deneyimler ile karşılıklı okuma tekniği kullanılarak oldukça sade bir şekilde yazılmış olduğunu belirtmek gereklidir.

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk kitabını torunu ve tüm gençlere ithaf ettiğini de belirterek her Türk gencinin okuması gereken kitaplardan biri olmuştur. 2018 yılına girdikten sonra en çok satan kitap listesinde yer almaktadır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    3-Ikigai-Hector Garcia Frances Miralles

    Ikigai Japonların her zaman meşgul olarak mutlu olmalarını, yaşlanırken genç kalmalarının yer aldığı muhteşem bir kişisel gelişim kitabıdır.2017. Japonların mutlu ve uzun yaşam sırlarının yer aldığı bu kitapla her gününüzü mutlu yaşayabilirsiniz. Ikigai

    4- Saklı Seçilmişler- Soner Yalçın

    Araştırmacı gazetece yazar Soner Yalçının kaleme aldığı Saklı Seçilmişler kitabı 2018 yılının en çok okunan kitaplarındandır. Dünyada gıda terörünün nasıl işlediğini ülkemizdeki etkilerini ve son yıllarda giderek artan kanser, hormonsal bozukluklar, diyabet gibi hastalarının temelini kaleme aldığı bir eserdir. Kitabı okur okumaz seçen değil seçilen olduğunuzu hissedeceksiniz. Saklı Seçilmişler

    5- Momo- Michael Ende

    Yaşamlarımıza küçük dokunuşlarla bizleri mutlu eden insanları hemen biliyoruz ama yaşamımızdan zamanımızı çalanlar ne olacak? Günlük yaşamda yapacağımız işleri oldukça kısa sürelerde yapabiliyorken zamanın yetmediğinden hep şikayet ediyoruz. Zamanın etkili ve doğru anlatılmasının kaleme alındığı bu muhteşem eser ile kendinize ayıracak zamanınız olacak. Momo

    6- Bir Çöküşün Öyküsü- Stefan Zweig

    XV Louis dönemini konu alan kitapta sarayda etkin rolü olan bir kadının Kral tarafından saraydan sürülmesi anlatılır. Stefan Zweig’in en beğenilen kitaplarından biri olan Bir Çöküşün Öyküsü 2018 yılında en çok okunan kitapların listesine girmeyi hak etmiştir Bir Çöküşün Öyküsü

    7- İnsanın Anlam Arayışı- Viktor Frankl

    Yazar bu eserinin ilk bölümünde Nazilerin yaptığı soykırım nedeni ile Auschwitz toplama kampında gönderilmesinin öz yaşam öyküsünü konu alırken ikinci bölümde oldukça anlaşılır bir akademik konuya değinmiştir. Ön siparişte olan kitap şimdiden en çok satanlar listesinde yer almaktadır. İnsanın Anlam Arayışı

    8-Sakın Büyüme Çocuk- Muhammet Recep Arar

    Yazarın yazma tarzı genel anlamda çok beğenilmese de kitapta yer alan çarpıcı ve etkili sözleri sayesinde en çok okunan ve satılan kitaplar listesine girmiştir. Yalnızlar kalabalıkları dinler de kalabalıklar yalnızları pek dinlemez çocuk gibi etkili cümleler yer almaktadır. Sakın Büyüme Çocuk

    9-Kafası Değişikler Atlası- Fatih Dikmen-Zeynep Sevde

    Günümüze kadar gelen her alanda büyük yenilikler ve buluşlar yapan adını bildiğimiz ve bilmediğimiz birçok mucidin konu alındığı resimli bir eserdir. Onlarca icat, yüzlerce eser, 52 büyük isim bu atlasta. Kafası Değişikler Atlası

    10-Yine de Sevdik- Miraç Çağrı Aktaş

    2018 yılı en çok okunan kitaplarından olan Yine de Sevdik Miraç Çağrı Aktaş en sevilen kitaplarından olmuştur. Bir solukta okunacak akıcılıkta yazılmış bu kitap bir çok kitapsever tarafından oldukça beğenilmiştir. Yine de Sevdik

    11-Harry Potter Seti ( 7 kitap takım kutulu)- J.K.Rowling

    Tüm dünyayı kasıp kavuran Harry Potter kitaplarının bir sette toplanması ile tek seferde tüm kitaplara sahip olma kolaylığı sunulmuştur. Türkiye’de en çok okunan kitaplar listesine girmeyi başarmıştır. Harry Potter Seti ( 7 kitap takım kutulu)

    12-El Vedud- Tuğçe Işınsu

    Kitabın en sevilen tarafının her yaprağın mükemmel bir gül kokusu ile harmanlanmasıdır. Tuğçe Işınsu tarafından yazılmış olan kitapta tüm duaların birleştirilmiş halini bulacaksınız. Ruhani açıdan ruhunuzu yenilemek için mükemmel bir başucu kitabı olarak değerlendirilmiş, en çok okunan kitaplar arasına girmiştir. El Vedud

    13- İki Sela Arası- Nazim Yaşar

    Orhan beyin oğlu Süleyman Paşa'nın konu alındığı kitapta tarihe ışık tutacak bilgilerin yer aldığı Osmanlı Döneminde Süleyman Paşa gibi bazı kahramanların isimlerinin bile anılmamasının konu edildiği araştırma, tarih severlerin yoğun ilgisiyle karşılaşmıştır. İki Sela Arası

    14- Sürgün Ruhlar Senfonisi- Erden Bolerden

    Yazar Erden Bolerden tarafında kaleme alınan Sürgün Ruhlar Senfonisi kitabı 2018 yılında çok okunan kitaplardan biri olmuştur. Plaza cehennemlerinde yıkık, dökük hayatları konu alan başkahraman Salih’in hikayesini çok seveceksiniz. Sürgün Ruhlar Senfonisi

    15-Pembe Fili Düşünme- Zeynep Selvili Çarmıklı

    Kişisel gelişim alanında yazılmış 2018 yılı itibarı ile oldukça fazla okuma sayısı elde etmiş kitap Pembe Fili Düşünme ile kendi kendinizi yeniden inşa etmenin rahatlığını yaşayacaksınız. Pembe Fili Düşünme ile farklı pencerelerden bakma imkanı elde edeceksiniz. Pembe Fili Düşünme

    16-Kökenler: Yaratılışın Bilimsel Öyküsü- Jim Boggott

    İnsanlığın tarihi boyunca yaradılış hakkında bir çok hikaye dile getirildi. Kökenler: Yaratılışın Bilimsel Öyküsü kitabı 2018 yılının en çok okunan akademik ve bilim alanında yazılmış kitaplarından biridir. Kökenler: Yaratılışın Bilimsel Öyküsü

    Yaradılış, evren, galaksi ve daha fazla bilim ve teknik bilgiye ulaşabileceksiniz.

    17-Çıplak İstatistik- Charles Wheelan

    İstatistik sevenler için harika bir yardımcı olacak bu kitap aynı zamanda istatistik alanı ile sorun yaşayanların vazgeçilmezi olmaya adaydır. 2018 yılında en çok okunan ve satın alınan kitaplar arasındadır. Çıplak İstatistik

    18- Günden Kalanlar- Kazuo Ishiguro

    Romanda anlatılan başkahraman uşak Stevens için yaşamında en önemli şey verilen görevi yerine getirmektir. Günden Kalanlar kitabı oldukça naif duygular ile nakış nakış işlenmiştir. Kitapta sık sık geçen vakar kelimesi Stevens ile yeniden anlamlanmıştır. Günden Kalanlar

    19- Hatırlama Süreci- Joe Vitale

    Hatırlama süreci aslında yeni bilinen bir yöntemdir. Bu yöntem henüz olmamış olayları "hatırlama" yoluyla doğru yolu bulma, buldurma amacı taşır. Psikolojiye ilgisi olan herkesin okuması gereken enfes kitaplardan biridir. 2018 yılında en çok okunan kitap olması şaşırtıcı değil doğrusu. Hatırlama Süreci

    20-Keş On Dı Teybil- Zafer Algöz

    Türk tiyatrosunun usta ismi Zafer Algöz tarafından yazılan Keş On Dı Teybil kitabı oyunculuk alanındaki başarısını kitabında da göstermiştir. Anı tarzında ve yaşanmışlıklar içeren bu kitabı okurken kahkahalara boğulacaksınız. Keş On Dı Teybıl

    21- Online Alemin Flört Rehberi- Eric Smith

    Oldukça farklı konulara parmak basan Online Alemin Flört rehberi ile online alemde aktif olan fakat sosyal yaşamına bunu yansıtamayanlar için hazırlanmış mükemmel bir kitap. Online Alemin Flört Rehberi

