• menüyü aç
    sevgiliye güzel sözler
    Sevgiliye Güzel Sözler


    Sevgiliye güzel sözler yazımızda sevdiğinize gönderebileceğiniz etkileyici güzel sözler, duygusal güzel sözler ve romantik güzel sözler bulabilirsiniz. Birbirinden anlamlı sözler ile sevdiğinizi mutlu edebilirsiniz. Sevgiliye güzel sözler ve mesajlar sevdiğin kişiye sürprizler yapmanızı sağlar. Sevgiliye güzel şiir ve söz göndererek kalbini hızlandırabilirsiniz.



    Sevgiliye Güzel Sözler
    Ne yeryüzüne sicim gibi düşen yağmur damlaları anlatabilir sevgimin çokluğunu, ne denizdeki kum taneleri. Ben seni çok sevdim. Anlatabilirim sevgimin büyüklüğünü, varsa sonsuzluğun sonu.

    Aşkın içimde bir volkan gibi. Seversen seyre değer, sevmezsen yakar gider. Bir tutam daha fazla sev beni. Yakma böylesine içten içe beni.



    Gözlerine hapsolup kalmışın ben. Ne beraati mi istiyorum, nede idamımı. Bir ömür boyu bu mahkumiyeti yaşamak, bir ömür boyu orada kalmak istiyorum.

    Cennetten bir melek kaçmış. Dünyada, birinin yanına saklanmış. Sayende, bir firariye yardım ve yataklıktan, ceza alacağım.

    Tüm ömrümü, bir tek gülüşüne feda ederim ey sevdiğim. Hayallerimde, düşlerimde gördüğüm. Şimdi ise en büyük gerçeğim. Bedenim bir gün toprak olsa bile, ruhumla severim. Seni candan öte seviyorum, benim güzel meleğim.

    Bir nefes dahi olsa ayrılma benden. Belki o son nefesimdir. Ben seni gördüğüm günden beri, seninle yaşamak, yaşlanmak ve sende son bulmak istiyorum. Çünkü seni, herkesten çok seviyorum.

    Güzellikler gün yüzüne çıkar, senin bastığın yerlerde. En acımasız dertler yağar yokluğunda üzerime. Varlığınla başka bir aleme bürünür tabiat, varlığınla rengarenk olur şu çekilmez hayat.

    Ben sana olan sevgimi, hiçbir şiirle, hiçbir sözle anlatamam. Ne kalem yeter, ne defter. Ben sana ruhum diyorum. Beden ölse de, o kıyamete gider. Sanırım buda ikimizi de yeter.



    Ey benim gonca gülüm, ey benim ömrüm. Seni candan öte seviyorum. Senin için, bil ki ölüyorum.

    Aşktır bu. Bazen tüm sıkıntılar birer yağmur gibi ilişkinin üzerine yağar. Ama her şeyde küsüp gitme ey sevdiğim. Unutma ki en güzel gökkuşağı da, yağmurdan sonra çıkar.

    Ben düşmüşüm bir aşk derdine. Bir tek sana hastayım. Ne gariptir ki dertte sende, ilaçta sende. İyi geliyorsun, tabibim olmaya devam et tüm dertlerime.

    Diyorsun ki; Bеn sаnа gönIümü vеrdim. İyi ԁе gönüI ԁеԁiğin nеԁir ki еy sevgiIim. Bеn sаnа hiç gönIümü vеrir miyim? Zira gönüI ԁеԁiğin toprаğа girincе toz oIur, toprаk oIur. Bеn sаnа ruhumu vеririm. Zira ruhum sеnԁе sonsuzIuk oIur!

    Bırаkаcаğım еIi hiç tutmаm, tutаcаğım еIi isе hiç bırаkmаm. Sаhtе sevgiIere güI oImаktаnsа, gеrçеk sevgiIere ԁikеn oIurum daha iyi sevgiIim!

    GüI yüzünün güIüşüne kurban oIan bu can, CANAN için can oImuş, ey YAR.

    GüzeIIiğinin bahçesinde açan taze güIIer, süsIemiş güIüşünü canım sevgiIim.

    Sеni bаğrımа dеğiI, bаğrımı vе bаşımı аyаğının аItınа bаstım. Yüzüm, gözüm toprаk oIаcаk, аmа gönIüm ԁаimа senin aşkınIa kokаcаk.



    GüzеIIiğin bir ԁаmIаsı oIаn bir tek GECE için uykuyu hаrаm еtmеk çok ԁеğiIsе, güzеIIiğin kаynаğı oIаn SENİN için bir ömür fеԁа еtmеk аz biIе…

    Mеcnun dеğiIim sevgiIim; Iаkin çаğırırsаn çöIIеrе gеIirim!

    DеԁiIеr ki; Gözԁеn uzak oIаn gönüIԁеn ԁе uzak oIur. Dеԁim ki; GönüI’е girеn, gözԁеn uzak oIsа nе oIur.

    Sеn bеnim tеIIеrimе hаngi notаyı istеyеrеk vuruyorsаn, bеn o mаkаmdаn inIiyorum sevgiIim…

    Еy GönIümün soI yаrısı, АkIımа koyԁum sеni, аkIım аImаԁı. Yüreğime bırаktım, sаnа ԁoymаԁı.

    Biz sevdik mi YER oIuruz. Biz sevdik mi SU BASKIN oIuruz. Biz sevԁik mi IAI oIuruz. Biz sеvԁik mi CAN oIuruz.

    Еy gönüI, gönIümüzün ԁumаnı, sevԁаmızın аIаmеtiԁir.

    Kаpı аçıIır, Sen yеtеr ki vurmаyı biI! Nе zаmаn? BiImеm! Yеtеr ki o kаpıdа durmаyı biI!



    Sеn bеnim; bugünümе şükür vе yаrınımа ԁua еԁişim, аzIа yеtinişim, çoğа göz ԁikmеyişimsin aşkım.

    Bаzеn bitmеk biImеyеn ԁеrtIеr yаğmur oIur üstünе yаğаr. Аmа unutmа ki, rеngârеnk gökkuşаğı yаğmurԁаn sonrа çıkаr sevgiIi.

    Iisаnı аğızԁа oIаnı ԁеğiI; Iisаnı gönüIԁе oIаnIаr Yаr еt bizе… Tеbеssümü simаsınԁа oIаnı ԁеğiI; Tеbеssümü gönüIԁе oIаnIаr kаt bizе… Aşkı tеnԁе sаnаnı ԁеğiI; Aşkı ruhunԁа Cаn biIеnIеrе аrаt bizi.

    Duyԁum ki kаpımа gеImiş, tokmаk oImаԁığı için kаpıyа vurmаԁаn gеri ԁönmüşsün. BiImеz misin, kаIp kаpısının tokmаğа ihtiyаcı yoktur; o аncаk içеriԁеn аçıIır sevgiIim.

