• Gazeteci Avni Özgürel, Radikal gazetesinde 7 Aralık 2005'te yayımlanan "Amerikancı Sol" adlı yazısında Alparslan Türkeş'e özel bir sohbet sırasında, "1944'te tutuklanıp idamla yargılandınız, size yönelik suçlama devlet aleyhine işlenen cürümler faslındandı. Tabutlukta yattınız, işkence gördünüz. Çok daha basit sebeplerle hakkında disiplin soruşturması açılan subayların orduyla ilişiği ke­silirken siz tahliye olduktan sonra normal terfilerinizi alıp kurmay sınıfına geçirildiniz. Türk ordusunda sizin durumunuzda ikinci bir subay var mı? Bunun izahı, varsa sırrı nedir?" diye sorduğunu, ancak aldığı cevabı yazmayı sürekli ertelediğini işin içine biraz da gizem katarak anlatıyordu. Buradaki "gizem" nedir peki? Bu sorunun yanıtını bilmek "gizem"i de çözmeye yardımcı olacaktır ve yanıt Türkiye'nin 1945 sonrası tarihinde gizlidir. Bu tarih, Türkiye akademisine ve entelek­tüel yaşamına hakim olan ve liberalizmden mülhem devlet-toplum, merkez-çevre, Batıcı elitistler-mütedeyyin kitleler ikilikleri üzerin­den okunursa söz konusu "gizem"i çözmek mümkün olmayacaktır. Çünkü bu ikilikler üzerinden yapılan okumalar açıkça sınıfları, sı­nıf mücadelesini, emperyalizmi analize dahil etmemekte, sınıflar ve tarih üstü bir "devlet"le, yani "merkez"le, yine sınıflar ve tarih üstü "demokrasi güçleri"ni, yani "çevre"yi ve bunların temsilcisi olan si­yasal özneleri Türkiye' deki siyasal ve toplumsal mücadelelerin iki ana aktörü olarak görmekte ve esas çelişkinin bu ikisi arasında ol­duğunu iddia etmektedir. Uzunca bir alıntı yapmak pahasına, bu paradigmaya dair Türkçü Faşizmden "Türk-İslam Ülküsü"ne adlı kitabımda söylediklerimi burada bir kez daha hatırlatmak isterim: "Bu paradigma, Osmanlı-Türkiye modernleşme sürecini, kapita­lizm ve emperyalizmle, dolayısıyla da üretim ilişkilerinin evri­miyle, sınıf mücadeleleriyle, emperyalist sistemden kaynaklanan bağımlık ilişkileriyle ve bunların siyasal alana farklı dönemlerde farklı şekillerde yansıma biçimleriyle okumaz. Bir tarafta, tarihin "normal" şablonuna göre aktığı Batı, öbür tarafta ise "nevi şahsına münhasır" Osmanlı/Türkiye vardır. Normal şablona uygun olarak Batı'da burjuvazinin mücadelesiyle feodalizmden kapitalizme ge­çilmiş, bu geçiş beraberinde "sivil toplum"u getirmiş, sivil toplum ise burjuvazinin öncülüğündeki demokrasi mücadelesiyle devleti sınırlandırmıştır. Batı burjuvazisi devletin kucağında büyümemiş, bizzat devlete karşı mücadele vermiş, işçi sınıfı da burjuvaziye ve devlete karşı mücadele edip kendi çıkarları peşinde koşarken de­mokratikleşmeye katkıda bulunmuştur. Oysa Osmanlı/Türkiye modernleşmesi tepeden başlamıştır, demokratik niteliği yoktur, sivil toplum, burjuvazi, proletarya ve sınıf mücadelesi burada mevcut değildir, dolayısıyla her şeyin belirleyicisi devlet ve onu yöneten bürokrasidir. Devletin tepeden Batılılaşmasına direnç gösteren kesimler ise çevredekiler, mütedeyyinler, muhafazakar halk kitleleridir ve bu nedenle de buradaki esas mücadele sınıflar arasında ve artığa nasıl el konulacağı düzleminde değil, kültürel düzlemde, yani Batılılaşma yanlısı elitlerle, dindar halk kitleleri arasında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Türkiye tarihi, sınıflar müca­delesinin değil, iki kültür, iki medeniyet, iki yaşam biçimi arasın­daki mücadelenin tarihidir. Mücadelenin bir tarafında devlet, yani aynı anlama gelmek üzere merkez, diğer yanında ise mütedeyyin­muhafazakar halk kitleleri yani çevre bulunmaktadır. Kemalizm ise Cumhuriyet'in ilanından sonra bu Batılılaşma sürecinin ideolo­jisi olma niteliğini taşımış, Kemalist elitler o zamandan bu zamana Kemalizm adına mütedeyyin kitlelere zulüm ve baskı politikaları uygulamışlardır. (Yaşlı, 2016: 11-12) Bu paradigmanın karşısında konumlanan "tarihsel materyalist" bakış açısı ise Türkiye'nin yakın tarihini sınıflar, sınıf mücadeleleri ve "antikomünizm"in belirleyiciliği altında, kapitalist bir ülkenin dünya kapitalist sistemi ve emperyalizmle ilişkisini merkeze alarak, perspektifini buradan kurarak okur. Aynı çalışmaya tekrar başvur­mam gerekirse; Türkiye egemen sınıflarının emperyalist sistem içerisinde konum­lanma biçimleriyle antikomünizm arasında ve antikomünizmle de milliyetçileşme ve dinselleşme arasında doğrusal bir ilişki bulun­maktadır. Bunun siyasete yansıması ise devletle Türk sağı ve dinsel yapılanmalar arasındaki ilişkilerdeki dönüşüm üzerinden okun­malıdır. Türkiye'nin yakın tarihi, devletle toplumun ya da mer­kezle çevrenin mücadelesinin tarihi olarak değil, kapitalist dünya sistemiyle ve emperyalist merkezlerle kurulan ilişki doğrultusun­da, devletle Türk sağının "komünizmle mücadele" adına yaptıkları dönemsel ittifakların tarihi olarak, buradan yola çıkarak okunma­lıdır. (Yaşlı, 2016: 15) İşte "gizem''i çözecek olan, bu okuma biçimidir. Türkeş'in "1944 Irkçılık-Turancılık davası"nda yargılanıp ceza aldıktan kısa süre sonra yüksek yargı tarafından suçsuz bulunması da, orduya dön­mesi de, askerlik ve siyaset kariyeri de, antikomünizmle ve antiko­münizmin 1945 sonrası Türkiye siyasetindeki ana belirleyen olma­sıyla doğrudan ilgilidir. Örneğin Türkeş'in orduya döndükten sonra ABD'ye eğitim için gönderilen ilk subay grubunun içerisinde yer alması ve orada aldığı "gerilla" eğitimi de, antikomünizmin 1945 sonrası Türkiye siyasetinin ana belirleyeni olduğu kabul edilmeden anlaşılamaz. 1950'lerde NATO'da görev yapmasını ve 1960'lar ve 70'ler Türkiye'sinde komünizme karşı mücadele eden paramiliter örgütlenmenin lideri olmasını da, yine bu bakış açısı olmadan an­layamayız. Tam da bu nedenle, Türkeş'in politik yaşamına yakından bak­mak, onun politik serüvenini yazmak, ülkücülüğün ve Ülkücü Hareket'in tarihini yazmak anlamına gelecektir ve bu çalışmada ya­pılmaya çalışılacak şey tam olarak budur. Ama bunun aynı zaman­da, Türkiye'nin Soğuk Savaş tarihini, Soğuk Savaş boyunca Türkiye siyasetinin seyrini ve o seyrin ana belirleyeninin, yani komünizmle mücadelenin tarihini yazmak anlamına geleceği de açıktır.
  • 268 syf.
    ·2 günde·6/10
    Orijinal basımı "Ham on Rye" olan kitap hayatı diplerde yaşayan Charles Bukowski'nin çocukluk yılları;aile içi ilişkileri ve de ilk, orta, lise, üniversite yıllarını alırken her satırındaki problemli çocuk ya da ergen - genç olarak karşımıza çıkmakta yazar bunu o kadar çok yineliyor ki; roman bu merkezde dolanıyor. Yazarın en iyi kitabı diye internette geçiyor. Benim görüşüme göre ise yazarın en iyi yanı olaylara farklı bir bakış açısı getirmesi ve o yıllarda savaşa karşı kapitalizme karşı savunduğu görüşlerdir. Bu nedenle bu düşünceleri gençler yakalayıp üzerlerine kafa yorarlarsa çok yararlı bir kitap, aksi takdirde Bukowski'nin bol küfürlerinden başka bir şey alamayacaklar.
  • 1641'de Descartes kapitalist ekolojinin ilk iki yasası olacak fikirleri sundu. İlki görünüşte masumdur. Descartes, Latince res cogitans
    ve res extensa'yı kullanarak atıfta bulunduğu zihin ve bedeni ayırdı. Bu bakış açısında gerçeklik, birbirinden farklı "düşünen şeyler
    ve "uzamlı şeyler"den oluşur. İnsanlar (ama hepsi değil) düşünen şeylerdi, doğa uzamlı şeylerle doluydu. Çağın egemen sınıfları, insanoğlunun büyük kısmını -kadınları, beyaz olmayan insanları, yerli halkları- düşünen değil uzamlı varlıklar olarak gördü.
    .........................