    22- Yağsın Yağmur- Paul Bowles

    Edebiyat uyarlaması filmleri bizlere sevdiren yazar Paul Bowles Yağsın yağmur kitabı ile de çok beğenilmiş ve çok satılmış kitaplar listesine girmeyi başarmıştır. Okurlarını bir solukta okunacak ve içine çekecek eşsiz bir serüven sunuyor. Yağsın Yağmur

    23-Kampana- Seçkin Erdi

    Kampana kitabı daha ilk bakışta bir yerlerde uzun süredir demlendikten sonra ortaya muhteşem bir anlatımı ne kadar içtenlikle yazıldığının göstergesidir. Bazı kitapları yorumlamak yerine okumanın daha latif bir yöntem olduğunu bilerek 2018 yılının en çok okunan kitabı olmayı hak kazanmış eseri bir an önce satın alarak okumanızı temenni ediyoruz. Kampana

    24-Hayvanlardan Tanrılara Sapiens- Yuval Noah Hararı

    2017 yılında edebiyat dünyasına bir göktaşı gibi düşen bu eşsiz eserin içeriği rahatsız edici boyutta konular içermekle birlikte bir solukta okunacak en iyi kitaplar arasında yer almaktadır. 2018 yılı itibarı ile hala çok okunan bir kitap olması sanırım tesadüf değildir. Hayvanlardan Tanrılara Sapiens

    25-Leyla ile Mecnun- Burak Aksak

    Bir dönem tv dünyasının en ses getiren dizilerinden olan Leyla ile Mecnun Türkiye tarihinin en iyi senaryolu dizisi olmaya hak kazanmış dizidir. Yayınlanan dizinin sevenlerini bu kez daha farklı bir hikâyenin beklediği henüz çıkmamasına rağmen ön siparişle en çok okunacaklar listesine girmeyi hak kazanmıştır. Leyla ile Mecnun

    26- Hayvan Çiftliği- George Orwell

    Sanırım bir solukta okunacak bu kadar iyi başka bir kitap yoktur. Distopya denince akla ilk gelen eserlerden olan George Orwell'ın bu alegorik eseri Dünya Edebiyatı'nın bir başyapıtı sayılıyor. Okurken insan doğası, güç ve çıkar çatışmaları içinde kendinizi sorgulayacağınız çok satanlar listesinden asla düşmeyen tek solukta okunacak kült bir eser. Hayvan Çiftliği

    27-Şeker Portakalı- Jose Mauro de Vasconceles

    Zamanı geldiğinde acıyı keşfeden küçük Zeze’nin acı dolu yaşamına ve onun en iyi dostuna tanık olmaya hazır mısınız? Tüm dünyada en çok okunan ve satılan kitaplar arasında yer alan Şeker Portakalı 2018 yılı itibarı ile aynı coşku ile okunan kitaplar arasında yer almıştır. Şeker Portakalı

    28-Dirilt Kalbini- Nouman Ali Khan

    Nouman Ali Khan isimli yazarın Türkçeye ilk defa kazandırılan eseri Dirilt Kalbini 2018 yılı itibarı ile de çok satanlar listesinde yerini almaya hak kazanıyor. Yazarın geniş dini bilgisi düşünüldüğünde, bu tarz kitaplar okumayı sevenlerin okuyucalarımız Nouman Ali Khan'dan hiç duymadıkları bilgiler edineceklerine eminiz. Dirilt Kalbini

    29- 1984- George Orwell

    Geleceğe ilişkin kâbus senaryoları yer alan, harika kurgusuyla ve incelediği kavramlarla okuyucusunu düşünmeye iten bir eser 1984. 20.yy'ın en etkili romanlarından biri olan bu başyapıtı mutlaka okumalısınız. 1984

    30-Sabahattin Ali- İçimizdeki Şeytan

    Türk Edebiyatının en değerli yazarlarından olan Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan kitabı günümüzde hala en çok okunan eserleri arasında yer alır. Yazarın kullandığı oldukça mükemmel Türkçesi ile kitap tam bir okunmaya değer eser haline geliyor. İçimizdeki Şeytan

    31- Zülfü Livaneli- Huzursuzluk

    Zülfü Livaneli eserlerinin her biri ayrı güzel, mükemmel dili sanatçılığının getirdiği sanata yakınlığı kitaplarından hissedebiliyorsunuz. Güneydoğunun Mardin’inde yaşayan kavruk adam Hüseyin’in ve Ezidi kızı olan Melek Naz'ın hikâyesidir. Okurken içinizin ezileceğini Livaneli kitabı yazarken huzursuzlukla doldum diye dile getirmesinden anlayabilirsiniz. 2018 yılı itibarı ile hala en çok okunan kitaplar arasındadır. Huzursuzluk

    32- Kırmızı Çizgi- Samar Mahfouz Barraj

    Son dönemlerde kanayan yaramız olan çocuk istismarı konusunda anne babaların çocuklarını bilinçlendirmek için vücutlarının ve yaşamlarının kırmızı bir çizgi ile ayrılmasını anlatan mükemmel bir çocuk kitabıdır.2018 yılı itibarı ile en çok okunan çocuk kitabı olmuştur. Kırmızı Çizgi

    33- Göğe Bakma Durağı- Turgut Uyar

    Turgut Uyar'ın aynı isimli şiirinden adını alan bu kitap şairin seçme şiirlerinden oluşuyor. İkinci Yeni'nin alışılmışın dışında sizi içine çeken tarzı ve üslubu bu kitapta okurlarını bekliyor.İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım gibi dizesi ile aşkı anlatan en iyi şair Turgut Uyarın bu eserini okumanız dileğimizle. Göğe Bakma Durağı

    34- Bağırmayan Anneler- Hatice Kübra Tongar

    Çocuk yetiştirirken dikkate alınması gereken hususları, sakin kalmanın püf noktalarını anlatan bu kitabı çocuk sahibi olan herkes muhakkak okumalı.. Bağırmayan Anneler

    35- Sabahattin Ali- Kürk Mantolu Madonna

    Özellikle 2017-2018 yılının en çok satan kitaplarından olan Kürk Mantolu Madonna kitabı hala aynı oranda okunan büyük edebi bir eserdir. Sabahattin Ali’nin berrak Türkçesi ve insan ruhunu en iyi anlayarak aktardığı kitaplarından olan bu eser her kitaplığın baş köşesinde çoktan yerini almıştır. Kürk Mantolu Madonna

    36-Bazı Yollar Yalnız Yürünür- Özgür Bacaksız

    Yaşamanızda yeni bir sayfa açmak istiyorsanız yaşamınızı yepyeni yollar ile mükemmel bir hayat sürebilirsiniz. Özgür Bacaksız tarafından kaleme alınan bazı yollar yalnız yürünür eseri ile öz benliğinizi yeniden keşfedeceksiniz. Bazı Yollar Yalnız Yürünür

    37- Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu- Stefan Zweig

    Ünlü yazarın her kitabının ülkemizde bu kadar çok okunmasındaki neden belki de kaleminin çok güçlü olması ile alakalıdır. Bir kadının hayatı boyunca sevdiği adama gönderdiği mektup kitabın konusudur. Ve gönderenin adı yoktur orada şöyle yazar ‘Sana beni asla tanımamış olan sana ’diye etkili bir biçimde giriş yapılmıştır. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

    38- Simyacı- Paulo Coelho

    Dünyanın en ünlü Brezilyalı yazarlarından olan Paulo Coelho tarafından kaleme alınmıştır. Antidepresan etkisi yaratan bu kitapla hayat amacınızı, yapmak istediklerinizi tekrar sorguluyorsunuz. 1996 yılından beri çok sevilen, çok konuşulan ve çok okunan bu kitap yeni baskısı ile 2018 yılında da en çok okunanlar listesine girmeyi başardı. Simyacı

    39- Zamanın Kısa Tarihi- Stephen W. Hawking

    Yakın zamanda kaybettiğimiz Ünlü Fizikçi Stephen W. Hawking tarafından yazılmış olan evrenin doğası hakkında çarpıcı bilgilerin yer aldığı bu eser oldukça ses getirmiş 2018 yılında hala en çok okunan kitap olmayı başarmıştır. Zamanın Kısa Tarihi

    40. Başlangıç- Dan Brown

    Sanırım dünyada yaşayan en ilginç yazarlardan biridir Dan Brown. Kışkırtıcı, akıl karıştırıcı, şaşırtıcı bir roman olan Başlangıç ile oldukça iyi benzetmeler ve betimlemeler ile her kitabında ayrı bir heyecan yaşatmayı başarabiliyor. Başlangıç
  • Kemal Özer


