• “Demokrasi özgürlükleri yalnız kendisi için istemek, yalnız kendisi için kullanmak demek değildir. Bunu bir anlayabilsek rahatlayacağız.”
    Attila İlhan
    Ölümünün 14. yılında saygıyla anıyorum
  • Nasıl da davetkâr bir isim "Uzak­lar"... Bu teknenin adı sizin de ru­hunuzun yelkenlerini şişirmiyor mu? Sizin de aklınızı çelmiyor mu bu ismin sihirli çağrısı?..
    Tuzaklarla dolu olsa da uzakların sesine kulak ve­rip açılmak ve hiç arkaya bakmadan yepyeni bir haya­ta doğru yelken açmak fikri, sizin kafanızı da saç diplerinizi acıtırcasına çekiştirmi­yor mu?
    Nereden çıkıp geldi bu çift direkli ahşap tekne şimdi; tam da biz kendi küçük dünyamızda sıradan didişme­lerimizle oyalanıp giderken?..
    Biz bulutlu semalarımızda uçurtmaları­mızı havalandırmaya korkarken daha, koskocaman bir balonla gökyüzünü fethetmişcesine döndü uzaklardan...
    Körler ülkesine düşmüş bilge bir gezgin gibi, bize uzaklarda, bütün bu karanlığın ardında bambaşka dünyalar ve rengarenk hayatlar olduğunu müjdeledi.
    Şimdi hayat biraz daha zor gelmiyor mu size de?..
    Uzaklarda bir yerlerde, açık denizlerde farklı bir yaşam olduğunu bilerek yaşa­mak, sizin de yüreğinizi burkmuyor mu?
    Çantanıza bütün sevinçlerinizi doldurup köhne bir marinada eski hayatınızla veda­laşmak, sonra da burnunuzu karşı kıtalara çevirerek serüven rüzgarını arkanıza alıp kendinizi okyanusların çalkantısına bırakıvermek gelmiyor mu içinizden? Kalbini­zin güvertesine buyur etmek tüm vazgeçil­miş tadları... Atlantik'te fırtınalar göğüsleyip, Akdeniz'de yunuslarla yarışmak, Nil'de hayata dokunup, Galapagoslar'da denize çocuklar vermek ve Deniz koymak çocukların adını; Denizler kadar cesur ol­sunlar diye...

    * * *

    Duydunuz mu Mars'a indiler geçen gün...
    Eski Roma'nın savaş tanrısının adını taşıyan Kızıl Gezegen de bir Kaşif tarafın­dan keşfedildi. Pathfinder(Kaşif) uzay aracı, altı tekerlekli robot Sojourner'i Mars'a bırakıverdi.
    Sojourner, adını Amerikan iç savaşında köleliğin kaldırılması için mücadele veren bir insan hakları savunucusundan alıyor.
    Mars'ta ilk insanın 14 yıl sonra, yani 2011'de yürümesi planlanıyor.
    insanoğlu, bir zamanlar evrendeki yega­ne yaşam alanı sandığı gezegeninden 400 milyon kilometre uzakta başka hayatlar arıyor.
    Biz ise kendi insan haklan savunucuları­mızın derdindeyiz..
    İnsanoğlu Mars'ta yürürken, bizde dü­şünce suç olmaktan çıkacak mı?

    * * *

    "Uzaklar"ı ve "Sojourner"i gördükten sonra yaşamak biraz daha zor gelmiyor mu size?...
    "5 yıl açık denizde nasıl dayandınız?" di­ye soruyorlar Uzaklar'ın kaptanına; "Ya siz" diye dalga geçiyor kaptan; "Ya siz 5 yıl nasıl dayandınız kıyıya?.."
    Sahi ne yaptık biz 5 yıl boyunca? Koalis­yonlar kurup, koalisyonlar bozmak dışında? O krizden bu krize koşmaktan yorgun düşmedik mi? 2011 için umut dolu bir planı olan var mı aramızda?..