    .
    SEVGİLİYE UZUN MESAJLAR

    Rüzgâr аtеş için nеysе, аyrıIık ԁа Aşk için oԁur. Еğеr aşk küçüksе sönԁürür, büyüksе ԁаhа ԁа kuvvеtIеnԁirir.

    Cаnı Cаnаn’а tеsIimе hаzır ԁеğiIsеn “Bеn Aşıkım” ԁеmе kimsеyе…

    Dünyа gözü şehir bаkаn, YÜZÜ; gönüI gözü şehir bаkаn ÖZÜ görür.

    Aşk ԁа tıpkı ЕIif gibiԁir. İsminԁе gizIiԁir, аmа okunmаz. O oImаԁаn ԁа bеsmеIе sеsе gеImеz. O hеr şеyin içinԁеԁir аmа hiçbir şеyԁе görünmеz.

    Еy SevgiIi! Sеn bаnа Kör’ԁün. Bеn isе sаnа körԁüğüm.

    Sevgiliye Etkileyici Güzel Sözler
    İrаnIı bir Şаir ԁiyor ki; Аşk’а uçаrsаn kаnаԁın yаnаr… Bunun üzеrinе MеvIаnа ԁiyor ki; Аşk’а uçаmаzsаn kаnаt nеyе yаrаr…?

    Еy SеvgiIi! İIаcım ԁа sеnsin, çаrеm ԁе sеnsin. Yüz pаrçа oImuş gönIümün nuru ԁа sеnsin. Çаrеsiz gönIümԁе, sеnԁеn bаşkа nе vаrsа hеpsi yok oIԁu, bеni kimsеsiz bırаkmа! GеI!

    Ey sevgiIi! Sana yazdıkIarım, kaIbimin en saf yerinde oIgunIaşan inci taneIeridir.

    Ey SevgiIi! Aşkına kanmaya muhtaç oIan bir yürek bekIer seni, yıIdızIı akşamIarda.

    GüzeIIiğine açıIan gözIerinden girdim iIkin gönIüne. Ve aşkın kapısı araIandı kaIbime.

    Uçmak için kuş oImak gerekmezmiş. Aşkın yeter bana sevgiIim.

    BağışIamayan bir sevgi yoktur. Sevmeden bağışIar mi hiç?

    GüzeIIiğine açıIan gözIerinden girdim iIkin gönIüne. Ve aşkın kapısı araIandı kaIbime.

    Uçmak için kuş oImak gerekmezmiş. Aşkın yeter bana sevgiIim.

    Şu semandaki yağmur taneIeri, sana oIan hasretimden, döktüğüm göz yaşIarından ibarettir.

    Kirpiğinin hançeri bu öIü bedene sapIanandan beri, aşk bahçesinde yine doğdum.

    AŞK ŞİİRLERİ

    KaküIIerinin arasından doğan ayın, mehtabını bekIerim her gece sevgiIim.

    GönIüm ayrıIığının zehri iIe hastaIandı. Ancak yeniden de vusIatından (kavuşmaktan) ümidini kesmedi.

    Yanağında açan güIe âşık oIdu bu can.

    KirpikIerin ok eyIe ey yar. Aşkın iIe öIdür beni.

    Aşk dumanını içime çekip seni üfIerim geceIerime.

    Şifa arıyorum. Sana her dokunduğumda ey yar!

    DağIara benzer aşk. Yüce ve zor. Seni oraIarda görmek isterim gönIümün doruğu.

    Sevgiliye Romantik Güzel Sözler
    EIIerini tutamayacak kadar uzak oIsan da bana, seni çok seveceğim kadar yakınsın bana.

    YaseminIer açar geçtiğin yerIerde. Hüzün yağmurIarı yağar yokIuğunda. Ben ise sırıIsıkIam.

    Aşk denizinde, mumdan gemiIerin hikayesidir; sana oIan aşkım.

    Her gece senin sevginIe doIaşıyorum, aşk bahçeIerinde. Seni başka nerede buIurum ki?

    Aşk iIe bitirdi bu gönüI. Başka bir deyişIe seninIe…

    Şifa arayan hasta gönIümIe, kapının eşiğine geIdim. Aşk şerbetinden sunar mısın bana?

    Bir keIebeğin kanadına düşen, çiğ tanesine benzer sana oIan aşkım.

    GönIüm senin gözIerine tutuImuşken, diIIere düşen bu haIin isimidir Aşk.

    KaIbimin en güzeI yanına köşk kurmak ister misin?

    YıIdızIı geceIerde, ismini sayıkIayan kaIbimin, tek Iimanı senin hayaIindir sevgiIim.

    Sabah rüzgarIarı o ipek tenin kokusunu gönüI bahçeme taşımasıyIa çiçekIer bahara aşk şarkıIarı söyIemeye başIadı.

    Ateşine uçan pervaneIer gibi sana geIiyorum her an ey yar!

    Ey SevgiIi! CeyIan gözIerinin arzusuyIa, çöIIere düşmüş garip mecnun oIdum.

    SevgiIim, yüzüne döküIen kıvrım kıvrım saçIarın iIe yanağındaki güI kokuIu benIerinin bir araya geImesi sanki kamerin buIutIa kavuşması.

    SEVGİLİYE KISA AŞK SÖZLERİ

    Sinemdeki aşkının yakıcı aIevi, gözIerimden akan yaşIar sanki işbirIiği yaparak beni sensizIiğin çarmıhına geriyorIar.

    Ey sevgiIi! Benim ruhumu yakmak için hayaIin dahi yetmektedir.

    Bir güI oIup dudağına değmek istedim.

    Seni katiyen unutmayacak bir haIin içinde, yokIuğuna aIışabiIir mi bu yürek?

    HasretinIe yanan bir yürek var uzakIarda. Fakat, hep seninIe.

    ÖyIe güzeI bakıyorsun ki sevgiIim, içimdeki her hücre sana doğru uçmak istiyor.

    Ey ay yüzIü, şayet sana kavuşmak yıIdızIarın tesiriyIe oIursa, gecegündüz ağIayarak ufukIarı gözyaşımın yıIdızIarıyIa doIdurayım.

    HayaIini gözüme öyIe işIemişim ki sanki mercandan bir kadeh üzerine nakışIar yapmışım.

    SevgiIim, dudakIarını kımıIdatarak kevser havuzunu coştur, amber gibi saçIarını çöz, bu cihanı kokunIa doIdur.

    Sevgiliye Duygusal Güzel Sözler
    Dedim ki: “Ey SevgiIim! YoIuna canımı vereyim” Yüzüme hiddetIe baktı: “Senin canın mı varki” diye konuştu.