    Siz Gıda Güvenliği Hareketi’ni kurdunuz. Deccal Tabakta kitabını yazdınız ve şimdi Şeytan Ye Diyor kitabı ile İnsan Ne Yemeli Yememeli? sorusuna cevap veriyorsunuz. Gelecek nesillerimizin sağlıklı bir hayat sürebilmesi için bireysel bir savaş veriyorsunuz adeta. Çabalarınız takdire şayan… Peki, sizin Gıda Hareketi’ni başlatmanıza ve bu kitapları kaleme almanıza sebep olan neydi? Okuyucularımızla kısaca “temiz gıda” için verdiğiniz savaş hikâyenizi paylaşır mısınız?
    İnsan bazen sehven, bazen kasten, bazen de doğrusunu bilmediği için hata yapar. Yedi-sekiz yıl öncesine kadar, bugünkü bildiklerimizi bilmediğimiz için bizde çok hata yaptık. En basitinden, herkes gibi tüketiyorduk. Yaşadığımız bazı olaylar ve okumalarımız bizi bu sürece götürdü. 6 yılı Tüketiciler Birliği’nde olmak üzere yaklaşık 20 yıldır çok farklı sivil toplum örgütleri çevresinde olmanız nedeniyle; aldığı ayakkabı bozulan da, kredi borcunu ödeyemeyen de, belediye başkanını beğenmeyen de, kaza yapan da, aldığı gıda bozuk olan, gıdadan zehirlenen de, kısacası sorunu olan herkes gelip derdini size anlatıp yardım istiyor. Bu nedenle, size intikal eden hadiselerin sizi etkilememesi imkânsız!


    Geçmiş yıllarda ateşli bir hastalığa yakalanmıştım ve bir tıp fakültesinin (adını burada söylemeyeyim ama Türkiye’nin önde gelen fakültelerinden!) özel bir odasında tedavi görüyordum. Kaldığım oda ortopedi servisine bitişikmiş. Kaza yapıp kolu-bacağı kırılanların çığlıkları ve özellikle de çocukların feryatları hiç kulağımdan gitmez. Bu çığlık nedeniyle odadan dışarı çıktım. Sonradan profesör olduğunu öğrendiğim beyaz önlüklü biri çığlıkları umursamayarak, bir yandan cep telefonuyla konuşuyor, diğer yandan da sigara içiyordu. Odamın penceresi de hastanenin kantinine bakıyordu. Zaman zaman penceremden orada olup bitenleri gözlemliyordum. Bir gün kantine gittim. Meyve suyu istedim. Bana ambalajlı ‘zehri’ verdi. Dedim ki, “Ben taze sıkma meyve suyu istiyorum”. “Yok” dediler. “Neden” dedim. “Bu kadar iş arasında meyve suyu mu sıkılır?” diye cevap verdiler. Tezgâhtaki ambalajlı meyve suyu gözüme ilişti. Baktım ki son kullanma tarihi 3 ay kadar geçmiş. Oradan ayrıldım. Hastane gözlemlerimi odama gidip yazdım. Ardından olup bitenleri bir gazeteye gönderdim ve gazetede yayınlandı. Taburcu işlemlerim sırasında iki doktor arkadaşım odama gelip; “Dekan hanım sizinle görüşmek istiyor. Odasına gidebilir miyiz?”dedi. Kabul ettim gittik. Hastane gözlemlerimi okumuş olan dekan hanım hüngür hüngür ağlıyor…


    O hastane yolcuğu bugün bu kitabın yazılmasına sebep olan olaylardan biri elbette.


    Başka bir sebep de seyahatlerde yaşadıklarım… Zaman zaman yurt dışına gidiyorum. Bir keresinde farklı dünya görüşlerinden iki otobüslük bir ekiple 5 ülke ve 40’dan fazla şehir gezdik. Herkes ne bulursa yiyordu. Oysa ben o geziden dönene kadar 7-8 kilo verdim. Yine bir Ramazan ayında Çin’deydim. Yemeye değer bir şey bulamadığım için günlerce sadece suyla oruç tutmuştum. Buralardaki gözlemlerim, beni toplumları daha iyi anlamak için Kur’an-ı Kerim-i başka bir boyutla okumaya itti. Bu sırada Kehf Suresi 19. ayeti beni adeta çarptı.

    Kehf 19’daki sizi etkileyen şey neydi?
    Malum, Kehf Suresi’nde Ashab-ı Kehf’in dramatik hikâyesi anlatılır. Mağaraya sığınmış olan bu insanlar uyandıklarında içlerinden biri, “İçimizden biri gidip temiz bir gıda getirsin ki, açlığımızı giderelim” der. İlk bakışta bu cümle sıradan bir olay gibi gözükebilir. Hâlbuki hikâyenin bütününe bakıldığında, o sıradanlık bir anda kayboluverir. Zalim kraldan kaçan bu insanlar, yakalanmaları durumunda öldürüleceklerdir. Ashab-ı Kehf’in “içimizden biri gidip, gizlice karnımızı doyuracak bir şeyler getirsin’ demek yerine, en zor anlarında bile ‘temiz gıda’ arayışları beni adeta çarptı. Bizi bu mücadeleye iten ve ‘temiz gıda’ arayışına sürükleyen ana nedenlerden biri de buydu. Allah c.c. neden bu olayda ‘temiz vurgusu’ yapıyordu? Ardından yaptığım okumalarda, Kur’an’-ı Kerim’in sürekli olarak ‘helâl gıda’ ile birlikte ‘temiz gıda’dan söz ettiğini fark ettim. Oysa o ana kadar bu ayetleri defalarca okumuştum. Peki, o halde ‘temiz gıda neydi?’ 19. yüzyıl öncesinde bu sorunun cevabını bilmek neredeyse imkânsız iken, bugün artık çok net bir şekilde biliyoruz.


    Peki, bu sorunun cevabı ne?
    İmam-ı Gazali helâli; “Mutlak mânâda helâl olan şey şudur: Zatı, aynısında haramlığı icap ettiren sıfatlardan uzak ve sebepleri de haram veya kerahiyetin (pis, iğrenç, çirkin, tiksindirici fena şeyler) arız olabileceği şeylerden uzak olanlardır” şeklinde tarif eder. Kur’an’da yasaklanan domuz, sarhoş ediciler, kan, Allah adı anılarak kesilmeden ölmüş hayvanlar ile yırtıcı hayvanların helâl olmayan gıdalar olduğunu çoğu kimse bilir.


    Kur’an Kerim, yenilebilir gıdaların özelliklerini sayarken, hep “Halalen tayyiba” yani “helâl ve temiz” kelimelerini kullanıyor. Helâl kısmı önemli ölçüde anlaşıldığına göre “temiz”den murat ne? İşte Müslümanlar genellikle bu kısmını görmezden geliyor ya da üzerinde pek kafa yormuyorlar. İslam, gıdaların fıtratları bozulmadan üretilip-tüketilmesini ve yasaklananlardan her koşulda kaçınılmasını şart koşar. Özetle İslam, gıdanın sadece “temiz” olmasını ister. ‘Şeytan Ye Diyor!’ kitabı, İslam’ın temiz gıdadan ne kastettiğini anlama gayretidir.

    Yine özetle diyebiliriz ki; gıdanın temiz olmasından maksat, maddi ve manevi kirlerden arınmış olmasıdır. Bu durumda da haklı olarak “Maddi ve manevi kir nedir?” sorusu gelir. Manevi kirler, birçok ilmihalde bulunabilecek bilgiler. Peki, maddi kirden kasıt “Görünür temizlenebilir kirlenme mi, canlılar için zararlı tarım kimyasalları mı, antibiyotikler ve hormonlar mı, genetik değişiklikler mi, raf ömrünü uzatmak için yapılan işlemler ve gıdalara eklenen katkı maddeleri mi ya da hepsi mi?”

    Kanaatimizce hepsi maddi kirlerdir ve ister Müslüman olsun, ister olmasın insanların bundan kaçınması şart! Çünkü bu maddi kirler, insanın ruh ve beden sağlığını tehdit ediyor. İnsanla da kalmıyor, tabiattaki bitki ve hayvan yaşamını da tehdit ediyor. Endüstri, dünyayı fiziki ve kimyasal çöplüğe çevirmiş durumda. Bu çöpler artık evrendeki yaşamı tehdit ediyor. Evrenin ve midelerin çöplüğe çevrilmesine, kim helal ya da caiz diyebilir ki?

