• " Dünyanın kanseri işadamlarıdır... Çünkü ancak kanser hücreleri beslendikleri organizmayı harap ederek çoğalırlar... Büyümek için büyü. Çoğalmak için çoğal. İlerlemek için ilerle. Kalkınmak için kalkın. Kapitalizmin ve kanserin ideolojileri birbirinin tıpatıp aynısıdır..."
  • Kendimizi günlerce sorgulamaya iten distopik, kült bir eser. Bir distopya da empatiye hazır olun!

    Insanlığı, dini, varlığı, iyiliği, kötülüğü, kötü alışkanlıkları (uyusturucu madde ve eserde sık sık kullanılan kanser kelimesinin sigara ile tabiri. Evet sigara gercek bir kanser bilerek, isteyerek secilen iradeyi zorlamaya üsenilen bir kanser)... hayatı genç beyinler üzerinden gözler önüne sermiş yazar. İyilik nedir? Iyilik kimler icin anlam ifade ediyor? Iyi olmaya çalışmak insan dışında kimin umurunda?

    Hayvanlarla paylaştığımız bu dünyada bizden daha cok dünyaya zarar veren baska bir canlı var mı?

    Hayata gelişimiz bile bir iyilik kötülük çatışması halinde oluşumuza dair zeminler üzerinde başlıyor. Şeytan ve melekler, cennet ve cehennem... dünyaya geldin evet sınav başladı. Tarafını seç.
    Hayvanlar gibi sadece yasamak icin çabalamak yok, insanı duygu var insan olmanın verdiği irede. Yaptığın her davranışta başkasına karşı bulunduğun sorumluluk var.

    Belli kuralların olduğu bu hayatta düşe kalka yasarken can acıtan haberleri duymanın verdiği anlık üzüntüleri hep yaşasaydık. Peki ya hep o anlardan ibaret olsaydı hayat. Eser beterin beterini anlatıyor.

    Henüz 15'inde olan cocukluk diye tabir ettigimiz yaslarda başlayan korkunc kötülükler zinciri ile başlıyor eser. Tecavüz, adam öldürme, haksız yere saldırı, gasp... sadece kötülükten haz alma üzerine kurulu bir düzen. Güçlü olanlar güçlerini kullanıyor, güçsüz olanlar evlerinde secme seçilme hakkı olmadan vasıfsız sade bir özgürlük olarak tanımladıkları korkak yaşantılarını sürdürüyor.

    Tüm bunlar olurken bir de suçun ıslahı nasıl olmalı tasarıları. Çürümüş bir düzenin devamlılığında var olan düzenin tam tersini dayatarak sadece kendi istedigini yaptırmaya dayalı bir devlet duzeni. Kobay olarak kullanılan insanlar... korku, şiddet, haz dolu distopik bir toplumun tersini arzulamak ve kobaylarla bunları dayatmak.

    Tüm bunları etkiliyici tasvirler ile anlatsa da yazarın dilinin argo dolu olması rahatsız edici. Diger yandan yazar esere başlamadan argo dolu bir anlatımı olduğunu söylüyor. Böyle bir distopya baska nasıl anlatılır ki. Balo salonlarında bir üslup tabi ki beklemiyordum :)
    Yazarın hayatıda eser kadar ilgo çekici. Tedavisiz bir beyin tümörü teşhisi konmuş. Bunun üzerine yazar durmadan eserler yazmaya başlamış. 12 ay içinde 5 roman yazmış ve sonra hasta olmadığı anlaşılmış.

    Kitap tek kelime ile bana "irade"yi düşündürdü.

    "Irade" tüm evreni anlamlandıran bu degil mi? Iyi kötü ayrı mı yapabilmek, istediğin insan olabilimek. Allah (Tanrı) insanı çamurdan yarattı ama mükemmel bir varlık olmasını sağlayan iradeyi verdi. Hepimizin zaman zaman aklına gelmistir. Allah istese boyle olmazdı. Dünya cok guzel bir yer olabilirdi. Insan bu kadar cani olamazdı. Allah neden istemedi?