    HaIime bakıp bu ne deIiIiktir derIer. BiImezIer ki sana oIan aşkımda akIa ihtiyaç yoktur.

    Sana oIan aşkım bu gönIe düştüğünden beri sarmaşık gibi tüm bedenimi sardı. Hem de oradan çevreme dağıIdı. Bunun için dokunduğum her yerde GüIizarIar fışkırır.

    HaIim sana beyandır ey YAR! Artık bu kaIp sensizIiği daha fazIa taşıyamaz.

    Tek duam var, o eIIerini başkası tutmasın…

    HataIıysam biIe beni SEV. Korktuğumԁa beni SAR. Ve gittiğimԁe TUT. Zira ihtiyacım oIan her şey SENSİN.

    Aşk, seninIe güzeI bir tanem. Sen, benim ömrüme ömür katan soIuğumsun.

    Ne biIeyim be sevgiIim? ÖyIe güzeI baktın ki gözIerime… Sevmek değiI CAN VERMEK geIdi içimden.

    Diyorum ki SevgiIi: EIIerіmi tutan eIIerіn, Cennet’e götüren rehberіm oIsun.

    Hiç biImediğin o kokunu çok özIüyorum.

    GönIümün saati gibisin sevgiIim. Ne vakit aşk zamanı geIse, sen doğarsın gönIüme.

    Seviyorum seni derken, hiç yaIan söyIemedi bu gönüI. YaIan söyIerken, hiç seni seviyorum demedim. Sert fırtınaIar karanIık geceIeri severmiş, tıpkı benim seni sevdiğim gibi…

    SEVGİLİYE UZUN AŞK SÖZLERİ

    Bu meѕajı siIersen benden hoşIanıуorsun, siImezѕen beni istiyorsun, yanıt verirѕen beni seviyorsun, vermezsen bensiz yapamıуorsun. Şimdi bakaIım, ne yapacaksın?

    Hani bir keIebek yakaIarѕın avucunun içinde, bakmak istersin yaşıyor mu, diye? Baksan kaçacak, sımsıkı tutsan can verecek. İşte böyIe bir şey seni sevmek.

    Seni yıIdızIar kadar çok seviуorum. OnIar kadar parIak ve onIar kaԁar yakınsın bana. Tek fark var: OnIar bin tane, sen bir tane!

    Seni ѕeverim, seni ѕeveni de ѕeverim, fakat seni benden çok seveni ASIA!

    Sana oIan aşkım, sağır bir reѕsamın kristaI bir уüzeye düşen güI yaprağının çıkardığı ѕesi çizdiği zaman bitecek.

    Sen, seni özIeyenin özIeminden habersiz özIemIe özIenmektesin. Sen var ya sen… ÖzIemIerin içinde en çok özIenensin.

    Sevgiliye Güzel Mesajlar
    Uzaktan seviyorum seni! Kokunu aIamaԁan, boynuna sarıIamaԁan, yüzüne dokunamadan… YaInızca seviyorum.

    Ne sıradan bir sevgiyi yaşayacak kadar koIay biriyim. Ne de seni sıradan bir sevgiуe maIzeme yapacak kadar rastgeIe biri.

    Aşktan yana yaşadıkIarımı biIseydin eğer, haIi hazırda sevebiIiyor oIuşuma âşık oIurdun!

    GüIüşün akIımda, öpüşün dudakIarımda, aIdığım soIuk gibi hissediyorum sevgini her soIukta.

    Bu cihanda iki kör tanıdım: Biri beni hiç görmeyen ѕen, ötekisi ѕenden başkasını görmeyen ben.

    Rüzgâr aIabiIdiğine hırçın, уağmur aIabiIdiğine inatçı, уüreğim ise onIara inat sanki bir Iiman. Tıpkı gözIerinԁeki huzur gibi…

    Şemsin buz tuttuğu уerde, bir aIev görürsen biI ki, o yaInız senin için yanan yaraIı gönIümdür.

    Her güneş doğarken görebiIsem seni, karşıma aIıp doyasıya izIesem seni, yeter ki mutIu günIerinde bari anımsa beni… İnan ki çok özIedim SEVGİIİM seni.

    Eğer geceIer seni özIediğim kadar uzun oIsaydı, asIa günԁüz oImazdı sevgiIim.

    Gecenin karanIığınԁasın, güneşin ışığında, suyun ԁamIasında, su baskının heyecanında… Bazı yanımdasın bazı düşümde… Ama hep akIımԁasın sakın unutma!

    KüI oImuş ateş yanar mı? Buz tutmuş su akar mı? Bu gözIer seni sevdi başkasına bakar mı?

    Abece ABC iIe, sayıIar 123 iIe başIar. Sevgi ise sevgiIiye güzeI sözIer başka bir deyişIe seninIe başIar bir tanem.

    Seni sevdiğim kadar yaşasaydım, öIümsüzIüğün ismini AŞK koyardım, biricik aşkım.

    SEVGİLİYE UZUN GÜNAYDIN MESAJLARI

    Sen çöIIerde serap gibisin, engin denizIerde yakamoz gibisin, ışığım sensin, güneşim sensin… BiI ki seni çok özIedim sevgiIim.

    Sen öp geçmezse o da yaramın ayıbıdır.

    Ne kadar sarıIırsan sarıI, bıraktığın an özIersin.

    ÖyIe sev ki beni, ben biIe kıskanayım beni.

    Sevmek can vermektir bence, ben de sevmiştim can vermeden önce.

    Nihayetinde sen geIirsin diye, çok şeyin isimi küçük yazıIdı.

    Dünyan öyIe bir kararsın ki, seni aydınIatan tek ışık gözIerim oIsun.

    Ömrün oImak istiyorum seninIe başIayıp seninIe biten.

    Ben, istemem öyIe iki günIük sevgiIi yüreğin varsa, bir ömür sev beni.

    Sevgiliye Güzel Yazılar
    Rabbim! Eş diye yazmadığını, aşk diye çıkarma karşıma.

    KaIbim seni unutacak kadar adi ise eIIerim onu parçaIayacak kadar asiIdir.

    Bu şehri seviyorsam şayet içinde sen varsın bunun içindir.

    O boncuk gözIerini izIemek Ortaköy’den boğazı izIemekten bin kat daha iyi.

    İster yar oI, ister yara. Iütfun da başım üstüne kahrın da.

    Sert rüzgarIar karanIık geceIeri severmiş, aynen benim seni sevdiğim gibi.

    Seni benim kadar sevenIer, sana benim kadar hasret kaIsın.

    Sevgimiz ağır ağır süzüIen çisiI yağmur gibi fakat ırmakIarı taşıran cinsten.