    Başkanlığını yürüttüğünüz ‘Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’ bu arayıştan mı doğdu?
    Bugün raflar ve mutfaklar, dinlerin yasakladığı gıdaların da yanı sıra, tabiî yapısı bozulmuş veya menşei bilinmeyen yahut gizlenen, şüpheli ve zararlı ürünlerle dolu. Yine, arz edilmiş ürünlerin etiketlerinde, üretim teknolojisi genellikle yazılmadığı gibi, içeriğinin de önemli bir kısmı yer almaz. Oysa insanların ne tükettiğini bilmeleri en temel insanî hakları... Yiyip içtiğimiz bu ürünler, ruh ve beden sağlığımızın yanı sıra, nesil emniyetimizi de tehdit ediyor. İşte bu sorunlarla mücadele etmek ve başta insan nesli olmak üzere, tüm canlıların sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi için bilinç oluşturma ve çözümler geliştirme amacıyla kurduk. Özetle bu dernek, zikrettiğimiz arayışın neticesi ve kurumsallaşması.

    İlk olarak Deccal Tabakta isimli kitabınız çıktı. GDO meselesi, bu kitaptaki boyutlarıyla başka hiçbir yerde incelenmedi sanırım. Yanılıyor muyum?
    Galiba öyle... GDO meselesi, genellikle sağlık ve açlık boyutlarıyla ele alınıyor. Oysa mesele bu kadar basit değil. Bugün dünyada konuşulması gereken açlık değil, insanların çok yemekten dolayı ölmelerinin nasıl engelleneceği olmalı. Çok yemekten dolayı ölenlerin sayısı, açlıktan ölenlerin binlerce katı fazla! İsrafımızı yüzde 5 oranında azaltsak, açlarımızı yıllarca besler. Biz Deccal Tabakta eserinde, GDO meselesini siyasi, ekonomik, sosyal, çevre, sağlık ve dinî boyutlarıyla ele aldık. Bu nedenle, sanırım bu boyutlarını tümü başka hiçbir kitapta yok.

    Bugün toplumun en büyük eğlence aracı ve haber kaynağı televizyon, sonra da internet… Aynı zamanda halkımızın bu zaaflarını bilen şeytan da oradaki reklamlar aracılığı ile insanımızı “kolay” bir şekilde ağına düşürüyor. Yani özellikle evin alışveriş listesini belirleyen kadınlarımız televizyonda (özellikle de sevdiği bir insan tarafından) önerilen her şeyin iyi ve kaliteli olduğuna inanıyor. Eve gelip ürünü kullandığında tadı yabancı olsa dahi, “Kötü olsa sevdiği kanalda ya da programda reklamı olmazdı” diye kendini avutup, zorla o tada alışmaya çalışıyor. Peki, Şeytan Ye Diyor! kitabınızı okuyanlar hangi noktada ve nasıl aldandıklarını anlayabilecekler mi?
    Mesela birkaç gün önce yayın organlarında “Sokakta satılan sütler tüketilmemeli” şeklinde bir haber vardı. Oysa eskiden ‘sokak hayatın merkeziydi’. Sokağın her anlamda içini boşaltıp, kötü bir kavrama dönüştürdük. Sonra da ‘sokak sütü’, ‘sokak satıcısı’ diye aşağıladık. Bugünkü zenginlerin çoğuna baba veya dedelerinin mesleğini sorsak, önemli ölçüde ilk mesleğinin sokak satıcılığı olduğunu söylerler. Burada iki temel sorun var. İlki, ‘sokak sütü diye bir süt yok.’ Süt ya normal süttür ya da endüstriyel… Burada kötülenen normal (sokak) süt, övülen ise UHT süt. Öven kim? Birkaç profesör... Bunu nerede övüyorlar? UHT teknolojisinin sahibi ambalaj üreticisi firmanın etkinliğinde. Buradaki ikinci sorun ise, meselenin ilmî, ahlakî ve vicdanî boyutu. Ben, UHT sütü öneren kimselerin çoğunun bu sütü içmeye değer bulmadıklarını çok kez şahit oldum.

    İnsanoğlu ilk insandan bu yana (13 bin yıldır) doğal sütü kaynayıp içmiş, hiçbir şey olmamış ama şimdi bu doğal yani işlem görmemiş süt, düşman gibi gösteriliyor. Yerine ise hiçbir besleyiciliği olmayan ve de pankreas kanserine neden olan, endüstriyel ‘UHT süt’ öneriliyor. Sonra da anneler, endüstriyel süte oranla daha besleyici ve daha az zararlı normal doğal sütü bırakıp, 140 derecelik bir ısıl işlemle, bütün yararlı bakterileri ve besleyiciliği yok edilmiş, kutulara doldurulmuş sözde sütü içiriyorlar yavrularına. Bu, gerçekten insanlığa yapılacak en büyük zulümdür. Birileri para kazanacak, birileri de üç beş kuruşluk çıkar için insanları yanlışa yönlendirecekler. Bu gerçekten acı verici bir durum!

    Bu durum, sütle sınırlı değil elbette... Düşünün, yıllarca yumurta ve tereyağı için kolesterol, zeytinyağı içinse kanser yapar diye ekranlarda milleti kandırdılar. Ayçiçeği ve mısırözü yağını sağlıklı ve hafiflik sembolü gösterdiler. Margarin kolesterol yapmaz diye insanların beynini yıkadılar adeta…

    “Zeytinyağında kızartma yapılmaz” deyip, insanları zeytinyağından soğutmak için “Zeytinyağlı yiyemem amman, basmada fistan giyemem amman...” diye türküler yaptırıp bilinçaltımızı yönettiler. Oysa zararlı olan zeytinyağı değil, bu düşünce ve ahlaksız yaklaşımdı. Yıllar sonra birde gördük ki, dünyanın en çok zeytinyağı tüketen toplumu İtalyanlar, tüketmeyen toplumlara oranla çok daha az kanser olmuşlar. Keten veya pamuktan yapılmış basma giyen kadınlar, petrol ürünü tekstil giyen kadınlar oranla daha az kanser oluyorlar. Ayçiçeği ve mısırözü ise ısıtılınca transyağa dönüşüyor yani obezitenin ana sebeplerinden! Margarin gerçeğini ise bilmeyen kalmadı…

    Bugün bize yağ diye sunulan sözde yağları bir düşünün. 3,2 kg fındıktan 1 lt yağ elde edilebilirken, 1 lt fındık yağı nasıl olur da 2 TL’ye satılabilir? Hep birden, bu değirmenin suyu nereden geliyor diye sormamız gerekmiyor mu?

    Neredeyse her alışveriş sepetinde kutu sütler, hazır yoğurtlar, margarinler, cipsler, şeker, çikolata, bisküviler, kola ve gazozlar, puding karışımları, hazır kek karışımları, sucuk, salam, sosis vb kolayca hazırlanan veya yemeye hazır yiyecekler var. Durum böyle iken insanlarımız bunca yıllık alışkanlıklarından nasıl kurtulacaklar?
    Öncelikle belirtmek isterim ki, bizim evde gıda alışveriş için markete gidilmez. Yalnız olmadığımı biliyorum. Ama ne yazık ki çoğunluk böyle yapmıyor. Öncelikle yapmamız gereken, büyük dedemizin ne tüketip ne tüketmediğini araştırmak. Eğer sağlıklı bir yaşam sürmek istiyorsak, büyük dedemizin tüketmediklerini asla tüketmeyeceğiz. Dedemiz hayatta ise artık onlar da torunları gibi tüketseler de, onların babaları öyle değildi. Onlara babalarının neler yediğini sorup, onu reçete yapabiliriz.

    Bu ilginç bir yaklaşım…
    İlginç mi bilmem ama doğrusu bu. Bugün ne yazık ki, dede, oğul ve torun aynı şekilde tüketiyor. Bu nedenle dedelerimizi değil, büyük dedelerimizi örnek almamız gerekiyor. Alışkanlıkları değiştirmek öyle sanıldığı kadar zor değil. Alışkanlıkları değiştirmek için ilk yapmamız gereken beynimizi ikna etmek. Beynimizi ikna edersek, gerisi gelir. Mesela, çayı şeker ekleyerek içiyorsak, öncelikle şekerin her türünün; diyabete, karaciğer sorunlarına, obeziteye neden olduğunu beynimize anlatmamız gerekiyor. Şekersiz çay içmek, üç-beş gün zor gelecek. Bu sürede biraz direnmek ve daha açık çay içmek yeterli olacak. Kısa bir süre sonra, bugüne kadar hiç çay içmediğinizi fark edeceksiniz. Artık size kimse şekerli çay içiremeyecek.