    Apaçık bir şekilde hepimizin kabul ettigi gibi bir gerceklik var biz bu dunyaya imtihan olarak verildik. Ve bu imtihanın en büyük gereği irademizin olmasıydı. Bir hayvandan, bitkiden ayrilan en büyük fark ile sınamaya geldik. O yüzden olmasını istedigimiz düzeni bizlere bıraktı Allah. Kurdugumuz düzende yasalar varken, en büyük duzen sahibi Allah bize en büyük yasayı yasarken yaptıklarınızdan ölümden sonra ile ceza ödüle tabi tutulacağını soyledi.

    Allah iyi de kötü de olabilirsin dedi. Senden hic vazgecmedi. Şeytan yoldan çıkardıkça "tövbe" ile kapılarını hep açtı. Toplumun insafına kalmış bir düzende koşulsuz kabul eden yüce bir varlığın olması ne guzel.

    Üzerine çokça konuşabilecek etkileyici bir eser. Kim okusa kendi penceresinden sayacaktır dünyaya. Her kitap bir empati. Filminin de cekildigi bu eserin hayatı sadece tek yönlü düşünmenin zorluğunu anlamak adına bile okunması gerektiğini düşünüyorum. Ne ütopya ne de distopya asıl yer dünya.

    Keyifli okumalar!
  • ( İkisi de aynı an da içeriye girer. Oldukça sinirli bir şekilde aynı anda hareket edip, aynı anda konuşur… )
    Kair / Riak – Kahretsin!
    Kair / Riak – Hep senin yüzünden!
    Kair / Riak – Beni tekrar etmeyi bırak!
    Kair / Riak – Lütfen…
    ( Biri konuşur diğeri sadece ağzını oynatır diğeri konuştuğunda… )
    Kair – Tamam.
    Riak – Bence anlaşabiliriz.
    Kair – Hayır! Her şeyi senin yüzünden kaybettik!
    Riak – Kes sesini! Ben mi dedim sana böyle oyna diye sanki?!
    Kair – İyi bir oyuncuydum ben.
    Riak – Kim sen mi?
    Kair – Elbette…
    Riak – Beni kastediyor olmalısın bence.
    Kair – ( Kahkaha atar. ) Hiç güleceğim yoktu… Sen ve oyunculuk? Oğlum sen daha doğru dürüst yalan bile söyleyemiyorsun!
    Riak – Hayatımın en büyük yalanı sensin! Hem boşuna dememişler –
    Kair – Yine ne demişler acaba?
    Riak – Yalancı yalanı söyleyebilene denir, söyleyemeyen zaten yalancı olamaz çünkü yakalanmıştır, kapiş?
    Kair – Riak…
    Riak – Kair?...
    ( Bir mühlet bakışırlar, aynı an da belinden silah çekip birbirlerine doğrulturlar… )
    Kair / Riak – Oyuncak!
    ( Kahkaha atarlar, ortaya gelip sarılmak isterler Kair durdurur. )
    Kair – Hey, dur!
    Riak – ( Aynı pozisyonda kalırlar. ) neden?
    Kair – Unuttun mu ( Başında ki yara izini gösterir. Diğerinde de aynı iz vardır. ) yasak. ( İkisi de soyunur ve karşılıklı iki masa ve sandalyelere geçip otururlar. İki tarafın dekoru da benzerdir. ) Biliyor musun? Küçük bir ada gibi yüreğim, hiçbir kara parçası kabul etmedi beni…
    Riak – Geçen bende sustuklarımı topladım, dudaklarım konuştuklarından utandı.
    Kair – Ne diyordum?
    Riak – Oyunculuk!
    Kair – Doğru bak şimdi… ( Komik bir şekilde ses açmaya başlar... )
    Riak – Şart mı bu?
