• Ravel hazır olduktan sonra eve göz atıyor. bütün pencerelerin kapalı, bahçe kapısının sürgülü, mutfakta gazın kesilmemiş ve girişteki elektrik şalterinin indirmiş olduğundan amin oluyor. Gerçekten küçük bir ev bu, hemen gezilip bitirilebiliyor, yine de bütün bu denetimler yeterli değil.
  • “Bilim beyefendi, kediler için bulamaçtır. Bakteri yetiştirmek biliniyor da çocuk yetiştirmek artık bilinmiyor. Atomlarla oynanıyor ama incelik artık bilinmiyor. Uzaya gidiliyor ancak denizler pis kokuyor, balıklar ölüyor. Açlıktan ölenlerin gıdasına harcanandan daha fazlası füze yakıtları için harcanıyor. Gerçek şu ki, çok şey bildikçe daha az yaşanıyor. Bilim, toplulukları aptallaştırmaktan ve gezenimizi her türlü rahatlığı bulunan karınca yuvasına çevirmekten başka bir işe yaramıyorsa, ben ne yapayım öyle bilimi? Aslan avlamaya, Papou’lar gibi her akşam yiyip içip eğlenmeye bakarım daha iyi. Teknik, insanları daha iyi yapmaz; olsa olsa kötülüğün gücünü on kat arttırır. On bin yıl önce çok öfkelenince kuşlara taş atan aynı hıyar, günümüzde insanla dolu bir uçağa füze savurabiliyor. İlerleme insanların yaptığı budalalığı azaltmaz, onu sadece daha tehlikeli yapar.”
    Acele etmek yasaklanmalı, uymayan kovuşturulmalıdır. Çünkü acelecilik insanın ödünü patlatır.1 Kentte otomobillere paydos. Kötü sürücüleri maden ocağına sürmeli. Televizyon yayınları yasaklanmalı. İnsanların birbirlerini tanımaları için her akşam mahalle şenlikleri düzenlenmeli. Hayvanlar sokaklara salınsın… Deve kuşları, filler… Hayvanlar, insanların davranışlarını yumuşatırlar. İşi fazla olanların işini azaltıp, işi olmayanlara iş verelim. Küçük bir ücret karşılığında herkese bir çalgı öğrenmek şartı konsun. Takas yeniden uygulansın. Öğle uykusu zorunlu olsun. Herkese bir bahçe dağıtılsın. Av yasaklansın. Herkesin konuşabileceği tartışmalar yapılsın. Okulda matematiğin yerine çiçek yetiştirme okutulsun.
    Siz ve sizin gibiler, insanları kafese tıkıyorsunuz ve kapalı kala kala kötüleştikleri zaman da kafesi hak ettikleri sonucunu çıkarıyorsunuz. İnsanlar budalaysalar, sürekli aptal yerine konulmalarındandır, kötü yürekliyseler sürekli sopa yemelerindendir, ikiyüzlüyseler çığırtkanlar, gözbağcılar ve falcılar tarafından sürekli aldatıldıklarındandır..
    Kitap okumak yaşamaktan daha kolaydır. Kitabın üzerine eğilen insan için hiçbir tehlike yoktur, kraldır o. Ama haklı olan onlar. Yaşamın ne olduğunu uslarına getirmeden gülüyor, eğleniyor, yaşıyorlar.
    Düşünceler cehennemdir. İnsan bulutların üstünde uçtuğunu sanır, sonra bir gün bir tırtıl gibi süründüğünün farkına varır. Ah! Sıradan insanlara, kendilerine soru sormamayı becerenlere öyle imreniyorum ki… Ben işerken bile kuşku duyuyorum.

    Henri Frederic Blanc - Uyku İmparatorluğu
  • Sen ey benim aziz yalnızlığım,öyle zenginsin.
    Geniş ve mışıl mışıl uyuyan bir bahçe gibisin. (...)
    Kapalı tut altın kapıları,bırak önünde dilekler bekleşsin.

    Rainer M.Rilke
  • İşte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben
    İşte şu begonya, işte yalnızlık
    İşte su damlacıkları, alnımda, kollarımda
    İşte yok oluşumdan doğan kent
    Hiçbir yere taşınıyorum, kendime sızıyorum yalnız
    Ben dediğim koskocaman bir oyuk
    Koltuğun üstünde, aynadaki yansıda
    Bir oyuk! sofrada, mutfakta, yatağımda
    Yaşamayı tersinden kolluyorum sanki
    Yetişip öne geçiyorum sık sık. Sözgelimi
    Bir iki saatte bitiveriyor bir mevsim
    İyi
    Bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu
    Salıyı gösteriyor.

    Salondaki büyük saati sattım
    Saatin ölçebileceği
    Herhangi bir zaman parçası yok
    Gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim
    Bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama
    Ne gereği var ki saatin
    Balkona çıkıyorum sürekli
    Yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece
    Bir semtin ilk rengini alıyorum
    Örneğin Ümraniye’de bir çay bahçesindeyim
    Bazan
    Anılardan anılara bir yol