    Sözünü ettiğiniz ürünleri ele alırsak; bu ürünlerde çoğunluğu petrol türevleri ve böcekler dâhil birçok hayvandan elde edilen katkı maddeleri kullanılır. Sonra biri çıkıp bunların kaçınılmaz olduğundan söz eder. Peki, amaç ne? Rafa sunulan sözde gıdanın ‘raf ömrünü uzatmak’. Oysa raf ömrü uzatılan bu ürün, bizim ömrümüzü kısaltıyor. Bugün bu ülkede, yedi kişiden biri böbrek hastası. Artık çocuklar diyabet hastası olarak doğuyor ve 2 yaşında kanser olanların sayısı da maalesef artıyor. Genç kızlar evlilik yaşı gelmeden göğüs kanseri oluyor ve 25-30’lu yaşlarda menopoza girer hâle geliyorlar. Milyonlarca kişi böbrek, diyabet veya hepatit hastası... Alzheimer, kalp/damar sorunları, kadın hastalıkları gibi sayısız hastalık kol geziyor. Kısacası, toplumun yarıdan fazlası hasta... Yüzde 15’i her gün hastaneye gidiyor… Yüzde 10’na yakını her gün ilaç kullanıyor. Her 4 yeni evli çiften biri kısır...

    Bizi bu hale nasıl getirdiler? Toplumu, gıda diye sunulan bu janjanlı/ambalajlı ürünler bu hâle getirdi. Kendine değer veren, ailesini seven biri, sadece tavsiyeye veya ambalajına bakarak bu zehirleri tüketmeyi sürdürebilir mi? Konuyu biraz açarsak, mesela bir fil, bir de çocuk düşünelim. Küçücük bir çocuk, bir fili elindeki bir dal parçasıyla yönetir. Bu çocuğun kendisinden kat ve kat güçlü bir fili yönetebilmesinin tek nedeni, filin iradeden yoksun olmasıdır. İş gıda ve sağlık olunca, kocaman fili yöneten insanın irade ve aklına ne oluyor acaba? Bu durumda kendi sorununu görmezlikten gelen irade ve aklın bir önemi kalır mı?

    Haklısınız. Peki, biz bu hâle nasıl geldik?
    Önce gıdanın bir silah olabileceğini keşfettiler. Sonra da bunu, kelimenin tam anlamıyla silah olarak kullandılar. Böcekleri öldürmek adı altında toprağı ve bitkileri zehirlediler. Toprağın ve tohumun tabiî yapısını bozdular. Genetiğini değiştirdiler. Böceklerden korunma adı altında, milyarlarca ton kimyasal zehri bitkilere sıktılar ve sıkmaya devam ediyorlar. Tarım ürünleri; gübre ve hormon olarak adlandırılan kimyasal zehirlerle besleniyor. Nihayetinde bunları biz yiyoruz.

    Endişelerimizi azaltmak için de ‘doz masalı’nı uydurdular. “Bundan şu kadar yersen bir şey olmaz, şundan bu kadar yersen bir şey olmaz.” İyi de herkes her şeyden ölçerek mi yiyor ya da yiyecek? İçinde ne olduğunu, ne kadar olduğunu nasıl bilecek? Bilse ne olur ki? Tek başlarına dururken zararı olmayan iki maddeyi bir araya getirirseniz, karşınıza nükleer bir bomba çıkabilir.

    Kullanılan bir böcek öldürücü, o an için tırtılları bitkilerden uzaklaştırmış hatta yok etmiş olsun. Oysa sonuç bu kadar basit değildir. Sonuç; artı ürün, eksi tırtıl hiç değildir. Neticeyi doğru okuduğumuzda, eksi tırtıl, artı yeni ve daha güçlü bir böcek! Yeni sağlık sorunları ve zincirleme çevre felaketleri. Gelecek yıl daha güçlü veya daha fazla ilaç, daha fazla tedavi gideri, daha fazla büyümüş manevi sorunlar ve hastalıklar, vb…

    Bir çiftçinin tarlasına atacağı bir torba endüstriyel yani kimyasal gübre ve ilaç, belki üründe bir nebze verimlilik sağlayacak. Bu verimlilik, bir birim olsun. Oysa bu kimyasal gübre ile beslenen gıdayı tüketen insan zarar görecek. İster yağmur, isterse sulama ile bu gübre toprağa karışacak ve toprağın yapısı bozulacak. Aynı şekilde yeraltı sularına ulaşacak. Bu suyu tüketen insan ve hayvanlar ölümcül hastalıklara yakalanacak. Bir birim sözde kâr elde etmek için, bu kimyasalı kullanan çiftçinin kendi çocuğu da kaçınılmaz olarak hastalanacak. Kısa vadede kazançlı bu çiftçi tüm varlığını harcasa; ne o sağlığı geri getirebilir, ne toprağı eski haline döndürebilir, ne de su suyu arındırabilir. Bunu başardığını düşünsek bile, harcadığı maddi miktar, elde ettiği maddi kazancın onlarca kat fazlası olacak. Hadi diyelim ki maddi zararının karşılığını aldı. Peki, manevi kaybını geri getirebilecek mi?

    Diyorsunuz ki, bugünkü endüstriyel ürünler Kur’an’ın öngördüğü ‘temiz’ kavramını karşılamıyor. O halde, bir Müslüman’ın evine kesinlikle girmemesi gereken ürünler hangileri?
    Dini, ırkı, rengi, yaşam şekli ne olursa olsun, insan mükerremdir. Bu mükerrem varlığa ‘helâl ve temiz gıdalar’ yaraşır. Ne Müslüman ne de diğer insanlar, bugünün endüstriyel gıdalarının hiçbirini kesinlikle tüketmemeli. Çünkü bu sözde gıdalar, bu mükerrem insana asla layık değiller. İnsana yaraşan, Yaratıcının sonsuz ilmi ile yarattığı tabiî gıdalardır. İnsan ve çevre sağlığını bozan, gelecek nesilleri daha şimdiden tehdit eden bu sözde gıdalar tüketilemez.

    Bir yazınızda diyorsunuz ki, bugünkü gıdalar fizikî açlığımızı doyuruyor ancak biyolojik açlığımızı doyurmuyor. Nasıl oluyor, bunu biraz açar mısınız?
    Günlük ortalama kişi başına 400 gr ekmek tüketen Türkiye halkı, dünyanın en çok ekmek tüketen toplumu. Buna karşın, dünyanın en sağlıksız ekmeğini tüketen de yine bizleriz. İçerisine eklenen şüpheli ve sağlıksız katkı maddelerinin zararları bir yana, ekmeğin beyaz undan yapılması bile başlı başına bir sorun. Tahıl, geçmişte olduğu üzere sadece değirmende öğütülüp, kepek ve rüşeymi ayrıştırılmadan ekmek yapılıp tüketilince, 100 birim besin elde ediliyorsa, kepek ve rüşeymi ayrılan beyaz undan elde edilen ekmekle beslenen bir kişi sadece 7 birim besin elde eder. 93 birimini ise çöpe atar. Beyaz ekmekle midesini yani fiziksel açlığını gideren bir toplum, biyolojik olarak aç değil midir? Fizikî açlığını giderdiği halde, biyolojik açlığını gidermeyen bir toplum hastalanmayıp da ne yapacak?

    Bugün raftan satın aldığımız her yüz gıdadan en az doksanında, soya veya mısır ya da bunlardan mâmul katkı maddeleri var. Aynı üründen, adı farklı binlerce ürün… Artık tavuk ve sığırlar bile soya ve mısırla besleniyor. Biz et, çikolata, çorba, yağ, tatlı tükettiğimizi zannederken, aslında önemli ölçüde sadece soya ve mısır tüketmiş oluyoruz. Peki, bu durumda ‘doz’ ne olacak? Bunca çeşit nimet varken, neden sadece soya ve mısır? Çünkü ‘mono tarımla hedeflerine daha kolay ulaşıyorlar.’ İnsanların fiziki açlığını giderip, biyolojik açlığını gidermemesinden birilerinin çok büyük çıkarı var. İnsanlar tek tip beslenmeli ki, sağlıksızlaşsınlar. İnsanlar sağlıksızlaşsın ki, sağlık endüstrisi ayakta kalsın ve bu kısır döngü sürüp gitsin.

    Buradaki can alıcı soru şu: Fili kontrol edebilen çocuk/insan, iş, sofrasına gelen gıda söz konusu olunca neden filin gösterdiği hassasiyeti göstermiyor? Neden şeytan ve şeytanlaşmışların dediklerini dinliyor? Neden hazzının esiri oluyor?