    Kair – Ses açmadan oynanmaz kardeşim,
    Riak – Değil mi? Haklısın… Ha… Şimdi anladım, o yüzden oyun sonun da oyuncular hep seni konuşuyordu…
    Kair – Ne?
    Riak – “ Adamın sesi sanki kıçına kaçmış ” diyorlardı.
    Kair – Riak, bak güzel kardeşim, bir sonra ki oyunda o güzel mabadını kaldır ve en arka koltuğa geçerek otur lütfen. En ufak bir fısıltımı bile duymazsan, ben bu işi bırakırım.
    Riak – Bana ne kızıyorsun be! Oyuncular öyle diyordu.
    Kair – Biliyorsun ki, meyve veren ağaç taşlanır dostum. Övünmek gibi olmasın ama ben ne oyuncular gördüm… Bak, bir… Ne oynasa aynı olan tipler. İki… Sanki öyle bir oynamışta, yani nasıl bunu sana söylemeliyim... Yani adam yaşamış gibi rolü ama kokusunu almış ama yaşamış gibi hissediyor, anlatabiliyor muyum? Baba, bak oyunculuk bu değil, anlıyor musun? Bu kadar basit olmamalı… Yani bir dekorun, kostümün arkasından sırıtmak değil mesele. Mesele, onu yaşayabilmekte… Sor bana oynadığım rol hakkında, ne sormak istiyorsan.
    Riak – Düşüneyim… Bu oynadığı karakterin derdi ne?
    Kair – Anlaşılmak…
    Riak – Anlaşıldı mı sence?.
    Kair – Sence?
    Riak – Bana çok benziyor O karakter. Bende onun gibiyim, hayat sahnesinde oynayamıyorum, rol kesmek bana göre değil… Aslına bakarsan Kair, pis oynarım ama pislik yapmak istemiyorum. Ne biliyim, buna vicdanım el vermiyor. Biliyorsun ki el almadan beceremezsin bunu Kair, mutlaka biri el vermeli. Vicdanım dışında el veren yok mu? Elbette var. Ama eli tutacak bir el yok ki. Sırf sen oyna diye, sana oynayarak pas atan var. Hayat her gün, oynaman için binlerce çeşit imkan sunuyor sana ama işte ne biliyim, bu bir alışkanlık meselesi Kair. Tek tük yapsan da bir anlamı yok, daima oynayacaksın ki, senaryo seni ön planda tutsun. Yoksa kalırsın seyirci koltuğunda, izlersin hayatları, kah güler, kah ağlarsın ama bir bok yapamazsın işte. Çünkü sen kafesin dışında ki bir kafesin içindesindir. Aslında el ele vereceksin seyirciler olarak, dürüst bir doğaçlama sergileyeceksin. Oyuncular ilk defa, seyircileri izlemek zorunda kalacak. Düşünsene? Seyirciler… Oyuncuları izlemeyi bırakırsa, oyuncular kime oynayacak? İşte sistemi böyle değiştirirsin ama sistem seyircileri izlemeye mecbur kılıyor. Seyirciler, güçlerinin farkında değil! Mola bitti
    mi Kair? Oyun mu başlıyor? Dışarı da yalnız olmaktansa gidip izleyelim, kahretsin! Ve perde hadi!
    Kair – Hayır daha zamanı var! Çok erken…
    Riak – Niye bunun için gelmedin mi oyuna? Damga koyacaktık prömiyere…
    Kair – Tamam da daha henüz anons duyulmadı farkında mısın?.
    Riak – Peki sence haksız mıyım?