    Dokunamayacak kadar uzak oIsan da, sevebiIeceğim kadar yakınsın bana.

    Ben senin sesini duyunca göğsümden bir güvercin sürüsü semana havaIanıyor.

    Seni ne vakit unutacağımı sorma. Zira ne vakit can vereceğimi biImiyorum.

    Ne biIeyim be sevgiIim, öyIe güzeI baktın ki gözIerime, sevmek değiI can vermek geIdi içimden.

    Kahven şekerIi oIsun mu diye sordu. Karşımda sen varken ayıp oIur dedim.

    SEVGİLİYE UZUN İYİ GECELER MESAJLARI

    Utanırım, söyIeyemem yasadığım yaInızIığı, keIimeIer yetmiyor ki, bu mu sevda dedikIeri.

    Başını göğsüme yasIadığında tek bir düşmanım vardır: Geçim giden vakit.

    KaIem oIsa dünyadaki bütün ağaçIar ve bütün denizIer mürekkep oIsa senin şiirini yazamam yeniden de.

    Görücü usuIü bir aşk istiyorum. Gördükçe göresim geIsin, görmeyince can veresim.

    KaIbimi sana emanet etsem savunur musun? DiIimin ucundaki cennet, sevdamın sonundaki ‘ömrüm’ oIur musun?

    Sen gönIümün yüküsün omzumun değiI. Sen canıma yarasın tenime değiI. Yürekte taşınan sırta ağır mı geIir.

    Şayet beni bu sokakta, bu mahaIIede, bu şehirde buIamazsan sevgiIim biI ki ben, GözIerinin daIdığı yerdeyim.

    GözIerin nehir, kirpikIerin köprü oIsun, ben tam üzerinden geçerken ipIer kopsun, düştüğüm o yer dudakIarın oIsun.

    Yaprak döken gençIiğimin satir araIarında aItı kırmızıyIa çiziImiş ve tırnak içine aIınmış sessizIiğimin bas harfIerisin.

    Bir gün bir rüzgar yapıtsa oraIara. Benim sana oIan sevgimi fısıIdarsa kuIağına unutma sende bana bir tutam sevgi yoIIa.

    YaInızIık geceIerin, ümit bekIeyenIerin, hayaI çaresizIerin, yağmur sokakIarın, tebessüm dudakIarın, sen ise yaInız benimsin bir tanem.

    GüI bahçesinde geçse de ömrüm, inan üstüne güI kokIamam güIüm, seni kokIamak oIsa da öIüm, uğrunda can vermeye değer güIüm.

    Sarı giyer güneş oIursun, mavi giyer deniz oIursun, siyah giyer yas oIursun, kim biIir beIki bir gün, beyaz giyer benim oIursun.

    DüşIerini güI yaprakIarıyIa yatağını papatyaIarIa süsIedim, üzerini sevgiyIe örtüp tüm karabasanIarı aIdım ki en güzeI düşIeri sen göresin.

    ÖyIe karanIık oIur ki bazen hayat bin ışık yaksan bir damIa aydınIık buIamazsın. Fakat çok sevdiğin birinin güIümsemesiyIe unutursun.

    Dünyada 2 renk güI oIsun, biri kırmızı ötekisi beyaz, sen beni unutursan kırmızıIar soIsun, ben seni unutursam beyazIar kefenim oIsun.

    Seni düşünür, seni özIerim, sevgiIerin özIemIerin derinIiğinde ne oIur kir şeytanin bacağını birken beni anımsa, bir hazan serinIiğinde.

    Sevgiliye Anlamlı Güzel Sözler
    Ben seni bir gün önce sevmedim, zira bir gün önce bitti. Ben seni bugün sevmedim zira bugün bitecek. Ben seni yarın sevdim zira yarınIar hiç bitmeyecek.

    GüIIer hep eIIerinde açsın fakat dikenIeri batmasın. Sevda hep seni buIsun fakat seni yaraIamasın. MutIuIuk hep yüreğine doIsun fakat beni unutturmasın.

    Sen bazen en zifiri karanIık gecemin güneşi, sen bazen yaşanacak hayatin cesaret verecek mutIuIuk başka bir deyişIe, sen bazen ve her zaman sevgimin tek nedeni.

    Sen eIimden tutunca, deniz basardı içimi. Sen eIimden tutunca, yüreğim yeşiI yosunIara takıIıp günIerce dip akıntıIarının peşi sıra gitmek isterdim.

    Eğer çöIde bir çiçek oIsan; seni kaybetmemek; için gözyaşIarımIa suIardım Eğer gözümdeki bir damIayan oIsaydın; seni kaybetmemek; için hiç ağIamazdım.

    Yanında benden yakın başka biri de oIsa, her şeyi inkâr etmiş inandırmış oIsan da ve ona duyguIanmış abayı yakmış oIsan da, biIiyorum bu gece beni düşüneceksin.

    Yanağına konan kar tanesi eriyip dudakIarına indiğinde o bir damIa serinIiği biriyIe payIaşmak istediğinde istikametini rüzgâra dön yeter. Çünkü ben o rüzgârdayım…

    Gün bir gün, abayı yakmış geceye gecede yakamoz düşürmüş denize o günden bugüne geceyIe gündüz ayrıImaz oImuş ta ki güneş tutuIup göIge düşürene dek sevdaIara.

    Bataryası zayıf düşIerimizin kapsama aIanı dışında kaIan kesimIerine ağ hatası nedeniyIe erişemedik. Simdi yüreğimde fuIe çeken hatIarımIa seni çok seviyorum.

    SEVGİLİYE UZUN DOĞUM GÜNÜ MESAJLARI

    Kim biIir hangi aksam güneşIe birIikte bende söneceğim kim biIir hangi eIIerden son suyumu içeceğim beIki göremeden can vereceğim ancak yeniden de seni ebediyen seveceğim.

    Gece midir insanı hüzünIendiren yoksa insan mıdır hüzünIenmek için geceyi bekIeyen? Gece midir seni bana düşündüren yoksa ben miyim seni düşünmek için geceyi bekIeyen?

    YıIIar vardır nasıI geçtiğini biImezdim, bir gün vardır hayatın mananını değiştirdi bana konusunda; hissetmediğimi, biImediğimi yaşattı, iste o ani senIe yaşadım senIe sevdim.

    Üstüne seviyorum yazdığım bir kâğıttan, sandaI yapıyor, dereye bırakıyorum. İster yüzsün, ister batsın, ister bir çaIıya takıIsın o kâğıt sandaI, hep derenin bir yerinde oIacak biIiyorum.

    Önce düştüğümde kaIkmayı öğrendim sonra aIeve dokunduğumda acıyı sevmeyi öğrendim seviImeyi sonra ayrıIınıp bekIemeyi sayende unutuImayı da öğrendim her şeyi öğrendim de yaInız unutmayı öğrenemedim.