    Tarım Bakanlığı üretim izni varsa, ambalajı güzelse, bir de reklamı bol bir markanın ürünü ise halkımız doğal olarak o gıdayı güvenli olarak görüyor. Ama sizin anlattıklarınızdan gerçeğin öyle olmadığını anlıyoruz. Peki, bir insan market veya pazar alışverişine çıktığında, bir ürünü alırken aldanmaktan nasıl ‘emin’ olabilir? Ne alıp, ne yiyeceğimizi şaşırdık diyenlere neler önerirsiniz?
    Bir ürünün Bakanlığın izniyle üretilmesi; dünyanın hiçbir yerinde helal, temiz, sağlıklı, tabiî ve GDO’suz olduğu anlamına gelmez. Sadece, devlette kaydı olan bir üretici anlamına gelir o kadar. Daha basit ifadeyle, vergi mükellefliğinin başka bir göstergesi! Kendi bahçenizde hiçbir tarım kimyasalı kullanmaksızın tabiî tohumlardan ürettiğiniz üründen daha sağlıklısı olabilir mi? Tarım Bakanlığı’nın izni olmaksızın üretilen bu ürün için, ‘üretim izni yok’ o halde ‘kötü’ diyebilir miyiz? Buradaki izin değil, ruhsatlandırma. İkisi birbirinden çok farklı... Mesela, bir berber dükkânını açarken nasıl ki işletme ruhsatı alıyorsa veya siz gazete çıkarırken nasıl basın kanununun gereğini yapıyorsanız, gıda üreticilerinin de yaptığı, sadece ilgili mevzuatın prosedürünü tamamlamak, o kadar. Bu nedenle, Tarım Bakanlığı üretim ruhsatı almış ürünler için ‘güvenli’ denilemez.

    Bazı kimseler şiddetle bu ürünleri önerse de biz, pastörize, rafine veya benzer teknik kullanılarak üretilen gıdaları tüketim listemizden çıkarmalıyız. İnsanlar, biri kendine bir hap versin, ben onu yutayım yoluma devam edeyim istiyor. İnsan aracına yakıt almak için bile bir istasyona gidince, “Deposunu doldur da, ne olursa olsun” mu diyor? Aracına en uygun yakıtı seçen insan, neden kendisine aynı özeni göstermiyor? Benzinle çalışan bir araca motorin koyduğumuzda aracın başına ne gelirse, şaibeli ve besin değeri olmayan ürünlerde insan için benzer sorunlar meydana getirir.

    Bizim yapmaya çalıştığımız iki şey var. Birincisi, Allah’ın ‘helal ve temiz’ vurgu ve talebini hatırlatmak. İkincisi ise haplar yerine reçeteler sunmak. Hapçılığa alışırsak, sürekli bize hap sunacak birilerini ararız. Oysa elimizde bir reçete olur da, kendi ilacımızı kendimiz yaparsak, hiç kimseye muhtaç olmayız. Aslında insanın yapması gereken en önemli şey: Gıdasının ilaç, ilacının da gıda olup olmadığına bakması… Bunu yaptığı anda temizi bulmuş olur. Harama da önemli ölçüde düşmez.

    Bu nedenle biz de kitapta temel reçeteleri vermeye çalışıyoruz. Ama kitabı henüz okumamış olanlara özet verecek olursak; beyaz undan yapılan her şeyi terk edip, ‘tam buğday unu’na yönelmelerini; ister pancar isterse de başka şeylerden elde edilsin, isterse beyaz, ister kahverengi, isterse de tatlandırıcı şeklinde olsun, şekerden uzak durup yerine pekmez, hurma gibi sağlıklı besinleri tercih etmelerini; rafine beyaz tuz yerine rafine edilmemiş kaya tuzu kullanmalarını; hazır endüstriyel sütlerin yerine normal sütü kaynatıp içmelerini ve yoğurt yapmalarını; kola, gazlı içecek ve hazır meyve suları yerine mevsiminde meyve yemelerini; ev yapımı sirke kullanmalarını; çikolata, kek bisküvi yerine kuru üzüm, hurma, badem, fındık, ceviz yemelerini; soğuk sıkım sızma zeytinyağı dışındaki tüm yağları terk etmelerini öğütlüyoruz. Görüldüğü gibi, kimseye “Bir şey tüketme” demiyoruz. “Onu değil bunu tüket” diyoruz. “Bozulmuşunu değil, temizini tüket” çağrısı yapıyoruz. “Sen babanı dinleme, büyük deden gibi tüket, onun gibi hiç doktora gitmeden sağlıklı bir ömür sür” diyoruz.

    Kitabınızı okuyanların, çocuklarının ve torunlarının da geleceği güvende olacak diyebilir miyiz?Okuyanların güvende olacağını garanti edemem. Ama okuyup da, uyarıları hayatlarında uygulayanlar için bu garantiyi kesinlikle verebiliriz. Şeker, çikolata, kola vb yerine kuru üzüm, hurma ve badem, ceviz yiyen bir çocuk veya insanlar, tıpkı hurma yediği için kanser ve diyabet olmayan Arap köylüleri gibi sağlıklı kalacaklardır. Hibrit yani kısır tohumlardan üretilmiş gıdaları yiyen bir nesil, elbette kısır olur. Bunlardan kaçınırsak, güzel bir gelecek bizi bekliyor olacak.
  • Sorumluluktan kaçan ve kural tanımaz insanların serbestçe dolaştığı canım ülkemde bu başıbozukluğu ve bu tür insanların hayata bakış açısını en güzel anlatan örneklerden biri, bana göre toplu taşıma araçlarının ve kamyonların arkasında ki " Allah Korusun" yazısıdır.


    Daha fazla para harcamamak adına gerekli kontrol ve bakımları yetkili ve bilgili kimselere yaptırılmayan araçların ve kaderinin kendi ellerinde olduğunu kavrayamamış eğitimsiz araç şoförlerinin oluşturduğu kalabalığa biz trafik diyoruz. Şimdi böyle bir trafikte kullanılan araçlar açısından bir ikilem ortaya çıkıyor. Süs olarak yazılamayacağı kesin olan bir yazının oraya yazılma sebebi dini sebeplerse, aynı yazıya sahip iki aracın çarpışmasında hangi aracın daha az korunacak olmasıdır. Kul olarak sen üstüne düşen görevi yapma, trafik kurallarına uyma, başına gelen kötü şeyleri de kader diye kabul et. Hayatı anlamak için çabalama şoför kardeşim. Tek maddelik yaşam kılavuzun yanında zaten: "Ölen ölür kalan sağlar cenazede ölene hakkını helal eder nasıl olsa."


    Bu durum kadar sinirlendiğim bir husus var ki yazmazsam bir yerim şişer. Taksi, dolmuş, kamyon, halk otobüsü gibi araçları kullanan insanları sanki dünyanın en zor işini yapıyorlarmış gibi gösteren radyo çalışanları yok mu kanser ediyorlar beni. Adam direksiyon sallayıp para kazanıyorsa biz kokain mi satıp eve ekmek götürüyoruz kardeşim. Kraldan çok kralcı olmanın ne anlamı var. Programı daha fazla dinleteceğim diye adamları gereksiz yüceltmek nedir. Onlarda ortalama bir emekçinin karşılaştığı zorluklara maruz kalıyorlar.Sanırsın madenden kömür çıkarıyor. Dolmuşta parayı öne uzatan, balık istifi gibi kilometrelerce ayakta yolculuk eden benim, takdiri gören şoför. Ya inerken bile adamı zora sokmayalım diye " müsait bir yerde" diyoruz. Yanlışlıkla uygun bir yer olmasa son durağa kadar gideceğiz. Kaderimiz adamın elinde sanki. Bir de inerken " kazasız belasız" diye niyet belirten adamlar yok mu? Kardeşim sen az önce şoförün yakıttan kar etmek için açmadığı klima yüzünden 35 derece sıcakta rüzgar sörfü yapar gibi yolculuk yapmadın mı? Bundan âlâ bela mı olur?


    Adam istifi yapma konusunda dolmuş şoförleri Sabri Sarıoğluysa,  Halk Otobüsü biletçisi Messidir. Bir insan oturduğu yerden 50' ye yakın insanı, aralarında boşluk kalmayacak şekilde otobüsün kullanılan tüm alanlarına yerleştirebiliyorsa onu tebrik etmek gerekir. Sen bu adamı al NASA'ya götür,  uzay modülünün Mars'ta nereye ineceğini sor söylesin.


    Toplu taşıma deyince dolmuşa ayrı bir dosya açmak lazım. Dolmuşla ilgili o kadar sinir bozucu ve kuralsız durum var ki ancak az önce açtığımız dosyaya sığar.