    Kair – Bu zamanlar kirli Riak. Kirli düşünceler, kirli kalpler… Yıkanmak gerek, temizlenmek gerek ama o kadar uzun zaman geçmiş ki, biz kirli doğmuş gibi hissediyoruz... Birileri var Riak! İnsan düşmanı, içimizden birileri bunlar, parayla kirletiyorlar, şan ve şöhretle. Onlar bir yol oluşturmuş, arkasından ne yaparlarsa sırayla yapıyoruz bizler de… Usta birer taklitçi yaptılar bizi! Ben gördüm bir yol daha var ıssız ama kimse tercih etmiyor orayı, al benisi yok oranın anlıyor musun Riak. O yüzden tercih edilmiyor. Çünkü temiz olmayı vaad ediyor orası… Nasıl mı? Tam bir saçmalık! Neymiş efendim temizleneceksin fakat bu kirli sistemin triplerine aldırış etmeyeceksin, düşmeyeceksin. Mümkün mü? Soruyorum sana mümkün mü? O paraya ihtiyaç olmadan yaşayabilmek? Her sabah sevmediğin işi yapmak zorundasın niye? Aç kalmamak için! Kim satın aldı lan bu dünyayı?! Kimin dünyasını kime satıyorlar Riak?! Doğmak bile ücretli olacak düşünebiliyor musun? Ücreti ödenmeyen çocuk, giremeyecek dünyaya...
    Riak - Tamam ağlama palyaço... Sen gülmek zorundasın, unutma!
    Kair – Yalanları sevenler, doğruları göremez. Oysa ki ilacı belliydi yaşamın saf sevgi… Sevgi yerine saf insanları kandırdı yaşam, sevgiyi de köpek etti kendine!
    Riak - Herkes bir beklenti de, peki nasıl olacak bu iş böyle Kair? Çünkü bende bir beklenti deyim... Kaldı mı acaba dünya da, beklenti içinde olmayıp, beklenti karşılayan? En iyisi, bekleyip görelim...
    Kair – Peki sana bir soru, gerçekler gerçekten acıtır mı? Örneğin gerçekler doğrularsa, neden doğrular insanların canını acıtır Kair?
    Riak – Doğrular gizlenir, çünkü günümüz de doğrular, doğru değil bundan dolayı olabilir mi?
    Kair – Bak bu doğru.
    Riak – Yeni bir doğru doğurduk Kair! Hadi bunu kutlayalım!
    ( Işıklar söner. Açıldığın da ikisi de aynı zaman da, aynı şekil de yüzlerini boyuyorlardır. )
    Riak – Bu şart mı?
    Kair – Evet.
    Riak – Bence olmasa da olur.
    Kair – Saçmalamaz mısın lütfen? Riak…
    Riak – Efendim.
    Kair – Ya derin düşün ya derini düşün, kapiş?
    Riak – Beni düşünmemekle mi suçluyorsun?
    Kair – Maalesef. Bu yaptığımız şey; insanların yüzlerine taktığı maskeyi temsil ediyor. Anlamadın mı?
    Riak – Anlıyorum ve senin maskeni de gördüm.
    Kair – Ben bir maske takmıyorum.
    Riak – Bu sen misin?
    Kair – ( Sinirlenir. ) Sence?
    Riak – Bence her şey bir ilizyon gösterisi. Bizler de şapkadan çıkan tavşanlarız.
    Kair – Çok kitap okuyorsun. Bence okuma.
    Riak – Az kitap okuyorsun. Bence oku!
    Kair – Senin burada ne işin var ki? Televizyona çık bence.
    Riak – Kesinlikle! Çıksaydım ne yapardım biliyor musun?