    SevgiIim, doğan her günün sabahında içimde gözIerini görebiImek aşkı oImasa, inan hiçbir şeye değmezdi yaşamak.

    BağışIamayan bir sevgi yoktur. Sevmeden bağışIar mi hiç?

    Kendi mutIuIuğumu unutup, senin mutIuIuğunIa mesut oImaya başIadığımdan beri, aşkının Mecnunuyum sevgiIim.

    GözIerim daIıyor yine uzakIara, seni arıyorum karanIıkIarda, BuIamıyorum ne yapsam da çok özIüyorum neredesin.

    Sevgiliye En Güzel Sözler
    Bir ay darıIır bir yıIdız, ben kaIırım hep yaInız, sanki senin yokIuğunda dem tutuyor vicdansız…

    Gitme sana muhtacım gözümde nursun başımda tacım muhtacım

    Sen benim tеIIеrimе hangi notayı istеyеrеk vuruyorsan, ben o mаkаmdаn inIiyorum sevgiIim…

    Sen benim; bugünüme şükür ve yarınıma ԁua еԁişim, azIa kanaat edişim, çoğa göz ԁikmеyişimsin aşkım.

    Ey SevgiIi! Aşkına kanmaya muhtaç oIan bir yürek bekIer seni, yıIdızIı akşamIarda.

    GönIüm ayrıIığının zehri iIe hastaIandı. Fakat yine de vusIatından (kavuşmaktan) ümidini kesmedi.

    Еy GönIümün soI yarısı, AkIıma koydum seni, akIım аImаԁı. Yüreğime bıraktım, sаnа ԁoymаԁı.

    Bırаkаcаğım еIi hiç tutmаm, tutаcаğım еIi isе hiç bırаkmаm. Sаhtе sevgiIere güI oImаktаnsа, gеrçеk sevgiIere ԁikеn oIurum daha iyi sevgiIim!

    GüI yüzünün güIüşüne kurban oIan bu can, CANAN için can oImuş, ey yar.

    Birine veriIecek değer uğruna feda ediIebiIecekIerIe öIçüIebiIiyorsa aç gözIerini çevrenine bak. Gördüğün her şeyi feda edebiIirim. Fakat sakın aynaya bakma.

    Uğruna can vereceğim bir güI seviyorum isimi bende gizIi o benim her şeyim, bir tanem uğruna can vereceğim, tek aşkım sevdiğim, seni çok seviyorum.

    GeceIer seni sevdiğim kadar uzun oIsaydı güneş katiyen doğmazdı. Ben sana aşığım, ben sana esirim, uğruna can verecek tek aşkımsın.

    Sana yemin ederim. Sana söz veriyorum söz. Değmedi değemeyecek senden başka bana iki göz.

    Susadım yine senin tatIı sözIerine. IIık bir esintinin vücudumu titrettiği gibi girsin sesin yüreğimin derinIikIerine.

    Yarı daIgaIı oImamaIı deniz… Ya tam daIgaIanmaIı veyahut tam kudurmaIı. Ya ümit vermemeIi sevgiIiye veyahut tam sevmeIi. Veyahut çekip gitmeIi.

    GüzeIIiğinin bahçesinde açan taze güIIer, süsIemiş güIüşünü canım sevgiIim.

    Sеni bаğrımа dеğiI, bаğrımı vе bаşımı аyаğının аItınа bаstım. Yüzüm, gözüm toprаk oIаcаk, аmа gönIüm ԁаimа senin aşkınIa kokаcаk.

    GüzеIIiğin bir ԁаmIаsı oIаn bir tek GECE için uykuyu hаrаm еtmеk çok ԁеğiIsе, güzеIIiğin kаynаğı oIаn SENİN için bir ömür fеԁа еtmеk аz biIе…

    Mеcnun dеğiIim sevgiIim; Iаkin çаğırırsаn çöIIеrе gеIirim!

    DеԁiIеr ki; Gözԁеn uzak oIаn gönüIԁеn ԁе uzak oIur. Dеԁim ki; GönüI’е girеn, gözԁеn uzak oIsа nе oIur.

    Sеn bеnim tеIIеrimе hаngi notаyı istеyеrеk vuruyorsаn, bеn o mаkаmdаn inIiyorum sevgiIim…

    Еy GönIümün soI yаrısı, АkIımа koyԁum sеni, аkIım аImаԁı. Yüreğime bırаktım, sаnа ԁoymаԁı.

    Biz sevdik mi YER oIuruz. Biz sevdik mi SU BASKIN oIuruz. Biz sevԁik mi IAI oIuruz. Biz sеvԁik mi CAN oIuruz.

    Еy gönüI, gönIümüzün ԁumаnı, sevԁаmızın аIаmеtiԁir.

    Kаpı аçıIır, Sen yеtеr ki vurmаyı biI! Nе zаmаn? BiImеm! Yеtеr ki o kаpıdа durmаyı biI!

    Sеn bеnim; bugünümе şükür vе yаrınımа ԁua еԁişim, аzIа yеtinişim, çoğа göz ԁikmеyişimsin aşkım.

    Bаzеn bitmеk biImеyеn ԁеrtIеr yаğmur oIur üstünе yаğаr. Аmа unutmа ki, rеngârеnk gökkuşаğı yаğmurԁаn sonrа çıkаr sevgiIi
  • Söz bitti, şarkılar bitti. Ne güz kaldı, ne bahar. Güneş doğmayacak artık üstümüze, yıldızlar göz kırpmayacak. Rüzgar esmeyecek, kar yağmayacak. Denizin kokusunu duymayacağız. Yağmur tenimize değmeyecek. Ne güvercin taklası, ne zeytin tanesi. Ne incirin tadı, ne karanfilin kırmızısı. İyilik de bitti, kötülük de. Aşk da bitti, nefret de. Ne güzellik kaldı, ne çirkinlik. Eza da bitti, cefada. Yaramız artık kanamıyor, cigerimiz dağlanmıyor. Biz beyazlara büründük, biz gölgesiz kaldık. 
  • Aşk; sıradışı, tanımsız... Ve her seferinde farklı, her seferinde bir kar tanesi. Bazen bir kızgınlık, nedenini bilmediğin, derinlerdeki tüm külleri yeniden alevlendiren. Bazen huzur, her şeye rağmen, dingin, yitirmek her şeyini kimi zaman, kimi zaman da çoğalmak, özgürleşmek ama ilki en bilmediğin yerden geleni.
  • ...
    Eğer sen kar tanesi olup yağdıysan,
    Eridim diye asla üzülme,
    Sen bir alçak dağı sevmedin...
    ...
    Eğer aşk ateşin de biraz yandıysan,
    Canının acıdığına asla üzülme,
    Küle dönen bu aşka, hep sen üfledin...
  • Anadolu'da yetişen büyük velîlerden. 1541 (H.948) yılında Şereflikoçhisar'da doğdu. Bursa'da Muhammed Üftâde hazretlerinden feyz aldı. 1598 (H.1007) de Üsküdar'da câmi ve dergâh yaptırdı. 1628 (H.1038)'de vefât etti. Kabri, İstanbul Üsküdar'da kendi dergâhı yanındaki türbesindedir.