    Ve
    Anılardan anılara sallanan bahçe
    Hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor
    İyi.
    Yeniköy’de bir kahve içer miyiz, dedim bu sabah
    Bu sabah bu sabah
    Oralı olmadı kimse -pazartesi miydi-
    Oyuğumdan çıkmıştım tam, begonyamsa güller içinde
    Nasıl?
    Güllerse güller içinde yani
    Ve balkon demirinde bir martı. Dedim ki
    Deniz şuralarda bir yerde olmalı
    Çıt yok evin içinde
    Deniz şuralarda bir yerde olmalı
    Çıt yok
    Sanki dünyadaki bütün çay ocakları kapalı
    Ve göklerden tepelere inen bir sokak
    Ya da bir akarsuyum ben
    Denizse
    Şuralarda..
    Yok önemi bir iki gün kaldı -martı-
    Balkonda
    Deniz de öldü sonra, martı da
    İyi iyi.
    Suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi
    Günler -seni anımsadığım zaman-
    Birden Kurtuluş’tan Taksim’e giden bir tramvay görüntüsü
    Mavi bir elektirik çakımı tellerde
    Sanki kar yağıyor da sürekli, Tepebaşı’ndayız
    Karlar gıcırdıyor ayaklarının altında
    Besbelli Gümüşsuyu’ndayız, Rus lokantasındayız
    -Ne tuhaf, biz her zaman her yerdeyiz ikimiz-
    Şarap içmişiz, üşüyoruz
    Dışarda dünya silinmiş
    İkimiz ikimiz ikimiz
    Böyle birkaç defa ikimiz
    Sonra ki bir fotoğrafa dönüşüyor her şey
    Nasılsa
    Sarı emmiş, mordan çekinmiş, kahverengi bir fotoğrafa
    Sahi, kalınca bir şeyler giyinmeliyim ben
    Üşümüyorum da
    Bende herkes var, diyen bir kızın titrek
    Sesleri dökülüyor kucağıma
    Dudaklarım kan mavisi bugün.
    Biz burda iyiyiz, biz burda çok iyiyiz
    Biz burda kırk yaşındayız hepimiz
    Dördümüz bir kişiyiz de ondan
    İçimizden biri uyuyor olsa, falan filan
    Onu bekliyoruz bir kişi olmak için
    Evet evet, yanılmıyorum ben
    Bir iki kişi kaldığımız zaman yanılabilirim
    Doğrusu ya
    Yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor
    Duvardaki vitray, begonya
    Begonya, vitray
    Kurtuluşla Asmalımescit birbirine geçiyor 
    Bir tramvayın durmasıyla durmaması arasındaki ayrım
    Karanfil kokuyorsa biraz
    Yeni koparılmış bir demet karanfilim ben
    Saçlarını soğuk ve uzun.
    Ne diyordum? yağmurlar, evet
    Üşümüyorum ürperiyorum sadece
    Biçimini zorlayan bir kedi gibi
    Dur biraz
    Kapı çalındı, hayır, telefon
    Telefon kapı telefon
    İkisi birden mi yoksa
    Yoksa
    Ne telefon ne kapı
    Bir şimşek sesi hiç olmazsa
    O da değil
    Ses filan duymadım ki ben
    Yuvarlandıkça büyüyen
    Bir kartopunun yumuşak sesi mi? belki
    İki sesi taşıyan bir ses
    Neden olmasın
    Biraz önceki gibi
    Üstümden biri kalkmıştı -yok canını-
    Öyle değil, bir gölgeydi hepsi hepsi
    Yer değiştiren gezgin bir gölge
    Bahçedeki ceviz ağacından
    İçeri sürüklenen.

    Bezik Oynayan Kadınlar / Edip Cansever
  • SAKURANIN ÇOCUĞU
    “Sayın seyirciler, haber bültenimizi bir son dakika haberi ile kesiyoruz. Aldığımız verilere göre şu an Kyoto ağır bir bombardıman altında. Çin ile gerginleşen ilişkiler sonucu, Çin, Japonya'ya savaş açtığını duyurduğu saniyelerde, Kyoto bombalanmaya başladı. Yetkililerden son dur... il... ilgi... açıkla... be...”

    Dıııttt.
    Yayın burada kesiliyordu. CHR şirketi yönetim kurulu toplantısında, Hashirama Nara başkanlığında, 750 yıl öncesine ait ellerinde kalmış tek veriyi inceliyorlardı. 2019 yılındaki savaşta Japonya ağır bir yenilgiye uğramış, Hiroşima ve Nagazaki felaketinden sonra Japonya bu kez Kyoto’da daha ağır bir durumla karşı karşıya kalmıştı. Çin savaşta Japon devlet arşivlerini yok ederek, Japonların 2019 ve öncesine ait tüm tarihini silmişti.

    CHR şirketi, Kyoto’nun bulunduğu yere kurulmuş şirketlerden biriydi. Hashirama Nara uzun yıllardır çalışılan geçmişe ışınlanma ile ilgili çalışmaları tüm ülkede bilinen bir yöneticiydi. Çalışmalarını 2500'lü yıllarda keşfedilen, içinde bulunulan zamanda ışınlama üzerine geliştirip, geçmişe ışınlanmanın mümkün olabileceğini kanıtlamış ve son aşamaya gelmişti. Gidilecek zaman ve gidecek kişiye son toplantıda karar verdikten sonra artık uygulama aşamasına geçeceklerdi.

    Hashirama Nara bulduğu videoyu izlettikten sonra, “Gideceğimiz zamanın 2019 yılı bombalamadan bir hafta öncesi olmasını istiyorum. Eğer karar birliğine varabilirsek, atalarımızın savaştan bir hafta önce Kyota'da neler yaptıklarını bilmek ve onların yaşantılarına şahitlik etmek, her birimiz için paha biçilemeyecek derecede kıymetli olacaktır.” dedi.
    O sırada toplantıda bulunanlardan programlama görevlisi olan Minato Hideki, bu öneriyi desteklediğini açıkladı ve gerekli tüm işlemlerin hazır olduğundan emin olduğunu söyledi. Hashirama Nara'nın kızı Yume söz alarak “ Zaman, her birimiz için önemli olsa da göndereceğimiz kişi için büyük riskler taşır. Eğer onun geri ışınlanmasını yaparken en ufak hatamız olursa o kişi savaşta hayatını kaybedebilir. Bu yüzden bir hafta öncesi değil, ya daha önce ya da daha sonra olan bir tarih olmasını öneriyorum.” dedi. Bunun üzerine Hashirama Nara, “ Uzun zaman bu riskleri düşündüm ve şöyle bir çözüme ulaştım; oraya gönderilecek kişi ben olacağım. Eğer riski kendi üzerime alırsam bu deneme sadece benim için sorun teşkil eder, bense bunu kabul ediyorum.” dedi. Toplantıda bulunan herkes gözlerini dikmiş ona bakıyordu. Yume gözlerini babasından ayıramıyordu, içindeki endişe bu kez daha çok artmıştı. Ama karar onaylanıp babasının gitmesi kesinleşince sesini çıkaramadı.