    ( Kair Yüzünü boyamayı bırakır ve arkasına yaslanarak Riak’ı izler. )
    Riak – ( Bir televizyon programındaymış gibi seyircilere ve kameralara karşı gelir. ) Size bir gerçeği açıklamam gerekiyor. Bu gerçeği hepiniz biliyorsunuz ama
    kabullenmek istemiyorsunuz. Şu an kaç milyon insanın beni izlediği umurum da değil! Ama bu ekran, bir gerçekliği olmayan, bir uyuşturucu kutusu! Sizler de bu torbacının, müptezellerisiniz! Kimi zaman, olmayan bu hayal kutusuna kızıyor, üzülüyor, seviniyor ve daha nice duygularınızı kamçılıyorsunuz! Bu kutu gerçek değil! Bu kutu bir hayal ürünü! Sizler gerçeksiniz! Şu an dünya nüfusu 7 milyar 587 milyon 120 bin 117 kişi, ( Hızlı hızlı sayar. ) 118,119,120,121,122,123,124 Bu yıl doğan insan sayısı 132 milyon 640 bin 571 kişi ( Hızlı hızlı sayar. ) 572,573,574,575,576, Bugün kaç kişi doğdu biliyor musunuz? 296 bin 995 kişi, peki kaç kişi öldü bu yıl? 54 milyon 939 bin 365 kişi! Bugün ölenlerin sayısı, 123 bin 176 kişi. Huzur içinde uyusunlar… Bu yıl üretilen araba sayısı 63 milyon, satılan bilgisayar sayısı 332 milyon, sadece bugün satılan 520 bin televizyon, 4 milyon 530 bin cep telefonu! Dünya da internet kullanıcı sayısı 3 milyar 795 milyon 483 bin kişi! Bu yıl yok olan orman sayısı kaç? 4 milyon 897 bin 873 hektar! Bu yıl çölleşen toprak 11 milyon 321 bin 658 hektar! Bu yıl sadece salınan endüstriel zararlı atık sayısı 9 milyon 222 bin ton! Dünya da aç olan insan sayısı kaç?! 822 milyon! 961 bin insan aç! Dünya da aşırı yemek yiyen insan sayısı? 1 milyar 651 milyon 986 bin kişi… Bugün açlıktan ölen insan sayısı 24 bin 196 kişi, 197, 198, 199, 200, 201, 202… Bu yıl suya bağlı hastalıklardan ölen insan sayısı 793 bin 182 kişi, içecek suya erişimi olmayan insan sayısı 585 milyon 802 bin 852 kişi. Bu yıl 12 milyon 225 bin kişi bulaşıcı hastalıklardan dolayı öldü. Sadece 5 yaş altında ölen çocuk sayısı 7 milyon, Hiv ve Aids bulaşmış kişi sayısı 39 milyon bundan ötürü bu yıl ölen 1 milyon 583 bin kişi. ( Kair gerilir ve sigara yakmak için yeltenir o sıra. ) Kanser sebebiyle ölen 7 milyon 734 bin kişi, sadece bugün içilen sigara sayısı kaç biliyor musunuz? 42 milyar 293 milyon 986 bin 999 ( Kair sigarayı yakmaktan vazgeçer. ) bugün bile bile sadece sigaradan 4 milyon 782 bin kişi öldü. Alkolden 2 milyon 355 bin kişi! İntihar eden 1 milyon dan fazla insan!
    Kair – Tamam yeter be! Kes içimi bunalttın!
    Riak – Bir Norveçli, kitaba bir yılda 137 dolar ödüyor, hafta da 2.6 dolar eder. Bir Alman ise 122 dolar. Belçikalı, İsveçli, Avustralyalı 100 dolardan fazla. Amerikalı 95 dolar, İngiliz, Fransız, İtalya, Singapurlu, Japon, İspanyol ve Güney Kore de kişi başına harcama 39 dolar düzeyinde. Türkiye de ise 45 sent! Kırk beş… sent. Yarım dolardan daha az. 50 bin kişiye 1 kütüphane düştüğünü biliyor muydun? Bugün sadece 6 milyar arama yapıldı Google’da düşünebiliyor musun? 223 milyar e-posta
    yollandı! 637 milyon twit atıldı! 7 milyar video izlendi! 2 milyar fotoğraf yüklendi! 4 milyar insan şu an internette!
    Kair – Şu an kanalın sahibi arıyor. Yayını kesmek için haberin olsun.