    Descartes'ın genellikle Fransız olduğu düşünülse de, bakış açısı kolaylıkla İngiliz ve Hollandalı gibi nitelenebilir. Fransa'da doğdu ve
    eğitim gördü, önemli eserlerinin çoğunu 1629-1649 arasında, rejimin çağın en büyük süpergücü olduğu ve kapitalizmin en dinamik haline ev sahipliği yaptığı dönemde Hollanda Cumhuriyeti'nde yazdı.
  • Ayşe
    Ayşe Osmanlı'da Kapitalizmin Kökenleri'ni inceledi.
    @nisan1·30 May 19:58·Kitabı okumadı
    Cenk Reyhan, şarkiyatçı görüşün kapitalizmin kökenlerine yönelik olarak geliştirdiği yaklaşım modellerini incelemiş, yeni bir yaklaşım modeli geliştirmeye çalışmış ve bunları da Osmanlı belgeleri ile sorgulamak istemektedir. Cenk Reyhan, Weberci ve Wallersteinci yaklaşım modellerinden hareketle sorgulama yapmaktadır. Batı dışındaki toplumlar Weber’e göre kapitalizm kurumlarının gelişemediği bölge iken Wallerstein’e göre basit bir coğrafya şeklindedir. Cenk Reyhan, bu yaklaşımlara, Osmanlı’nın kendi özgün tarihi içinde incelenemediği eleştirisini yaparak Osmanlı’nın canlı bir ekonomik ve kültürel tarihinin olduğunu vurgulamaktadır. Belge olarak kendisine Bursa’nın 18. Yy’ın ikinci yarısına ait şeriyye sicillerini, para vakfı ve tereke kayıtlarını seçmektedir.
    Cenk Reyhan neden Bursa kentini örnek olarak seçtiğini ise; Bursa kentinin başkentlik yapmış bir tarihe ve ticari canlılığın olduğu bir bölge olmasıyla açıklar. Dönem olarak neden 18.Yy seçtiğini ise savaş ve kapitalistleşme ilişkisinin sınanması gibi bir metodolojik tercihe dayandığıyla açıklamaktadır.Reyhan, Avrupa’nın değişik devletlerinin farklı ekonomik kalkınma yolları takip etmesinin ekonominin ticarileşme derecesine ve toprağa ya da ticarete dayalı vergilendirme modeline bağlı olduğunu belirtmektedir.
    Weber, Batı’dakine benzer bir kapitalizmin neden Doğu’da gelişemediği sorusuna cevap aramaktadır ve bu cevabını kenti inceleyerek açıklamaya çalışmıştır. Weber’e göre bir kentte istihkam, Pazar, özerk hukuk, ilgili bir birlik biçimi, kendi kendini yönetme gibi özelliklerin olması gerektiğini belirtmektedir. Osmanlı ise Batı’nın özerk kentinden farklı bir şekilde merkezi idarenin egemenliğini temsil etmektedir. Düşüncelerine kaynak bulmaya çalışan Weber, ortaçağ Avrupa kentlerini incelemeye yönelmektedir ve kapitalizmin kökenlerini ortaçağ sonları Avrupa kentlerinin siyasal özerkliğinde bulmaktadır. Weber’e göre özerk kent ile Avrupa’da kapitalizmin gelişmesinin arasında önemli bağlantılar vardır. Weber’e göre Batı’nın tersine özerk kentlerin gelişmesini sınırlayan savaşçı bir dindarlığın hakim olduğu İslam kentleri hiçbir zaman gerçek bir kent topluluğu olmamıştır. Weber yine ayrıca aklileştirme yetisinin sadece Batı’da olduğundan bahsetmektedir. Yine Weber’e göre kapitalizmin ruhunun gelişimi ile Protestan ahlakının çileci hayat anlayışı birbirini desteklemektedir. Cenk Reyhan’ın bu konudaki eleştirisi ise Protestanlığın kapitalizmi yaratan bir mezhep olup olmadığı yönündeki sorgulamasıdır. Eğer ideal tip Protestan ahlakının tekelinde ise Protestan ve Batılı olmayan kapitalist gelişmeler nasıl açıklanabilir şeklinde soru yönelten Cenk Reyhan, kapitalizmin Japonya’da da geliştiğini örnek göstererek Weber’in önermesini yanlışlamaktadır. Cenk Reyhan, Weber’in aklileştirme yetisine dair önermesini de verilen örneklerin zamanının kapitalizme geçişten sonraki dönem olduğunu ileri sürerek eleştirmektedir.
    Wallersteinci bakış açısına göre ise Osmanlı’nın Avrupa kapitalizmi ile karşılaşması dışsal-ticari, merkez-çevre ilişkileri ile mümkün olmuştur. Cenk Reyhan’ın bu konuya getirdiği eleştiri ise Osmanlı’nın iç dinamiğinin Batılılar tarafından göz ardı edildiği ve dış etkinin aşırı şekilde vurgulanmış olmasıdır. Cenk Reyhan, Batı’nın bu egemen kültür yaratma çabasını öteki üzerinde egemenlik kurmaya çalışmakla açıklamaktadır. Cenk Reyhan, Wallersteinci bakış açısını ise gelişmeci bakış açısı ile karşılaştırmaktadır. Gelişmeci bakış açısının temel özelliği değişimi içten gelen doğal bir süreç olarak ele almasıdır. Wallersteinci yaklaşım ise değişimin dıştan kaynaklandığını savunmaktadır ve bunu savunurken hiçbir sebep göstermemektedir. Cenk Reyhan’a göre, Weber’in kültürcü yaklaşımının aksine, Wallerstein’in dünya sistemi modelinin ihmal edilen yönü kültürel değerlerdir.
    Osmanlı Devleti’ndeki değişim Reyhan’a göre, üretim ve yönetim ilişkilerindeki dönüşüm ve toprak kayıpları ile taşrada başlamıştır. Devlet yapısının, toprak mülkiyet ilişkileri ve artık ürüne hakim olma tarzının dönüşümünde merkez bürokratları kadar taşra egemenlerinin de etkisi vardır. Taşrada eşraf ve ayanın geleneksel hakimiyetini kuramayan ve yerel meclislere hakim olmalarını engelleyemeyen Tanzimat Fermanı ve Kanuni Esasi gibi anayasal üst yapısal düzenlemeler, taşrada başlayan, toprak üzerindeki dönüşümlerin yansımalarıdır.
    Reyhan, üçüncü bölümde para vakıflarından bahsederken, bu uygulama ile devletin faizin yasak olması gibi düşünce ile hareket etmeyip, nakit gerektiren savaş giderlerini karşılamak için reayadan vergi talep ettiğini, birkredi kaynağı oluşturduğundan bahsetmektedir. Para vakfının gerçekte bir banka gibi çalıştığını belirtmektedir. Çizakça, para vakfının bankadan farkını açıklarken sermaye dağıtım aracı olduğundan bahsetmektedir ve burada kapitalist ilişkinin kökenlerinin olabileceğinden bahsetmektedir. Cenk Reyhan da buradan hareketle, Osmanlı’daki bu sermayelerin varlığının kapitalist varlığı da gösterdiğini belirtmekte ve burada Osmanlı’da kapitalizm yoktu görüşlerine karşı cevap vermektedir. Devlet para vakıfları ile köylünün yanında ayana karşı bir denge oluşturmaya çalışmaktadır.
    Sonuç olarak, Osmanlı ekonomisi ve kültürüne karşı Şarkiyatçı bir bakış açısı ile yaklaşılmaktadır. Batı ideal bir tipken Batı dışındakiler tarihsizlikle suçlanmaktadır. Kapitalizmin kökenleri kitabında ise bu bakış açıları sorgulanmakta ve Osmanlı’nın iç dinamiğine bakılarak yeni bir söylem yaratılmaya çalışılmaktadır. Osmanlı’yı kendi içinde incelediğinde canlı bir ekonomik sistem ile karşılaşıldığı belirtilmektedir. Osmanlı toplumunun şarkiyatçı söylemde ifade edildiği gibi merkez-çevre zıtlaşması ile değil, mutabakatçı bir diyalogla kendini göstermektedir. Bu mutabakat ayan aracılığı ile yürütülmektedir. Osmanlı’daki isyan hareketlerinin de bu anlaşamamazlıktan dolayı değil egemenler arsı kurulan mutabakatın bozulması sonucu oluştuğunu belirtmektedir. Osmanlı’nın Weber’in tanımladığı gibi miskin değil iş ortaklığı yapacak kadar girişimci olduğundan bahsetmektedir. Ayrıca Osmanlı’da görülen para vakıflarının faizle para işlettiklerini bunun o dönemde İngiltere’de faiz oranının %5 iken Osmanlı’da %10 olduğunu dolayısıyla kapitalist bir işletmeciliğin Osmanlı’da mevcut olduğundan bahsetmektedir. Mahalleden köylere kadar en ücra yerlere kadar para vakıflarının varlığından bahsedilmektedir. Bursa örneğini göstererek Osmanlı üretim yapısındaki gelişme ve değişmelerin Wallersteinci şarkiyatçı tezde iddia edildiği gibi Batı’dan gelen taleplere göre değil, Osmanlı’nın kendi talepleri doğrultusunda olduğunu vurgulamıştır.
  • 520 syf.
    ·7 günde
    Zamansız sahip olduğumuz çoğu şey huzursuz eder bizi.
    Bu bir ZAMANSIZLIK öyküsüdür.
    Aşkın zamansızlığı, paranın zamansızlığı, başkaları tarafından kabul görülmenin zamansızlığı...
    Zamanını bulan tek şey ise ölüm.