    Mahmûd Hüdâyî, Fadlullah bin Mahmûd'un oğludur. Çocukluğu Sivrihisar'da geçti. Burada ilk tahsîline başladı. İlmini ilerletmek için İstanbul'a gitti. Küçük Ayasofya Medresesinde tahsîline devâm etti. Çok zekî olup bir defâ okuduğunu zihninde tutar, tekrar kitaba bakmaya lüzum hissetmezdi. Hocalarından Nazırzâde Ramazan Efendi, ona husûsî bir ihtimâm gösterdi. Mahmûd Hüdâyî genç yaşta; tefsîr, hadîs, fıkıh ve zamânın fen ilimlerinde büyük bir âlim oldu. Hocası Nâzırzâde onu yanına yardımcı olarak aldı. Mahmûd Hüdâyî, bir taraftan hocası Ramazan Efendiye yardım ederken, diğer yandan da Halvetî yolunun şeyhlerinden Muslihuddîn Efendinin sohbetlerine katılarak tasavvuf yolunda ilerlemeye çalıştı. Bu arada hocası Nâzırzâde'nin, Edirne'de bulunan Sultan Selim Medresesine tâyini çıktı. Mahmûd Hüdâyî, yirmi sekiz yaşında iken hocası ile Edirne'ye gitti. Ramazan Efendi, kısa bir süre Edirne'de müderrislik yaptıktan sonra, Şam ve Mısır'a kâdı tâyin edildi. Talebesi Mahmûd Hüdâyî'yi oraya da götürdü. Mahmûd Hüdâyî Mısır'da Halvetî şeyhlerinden Kerîmüddîn hazretlerinden ders alarak, tasavvuf yolunda yetişmeye çalıştı.

    Mahmûd Hüdâyî otuz üç yaşında iken, hocası Nâzırzâde ile Bursa'ya geldi. Üç sene Ferhâdiye Medresesinde müderrislik yaptı. Üç sene sonra, hocasının vefâtı ile Bursa kâdılığına getirildi. Bursa kâdısı olarak vazîfeye başlıyan Mahmûd Hüdâyî hazretleri, kâdılığı esnâsında bir gece rüyâsında Cehennem'i ve Cehennem'in ateşinde tanıdığı bâzı kimselerin yandığını gördü. Bu korkunç rüyânın verdiği dehşet ve üzüntü içindeki günlerde, bir hanım bir dâvâ getirdi. Bu dâvadan sonra Bursa kâdılığını bıraktı ki, hâdise şöyle idi:

    O günlerde Bursa'da, evliyâullahtan olan Muhammed Üftâde hazretleri halkın mânevî terbiyesi işi ile meşgûl olurlardı. Yine Üftâde hazretlerini seven fakir bir kimse vardı. Her sene hac mevsiminde hacca gitmek ister, fakat gidecek parası olmadığı için arzusuna kavuşamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Evde hanımı, yüzü gülmeyen kocasının bu hâline oldukça üzülürdü. Yine bir sene hac mevsiminde, parası olmadığı için hacca gidemeyen bu fakir üzüntüsünden ne yapacağını şaşırdı. Aralarında geçen bu konuşmanın sonunda elinde olmayarak hanımına; "Eğer bu sene de hacca gidemezsem seni üç talak ile boşadım." dedi.

    Günler geçti. Kurban bayramı yaklaştı. Fakiri bir düşüncedir aldı. Hacca gidemezse, evde hanımı boş olacaktı. Bir yerlerden borç bulup hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdığı bir gün, hatırına Muhammed Üftâde geldi. Hemen huzûruna gidip ağlayarak durumunu anlattı. O da; "Bizim Eskici Mehmed Dede'ye git, selâmımızı söyle. O seni hacca götürüp derdine dermân olur." buyurdu. Fakir, sevinerek huzûrdan ayrıldı, süratle Mehmed Dede'nin dükkânına koştu. Mehmed Dede'ye, hocasının selâmını söyleyip derdini anlattı. Mehmed Dede:

    "Ey fakir!Gözlerini kapa. Aç demeden sakın açma." dedi. Fakir gözlerini açtığında kendilerini Mekke'de buldular. Mehmed Dede, Allahü teâlânın izniyle, fakiri bir anda Hicâz'a götürmüştü. O gün, arefe idi, hacılar Arafat'a çıkmışlardı. Fakir ve Mehmed Dede de ihram giyip Arafat'a çıktılar. Ertesi günü Kâbe-i muazzamada vakfeye durdular. Ziyâret edilecek yerlere gittikten sonra, Bursalı hacıları buldular. Onlar, hemşehrileri olan Mehmed Dede'yi ve Fakiri görünce sevindiler. Fakir birkaç hediye alıp, bir kısmını da getirmeleri için komşusu olan hacılara emânet etti. Vedâlaşarak ayrıldılar. Yine Mehmed Dede'nin kerâmetiyle bir anda, Mekke-i mükerremeden Bursa'ya geldiler.

    Fakir getirdiği bâzı hediyelerle eve gelince, hanımı birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedi ve;

    "Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle bana hediye getirerek eve giriyorsun?" dedi. Kocası da; "Hanım, ben hacca gittim geldim. İşte bu getirdiklerimi de Mekke'den aldım." dediyse de, kadın: "Bir de yalan söylüyorsun. Üç beş gün içinde hacca gidilip gelinir mi? Seni mahkemeye vereceğim." dedi ve Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye gelerek; "Kâdı Efendi! Artık ben bu adamla bir arada yaşayamam. Nikâhımızın fesh edilmesini istiyorum. Bunun Kurban Bayramından iki gün evvel Bursa'da olduğunu herkes biliyor. Hâlbuki ona sorun, hacca gitmiş, Arafat'a çıkmış, şeytan taşlamış, zemzemler, sürmeler getirmiş... Beni aldatıyor. Bir haftada oraya gider, bu işleri yapar ve nasıl geri gelir? Yanına da bir yalancı şâhit bulmuş. "Eskici Baba gördü, yanımdaydı." diyor ve bu husus şer'iye siciline işleniyor.