    Riak – Uyanın! Buradan çıkan sonuç sadece kitap okuyun değil. Kitaplar gerçekten sonucu doğurmuş olsaydı yasaklanırdı. Sizleri kandırıyoruz, bu kutunun içerisin de yalanlar sıkıyoruz, nasıl giyineceğinize biz karar veriyoruz, hayallerinizi biz yaratıyoruz, nasıl düşünmeniz gerektiğini, nasıl konuşmanız gerektiğini, nasıl davranmanız gerektiğini hepsini aklınıza gelip gelmeyen her şeyi biz belirliyoruz! Sizler bizim söz de düşünen robotlarımızsınız! Tıpkı şeytan gibi zihinlerinizle oynuyoruz fitne, fesat yerleştiriyoruz! Çok fazla düşünmenizi istemiyoruz anlasanıza! Bizler sizin, zihinlerinizi meşgul eden dadılarınızız! Bu ekran da başbakanlar yaratıyor ve yok ediyoruz. Maalesef bu ekran çok büyük bir güç! Dansçılar, şarkıcılar, hokkabazlar, futbolcular aklınıza gelebilecek her türlü etkinlik sırf sizleri meşgul etmek için! Burası gerçek değil! Gerçek sizsiniz! Kapatın şu ekranı! Çocuklarınızı bile nasıl yetiştireceğinizi biz belirliyoruz! Hayal olan biziz! Hemen kapatın şu lanet olası televizyonu! Gerçeği istiyorsanız Tanrı’ya gidin! Bilge olanlara danışın! Kendinizle yüzleşin! Ama şu lanet olası televizyonu kapatın!
    Kair – Riak!
    Riak – Efendim?
    Kair – Kovuldun!.
    ( Işıklar söner. Açıldığın da birbirlerine ters bir şekilde kostümlerini giyerler. İkisinin de aynıdır kostümü. Giyindikten sonra birbirlerine dönüp bir süre bakarlar. )
    Riak – Sence?
    Kair – Bence oldu.
    Riak – ( Aynı anda gömleklerini iliklerler. ) Neyin var senin?
    Kair – Hiçbir şey.
    Riak – Yok var, ben anlarım.
    Kair – Yok bir şey, o nerden çıktı?
    Riak – Kair, senin beynini okuyorum biliyorsun değil mi?
    Kair – Anlam veremiyorum.
    Riak – Neye?
    Kair – Bazen ana dilime bile yabancıymışım gibi geliyor. Kimse bu dili konuşmuyormuş gibi ya da ben aynı dili konuştuğumu sanıyormuşum gibi…
    Riak – Gerçekler…
    Kair – Hiç kimseye söylemedim gerçekleri, belki de söylemişimdir ama kimse duyduğunu hissettirmedi ki. Ne büyük bir deprem! Göçük altında duygular, zihnim resmen fay hattının üzerine kurulmuş… yerle bir oldum.
    Riak – Anlaşılmak?
    Kair – Biliyorum dilimin taşıyamadığı kelimeler var Riak, çıksa bile kulakların çapına sığmayacak demek ki.
    Riak – Bence senlik bir durum değil, dikiş atmışlar insanların kulaklarına.
    Kair – Doğduk mu öldük mü anlayamıyorum. Dünya bence geniş bir tabut! İnsanlar da böcek gibi kemirgen! Gökyüzü üstümüze serilmiş tavan, yağmur üzerimize atılmış toprak bence! Ruhum… Ruhum kirlilerin içerisine tıkanmış bir sabun parçası! Ya temiz kalacağım ya da kirlileri yıkayıp yok olacağım! Çok sessiz kalmadık mı sence?
    Riak – Aferin be! İyi. Ezber oturmuş. Baştan alalım mı?
    Kair – Ya benim bir suçum yok zaten, replik gelmeyince tıkanıyorum anlasana!
    Riak – Hadi! ( Baştan alır. ) Neyin var senin?