    Keşke hep Martin Eden kadar zihinsel aydınlanma yaşayabilsek, onun kadar meraklı olabilsek diye düşündüm sık sık kitabı okurken. Anlamaya meraklı, öğrenmeye meraklı, gelişmeye meraklı...
    O kadar çok özveri ve inançla çalışan, o kadar çabuk kendini geliştiren bir kahraman var ki karşımızda okurken çoğu zaman kendimi işe yaramaz bir insan hissettim. Sonra vazgeçtim, her şeyin olduğu gibi bilmenin de fazlası zarardı. Bilmek insanları daha iyi tanımak ve onları tanıdıkça yalnızlığa mahkum olmaktı.

    Martin Eden, inandığımız şeylerin peşinden koştuğumuz zaman, nasıl bir sosyal sınıfta olursak olalım onu er ya da geç elde edeceğimizin en güzel örneği. Fakat bir şeyin daha örneği ki bu ilkinden daha önemli: Kendimizden başka bize inanan insanlar olmadığında elde ettiğimiz başarının hiçbir önemi yoktur ve o başarı bize tonluk bir yükten daha iyisi değildir.
    Başarının ne kadar iyi olursa olsun sosyal sınıflar arasındaki farkı tam anlamıyla kapatamaması da bu yükün bir parçası.