    Ertesi gün hazırlıklara başlandı. Hashirama Nara ışınlanacağı koltuğa oturdu. Dışarıda Minato Hideki ve Yume konuşuyorlardı. Yume “ Babamın savaş başlamadan dönebilmesinde en büyük sorumluluk sana ait Minato-san. Ne kadar konuştuysam da son güne kadar onu geri getirmememiz konusunda kararlı. Sana güveniyorum, lütfen ona bir şey olmasın.” dedi. Minato, sorumluluğun patrondan sonra onda olmasından gururlu bir şekilde “ Kendinizi üzmeyin Yume-san, bu kendi geliştirdiğimiz ve başarılı olacağımız bir teknoloji olacak. Babanız yıllardır uğraştığı çalışmalarının sonucuna kendi ulaşmak istiyor.” dedi. Yume babasıyla gurur duysa bile endişesinden kurtulamıyordu. Birlikte Hashirama'nın yanına geldiler. Yume babasına gülümsedi ve hazır olup olmadığını sordu. Hashirama kızının gözlerinin içine bakarak “Haydi başlayalım!” dedi.

    Işınlanma başlamıştı. İlk önce uzaya fırlatılacak olan Hashirama, boşlukta solucan deliklerindeki akım sayesinde ışık hızını geçecek, istedikleri yıla ulaştıklarında delikten kurtarılarak Kyoto'ya indirilecekti. Fırlatma tamamlanmıştı. Artık Hashirama'nın istediği yıla gelmeye az kalmıştı. Sonunda delikten kurtarılıp Kyoto'ya iniş başarıyla sağlanmıştı.
    Kyoto... Başkentlerin Başkenti.
    Hashirama gözünü almış ışığın etkisinden yeni yeni kurtuluyordu. Gözleri tam manasıyla ona etrafı gösterdiğinde kendini bambu ormanında buldu. Yeşilin verdiği huzur ile bambularla çevrili yolda yürümeye başladı. İlerleyip ormandan çıkınca yerleşim yerlerine yaklaşmıştı. Daracık sokaklarda ilerlerken, gözleri sokaklarda asılı olan kağıt fenerlere takıldı. Her biri loş ışığı ile sokağa sakinlik veren bir renk katıyordu. Tarih kokan bu yerlerde yürüdükçe üstündeki kıyafetleri ona yabancı gelmeye başlamıştı. Minicik dükkanlardan birine girerek, neler satıldığına baktı. Çeşitli el sanatlarıyla uğraşan utangaç insanları çok sevmişti, sanki ona bir yabancı olduğunu unutturmuşlardı orada. Vaktin ilerlediğini fark edince kendisi için kalacak yer bulmalıydı. Sokakta bazı kişilere sorduktan sonra bir yabancı için en iyi konaklamanın ryokan konukevleri olduğunu söylediler. Birinin yolunun tarifini aldı ve oraya doğru yola koyuldu. Buraya ışınlandığını bilmiyor olsa buraya ait olduğunu düşünecekti.

    Konukevine girerken onu eşsiz bir dantel gibi işlenmiş olan bahçe karşıladı. 2019 yılında bu güzellikte sanatla harmanlanmış bahçe görmek onu şaşırtmıştı. Atalarının o zamanlardan ne kadar zarif ruhlu olduğunu düşündü. Her biri çeşitli desenlerle biçimlendirilmiş ağaçların ve havuzları ile süslenen bahçenin içinden geçip kapıya ulaştı. İçeri girdiğinde sessizliğin içinde sadelik ve huzur dolu bir mekan gördü. Odasına varmadan arka taraftaki kaplıcayı görmek istemişti. Yeşilliğin konukevi etrafında kümelendiği manzarada; kaplıca, sıcak suyun buharı ile mistik bir hava katıyordu ortama. Su sesleri eşliğinde biraz yer yatağında uyuduktan sonra acıktığını fark etti. Ama yanında para yoktu, cebindeki bir miktar altını paraya çevirmesi gerekiyordu. Dışarı çıkıp o daracık sokaklardan tekrar geçerek altını bozduracağı yere ulaştı. Sonra para ile konukevine döndü. Yemeğini orada yiyecekti. Kaiseki yemeği adını verdikleri yemekten büyük zevk almıştı. Kaiseki arka arkaya ufak porsiyonlar halinde gelen lezzet şöleniydi. Bu lezzetlerin yapımını ona anlatan ise yemekte Hashirama’ya eşlik eden küçük bir çocuktu. Annesi aşçı olan bu çocuk garip gördüğü Hashirama’ya ilgi duymuştu. Seyredildiğini fark eden Hashirama, onu yanına çağırınca yemek boyunca sohbet etmişlerdi. Ertesi gün için Hashirama'yı tapınakları gezdirmeye söz veren Kai ayaksız sandalyesinden kalkıp mutfağa döndü.

    Sabah erkenden Kai Hashirama’nın odasına gelmişti. Hazırlanıp yola çıktılar. İnari dağı eteklerine kurulmuş olan Fushimi İnari Tapınağı yemyeşil ormanın içinde turuncu kapılarıyla parlıyordu. Tapınak içinde bulunan tilki heykelleri ise her an canlanacaklarmış gibi duruyordu. Oradan Kinkaku-jin Tapınağına geçtiler. O tapınakta ise altın varaklı süsler ahşap üç katlı binaya renk katıyordu. Asıl süs ise etrafında bulunan yemyeşil bahçesiydi. Hashirama yıllar önce binalarının yerinde bulunan bu doğayı gördükçe derin bir hüzün duyuyordu. Tapınaktan çıkarken etrafını saran tütsü kokusunun ve eşsiz atmosferinin büyüsü adeta onu kapıdan içeri çekiyordu.