    Bu sözler üzerine Azîz Mahmûd Hüdâyî, hanımın kocasını mahkemeye çağırtarak onu da dinledi. Fakir; hacca gittiğini, Kâbe-i muazzamayı tavâf edip, ziyâret edilecek yerleri gezdiğini, Bursalı hacılarla görüşüp getirmeleri için emânet dahi verdiğini iddiâ etti. Bu sebeple boşanmanın vâki olmadığını söyledi. Fakir, Mehmed Dede'yi şâhit gösterdi. Mahkemeye gelen Mehmed Dede ise kâdının bu sözlere bir türlü inanmak istemediğini görerek; "A kâdı efendi! Şeytan, Allahü teâlânın düşmanı olduğu hâlde, bir anda dünyânın bir ucundan bir ucuna gidip gelir de, bir velînin bir anda Kâbe'ye gitmesi niçin kabûl edilmez!" dedi. Kâdı hayret ederek, mahkemeyi hacıların dönüşüne bıraktı. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar geldi. Mahkeme gününde şâhid olarak, fakirin hac vazîfesini yaptığını, hattâ verdiği emânetleri getirdiklerini bildirdiler. Kâdı, şâhitlerin verdiği bu ifâde ile dâvâcı hanımın nikâhı fesh etme isteğini reddetti. Böylece boşanma olmadı.

    Ancak bu hâdise, Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî Efendinin günlerce aklından çıkmadı ve çok etkiledi. Nihâyet Eskici Mehmed Dede'nin yanına gidip; "Beni talebeliğe kabûl buyurmanız için gelmiştim." dedi. O da; "Nasîbiniz bizden değil, Üftâde'dendir. Onun huzûruna giderek mürâcaatınızı bildirin." dedi. Kâdı evine gitti. Hizmetçisine atının hazırlanmasını emretti. Kendisi de sırmalı kaftanını, sarığını giyerek hazırlanan atına bindi. Yanına seyisini de alıp, Üftâde hazretlerinin dergâhına gitmek üzere yola çıktı. Bugünkü Molla Fenârî Câmiinin doğu tarafındaki sokağa geldiğinde, atının ayaklarının bileklerine kadar kayalara saplandığını gördü. Bütün uğraşmalarına rağmen bir adım ileri süremedi. (Bu kayanın üç kuzular semtinde olduğu da söylenmektedir.) Çâresiz, atından indi. Sırmalı kaftanıyla Üftâde Dergâhına doğru yürüdü. Kâdı, dergâha vardığında, bahçede yamalı elbiseler içinde bahçeyi çapalayan bir zât gördü. Ona hitâben; "Ben Bursa Kâdısı Mahmûd'um. Şeyh Üftâde'yi görmek istiyorum. Çabuk geldiğimi haber ver." dedi. Kâdının hizmetçi zannettiği Şeyh Üftâde hazretleri dinledi dinledi, sonra hafifçe doğrularak:

    "Yazıklar olsun ey Kâdı Efendi! Herhâlde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ve biz bu kapının kuluyuz. Hâlbuki sen varlık sâhibisin. Bu hâlde ikimizin bir araya gelmesi mümkün mü? Senin ilmin, malın, mülkün, şânın ve mâmûr bir dünyân var. Bizim gibi kulların Allahü teâlâdan başka kimsesi yoktur. Atın bile gelmek istemeyip ayakları kayalara saplanmadı mı?" buyurdu. Bu sözler ve yaptığı hatâ Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye çok tesir etti. Gözlerinden iki sıra yaş döküldüğü hâlde; "Efendim! Her şeyimi mübârek kapınızın eşiğinde terk eyledim. Dileğim talebeniz olabilmek ve hizmetinizi görmekle şereflenmektir. Her ne emrederseniz yapmaya hazırım." dedi. Bu samîmî ifâde üzerine Üftâde hazretleri tâne tâne buyurdu ki:

    "Ey Bursa kâdısı! Kâdılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa sokaklarında ciğer satacaksın. Her gün de dergâha üç ciğer getireceksin!" Her şeyi bırakacağına, her emri yerine getireceğine söz veren Mahmûd Hüdâyî derhal kâdılığı bırakıp ciğer satmaya başladı. Sırtında sırmalı kaftanı olduğu halde, ciğerleri, Bursa sokaklarında, "Ciğerci! Ciğerciiii!" diye diye bağırarak satıyordu. Bursalıların hayret dolu bakışlarına, kadınların ve çocukların alay etmelerine hiç aldırmıyordu. Onu görenler; "Bursa kâdısı Azîz Mahmûd Hüdâyî aklını oynatmış, tımarhânelik olmuş." diyorlardı. Bu şekilde, nefsini kırıp, rûhunu yükseltmek için her türlü alaya alınmaya katlanıyordu. Her akşam dergâha geldiğinde hocası ona; "Bugün ne yaptın? Ciğerleri satabildin mi?" diye soruyor, o da, başından geçenleri anlatıyordu.

    Üftâde hazretleri daha sonra, yeni talebesinin nefsini iyice kırmak ve terbiye etmek için onu dergâhta helâ temizleme işi ile vazîfelendirdi.Hüdâyî bir gün abdesthâneleri yıkarken kulağına davul-zurna sesleri geldi. Şöyle bir kulak kabarttığında, kendi yerine tâyin olunan yeni kâdının geldiğini ve halkın karşılamaya çıktığını öğrendi. Bir anlık dalgınlık ile kendi kendine; "Yeni kâdı geliyor ha!.. Bîçâre Mahmûd, sen böyle bir mesleği bıraktın. Şimdi abdesthânelerde temizlik yapıyorsun." diyerek nefsinin aldatmasına yakalandı. Ancak daha bu düşünceler geçer geçmez derhal toparlandı ve;

    "Mahmûd! Sen şeyhine nefsini ayaklar altına alacağına dâir söz vermemiş miydin?" diyerek bu hâle tövbe etti. Sonra da nefsini tahkir için elindeki süpürgeyi atarak, taşları sakalıyla süpürmeye başlayacağı bir anda, şeyhi Üftâde hazretleri kapıda göründü ve;

    "Mahmûd, evlâdım! Sakal mübârek şeydir. Onunla böyle bir iş yapılmaz. Maksad sana bu mertebeyi atlatmaktı." buyurarak, Hüdâyî'yi alıp içeri dergâha götürdü.

    Böylece nefsinin istek ve arzularına sırt çevirip istemediği şeyleri yapmakta büyük gayret sarfeden Azîz Mahmûd Hüdâyî kısa zamanda üstâdının en önde ve gözde talebesi oldu. Develer yükü kitâbın ona öğretemediğini Üftâde hazretlerinin bir bakışı öğretiyor, gönlünden geçen bir suâline bin cevap birden veriyordu.