    Genel olarak bu şekilde bir ana fikir belirlediğim 500 sayfalık romanın elbette bir konu üzerinde ilerlemesi saçma olur. İdeolojik düşünceler, toplumsal sınıf farkı, bu sınıflar arasındaki çatışmalar, değer farkları, ahlâk anlayışları gibi konular da kitapta yerini alıyor. Tüm bu konuların genel bir aşk temasının içinde verilmesi de yazarın ayrı bir başarısı.

    Betimlemeleri ile sahneleri gözümde canlandırdığımda yazarın kaleminin gücüne hayran kaldım. Özellikle son bölümün son sayfalarında gerçekten romanda yaşadığımı hissettim.

    Okurken çevirmenin notları sayesinde -kapak yazısını okumadığım için- Martin Eden'in otobiyografik roman olduğunu fark ettim. Martin Eden ve Jack London arasındaki bu benzerlik romana farklı bir bakış açısı katıyor çünkü olayların yaşandığını bilmek insanı daha fazla etkiliyor. Bir yazarın hayatını tam olarak kitabına aktaramayacağını düşünerek yazarın da Martin Eden'dan daha az yaşam mücadelesi verdiği söylenemez sanırım.
    Bu etkide çevirmenin notlarının faydasını gözardı edemiyorum. Yaklaşık 20 sayfalık not kısmında, romanda ismi geçen, atıfta bulunulan yazarları, filozofları, olayları, mekanları özenle açıklamış çünkü. 