    Gün bitip tekrar konukevine dönerlerken Hashirama ve Kai birlikte pirinç tatlılarını afiyetle yiyorlardı.

    Sonraki günlerde Felsefecinin Yolu denilen yerde yürüyüp beraber ormanın sessizliği içinde huzuru ta içlerinde duydular. Çeşitli tapınaklara uğrayıp oradaki turuncu kıyafetli rahiplerin yaptıkları ritüelleri izlediler. Tapınakların birinde Kai ilerdeki taşı göstererek “ O taştan şu ilerdeki taşa kadar gözleri kapalı yürüyen hayatının aşkı ile karşılaşırmış amca. Sende yürümek ister misin?” dedi yüzünde muzip bir gülümsemeyle. Hashirama çocuğu mutlu etmek için bunu denedi fakat gözlerini açınca kendini bir rahibe çarpmak üzereyken buldu.
    Gion bölgesinde Geysha adını verdikleri garip, yüzleri bembeyaz boyalı, ayaklarında tahta terlikli ve üzerlerinde kimono adını verdikleri elbiseler bulanan kadınları gördü. Böylece beş günü çoktan bitmişti Hashirama’nın. Aklında Kai'nin Zen bahçesinde anlattığı şeyler hala yankılanıyordu. Yemyeşil bahçenin içinde yer alan kum, çakıl ve kayalar bulanan alanın mistik anlamlarını Kai çok güzel anlatmıştı. Kai ona “ Hashirama amca, bu çakıllar okyanusu, kayalar Japonya adalarını, taşlar ejdere doğru yüzen anne kaplanla yavrularını ve zihin anlamına gelen karakteri oluşturuyor. Tırmıklanmış beyaz kumlarsa güçlü akan suyu temsil ediyor.” demişti. Hala kulaklarında o beyaz kumları sessizce dinlediğinde gelen su sesi dolaşıyordu.

    Altıncı gün Setsubin Festivaline katıldı. Baharın gelişini simgeleyen festivalde halk evlerin ve tapınakların etrafına baklalar atarak kötülükleri ve hastalıkları kendilerinden uzaklaştırıp, bereketi davet ettiklerine inanıyorlardı. Festivalde tapınaklar rengarenk süslemişlerdi.

    Kyoto'da görebileceği yerleri görmüştü artık. En son Hiroshima ve Nagazaki'de ölenler için yapılan anıtı ziyaret etmek istedi. Oraya vardığında Kai'yi görmek Hashirama'yı şaşırttı. Yanında bir adamla dualar okudular ve çiçek bıraktılar anıta. Kai onu görünce koşarak yanına geldi ve babasıyla Hashirama'yı tanıştırdı. "Biliyor musun amca benim dedemin ismi burada yazıyor." dedi Kai. Hashirama ne diyeceğini bilemedi. O konuşmadan Kai'nin babası anlatmaya başladı " Aslında burada adı yazan benim dedem, Kai'nin büyük dedesi. Hiroshima bombalandığı zaman hayatını kaybedenlerden biri de benim dedemmiş. Babam öyle anlattı. O da kaldığı kimsesizler yurdunda öğrenmiş olanları. Babam o zaman bir yaşındaymış, annesi doğum yaparken ölmüş, babası da bombalamada. O ölmemiş orda olmasına rağmen. Ama orda bulunmaktan dolayı hayatı hastanelerde geçmiş. Radyasyon sonucu hasar gören organları, onun ben 3 yaşına gelene kadar yaşamasına izin vermiş. Kai dedesinin adını her buraya gelip okuduğunda mutlu oluyor, her hafta ziyaret ediyoruz onları." dedi. Kai gülümsüyordu. "Her geldiğimde onlara çiçek getiriyorum, kokularını sevdiklerine eminim." dedi. Sakura ağaçlarının çiçekleri esen rüzgarla birlikte anıta doğru savruluyordu. Hashirama " Eminim çok seviyorlardır Kai." dedi.