    Kair – Hiçbir şey.
    Riak – Yok var, ben anlarım.
    Kair – Yok bir şey, o nerden çıktı?
    Riak – Kair, senin beynini okuyorum biliyorsun değil mi?
    Kair – Bok okuyorsun!
    Riak – Anlamıyorum diyecektin.
    Kair – Lütfen. Gerçekten canım çok sıkkın!
    Riak – Neden?
    Kair – Kağıt borsasında, kelimeler kuru düşük olarak kapattı. O yüzden.
    Riak – Tamam o zaman zamanı gelmiş, hadi gidelim!
    Kair – Hayır gelmedi yalan söyleme.
    Riak – Geldi…
    Kair – Ölmek istemiyorum.
    Riak – Saçmalama, bunu konuşmuştuk!
    Kair – Tamam.
    Riak – Süper hadi!
    Kair – Hayır! Dediğim zaman, anons geldiğinde.
    Riak – Canımı sıkmaya başlıyorsun.
    Kair – Tamam dedim, yarın öleceğiz.
    Riak – ( Uzun bir süre bakışırlar. ) Neyin var senin?
    Kair – Hiçbir şey…
    Riak – ( Geri geri ikisi de sahneden çıkarlar. ) Yok var, ben anlarım. ( Tekrar sahneye heyecanlı bir şekilde girerler. ) Gördün mü içeri?
    Kair – Evet… Çok heyecanlıyım.
    Riak – Her zaman derim yeni oyunlar gerek. Sıkıldı tabi herkes eski oyunları ısıtıp ısıtıp konmasından, televizyonun daha çok ilgi çekmesi bu açıdan bakıldığında normal tabi.
    Kair – Şimdi konuşulacak konu mu bu?
    Riak – Tabi kritik yapıyoruz burada, sanat konuşuyoruz. Bak yeni oyunlar nasıl ilgi çekiyor… Tabi klişe olmayanlardan bahsediyorum. Yeni yazarlara, yeni oyunculara, yeni yönetmenlere, yeni fikirlere yani yeni olan her şeye kapı açmalılar. Yoksa sadece onlar değil “Sanat” komple ölecek bu topraklarda. Herkes hak ettiğini almalı. Görmedin mi? Yeni mezunların hallerini? Kaçıncı yüzyıldayız, taşeron gibi çalıştırıyorlar. Kim el atacak farkındalık yaratmazsan?
    Kair – Oyundan sonra konuşsak olmaz mı?
    Riak – Oyundan sonra mı? Oyundan sonra biz yokuz ki?
    Kair – Buraya kadar mı?
    Riak – Artık anlaşılacaksın. Seyircilere hissettirme…
    Kair – Unuttuk değiştirmeyi. ( Riak belinden silahı çıkartır. ) Oyuncak?
    Riak – ( Şarjörü çıkartıp gösterip takar. ) İkinci perde görüşürüz.
    Kair – Ama anons gelmedi? ( Anons sesi duyulur. – Oyunumuz başlamak üzeredir. )
    Riak – Sence?
    ( Işıklar söner. Açıldığında sahne dekoru tek taraflıdır. Ayna direkt seyirciye dönüktür ve önün de masa yine masanın önünde sandalye. Baştan beri oyuncu aslında ayna da kendisiyle konuşmaktadır. Kair girer son sahneye geçmek için masanın üstünde bulunan silahı alırken ayna da kendisine bakar. )
    Kair – Merak etme… ( Giderken tekrar döner. ) Seni sevdiğimi söylemiş miydim? ( Sarılmak için yeltenir. Sonra durur, gülümser. ) Yasak. Eğer silah sesinden sonra alkış gelmezse, bunu başardığımı göreceksin. Düşünceden ibarettik değil mi? Şimdi düşüncelerimi öldüreceğim. ( Sahneden çıkar ışıklar kapanmaz. )
    Kair – ( DIŞ SES ) Hey!! Şimdi dinleyin lütfen, sessiz çığlıklarımı! Son nefeslerimi adıyorum size. Tek suçum sizi sevmek, tek isteğim anlaşılmaktı. ( Silah patlar )

    SON
  • Zavallı şair... Bülbül hamûş, havz tehî, gülistan harab diye inliyordu. Ne bülbül kaldı, ne havz.