    Kapitalizme iyi bir eleştiri olan ve burjuva sınıfının sözde ahlaki değerlerini olduğu gibi gözler önüne seren bu eserin sosyalizm konusundaki mesajının okurlar tarafından yanlış anlaşılması da gerçekten ilginç bir sonuç. Benim de tam olarak anlamlandıramadığım ve ikilemde kaldığım kısımdı fakat bu konu üzerine yazarın şu sözünü gördüğümde taşlar yerine daha çok oturdu: "Martin Eden öldü, ben yaşıyorum çünkü o bireyciydi ben sosyalistim!"
  • 232 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kapitalizm Kavram Haritası, Can Mustafa Çebi tarafından kaleme alınmış. Esere başlarken yazarından belirttiği gibi bu eserin politik bir yönü yok. Kapitalizmin sosyal ve felsefi altyapısını anlatmak, bu sosyal ve felsefi altyapıların kapitalizmin ile olan direk ve dolaylı ilişkilerini konu alıyor. Yazar bir açıklama olarak bu kitabın kapitalizmi övme ve yermesi adına da yapmadığını sadece dillerde dolaşan Dünyanın her tarafında dillerden düşmeyen öyle veya böyle hayatına dokunan kapitalizmi daha iyi tanıma amacını taşıdığını belirtiyor.
    Birinci bölümde kapitalizmi tanımı farklı düşünürlerin kapitalizmi nasıl tanımladıklarının açıklaması ile başlıyor. İnsanlık tarihi ve bu tarih içerisinde kapitalizmi doğuşu ve gelişimi de konu ediliyor.
    İkinci Bölüm kapitalizmin gelişiminde Sanayi Devrimi ve bu dönem içerisinde kapitalizmin gelişimi Birinci Dünya Savaşı ile kapitalizmin neden sonuçlarda etkileri, Birinci Dünya Savaşı, Türkiye’nin durumu, Türkiye İktisat Kongresinin toplanması ile alınan kararların açıklamaları ile kitap ismini hak ede ede kapitalizme giriş ve tanıtım konusunda belli bir çizgi, düzenli bir sıra ile hem okuyucuyu yormadan hem de anlatımın bir tarih sıralaması ile gitmesinden dolayı sıkmadan okunmasına neden oluyor. İkinci bölüm modern toplumun tanımlanması ile Alman Sosyolog George Simmel, Frederick Winslow Taylor, Henry Ford, John Maynard Keynes’in bakış açılarıyla bizlere aktarıyor.
    Üçüncü Bölüm, Çebi bu bölümde birey üzerinden konuyu ele alırken erdemli insan-egoist insan çözümlemelerinde bulunuyor. Sonrasında kapitalizmle yan yana yazılan ve anılan liberalizme gönderme yaparak kapitalizm ile liberalizm içinde açıklamalarına devam ediyor. Konu kapitalizm ana dayanaklarından biri olan rekabet konusuna geldiğinde rekabet ile ilgili İbn Haldun, Hobbes ihtiyaçlar konusunda Kirene okulu ile Klinikler Okulu bakış açılarını aktararak doyurucu bilgiler veriyor okuyucusuna ve konu birey olunca bireyin topluma ve mevcut toplumunda menfaatleri ortak kazançları olunca milliyetçilik konusunda buluşuluyor. Yazarın da dediği gibi milliyetçilikte tıpkı kapitalizm gibi dünyanın ideolojisidir. Dünyadaki insana yöneliktir. Kapitalizmin ile milliyetçilik birbirlerinden farklı olsalar da milletin menfaatleri noktasından kapitalizmi yanına alabilmektedir. Yazar eserin giriş kısmında dediği ben kapitalizmin övme yerme için değil tanımak, anlamak, anlatmak için röntgenini çekiyorum sözünü tutmak için kapitalizmin felsefi boyutunu anlatmak, bunu anlatmak için de pragmatizmi anlatması gerektiğini belirterek faydacılık üzerine kafa patlatan düşünürlerin dediklerini de bizlere aktarıyor. Bu bölümde Darwin ve ilham aldığı Malthus ve Lamarck’a değinilerek Sosyal Darwinizmin bakış açısı ile kapitalizme farklı bir açıyla da bakmamıza neden oluyor yazar.
    Üçüncü bölümün ardından Çebi, Sonsöz Niyetine diyerek başka bir bölümde de dil ve para konusuna değiniyor. Kapitalizmin egemenliğinde küreselleşme olgusu önem kazanırken, Çebi, küreselleşmenin tanımı için küreselleşmenin sembol kurumlarının ( Dünya Bankası, IMF, OECD, Birleşmiş Milletler) küreselleşme tanımlarını eserine alarak kapitalizmin anlaşılması için bir adım daha atıyor. Sonsöz Niyetine edilen sözlerden sonra Münferit Yazılar dördüncü bölümde de tanımlamalar düşünürlerin kurumların bakış açılarının açıklanması kısmından sonra okuyucuya okunan bu kitaptan kapitalizm ile ilgili ne anladığı, anlamadığı ve daha önemlisi okuyacağı münferit yazılar ile daha güncel ve ete kemiğe bürünmüş kapitalizm ile ilgili yazılarla pekiştirme anlama sorgulama farklı bakma adına bir çalışma sunulmuştur. İlki Türkiye’de 1950’lerden günümüze kırdan kente iç göçün belli başlı nedenleri ve sonuçları, Soğuk İçiniz ile Coca-Cola’ya bir bakış, Otomobil Kapitalisttir Bisiklet Sosyalist ile bir mukayese, Modernizm Üzerine Bir Eleştiri ile modernizmin eserin içinde bahsi ile birlikte daha bir anlamlandırma imkanı, modern insanın Post-Modern geri dönüşümünde insanlığın geçmiş ve gelecek arasında tercihi ne tarafa daha çok evrildiği evrileceği, Futbol Asla Sadece Futbol Değildir ile futbolun sadece sporun dalı olmadığı , Kızılelma için aslında bu kitabında diğer yazılan kitaplarında bir hedefi bir amacı olduğu, verilen bilgilerin sadece bilgilenmek maksadı ile verilmediği,bilgilerin daha donanımlı olmamız ve ilham kaynağı olması,hedeflerimize giderken kolaylıklar sunması içinde verildiği ayrıca hedefsizde olunamayacağı konusunda farkındalık oluşturan bir yazı Kızılelma, arkasından halen yazarın uyarı ve uyandırma adına birimizin bile uyanmasına vesile olur maksadıyla Kızıl Elma mı Apple Elması mı yazısında nasılda hala uyumaya devam ettiğimizi anlıyoruz. Apple alması alanlara sana verdikleri elma bile yarım yarısı midelerine indi bile son mesajıyla sonlanıyor.
    Kitap, kapitalizmin kod haritasını çıkarırken mütevazi davranıp Yeni Başlayanlar İçin dese de usta düşünürlerin eserleri ile yarışacak durumda bu haliyle ve milli bir bakış ile dünyada sözü geçen kapitalizmi tanıma anlama adına güzel bir çalışmanın ürünü. Okunmalı ve okutulmalı Kapitalizm Kavram Haritası.