    Vakti dolmuştu, bambu ormanına gidip geri dönüşü başlatması gerekiyordu. Onlardan ayrıldı, anıta gidip onlar gibi dua etti ve yola koyuldu. Bambu ormanında bulunan aracı onu bekliyordu. Araca binip geri iletim verilerini bilgisayara işledi. Sinyali alan Minato ve Yume aracı tekrar uzaya fırlatma işlemine başladılar. Hashirama o sırada saatine baktı, haberlerin verildiği saate sadece beş dakikaları kalmıştı. Araç ağır ağır hareket etmeye başlarken gökyüzünde uzakta beliren uçakları görüyordu Hashirama. Anıt bir nokta halindeydi artık. Atmosfer tabakasını geçmek üzereydi ki Kyoto’dan dumanlar yükseliyordu. Gözlerini sımsıkı yuman Hashirama içinde derin bir acı duyuyordu. Elini kolunu nereye koyacağını bilemiyordu. Eline cebindeki bir şey takıldı. Baktığında sakura ağaçlarının mis gibi kokan çiçeğini gördü. Avucunda nazikçe sarmaladı onu. Artık bitmişti. Az sonra onu Yume ve Minato’yla birlikte tüm şirket karşıladı. O ise hiç kimseyle konuşmadan doğruca 2019 yılında ölenler için yapılan anıta gitti. Arıyordu, tek bir isim arıyordu.
    Uzun bir müddet anıttaki isimleri okuduktan sonra görmüştü avucundaki çiçeğin sahibini.
    Kai Nakamura(2007-2019)...
  • ‘Can Yayınları etiketiyle çıkan ‘Manves City’ ve ‘Sürüklenme’ adlı iki romanıyla birden okurla hasret gideren Latife Tekin, eteğindeki tüm taşları döktü. Çevreden işçi haklarına, kadına şiddetten Gezi Direnişi’ne birçok konuda görüşlerini paylaşan ünlü yazar, ‘Bu bölünmüşlük uzun süremez’ diyor.
    Arnavutköy sırtlarında, üç katlı, yaklaşık 130 yıllık bir ev... Kapısında Gümüşlük Akademisi’nin levhası var. Yılın önemli bir kısmını Bodrum, Gümüşlük’te geçiren Latife Tekin’in İstanbul’da olduğu zamanlarda oturduğu bu tarihi bina mahallenin geleneksel havasını koruyan ama sayıları da gitgide azalan mekânlardan biri. Kapıyı açan Latife Hanım hemen terlik çıkarıyor bize, “Yukarı çıkalım, çayı koydum, hazır olur şimdi” diyor. Üst katta (ve merdiven duvarlarında) hep ‘Mehmet’ imzalı tablolar çarpıyor gözümüze. Kimdir acaba diye düşünüp tahminler yürütüyoruz ama hiç birimiz (fotoğrafçı arkadaşım Kaan ve Can Yayınları’ndan Fazilet hanım) bilemiyoruz, meğer Latife Hanım’ın oğluna aitmiş. Çaylarımızı da koyduktan sonra, kısa sürede koyulaşacak sohbetimize başlıyoruz. Latie Hanım’ın Can Yayınları etiketiyle çıkan iki yeni romanı elimde, sorularım önümdeki defterimde...
    9 yıl aradan sonra bir değil iki romanla birden geldiniz. Hep sorulur ya böylesi uzun aralarda, bir küskünlük mü vardı diye... Sahi neden bu uzun ara?

    Ben aslında ‘Sevgili Arsız Ölüm’den bu yana biraz yön değiştirerek, kendime yol açarak yazıyorum, bu da biraz zorluyor beni kimi zaman. Bir de yabanıl bir yolculuk yapmak istiyorum ben. Daha önce gitmediğim, yapmadığım bir yolculuk yaparak yazılmış bir kitapla o yoldan dönmek, okura onu ulaştırmak, böyle heveslerim var yani. O yüzden bazen o yolculuğa gitme hevesim olmayabiliyor, çok zorlu olabiliyor, kendimi hazır hissetmeyebiliyorum. Bir de her zaman yaşamak yazmaktan daha çok bana heyecan veriyor. Ben böyle kendinden memnun, yazmaktan memnun bir yazar olmadım hiç. Aslında hep söylerim keşke imkân olsaydı da hiç yazmayıp, hayata kapılarak yaşasaydım, çünkü, hep söylüyorum bunu, gençliğim arka odalarda roman yazarak geçti. O yüzden ben son ana kadar elimi uzatmamaya çalışıyorum, artık içimde yazma heyecanı, hevesi biriktiği zaman, yani içimden bir şey taştığı zaman yazıyorum.

    -Ama bir de iki roman meselesi var. Bunlar birbirinin devamı romanlar değil aslında, ya da birbirini bütünleyen... Daha çok birbirine dokunan, bazen kısa da olsa kesişen romanlar. Baştan beri bu düşünceyle mi yazdınız romanları, yoksa sonradan mı gelişti bu kesişme fikri?

    Çok yan yana yazdım aslında, aynı süre içinde. İlk başta ‘Sürüklenme’yi düşünüyordum daha çok ama bir süre sonra kendimi kaptıramamaya başladı, hep yoksullar zihnimde, kalbimde bir ağırlık olarak var ve onlar için de bir şey yapmak istiyorum. Bir de çok da uzaklaşmıştım onlardan, gündelik yaşamlarından... Bir yandan da zihnim ‘Sürüklenme’yi bırak yoksulların peşinden git diyordu bana, fakat onu da yapamıyordum... Benim aslında yazım epey önce çatallandı yani. Bir yandan ‘Sevgili Arsız Ölüm’den bu yana ‘Berci Kristin Çöp Masalları’, ‘Buzdan Kılıçlar’ yoksullarla ilgili yazarken bir yandan da o duyarlıkla yüzümü doğaya döndüm ‘Ormanda Ölüm Yokmuş’ ve ‘Aşk İşaretleri’nden başlayarak... Yani iki yazı damarı oluşmuştu bende. Ama artık o çatallana yol bir karşılık buldu nihayet. Bundan sonra böyle diyorum, bir yoksulların hikâyesi bir de öbür yazı damarımdan belki.

    -Hep ikili mi yazacaksınız artık?

    Belki de üçlü (gülüyor). Bilemiyorum, belki de... Ama yapabildiğimi görmek harika bir şey.

    Yoksulların dili

    -Fabrikaların çok olduğu, işçi mahallelerinin bulunduğu bir yerde geçen “Manves City”yi yazmadan önce işçi mahallelerini ziyaret ettiğinizi okumuştum bir söyleşinizde. Nasıl bir süreçti o?

    Eskiden işçilerle çok zaman geçiriyordum, fabrika bölgelerinde, hayatımız oralarda geçiyordu. Gümüşlük’e gittim sonra ve uzaklaştım. Yine tabii işçi arkadaşlarım var, onlarla haberleşiyorum hatta bazen söyleşilerime kalkıp gelirler, yani bağım kopmadı ama yeni yaşanan bu altüst olma sürecinde sanayi bölgelerinde yeni ne oluyor görmek istedim. Yine işçi arkadaşlarım aracılığıyla gittim elbette. Daha çok gündelik hayatı izlemekti amacım, kimi yerlerde bazen kimliğimi gizleyerek, görünmeden dolaştım. Bir de dil değişiyor. Dili de duymak ve dinlemek lazım. Ben ‘Berci Kristin’i yazdığım zaman insanlar o büyük göçün heyecanı içindeydi, daha ümitli bir göçtü ama o tabii. O zaman göç çok tazeydi ve köylerinden getirdikleri duru bir Türkçeyi kullanıyorlardı. Şimdi öyle değil. Yani sosyal medyadan, bambaşka dillerden, çok fazla uydurma, çalıntı sözcük var dilde. Dilden ayrı o insanları anlatmak çok mümkün değil.