    İşte şimdi yenik bir, ordu gibi tatile çıkı­yoruz.
    Cehennemi bu gündemi ve kriz bülten­lerini bir süre için askıya alıp elektriğimizi plaj kumlarına akıtmak üzere denize ko­şuyoruz.
    Korkunç bir orman yangınından kaçan çekirgeler gibi bir an önce sulara atmak istiyoruz kendimizi...
    Çok açılmadan ama...
    Çünkü uzaklar yasak bize...
    Menzilimiz sınırlı... beklentilerimiz ve hayallerimiz gibi...
    Ancak 10 kulaç ötedeki beyaz dubalara kadar açılabiliriz. O da birkaç gün için...
    Tatile değil, küçük terapi seanslarına gi­diyoruz aslında biz; hayata daha kolay katlanmamızı sağlayan... öfkemizi dindi­ren...
    Serin bir ağaç gölgesi, koyda berrak bir deniz ve belki sıcak bir omuz; şefkatine sığınabileceğimiz...
    "Tamam hayat., dinlendim, hazırım... Haydi gel daha da örsele beni" diyebil­mek için...
    Oysa duyduk; "Uzaklar"da başka hayat­lar varmış. Uzak okyanuslarda "Deniz" adlı bebekler doğmuş; insan hakları savu­nucularının adını koymuşlar Mars'ı arşın­layan araçlara...
    Duyduk, ama biz göze alamadık uzakla­rı...
    O yüzden hep "başkaları boyadı gökyü­zünü", bize alkışlamak düştü...
    El salladık, uzak düş ülkelerinin gezgin­lerinin ardından... ve yenik bir ordu gibi küçük kumdan kalelerimize döndük...
    ...yakınlarda bir yerde..
  • 318 syf.
    ·Puan vermedi
    Hikayemin sonunu hepiniz biliyorsunuz. Çıktığım ilk sefer de Atlas okyanusunun soğuk ve acımasız sularına istemsiz bir sürgün ile gömüldüm. 20. yüzyılın bu en büyük deniz kazasından kurtulanlardan, olanları dinlediniz. Korku, sonsuz ıstırap ve buruk bir hayatta kalma sevinciyle nasıl kısmen yok olduğumu öğrendiniz. Şimdi ise ben R.M.S Titanic okyanusun derin, karanlık ve ıssız dibinden sesleniyorum... Hikayemi tamamen yok olmadan bir de benden dinleyin istiyorum. 31 Mart 1909' da inşama başlandı. Babam Thomas Andrews nazik, sevecen ve çok zeki bir adamdı. O güne dek gelmiş geçmiş en güzel geminin, yani benim tasarımda büyük rol oynamıştı. Hayallerin, umutların, uzak ufukların vücud bulmuş, geleceğin ilk adımlarıydım ben. Daha omurgam inşa edilmeye başladığında sağlamlığım ile göz dolduracaktım. 269 metre boyunda adeta bir dev olarak düşünülmüştüm. Sintinem(geminin iç dip kısmı) de neler saklayacaktım ben. Hangi duygular ile dolup taşacak, kimlerin rüyalarını sindire sindire yutacaktım. Çok heyecanlıydım... Babamın çizimlerinde doğmuş, omurgamı yapan işçilerin ellerinde hayat bulmuştum. Daha şimdi den Bordama ( Geminin dış yan yüzeyi) değecek rüzgarların hayalini kuruyordum. Karinam (geminin su altında kalan yüzeyi) yapılırken gıdıklanıyor, babamın koyu, dipsiz bir ormanı hapseden gözlerinde ki gururlu akiste adeta sarhoş oluyordum. Aşağıda kalan perçinlerim sıcaktan kırmıza çalan yüzleriyle , yorgunluktan bitkin ustaların emeği, zahmeti ile oluyordu. Yukarıdakiler gibi makineler ile yapılıp , canım yakılmadığı için hiç şikayetçi değildim. Yıllar birbirini kovalıyor , 11 binden fazla işçi benim için çalışıyordu. Alabandam(geminin iç yan yüzeyi) tamamlandıktan sonra iskele ve sancak olağan üstü görünüyordu. Ben R.M.S Titanic henüz görülmüş bir rüyaya bile benzemiyordum. Ne kardeşim Olympic ne de rekabet için didinen başka bir gemi yanımdan bile geçemezdi. Siz insanlar buna kibir diyorsunuz. Lakin bu devrinin gemisi için olsa olsa özgüven olurdu. 