    #KitapŞuuru
  • SURİYE’DE EMPERYALİZMİN HOLLYWOOD OPERASYONAL İŞGAL OYUNU

    “Emperyalizm, Suriye için düğmeye basıyor” buna benzer milyon tane medya ve basında başlık görülmüştür şimdiye kadar. Ve şu ana kadar antikapitalistlerden, antiemperyalistlerden, komünistlerden, sosyalistlerden başka pek fazla kimse bu başlıklara karşı herhangi bir şey yapmamıştır.

    Öncelikle emperyalizm kim ve ne? Canı istediğinde neyin düğmesine basıyor, kimsin sen, nesin sen? oyuncak mı dünya, oyuncak mı bu ülkeler, oyuncak mı Suriye, neyin düğmesine basıyor? Ve daha bir milyon soru…

    “Suriye'de 15 aydır süren iç savaşın her noktasında “Esed rejiminin sonu geldi” cümlesi telaffuz edildi.” Kim bu teleffuz hatasını yapanlar, elbette sözde müslüman basın ve medya, elbette sözde müslüman egemenler. 15 aydır iç savaş sürüyormuş, bu savaş nerede kimler arasında sürüyor, dönüp bakılmaksızın doğrudan sözde müslüman basın ve medya, sözde müslüman egemenler emperyalizmin hollywood operasyonlarını gerçek kabul etmekten öteye gidemiyor. Kim kimle savaşıyormuş, hangi görüntüde hangi fotoğrafta, nerede Suriye ordusunun karşısında savaşan sözde 15 aydır iç savaş yürüten kimdir, nerededir bunlar ? Ortada bir iç savaş yok bu kesin en azından yanlı ya da yansız hiç farketmez medyada ve basında çıkan fotoğraf ve görüntüler ayrıca edinilen bilgiler böyle bir durum olmadığını gösterrmektedir. Emperyalizmin hollywood operasyonal işgal oyunundan öte bir durum yok.

    Gece gündüz sabah akşam yok Irak’ta kimyasal silah var, yok atom bombası var, yok nükleer vs vs denildi, denildi onlarca kez bm yetkilileri, atom bilmem ne araştırmacıları gitti ve ardından hem bölgesel, hemde dünyaya tehdit oluşturuyor adı altında emperyalizmin hollywood operasyonal işgal oyunu gerçekleşti. Ardından yıllar sonra bakıldı ki ortada ne kimyasal, ne atom ne şu bu var, sonuç milyonlarca katledilmiş insan, milyonlarca pazarlarda satılmış Irak’lı kadın, kırk bin parçaya bölünmüş bir Irak, yeraltı kaynaklarının gemilerle, kamyonlarla emperyalist ülkelere ve işbirlikçilerine taşındığı, geceli gündüzlü güya Irak’ın yeniden yapılandırılması adı altında milyarlarca dolarlık saçma sapan ihaleler ve bu ihalelerle emperyalizmin hollywood operasyonal işgal oyununa destek verenlere pastadan paylar ve daha neler neler…

    Dün gibi hatırlamakta fayda var, henüz son sözde küresel mali kriz olmamıştı, ve şimdilerde bahar yaşadığı iddia edilen Arap ülkelerinin çoğunda toplamda trilyon dolarlık kamu ve özel ihaleler dağıtılıyordu avrupa kaynaklı danışman şirketler aracılığıyla dolarlar kasalara indi ve arkasından yeni kolonyalizm uygulaması emperyalizmin hollywood operasyonel işgal oyunlarıyla devreye sokuldu ve bahar birden bire heryeri paramparça, yerle bir eden Arap halkının birbirini kırıp geçirdiği ve ülkelerinin bir kere daha katmerlice sömürgeleşmesine neden olmuştur.

    Kimi Arap solundan çeşitli işbirlikçi sözde sol, sosyalist çevreler baharın iyi olduğunu hatta Suriye’de de olsa fena olmazını savunsada bu her ülkede olduğu gibi nasılda güzel emperyalist işbirlikçi bir lehçe kullandıkları çok açıktır (emperyalist işgali destekleyen arap sol gruplar yani troçkist araplar, troçkistler, esasında bu uydurma bir kavramdır, özünde böyle bir ideoloji yada bakış açısı yoktur, sadece liberal fahişeliğin üzerine giydirilmiş sözde sol bir kavramdır) .

    “Bugün kendilerine müslüman diyenlerin yine müslüman olduğu iddia edilen bir ülkeye karşı hristiyan bir ülke ile müttefik olup saldırmaya çalışması, parçalamaya çalışması, işgal etmeye kalkışmasının neresi müslümanlığa sığıyor” diye soranlar ne acıdır hala durumu anlamış değiller. Durum müslümanlık, hristiyanlık, yahudilik değil. Kimmiş müslüman ülke, kimmiş hristiyan ülke, kimmiş yahudi ülke açın önünüze koyun bir dünya haritasını, ne o yoksa siz hala haritaları ilkokuldaki dünyadaki dinlerin dağılımı başlıklı haritadan mı okuyorsunuz, az akıllı olun, yok öyle bir şey. Herşey sermaye için, herşey, para için, her şey özel mülkiyet için, her şey kapitalizm için, her şey emperyalizm ve işbirlikçileri için, ne müslümanlığı, ne hristiyanlığı, ne yahudiliği, geçin bunları artık, geçin.