    -Bugünün işçi sınıfına dair gözlemleriniz ne oldu?

    Geçmişte konuştuğumuz bir çok şeyi yine konuşabiliyoruz, mesela sendikalaşma konusunda, işçi hakları konusunda, ama o kadar zor ki artık. Uzun zamandır sendikalaşma mücadelesi çok zorlu. İşçi borçlandırılmış zaten, hemen hemen borçsuz hiçbir işçiye rastlamadım. Kadrolu işçi var, geçici kadrolu, farklı taşeronlarla yapılmış anlaşmalarla gelen işçiler… İşçiler farklı gruplara bölünmüş. Örgütlenmelerini engelleyecek her tür önlem alınmış durumda. İşçi hakları çok fazla budandığı için çalışma saatleri fazla, çalışma koşulları ağır… Organize sanayi bölgelerinde meslek liseleri var artık mesela ve o liseleri de fabrikalar açıyor. O da ilginç bir şey; kendine uygun, uysal, başı önünde, makbul işçi yetiştiriyorlar. Dışarıdan gelip işçi olmak da zor. İşin bir de başka boyutu var; bizim geleneklerimizle daha çok alakalı bir boyutu. Çalışmak ibadetin yarısıdır gibi telkinlerle işçiye empoze edilen bazı şeyler var. İşte patronun sana iş veriyor, ona minnet duymalısın, yani sana ekmek veriyor, aş veriyor… Daha çok böyle bir boyun eğdirme, sana ekmek veren insana senin kafa kaldırmaman gerekir adabı üstünden sürüp giden bir durum var. Pazarlık şansı tamamen elinden alınmış işçinin. Patron sever de döver de, işten atar da…

    -Maniveyatları çok güçlü değil mi bir yandan da?

    Tabii, bir çoğu namazında niyazında, dindar Müslüman, Soma’da gördük mesela. Bir yandan da çekingen, sedyeyi kirletirim diye ayağını uzatmaktan çekinen insanlar. Bu telkinler aslında işçiyi ehlileştirmek, işçinin örgütlenmesini, direnişe geçmemesini engellemek için. Kadın işçiler üstünde ayrıca başka baskılar var, kadınların kocalarından izinsiz direnişe çıkmaları bile dedikodu meselesi mesela. Geleneksel kültür oralarda çok fazla işleniyor zaten. Yani işte, patron niye zengin, Allahın sevgili kulu olduğu için… Çalış senin de olsun falan. Hep söylerim, bizim ülkemizde güç ve iktidar karşısında eğilmek çocukluktan itibaren hep telkin edilir. İşçilerin sendikalaşmaması için çok fazla sayıda şey var, sıralamışlar böyle, 180 tane mi, 190 tane mi, engelleme taktiği. Çıt çıkmıyor gördüğünüz gibi. Bir de çıksa da, diyelim Tariş’te 100 işçi çıkıyor, ama 100 işçi 100 gün dirense ne olacak? Zaten haklar yok, arkasında bir güç yok, orada çadırlarda, o çadırlar soluyor sararıyor… Tabii ki direniyor insanlar, çıkıyorlar sokağa, canları yanıyor, paralarını alamıyorlar ama direnişlerin bir sonuç getirebilmesi için gerçekten büyük iş kollarının, diyelim otomotiv sanayiindeyse Renault’daki büyük fabrika işçisinin çıkması lazım. O zaman sarsar, yoksa yedek parça sanayiindeki bir atölyeden 30 işçi çıksa 30’unu birden atıveriyor adam dışarı.

    - ‘Sürüklenme’yi okurken şunu da düşündüm. Sürüklenme çok önemli de bir kavram aslında. Çok fazla açılımları çağrışımları olan bir kavram. Hatta belki şunu da sormak lazım belki, Türkiye nereye sürükleniyor?

    Yaa, evet… Sürüklenme tabii çok çeşitli biçimlerde yazılabilir, ama ben romanda sürüklenme felsefesi yapmak istemedim. Daha çok imgeyle sürüklenmek üzerine birşey kurmak ve anlatmak istedim ve bunu da sürükleyici bir biçimde yazmak istedim. Bemce şunu da sormak lazım, dünya nereye sürükleniyor? Türkiye eskisi gibi değil, hani kapalı bir ülkeydi bir zamanlar, artık dünyadan ayrı düşünemiyoruz. Dünya da birbirine çok bağlı, sermaye tabii iç içe geçti. Fonlar yönetiyor artık bir sürü şeyi. Manves’in ilk dosya adı ‘Patronunu Arayan İşçi’ idi, yani patronlar yok artık ortada, arasan… Fonlar var, yabancı ortaklar var, bir çok işçinin belki de patronu yabancı bir fon, yabancı bir şirket. Şimdi böyle baktığımızda dünyanın nereye sürüklendiğini aslında sezerek hissederek söyleyebiliriz. Giderek sanki daha korkutucu senaryolar yazılıyor. Bugün bir arkadaşım yollamış mesela, İngiltere’de bir firma işçilere çip takmaya başlamış. Her şeyini kontrol edebiliyor yani… Bu çok ürkütücü bir şey, geleceğe dair. Ama en tuhaf olanı robotlar, artık haberleri robotlar sunabiliyor mesela. Üretimde de robotlar çok hakim olacak, büyük yığınlar işsiz kalacak, sonra devlet biçim değiştirecek ve büyük organizasyonlarla insanlara para verecek. Yani olan olmayana verecek. Ara çok açıldı çünkü, büyük kalabalıklar, açlık, sefalet, yoksulluk… Aslında bunun işaretleri de başladı, yoksul ülkelerden zengin ülkelere doğru gitmek istiyor insanlar. Biz de o geçiş ülkelerinden biriyiz. Bizden de şimdi insanlar gitmek istiyor. Bilemiyorum, insan belki de o çiplerle falan cyborglar gibi başka bir canlıya dönüşecek. İnanmıyorum buna ama…
    -“Sürüklenme”deki arabacı çok enteresan laflar ediyor. Şöyle demiş mesela: “Toprakla arayı soğutanların sonu hazin oluyor”. Bu tam da bizim yaşadığımız şey değil mi?