2 Nisan 1912'de tamamlandım. 4 bacalı, 159 adet kömür fırını tarafından sürekli harlanan 29 kazan ile buhardan diyarlar yaratacak olan, 3 bronz pervaneli, çelikten bir evrendim ben. 1. Sınıf kamaralar için ayrılan bölümlerim yumuşacık duvar kağıtlarıyla kaplandı. birbirinden değerli tablolar, halılar , ışıl ışıl parlayan aynalar ile tamamlandı. Vişne , meşe gibi değerli ağaçlardan oyulan pahalı mobilyalar ile döşendi bu odalar. İpek çarşaflar ile donatılan rahat yataklar yerleştirildi usanılmadan. Bölümlere ayrıldım içimde. Zenginliğin , ihtişamın, gösterişin zehri akıtıldı damarlarıma. 3. Sınıf kamaraların sadeliğinde bile bir ahenk vardı gözümde. Artık kavuşmak istiyordum insanlarıma. Onları tüm zavallılık, budalılık, veya yoksulluklarından kurtaracak altın bir bilettim ben. Onları dünyanın en güzel ülkesine götürecek olan aracı, adeta yeni doğan dinlerde ki gibi bir mesihtim ben. 26 ay süren sancılı yaratılışımdan sonra nihayet artık ait olduğum yere, okyanusun kalbine doğru bir yolculuğa çıkmaya ruhen de hazırdım. Beklenen gün 10 Nisan 1912 günü takvimlerde yılın en önemli günüydü adeta. Yola çıktığımda mürettebat ve konuklar ile soluksuz bir maceraya doğru süzüldüğümü bilmiyordum elbette. Babam ve beni gerçeğe dönüştürmesine yardım eden şirket bana çok güveniyordu. O yüzden güvertemi geniş tutmuş, ancak yeterli filika koymayı estetik açıdan uygunsuz gördüklerinden bunu es geçmişlerdi. Gerçi babam bir kaç kez uyarmaya çalışmış, her seferinde nazikçe engellenmişti. 50 tonu aşan bu inanılmaz geminin asla batmayacağını düşünüyorlardı. Bende kesinlikle böyle düşünüyordum. Babama içerlemiş ama belli etmemeye karar vermiştim. Hiç bir okyanus benden daha kuvvetli değil diye düşünüyordum. Bu doğaldı çünkü ben daha önce hiç bir okyanus ile tanışmamıştım. Üstelik bilinmezden korkmak gibi bir duygumda gelişmediğinden , kendimden son derece emindim. Konuklarımdan çok hoşnuttum. Kadınlar güvertemi narince adımlıyorlardı. Akşam güneşi yüzlerine vurduğunda her biri olduğundan daha güzel görünüyordu. Bazıları kıç kısmıma geçip, rüzgarı kucaklarken, bir kısmı ufkun engin kızıllığına gözlerini dikiyordu. Kütüphanelerimde meraklı gözler dönemin en değerli eserlerini didiklerken, diller daha önce tatmadığı şaraplar ile dans ediyordu. Çeşitli sınıftan 109 küçük çocuk menteşelerimi gıdıklarcasına koşuşuyor, iskele sancak arası mekik dokurken kahkahalar ile arşı bile kıskandırıyorlardı. Okyanus belki de tüm bunları kıskandı. Durgun sular büyük bir tuzak kurdu bana. 