    Emek-sermaye çelişkisini, sömüren-sömürülen, ezen-ezilen çelişkilerini, çözümlerini, alternatiflerini anlamadan, dinlemeden kavramadan saçma sapan “o dindendi bu dindendi bunu bu yapar mı bu böyle olur mu” diye sormanın, tartışmanın hiçbir anlamı yok. Bugün Suriye’de müslüman olması, hristiyan olması, şii, sünni olması olmaması hiçbir şeyi değiştirmez, yaşadığımız coğrafya da müslüman ya da şu dinden bu dinden olması da bir şeyi değiştirmez, emperyalizm içinde aynısı geçerlidir. Çünkü dünyada varolduğu iddia edilen dinler esasında, özünde, tarihsel geçmişlerinden bugüne din adı altındaki farklı ideolojiler ve politikalardır. Dinlerin ortaya çıktığı dönemlerde iyi niyetle, ideal bir toplum yaratma adına, daha eşitlikçi, özgürlükçü, vs bir yanı olsada zamanla görülmüştür ki saltanatların, kralların, padişahların vs elinde dinler birer sömürü düzenine dönüşmüştür. Keza din yanlış bir yerden yanlış bir kavramsal saptırma üzerinden adeta sadece basit sıradan birkaç ritüel, ibadet türleri, iman tarzları gibi lanse edilmiştir, sözde laiklik ya da sekülarizmle siyasetten güya ayrıştırılmış, siyasetten farklı birşeymiş gibi algılatılmıştır yüzyıllardır, oysa durum tamda bunun tersidir. Dinler birer ideolojidir, dinler birer politikadır, dinler birer siyasettir, dinler birer ekonomidir vs. her din devam ede gelen sömürü düzenin bir parçasıdır yeryer ta kendisidir.

    Kapitalizme, emperyalizme hizmet etmeyen neredeyse hiçbir din sözkonusunu değildir. Dünyanın neresinde olduğuna bakılmaksızın hemen hemen tüm dinler ve mezhepler emperyalizmin ve kapitalizmin hizmetkarı gibi çalışmaktadır. Çünkü kiliseye gitmek, camiye gitmek, havraya gitmek kapitalizmin emperyalizmin koruması altındadır, yardımı altındadır. Emperyalizme kapitalizme hizmet etmeyen bir tane cami, kilise, havra ya da herhangi bir başka dinin tapınağı yaşama hakkı bulamaz kendisine. Dünyanın hiçbir yerinde emperyalizme kapitalizme hizmet etmeyen kilisenin, caminin, havranın suyu, elektiriği, yolu, tuzu, şekeri, unu, ekmeği, aşı olmaz. Denemesi bedava açın tarihi açın bin yıllardır sömürüye karşı olmuş olan, ezilenlerin yanında yer almış olan bir tane kilise bulun, bir tane cami bulun, bir tane havra bulun bakalım yerle bir edilmemiş mi, açın bakın tarih hepinizin elinin altında. En yakın döneme bakın hatta bir ve ikinci emperyalist paylaşım (dünya) savaşlarına ya da diğerlerine, emperyalizmin işgal altına aldığı ya da almaya çalışdığı bir tek ülkede bir tane işbirlikçilik yapmadığı halde yaşayabilmiş ayakta kalabilmiş olan kilise, cami, havra var mı bakın… elbette bulamazsınız. Çünkü dinler sömürünün, katliamların, soykırımların, savaşların efendisi emperyalist kapitalistlerin hegomanyasındadır. Hiçbir dinden bir başka dine hatta kendi dininden olana hoşgörülü, toleranslı, iyi niyetli bakmasını beklemeyin. Tam aksine emperyalizmin kapitalizmin çıkarları neredeyse o zaman o din ve o dinden olan ya da olmayanlar birden bir bakmışsınız sözde diyalog içinde, kardeş kardeş geçinir olmuş görürsünüz.

    Suriye’nin yeni bir Irak olması ya da Lübnan olması ya da Filistin olması kimin çıkarına ve menfaatinedir? Özellikle müslüman olduğu iddia edilen bölge halklarının ya doğrudan anlaşmalı işgali ya da zorla işgali üzerinde devam eden bu bölgedeki emperyalist kapitalist sömürünün devamlılığının kime ne faydası vardır? Şimdi bu soruları hristiyanlar, müslümanlar, yahudiler kendilerine sormalı mı, pek fazla sordukları söylenemez, çünkü durumu ne dün, ne de bugün tam olarak kavramamışlardır. Düne kadar Filisitin’dekilere yardım götürenler bugün Suriye’nin emperyalist kapitalist işgaline çanak tutmaktalar. Bu da tarafların neyi ne kadar, nereden anladığının açık göstergesidir.

    Ortada sadece birkaç çapulcu, işbirlikçi, kiralık, sözde muhalefet, üzerinden Suriye’nin emperyalist kapitalist işgali hızlandırılmaya çalışılıyor. Bunu anlamak için illaki taraf olmakta gerekmiyor. Emperyalist ve işbirlikçi medya ve basın bile bu defa becerememiş yüzüne gözüne bulaştırmıştır –bu sevindiricidir- yalan haber ve görüntü olduğu çok kısa sürede anlaşılmıştır. Ancak yine de devam eden bir emperyalist kapitalist işgal furyası vardır. Bu işgale hizmet edenler, bu işgale çanak tutanlar unutulmamalıdır! Her ne şekilde olursa olsun tarih bunları emperyalist kapitalist işgalin aktörleri olarak tanımlayacaktır. Yarın kimse kıvırmasın solundan, sağından, hristiyanından, müslümanından, yahudisinden kim olursa olsun bu işgalin sonuçları ve bedelleri keza öncesindeki Afganistan, Pakistan, Irak, Libya, Mısır, Cezayir, Fas, Tunus vd. olup bitenler de de aynı kesimler tarihsel bir sorumluluğa sahip olacaktır. Evet, kimi zaman savaşlarda, işgallerde, darbelerde, katliamlar, soykırımlarda insanlık ve doğa adına ağır bedeller ödeniyor ve emperyalist kapitalizm devam ettiği sürece bu devam edecek ancak tarih karşısında bu operasyonel işgallere karşı durmak, direnmek, mücadele etmek kısacası sözü olanın sözünü ssöylemesinin de tarihsel bir önemi vardır. Nasıl ki dün faşist naziler Almanya ve avrupadaki üretici güçlere ve halklara uyguladığı soykırım ve katliamlarda sessiz kalmayanlar bugün tarihin en temiz sayfalarında anılıyorsa, bugunde uzun zamandır devam ede gelen emperyalist kapitalist soykırım, katliam ve savaşlara karşı olmakta sorumluluk istemektedir. Yine Vietnam’ı, Küba’yı, Sosyalist Devrime yönelen ülkelere emperyalist kapitalist ülkelerin neler yaptığını unutmayalım ve bu savaşa bu sömürüye karşı direnenler tarihin en temiz sayfalarındadır. Yine Filisitin’i, unutmayalım.