    Bu çok temel bir tartışma zaten biliyorsun. Yani biz aslında doğanın bir parçasıyız ama kendimizi doğadan o kadar ayrı düşünmemiz ve doğadan o kadar kopmuş olmamız bir mutsuzluk kaynağı. Ama bugün tabii olup biten şey yani toprakla arayı soğutmak değil artık, toprağın, yer kabuğunun canına okuyoruz. Eskiden bir dikkat vardı, bir ağacı incitmemek, bir hayvanı incitmemek... Ama şimdi o kadar vahşi ki gerçekten... O zeytinlikler, ırmaklar... Bütün sularımız kirlendi, denizler, denizlerdeki balıklarımız... Karşı da çıkamıyorsun... Bilmem kaç yıldır yaşadığı köyde insanlar huzursuz ediliyor. Yukarıdaki suyunu kesiyor mesela, köylü direnmek istese şirketler üstüne geliyor. Devletin de o köylüden yana tavır alması gerekiyor ama hayır, öyle olmuyor. Yani gerçekten bu talan ve bu altüst oluş çok acı verici hepimiz için.

    -Bir yerde de Christa diyor ki; "Çocukluk duygularınızın canlanmadığı yerlerde yaşama sevinciniz söner, bırakın gidin oraları". Hakikaten ne kadar azaldı değil mi o çocukluk duygularımızı canlandıran yerler.


    Ben 9 yaşımda İstanbul'a geldim, o zaman Beşiktaş'a getirdi babam bizi. O kadar rüya gibiydi ki. Bizim bütün çocukluğumuz sokakta oyanarak geçti. Benim oğlum Arnavutköy'de büyüdü, bir çıkmaz sokaktaydık daha önce. Orada çocuklar güven içinde oynayabilirlerdi ama kızım doğduğunda onun oynayabileceği bir yer yoktu artık. Bugün İstanbul, sen de biliyorsundur, senin çocukluğunun İstanbul'u değil. Hiçbirimizin değil yani, artık İstanbul gerçekten bir mega kent, bir metropol, ucu bucağı belirsiz bir ülke gibi.

    -Buradan çok uzakta bir Arnavutköy daha var mesela.

    Tabii, hatta bana gönderilen kargolar oraya gidiyor bazen. Oralardan tekrar konuşup buraya getirtiyorum. Şimdi havaalanına da yakın olduğu için orası daha çok biliniyor herhalde.
    ‘Sıla’yı takdir ettim’

    -Kadına şiddet gitgide artan bir ivmeyle gündemdeki yakıcı durumunu koruyor. En son Sıla’nın başına gelen şey çok yankı buldu mesela, ünlü olduğu için. Ne düşünüyorsunuz böyle haberler gördüğünüzde?


    Sıla’nın bunu dile getirebilmesini tabii ki çok takdir ettim. Bir dayanışma duygusuyla okudum bütün haberleri. Her kesimden kadına şiddet uygulanıyor, her yerde var şiddet. Evin içinde de kız çocuklarına şiddet uyguluyorlar, abileri dövüyor, babaları dövüyor.... Babaları annelerini dövüyor. Bir vakit okullarda da vardı, çok yaygındı dayak, hocalar çocukları dövüyordu, dövüyor hâlâ da. Yani gücü yeten herkes herkesi dövüyor aslında. Sokakta da şiddet var... Bir de genel olarak, yani hükümetin politkası olarak kadınların değerrsizleştirilmesi, kadınların hayatının erkeğe bağlanması, terbiyesinin, arının, namusunun erkeğe bağlanması... Bence bir politika olarak bunun iktidarda olması ve bunun söyleniyor olması çok tehlikeli diye düşünüyorum.

    -16 yıldır bir çeşit tek parti iktidarı yaşıyoruz ve aslında tek partiden tek adama dönüştü artık. Bugün geldiğimiz noktada toplumda ciddi bir kutuplaşmanın olduğunu görüyoruz. Ne hissediyorsunuz bu kutuplaşma haline dair? Hatta sanatçılar arasında da var bu kutuplaşma...

    Sabah gazetesinde söyleşiler yapıyorlar ya sanatçılar, aynı gemideyiz falan diye, bir ucundan başka bir duyarlık oluşturmaya çalışıyorlar herhalde, anlayamıyorum ben de. Ama tabii ki kimi bölüyorlar, bir, kadınların enerjisini bölüyorlar, zaten kadınların enerjisini bölmeselerdi iktidar olamazlardı. İki ayrı dil oluştu, birleşsin ama benim kalbimi sızlatan hiçbir konuda tepki vermeyen insanlarla biz nasıl bir araya geleceğiz? Burada karşılıklı düşmanlaştırma üzerinden bir şey yürüdü, ama niye o kadar düşmanlaştı peki insanlar? Diyelim ki Gezi Direnişi sırasında bir sürü çocuk ölüyor orada, hükümet, polis insanları gazlıyor, saldırıyor, öldürüyor, öbür tarafta insanlar hiçbir şey olmamış gibi hiç tepki vermiyor... Çünkü taraf olmuş, taraf turmak üstüne her şey... Cinayette ve tacizde bile taraf tutuyor. İşte görüyorsunuz Meclis’te bütün araştırma önergeleri reddediliyor. Gülerek reddediyorlar hatta. O insanlarla nasıl ortak bir duyarlığa geleceğiz de bir dil oluşturacağız.