    En klasik meslek hastalığı;  her dolmuş şoföründe görülen, kornayı artık vücudun bir devamı gibi kullanma rahatsızlığıdır.  Adam yolculuğun başından sonuna kadar o kadar çok kornaya basıyor ki onun yerine zikirmatik kullansa cenneti garantiler. Ben daha korna sesini duyunca gideceği yeri değiştiren veya o an farkına varan birini görmedim. Dolmuşun önünde kocaman yazıyor nereye gideceği benimde okumam var sen daha neyin peşindesin. Üsküdar'a gitmekten vazgeçip Tuzla dolmuşunda mi? bineyim.


    Sen başkasına tahta kestiren marangoz gördün mü? Göremezsin. Peki evine eşya çıkaran birini görsen yardım eder misin? Muhtemelen hayır. Peki o dolmuşa binince ne oluyorda hepimiz gönüllü muavinlik yapıyoruz. Neden para üstü alıp vermek hiç sıkıntı olmuyor. Maliye dolmuşu basıp kaçak işci çalıştırılıyor diye ceza kesse yeridir.


    Bir de dolmuş ağzına kadar doluyken, el kaldırdığında duran şoföre minnet duygusu besleyen saf insan türü var ki. Sen ne güzel insansın. Şeytan diyor 2 senet imzalat al bütün varlığını ama boşver. Söz konusu arkadaş şoförün ceza yemeyi göze alıp kendisi beklemesin diye durduğunu zannediyor. Şoförler kendi aralarında sürekli telefonla konuşuyorlar. Hemde bizim anlamadığımız bir dilde. Kulakta kulaklık, telefon şarjı araca bağlı (sınırsız batarya yani) hangi polis nerde zaten biliyorlar. O yüzden minnet borcu oluşmasın sende rahat ol.


    Bu anlattıklarımın hepsini bir yana koyalım, dolmuş şoförünün liseli kız tribine örnek olacak şu cümlesini duymayan var mıdır ? " Bozuk yok mu? " ya da " Sabah sabah 100 lirayı nasıl bozayım?  " . Adamda ki şımarıklığa bakar mısın? Para kazanmaktan rahatsız oluyor. Zannedersin dün özel muayenesini kapatmış, bugün dolmuş kullanmaya başlamış. Kardeşim parayı vermek benim, bozmak senin işin onuda yapmayacaksan kalk koltuktan ben kullanırım artık.


    Hani olmaz ya dolmuşta oturarak seyahat ediyorsun başına ne gelebilir. Elbette sırt çantasını senin ağzına sokan ergen bir genç. İşte bu arkadaşa çantanı çıkarıp yere koy demenle başlayan tartışma zaten dünyanın kendisini anlamadığı klişesi ile son bulur. Elin genci onsekizine gelmeden Avrupayı dolaşır, bizimkiler marketten 2 ekmek bir gazete almayı marifet zannediyor. Arkadaşım benim senden büyük kuluncum var. Bir çantadan yola çıkıp dünyayı çözümlemenin ne anlamı var. Pisagor' u İtalyan golcü zanneden bu insan yavrusuna laf anlatacağına bırak o çanta ağzında kalsın.


    Dolmuş şoförüne bir yere kadar anlarım ama " Rahatsız olduysan taksiye bin " insanları var ki bunların ağzına kürekle vurmak geliyor içimden. Adam içinde beslediği medeniyetsiz canlıyı serbestçe dolaştırmakla kalmamış tutmuş onunla dolmuşa binmiş. Durumdan şikayet edeceği yere bana tavsiyede bulunuyor. O kadar sıkışık gidiyoruz ki ben hayatım da hiç kimseye o kadar yaklaşmadım. Dirsek ile kafasına bastırılmış, üstüne kaçak kat çıkılmış vaziyetteyken senden rahatsız olmayacak canlı henüz güneş sistemine girmedi vicdansız.Hem ben o parayı taksiye vereceğime - senin gibi kupon yapmak yerine-kitap alacağım belki. 


    Tüm bunları okuyup genede karamsarlığa kapılmanı istemem sevgili okuyucu nede olsa hayat mücadele etmektir. Ama gene de sen yanına bozuk para ve annenin dualarını almayı unutma.
    (Sevdiğim bir arkadaşımın yazısıdır)
  • 200 syf.
    ·Puan vermedi
    Bunca yaşanmışlığı içinde barındıran dünya,o kocaman tarihiyle ,savaşları,ölümleri,yaraları,bitmek tükenmek bilmeyen ızdırapları,içinde hazin sonlar barındıran delilikleriyle koca bir hastane olarak nitelendirilse yanlış olmaz sanırım.
    Doğal yaşamın şartlarının değişmesi ve insanlığın kendi değerlerini yavaş yavaş kaybetmesiyle ortaya çıkan hastalık kavramının başlangıcını şöyle tanımlayabiliriz esasen;
    ‘Her şey elmanın yeryüzüne düşüşüyle başladı’’
    Hastalıkların tarihi incelendiğinde bazı toplumlar tarafından ‘Tanrının Gazabı’olarak nitelendirilen hastalıklara(komik değil mi? ) ,yüzyıllarca ve belki hala etik ve ahlaki mistik anlamlar yüklenmiştir.
    Fakat hastalıklar insan ve onun sosyal davranışlarının kaotik sonucudur.
    Avcı –toplayıcı yaşam süren ve dağınık gruplar halinde yaşayan Homo Sapiens ,sürekli değiştirdikleri yer ve su kaynakları sayesinde, yerleşik hayatı ve kalabalığı seven mikroorganizmaların kendi içlerine sızmasına yıllarca izin vermemişti.Fakat gruplar arası etkileşimin artması farklı ve dirençli mikroorganizma gruplarının bir araya gelmesini kolaylaştırırken aynı zamanda yerleşik hayata geçen insan oğlu,dünyayı sömürge haline getirirken kendisi de yerleşik mikroorganizmaların kurbanı oldu.
    Hayvancılık ve yerleşik yaşam sayesinde sayısını giderek arttıran insanoğlu daha fazla kaynağa ihtiyaç duymaya başladı.Kaynak tüketimi arttıkça ,ekosistemin bozulması kaçınılmaz hale gelirken bir yandan da tarımın ve hayvancılığın artması,diğer türlere özgü hastalıkların bir takım mutasyonlar geçirerek insanda vuku bulmasına sebep oldu.
    Neolitik dönemde sığırlar insan patojen havuzuna tüberküloz,çiçek virüsü ve diğer virüsleri kattı.Domuzlar ve ördekler gribal enfeksiyonları bulaştırırken,hareketimizin destekçisi atlarda rinovirüsleri yani bildiğimiz soğuk algınlığını hastalık hazinemizin içine ekledi.Günümüzün BSE-CJD krizi ;yani Creutzfeldt-Jakob hastalığı,süngerimsi ensefalopati hayvandan insana geçen hastalıkların en iyi örneklerinden biridir.Hayvan etlerinin yenmesinden farklı olarak da su yoluyla bulaşan salmonella ,tifo,bazı mantarlar insanın başka açılardan da zayıf olduğunu kanıtladı.Bir yandan insanlar arası etkileşim ve farklı yörelerden evlilikler de zamanla hız kazanıyordu.Bu da bilinen ölümcül bir hastalığı başka bir bölgenin ölümcül hastalığı haline getirmeye yetiyordu.Tarihçi Tukididis;
    Bu duruma örnek olarak Mısır da başlayan baş ağrısı,kusma ,göğüs ağrısı ve kasılmalarla beraber tenleri kabartı ve çıbanlarla doldurduktan sonra bağırsakları ele geçirip ölümle sonuçlanan bir hastalığın Yunanistan’ı kırıp geçirdiğinden bahseder.Bu hastalığın ne olduğu hala pek bilinmemekle beraber Atina ‘nın düşüş dönemini hızlandırdığını tüm tarihçiler teyit edebilir.
    Yunanista’nın devrilmesinden sonra egemenliği ele geçiren Roma da Antonine Vebası ve kızamıkla savaşmış ve büyük kayıplar vermiştir.
    Gel zaman git zaman ,bu hastalıkların yol açtığı salgınlarda o kadar çok kayıp verildi ki,bir şey çokça başınıza geldiğinde artık bağışıklık kazandığınızı söylememenin imkanı yoktur.Konakçı yokluğunda patojenlerin de kaybına sebep oldu.Bu hastalıklar yok olurken yerini başka hastalıklara bırakmaya devam etti.
    Madem insanı konakçıları azaldı deyip,meydanı boş bulan kemirgenler veba basili gibi hastalık yapıcı etkenlerin taşıyıcısı olmaya başladılar.Lenf bezlerine yayılan ve koltuk altı,kasık boyunda şişliğe sebep olan ,hıyarcık vebası tahmin edildiği üzere ilk defa Roma da kayıtlara geçmiştir.MS 540 da Mısır da başladığı bilinen bir veba salgınının Akdeniz ve Konstantinapolis’e saldırdığı sonrasında Kuzey Afrika ve Avrupa yı da ele geçirdiği bilinmektedir.Şeytan imgeleri,ölüm dansı(camille saint-saëns’in Danse Macabre ‘si mesela) sembolleri,mahşer atlıları ;Kara Ölüm vebanın sessiz söylemleri haline geldi.Zavallı ortaçağ insanı biyolojik gerçekliklerden bihaber ,Tanrının gönlünü hoş tutabilmek adına türlü sapkınlıklara göz yumdu.Sözde cadı kırımları ve ruhani kaos biyolojik hastalıklara ,psikiyatrik bir takım hastalıkları ekledi desek pek de yanılmış olmayız sanırım.
    Yine de en büyük sağlık dehşetlerinden birini Hispaniola’ya (Bugünkü Dominik Cumhuriyeti ve Haiti) ayak basıp Eski ve Yeni Dünya’nın temasına sebep veren Kolomb’un yaşattığı da mühim bir gerçektir.Pizaro İnkaları ve Aztekler;İspanyolların gemilerinin ve tatlı sevimli domuzlarının taşıdığı grip ve çiçek gibi hastalıkların kurbanı olmuşlardır.
    Kendi kayıplarını karşılamak konusunda ısrarcı olan İspanyol ve Portekizliler ;Afrika yerlilerini köle olarak ülkelerine getirmeye başladılar.Bu da sarı humma ve sıtmanın Avrupa da yayılmasına sebep oldu.
    Frengi askeri ve tüccar kesimlerle yayılmayı sürdürürken,Sanayi devriminin etkisiyle kentlerin atıklarından doğan tifüs büyük bir salgın yaratacaktı.
    Kolera 19.yüzyılın yeni hastalığı olarak dünyanın büyük kısmını büyük zaman dilimlerinde etkiledi.Sanayi devrimi dünya üzerinde tarımın ortaya çıkışının yarattığı yeni hastalıkları ortaya çıkardı.Madenciler ve çömlekçilerde görülen akciğer hastalıkları gibi mesleki deformiteler mikrobiyal hastalıkların yerini aldı.Zengin ve yaşlanan ulusta kanser,diyabet,hipertansiyon gibi sorunlar baş göstermeye başladı.Kolera ve diğer ölümcül hastalıklar gerilemiş olsa da yüzyıl hastalıkları insanın karşısına farklı şekillerde getirdi.Büyük savaşın hemen ardından gelmiş geçmiş en kötü pandemik hastalık olarak bilinen İspanyol Gribi,60 milyon insanın ölümüne neden oldu.İlerleyen zamanlarda AIDS,Ebola,Lassa ve Marburg ateşi gibiyeni hastalıklar ortaya çıkmıştır.
    Evrimsel açıdan ,insanın hastalıkların içinde yeni tedavi usullerinin sürekli deneniyor olmasıyla beraber düşmanı yok edecek değil, düşmanın iç mihraklara girmesini engellemeye yönelik bir tutum sergilenmeye başlandı.
    Kadercilikten kurtulup yeni çözümler üretmeye ve metanetli olmaya başlayan insan oğlu;şifacıları,hekimleri yetiştirmeye başladı…
    Kitabın tarihe bakışı,felsefi değerlendirmeleri oldukça güzeldi fakat yazarın ön sözde belirttiği gibi,tıp batıdan ibaret değildi,doğu tıbbı yetersiz anlatılmıştı....
  • 168 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Kendimizi günlerce sorgulamaya iten distopik, kült bir eser. Bir distopya da empatiye hazır olun!