    Çok eski değil belki henüz tarihten bir haber olan kimi işbirlikçi sözde sol sosyalistler bilmez ama birkaç on yıl öncesinde Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketleri, Filistin, Lübnan, Suriye sahasında yaşamış, direnmiş, sığınmış, saklanmış, mücadele etmiş, eğitim görmüş, savaşmış ve kendi ülkelerindeki mücadelelerine daha güçlü sıçramaları buradan aldıkları güçlerle yürümüşlerdir. Düne kadar sözde müslümanlara sözde yahudiler zulm ederken, baskı ve soykırım uygularken onlara karşı savaşanlar ve destek verenler Türkiye ve Kürdistan devrimcileriydi. Ahde vefa unutulmamalıdır, Suriye dün kime, kimlere, nerede, nasıl, hangi şartlarda destek verdi, yanında yer aldı, her türlü maddi ve manevi destek verdi doğru okunmalı doğru incelenmeli. Suriye Türkiye ve Kürdistan devrimcilerinin sadece yaşamalarını değil savaşımlarının, mücadelelerin daha ilerilere sıçraması için ne kadar destek vermiştir doğru okunup doğru incelenmelidir. Bugün kendisine hala sol, sosyalist, komünist, devrimci diyen Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimciler bu tarihin sayfalarını bir kez daha açıp okusun ve Suriye’ye dönük düşüncelerini bir kez daha gözden geçirsinler. Arap sol ve sosyalistlerininde artık kendilerine gelmeleri ve kendi içlerinde ve enternasyonal bir birlik içinde yer alıp ülkelerinde her geçen gün artan ve devam eden bu emperyalist kapitalist işgallere karşı daha acil, dinamik, sağlam, örgütlenmeler sağlaması şarttır. Onlarca Arap ülkesinde doğrudan ya da dolaylı devam ede gelen bu emperyalist kapitalist işgaller karşısında Arap sosyalistlerinin, komünistlerin en acil şekilde bir konferans yapıp bu konuda gerektğinde savunma savaşları ve savunma, mücadele birlikleri oluşturmaları şarttır. Herhangi bir Arap ülkesinde olan ya da olabilecek bir emperyalist kapitalist işgale karşı derhal Arap sosyalistleri, komünistleri ve enternasyonal birliklerin ortak müdahalesi sağlanmalıdır. Sadece ağıt yakarak, geçmişi anarak, sadece seyirci kalarak bu işgallerin önü alınamaz. Yukarıda saydığımız hangi Arap ülkesinde emperyalist kapitalist işgal gerçekleşirken hangi islam konferansı bu işgalleri engellemiştir ya da kınamıştır, elbette hiç biri. Hangi ülkede olduğuna bakılmaksızın Arapların kendi öz kaynaklarını harekete geçirmeleri ve bunu sosyalist, komünist bir enternasyonelle bağlaşıp emperyalist kapitalist işgallere karşı mücadele etmesi şarttır.

    Bir emperyalist asker emekli olduktan sonra, çocuğuyla ikiz kulelerin civarında gezerler, ardından tam ikiz kulelerin olduğu yere gelirler, bir tabela vardır önlerinde, çocuk okur “burada daha önce ikiz kuleler vardı –dünya ticaret merkezi- 11 eylül’de araplar tarafından yokedildi” yazmaktadır tabelade, çocuk babasına döner ve sorar “arap ne baba?” baba çocuğuna elindeki çantasından kağıtların ve kitapların arasından dünya haritası çıkarır ve şimdilerde Arapların yaşadığı ülkeleri göstererek “bir zamanlar burada yaşayan ama şimdilerde soyları tükenmiş olan teröristler” der. Evet bu emperyalist kapitalist askerler arasında anlatılan bir fıkradır aslında. Aklınızı başınıza toplayın Araplar sonunuz emperyalist kapitalistlerin elinde bu olacak. Üç beş Arap ülkesinde saraylarda yaşayanlarda çok sevinmesinler onların sonları da farklı olmayacak.

    Bu arada tam yeri olmasada özelliklle Antakya-Hatay’daki Araplar önümüzdeki süreci de doğru okumalıdır, süre bitmek üzere, yarın bir referandumla karşılaştıklarında sonuçlarını iyi düşünmeliler.

    Bu arada dikkat edilirse Türkiye nasıl çostu, nasıl heyecanlandı, nasıl bir şaha kalktı gecesini gündüzünü emperyalist kapitalist işgallerin başı olan abd’nin hizmetine nasıl verdi kendisini helal olsun! Ne de olsa helal sertifikaları var normal!

    Bu ne telaş, bu ne hararet, Somali’ye koşan, Afganistan’a koşan, Pakistan’a koşan, Libya’ya koşan, habire koşan bir Türkiye bravo! Ayakta alkışlanıyor dikkat edilirse emperyalist çıkarlar için ne de güzel mesailer yapılıyor memlekette alkış, alkış bir daha alkış!

    Bu kadar demokrasiden, özgürlükten yana olanlar dönüpte kendi ülkelerininde demokrasisine, özgürlüğüne nasıl baksınlar kimse kusura bakmasın!

    HASAN HÜSEYİN BEYDİL
    13.08.2012 18:49:37