    -Nasıl aynı gemiye bineceğiz, değil mi?

    Bence onlar bizim gemiye binecekler, ben öyle düşünüyorum. Çünkü kriz gittikçe açığa çıkacak, onları da vuracak, şimdiden isyan ediyor insanlar. Yani tabii ki devletin bütün aygıtları ve tüm güç ellerinde ve öyle kontrol ediyorlar her şeyi ama ben bunun çok uzun süre yapılabileceğine inanmıyorum. Gelecekten çok umutlu muyum bilemiyorum ama bunu çok uzun yıllar süremeyeceğini düşünüyorum.


    -Gümüşlük Akademisi için ‘hayalimi gerçekleştirdim’ diyebiliyor musunuz?
    Tabii çok daha verimli kullanılmasını, daha iyi olmasını isterim… Çok zorlu bir mücadeleydi, uzun süre varlık mücadelesi biz orada, çünkü o açık bahçelerin ilkiyiz. Çok eski bir vakıf bizimki. Tanıdığınız, bildiğinizi bir sürü kurum bizden sonra açıldı. Ne bileyim, Matematik Köyü’nden çok önceydi mesela. Bir de biz fonlardan falan destek almadan kendimiz bir şeyler üreterek var olmayı seçtik, bütçemizi çok küçük tutarak. Enerjimizin büyük bir bölümü tamiratlara, tadilatlara gitti, orayı temiz tutmak, orada doğru dürüst yemek çıkarabilmek… Her şey imece usulü oldu, orayı çok seven, orada yaşayan insanlar var… Orayı çok iyi koruduğumuzu düşünüyorum, kapısı bile yoktur mesela. Bütün Akdeniz bitkilerini taşıyarak orayı bir bahçe olarak koruduk. Bir sükunet alanı, ben Gümüşlük’e bile gitmiyorum, orası çok gürültülü. Biz bahçenin doğasına ilişmedik ve öyle kalmasını çok isterim tabii. İçerik olarak da çok daha iyi olabilir aslında. Biz sonradan İstanbul şubemizi de açtık. Ama çok şey yapmaktan ziyade gerçekten anlamlı olan, insanın kendini iyi hissedeceği bir ruhu olsun istedik bahçenin. Bunu yapmaya çalışıyoruz.

    -Yol ve yolculuk teması sizin romanlarınızda çok baskın. Bu romanlarda da, özellikle de ‘Sürüklenme’de. Neye bağlıyorsunuz bunu?

    Bütün dünya yolda diye düşünüyorum ben. ‘Sürüklenme’yi yazarken de, sürüklenen bir kitap yolda olmalı diye düşündüm. Tabii ki burada zihinsel bir sürüklenme de var, gidip gelen bir kahraman var, yerle gök arasında da hareket ediyor, zihni de tabii uçuyor… Artık dünya böyle diye düşünüyorum, hepimiz böyleyiz, yani çok hızlı hareket ediyoruz, bunun için çok fazla zorlayıcı şey var, her yerde ucuz uçak biletleri satılıyor, her köy, her kasaba, her ülke kendine çağırıyor… Göç olgusu bir yandan da, inan hareket eden bir canlı gerçekten de, insan yolda… Ömür de öyle bir şey, aslında biz de doğumla ölüm arasında bir çeşit yoldayız. Hareket ediyoruz, değişiyoruz, o da bir yolculuk gibi. Zihinsel göç de yaşıyoruz, bir fikirden bir fikire, bir düşünceden bir düşünceye, bir duygudan bir duyguya… Ama tabii gezi kitapları yazanlarla farklı bir şeyden söz ediyorum. Yani o yoldalık hali, bir ruh hali.

    -Bugün sosyal medyada sizinle ilgili şöyle yazmış biri: ‘’Manves City’’ vicdanımızın sesi gibi, ‘’Sürüklenme’’nin de acayip bir kafası var. Bence Latife Tekin kızılderili.

    (gülüyor) Evet öyle düşüneneler daha önce yazdıklarımda da olmuştu. Sonuçta kızılderililerle aşağı yukarı aynı duyguyu taşıyan bir damarı insanların, hepimizin var. Onlar hani ırmakları kardeşleri sayıyorlar, kendilerini doğanın bir parçası sayıyorlar. Biz de öyleyiz. Ben de bütün o duyarlıkların var olduğu bir dünyada doğup büyüdüm. Biz büyürken dünya aşağı yukarı böyledi, bizim ninelerimiz falan da kızılderililer gibiydi.

    - "Sürüklenme"nin bir yerinde ‘mutlu örgüt yoktur’ diye bir söz geçiyor. Bu tabii Aragon’un ‘mutlu aşk yoktur’una bir gönderme. İlk kez gördüm bu kullanımını ve çok hoşuma gitti. Bir hikayesi var mı?

    Yok, ben uydurdum. Aşkla bir ilgisi var örgütlülüğün çünkü. Aşk örgütlenmektir diyor ya Ece Ayhan, mutlu aşk yoktur, o zaman mutlu örgüt de yoktur. ‘Mutlu örgüt yoktur’ güzel bir başlık olabilir belki bak.

    Latife Tekin TÜYAP'ta

    Latife Tekin 17 Kasım Cumartesi günü 37. Uluslararası Kİtap Fuarı kapsamında TÜYAP'ta okurların karşısına çıkacak. Tekin'in "Talan Çağının Dili ve Edebiyatı" başlıklı konuşması saat 14.30'da Büyükada Salonu'nda başlayacak.

    Cumhuriyet