14 'ü 15 ine bağlayan pazar gecesi saat 23:39 da mürettebatımdan bir gözcü katilimi fark etti. Okyanusun sularından sivrilip, binbir lanet ile oraya tutunan görünmez bir şeytan ile çarpışmam yaklaşık 37 saniye sonra oldu. Canım inanılmaz yandı. Hepsi topu topu 10 saniye sürdü. Bundan eminim çünkü kaptan köşkteki saati takip ediyordum. Babamı aradım. Acım dayanılır gibi değildi. Aldığım yarıklar beş bölümüme birden tuzlu suyu adeta basıyordu. Paniğe kapıldım, ama babama güveniyordum. Beni kurtaracaktı. Hemen toplandılar. Babam planlarımı yatırdı masaya yatırmasana, ama çok gergindi. Yelek cebinden kapaklı saatini çıkardı. Anlayamadığım birşeyler fısıldadı. Korkmaya başlamıştım. Gittikçe artan bir basınç hissediyordum gövdemde. Filikalar kadın ve çocuklarla doldurulmaya başlandı. Erkekler, kadınlar , çocuklar çığlık çığlığa haykırırken iç elektrik kablolarım suyun etkisiyle hasar görmeye başladı. Omurgamın kırılması uzun sürmedi. Tabii bu arada suya düşen bacalarım onlarca insanı feci şekilde ölüme götürdü. Ben de çığlık atıyordum. Adeta karıncalar gibi kaçışan insanlara yardım edemiyordum. Parçalanmaya başladım. Ortadan ikiye yarılırken burun kısmım sulara gömüldü. Kaptan Edward John Smith sımsıkı yapıştı dümenime. Ancak en son gördüğümde zarifçe süzülüyordu buz gibi suyun hassas derinlerinde. Saatler o gece 2:20 yi gösterdiğinde ben R.M.S Titanic, okyanusun derinliklerinde ikiye ayrılmış, anıları parçalanmış, hırpalanmış, yaşamı elinden çalınmış bir çelik yığını olarak dibe çöktüm. Yaklaşık 5 km lik bir alan ihtişamımdan kalanlar ile mühürlendi adeta. Ve 73 yıl hiç kimse gelmedi sualtı anı mezarlığına. Bende olsam gitmezdim sanırım 1514 kişiyi koruyamayan bu iskelet zımbırtısına. Neydim sahi ben? Bir hiçtim. Zafer yazdıracağıma korkunç bir yenilgi olarak geçtim tarihin o yalancı, ikiyüzlü, puslu sayfalarına. Bugün her tarafım bakteriler tarafından hızla yenilirken , sonsuza dek bir pas izi olmaya itilirken sizlere hikayemi anlatmak istedim. Hala derinlerimde benimle olan anıları bilin istedim. Bir tüccarın tarağından, bir hanımefendinin parfüm şişesine, bir çocuğun oyuncak bebeğinden, Ömer Hayyam gibi bir tarih devinin mücevherler ile işlenmiş ''Rubaiyat''ına kadar hazineler ile doluyum ben. Hala nefes alıyorum. Çığlık atmayı bırakalı 105 sene kadar oldu işte. Artık bildiğiniz gibi adım adım çürüyorum. Okyanusa karışan o masum ruhlar ile ebediyete dek buralarda olucam. Su zerrelerine karışarak , sıcak ile buharlaşıp arşa çıkıp yağmur bulutu oluyorum ben. Damla damla yağıyorum yürüdüğünüz o yollara. Kiminizin saçına , kiminizin en sevdiği bluza gıdım gıdım sızıyorum ben.....Amin Maalouf ile çıktığım 2. serüven sona erdi. 13.yy dan 19.yy a inanılmaz lezzetli bir hikaye okudum. Sizlere Ömer Hayyam'ın en değerli hazinesini bağrında taşıyan Titanic ile seslenmek istedim. Amin Maalouf okumaya devam edeceğim kesin. Sizlere de tüm yüreğimle öneririm:)