    Toplum zıvanadan çıkmış. Cinayet cinayeti kovalıyor. Akıl susmuş ve mefhumlar cehennemî bir raks içinde tepinip duruyor. Sloganlar yönetiyor insanları. İdeolojiler yol gösteren birer harita değil, idrâke giydirilen deli gömlekleri. Aydın dilini yutmuş; namlular konuşuyor. Bir kıyametin arifesinde miyiz acaba? Dünyayı Şeytan mı yönetiyor? Düzeni büyücüler mi bozdu? Bu kördüğümü çözecek İskender nerede?
    Tarihlerin tanımadığı bir tahrip cinneti karşısındayız. Sosyal bir kuduz veya kanser. Bu sinsi, bu kancık, bu sürekli boğazlaşmaya anarşi demek hata. Anarşi saman alevi gibi yanıp söner. Her ülkede, her çağda, her düzende belirebilir: fitne, fesat, kargaşa. Anarşizm desek düpe düz münasebetsizlik. Anarşizm, bir dünya görüşüdür. Tutarlı bir felsefesi, gözüpek havarileri, ölümle alay eden kahramanları vardır. Anarşizm, hürriyet aşkıdır; insanın asaletine ve yüceliğine inanıştır; tek kusuru hiçbir zaman gerçekleşmemiş ve gerçekleşemiyecek olması. Anarşizm Avrupa’nın rezil ve yalancı medeniyetini yokedip bahtiyar bir çağın yaratıcısı olmak hülyâsıdır. Nihilizm? Nihilizm, Anarşizm’in Çarlar Rusya'sında aldığı isim. Batı, bizim yaşadığımız faciaya şahit olmamış ama başlayacak diye tir tir titrediği bu felâketin adını koymuştur: Anomi. Anomi: şuursuzluk. Anomi, bütün değerlerin tepetaklak olması, çürüyüş, çöküş...
    Aydının görevi: karanlıkları aydınlatmak. Yazık ki o da kasırganın içinde. Sokaklarda kardeşleri, çocukları boğazlaşırken soğukkanlılığını nasıl koruyabilir! Evet, ama görev görevdir. Önce kafalardaki keşmekeşi dağıtmağa; metafizik birer orospu olup çıkan kaypak, hain, aldatıcı mefhumlara ışık tutmağa çalışalım. Bu araştırma zifiri bir karanlıkta çakılan kibrit... Kuledeki nöbetçinin feryadı.
  • Kitapta hemen hemen herkesin içinde bulunan vazgeçemediği şeytandan bahsetmektedir. Bu şeytan öyle bir şeytan ki; uğruna sevdiğin her şeyden vazgeçebildiğin ve hatta onları harcayabildiğin; aslında çaresizlikten doğup ve yine çaresizliğin besleyip büyüttüğü, kendimizi onunla savaşamayacak kadar zayıflatıp, değersizleştirdiğimiz kanser hücremizdir. Yazar kendisinden umduğumdan fazla gözlem yeteneği, hayal gücü ve onu okura aktarışı karakterlerin yanıbaşında hissettirdi kendimi. Bu vesileyle yazarın diğer kitaplarına ilgim arttı. Raflarınızda mutlaka Sabahattin Ali olmalı diye düşünüyorum. Diğer kitaplarından da aynı lezzeti alırım inşallah. :) Keyifli okumalar..
  • Zamanla, kanserin pek çok adı olduğunu öğrendik-tıpkı şeytan gibi.
    Khaled Hosseini
    Sayfa 186 - Everest Yayınları