    Insanlığı, dini, varlığı, iyiliği, kötülüğü, kötü alışkanlıkları (uyusturucu madde ve eserde sık sık kullanılan kanser kelimesinin sigara ile tabiri. Evet sigara gercek bir kanser bilerek, isteyerek secilen iradeyi zorlamaya üsenilen bir kanser)... hayatı genç beyinler üzerinden gözler önüne sermiş yazar. İyilik nedir? Iyilik kimler icin anlam ifade ediyor? Iyi olmaya çalışmak insan dışında kimin umurunda?

    Hayvanlarla paylaştığımız bu dünyada bizden daha cok dünyaya zarar veren baska bir canlı var mı?

    Hayata gelişimiz bile bir iyilik kötülük çatışması halinde oluşumuza dair zeminler üzerinde başlıyor. Şeytan ve melekler, cennet ve cehennem... dünyaya geldin evet sınav başladı. Tarafını seç.
    Hayvanlar gibi sadece yasamak icin çabalamak yok, insanı duygu var insan olmanın verdiği irede. Yaptığın her davranışta başkasına karşı bulunduğun sorumluluk var.

    Belli kuralların olduğu bu hayatta düşe kalka yasarken can acıtan haberleri duymanın verdiği anlık üzüntüleri hep yaşasaydık. Peki ya hep o anlardan ibaret olsaydı hayat. Eser beterin beterini anlatıyor.

    Henüz 15'inde olan cocukluk diye tabir ettigimiz yaslarda başlayan korkunc kötülükler zinciri ile başlıyor eser. Tecavüz, adam öldürme, haksız yere saldırı, gasp... sadece kötülükten haz alma üzerine kurulu bir düzen. Güçlü olanlar güçlerini kullanıyor, güçsüz olanlar evlerinde secme seçilme hakkı olmadan vasıfsız sade bir özgürlük olarak tanımladıkları korkak yaşantılarını sürdürüyor.

    Tüm bunlar olurken bir de suçun ıslahı nasıl olmalı tasarıları. Çürümüş bir düzenin devamlılığında var olan düzenin tam tersini dayatarak sadece kendi istedigini yaptırmaya dayalı bir devlet duzeni. Kobay olarak kullanılan insanlar... korku, şiddet, haz dolu distopik bir toplumun tersini arzulamak ve kobaylarla bunları dayatmak.

    Tüm bunları etkiliyici tasvirler ile anlatsa da yazarın dilinin argo dolu olması rahatsız edici. Diger yandan yazar esere başlamadan argo dolu bir anlatımı olduğunu söylüyor. Böyle bir distopya baska nasıl anlatılır ki. Balo salonlarında bir üslup tabi ki beklemiyordum :)
    Yazarın hayatıda eser kadar ilgo çekici. Tedavisiz bir beyin tümörü teşhisi konmuş. Bunun üzerine yazar durmadan eserler yazmaya başlamış. 12 ay içinde 5 roman yazmış ve sonra hasta olmadığı anlaşılmış.

    Kitap tek kelime ile bana "irade"yi düşündürdü.

    "Irade" tüm evreni anlamlandıran bu degil mi? Iyi kötü ayrı mı yapabilmek, istediğin insan olabilimek. Allah (Tanrı) insanı çamurdan yarattı ama mükemmel bir varlık olmasını sağlayan iradeyi verdi. Hepimizin zaman zaman aklına gelmistir. Allah istese boyle olmazdı. Dünya cok guzel bir yer olabilirdi. Insan bu kadar cani olamazdı. Allah neden istemedi?

    Apaçık bir şekilde hepimizin kabul ettigi gibi bir gerceklik var biz bu dunyaya imtihan olarak verildik. Ve bu imtihanın en büyük gereği irademizin olmasıydı. Bir hayvandan, bitkiden ayrilan en büyük fark ile sınamaya geldik. O yüzden olmasını istedigimiz düzeni bizlere bıraktı Allah. Kurdugumuz düzende yasalar varken, en büyük duzen sahibi Allah bize en büyük yasayı yasarken yaptıklarınızdan ölümden sonra ile ceza ödüle tabi tutulacağını soyledi.

    Allah iyi de kötü de olabilirsin dedi. Senden hic vazgecmedi. Şeytan yoldan çıkardıkça "tövbe" ile kapılarını hep açtı. Toplumun insafına kalmış bir düzende koşulsuz kabul eden yüce bir varlığın olması ne guzel.

    Üzerine çokça konuşabilecek etkileyici bir eser. Kim okusa kendi penceresinden sayacaktır dünyaya. Her kitap bir empati. Filminin de cekildigi bu eserin hayatı sadece tek yönlü düşünmenin zorluğunu anlamak adına bile okunması gerektiğini düşünüyorum. Ne ütopya ne de distopya asıl yer dünya.

    Keyifli okumalar!