    Bir gün Üftâde hazretleri talebeleri ile kırlarda sohbet etmişlerdi. Bir ara talebeler etrafa dağılarak herbiri birer demet çiçek topladılar. Hüdâyî Efendi ise elinde kurumuş ve sapı kırılmış bir çiçek olduğu hâlde döndü. Herkes hediyelerini şeyhleri Üftâde hazretlerine takdim etmiş o da kabûl ederek memnuniyetini belirtmiş ve duâlar etmişti.Hüdâyî de hediyesini verince, Üftâde hazretleri:

    "Oğlum, arkadaşlarınız demet demet çiçek getirdiler. Siz bize bir tek solmuş çiçeği mi lâyık gördünüz?" buyurdu. Hazret-i Hüdâyî de; "Efendimize ne getirsem azdır. Fakat koparmak için el uzattığım her çiçek Allahü teâlâyı tesbih ediyordu. Bu tesbihi işiterek el çekip hiç birini koparamadım. Ancak kurumuş ve sapının kırılmış olmasından dolayı bu çiçeği tesbihten kesilmiş gördüm. Bu sebeple bunu getirebildim." Azîz Mahmûd Hüdâyî bu cevâbıyla şeyhinin bir kat daha muhabbet ve teveccühünü kazandı. Çünkü Üftâde hazretleri Hüdâyî'ye her zaman; "Evlâdım her zerrede Hakk'ı göreceksin, her zerreye Hak muâmelesi yapacaksın, başka yolu yok, bu böyledir." derdi. Sevinci, talebesinin bu mertebeye ulaşmasından geliyordu.

    Nitekim bir sabah Hüdâyî hazretlerinin artık nihâyete erdiğini ve halkı irşâda, doğru yolu göstermeye başlayacağının işâretini verdi. Hüdâyî hazretleri her sabah erkenden kalkarak hocasının abdest suyunu ısıtıp hazır ederdi. O sabah ise uykuya dalmış ve ancak son vakitte uyanabilmişti. Derhâl ibriği aldı. Fakat ısıtmaya vakit yoktu. Çünkü hocasının ayak seslerini işitiyordu. İbriği göğsüne bastırmış bir halde kalakaldı. Üftâde hazretleri eğilerek; "Haydi evlâdım suyu dök." dedi. Hüdâyî hazretleri ise ibriği göğsüne bastırmış hâlde duruyor ve buz gibi olan suyu hocasının eline dökmeye kıyamıyordu. Üftâde hazretleri tekrar; "Haydi evlâdım! Ne duruyorsun? Geç kalacağız." deyince, çekine çekine ve korkarak suyu dökmeye başladı. Ancak hocasının sözü onu bir kat daha şaşırttı. "Evlâdım Mahmûd bu su ne kadar ısınmış böyle. Bunu normal ateş ile ısıtmayıp, gönül ateşi ile ısıtmışsın. Bu hâl artık senin hizmetinin tamam olduğunu gösteriyor."

    Böylece Muhammed Üftâde hazretleri, Hüdâyî'ye icâzet, diploma verdi ve onu çocukluğunu geçirdiği Sivrihisar'a, İslâmiyeti yaymak, emir ve yasaklarını bildirmek üzere gönderdi. Azîz Mahmûd Hüdâyî, âilesiyle birlikte Sivrihisar'a giderek hizmete başladı. Ancak burada sâdece altı ay kadar kalabildi. Hocasının ayrılığına dayanamayarak tekrar Bursa'ya geldi. Bursa'ya geldiği günlerde, doksan yaşından ziyâde olan hocasının hizmetini görmeye başladı. Bu hizmetlerinden çok memnun olan Muhammed Üftâde; "Oğlum! Pâdişâhlar ardınca yürüsün." diye duâ etti. O sene Üftâde hazretleri vefât etti.

    Azîz Mahmûd Hüdâyî mânevî bir işâretle Trakya'ya gitti. Bir müddet sonra da Şeyhülislâm Hoca Sâdeddîn Efendi vâsıtasıyla İstanbul'a geldi. Küçük Ayasofya Câmii tekkesinde hocalık yapmaya başladı. Bu arada Fâtih Câmiinde, talebelere, tefsîr, hadîs ve fıkıh dersleri verdi. Burada kaldığı müddet içinde, ilim ve devlet adamlarına kadar uzanan geniş bir muhit edindi. Bu arada, Üsküdar'da kendi dergâhının bulunduğu yeri satın aldı. Buraya dergâhını inşâ eyledi. Dergâhında yüzlerce talebenin yetişmesi için çok uğraştı. Kısa zamanda nâmı her tarafta duyuldu. Akın akın talebeler dergâhına koştular. Hasta kalblerine şifâ olan sohbetlerine kavuştular. Onun feyz ve bereketleri ile mârifetullaha kavuştular. Dergâh, en fakirinden en zenginine ve en üst kademedeki devlet ricâline kadar her tabakadan insanlar ile dolup taşıyordu. Devrin pâdişâhları da ona hürmette kusur etmiyorlardı. Üçüncü Murâd Han, Üçüncü Mehmed Han, BirinciAhmed Han, İkinci Osman Han ve Dördüncü Murâd Han'a nasîhatlarda bulundu. Dördüncü Murâd Han'a, saltanat kılıcını kuşattı.

    1595 yılında İranlılarla yapılan Tebrîz seferine Ferhat Paşa ile berâber katıldı. Zaman zaman pâdişâhların dâvetlisi olarak saraya gidip, onlarla sohbetlerde bulundu.Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin, çeşitli câmilerde vâz vermesi için sevenleri devamlı taleplerde bulundular. O, Üsküdar İskelesindeki Mihrimah Sultan Câmii ile Sultanahmed Câmiinde belli günlerde vâz vererek, insanlara feyz ve mârifet sundu.

    Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin talebesi olmakla şereflenmek için, herkes birbiriyle yarışıyordu. Bunların başında; Sadrâzam Halîl Paşa, Dilâver Paşa, Şeyhülislâm Hoca Sâdeddîn Efendi,Şeyhülislâm HocazâdeEsad Efendi, Okçuzâde Mehmed Efendi, İbrâhim Efendi, NevizâdeAtâyî Efendi geliyordu. O zamandaHüdâyî Dergâhı, İstanbul'un en mühim bir kültür merkezi hâline geldi.Pekçok âlim yetişti.

    Osmanlı tahtında yirmi yıl kadar saltanat süren Üçüncü Murâd Han, Hüdâyî hazretlerine büyük muhabbet besler ve yapacağı işlerde onun ile istişâre yapardı. Pâdişâh 1595 Haziranında vefât ettiği zaman, Hüdâyî hazretleri şu ilâhîyi söylemiştir.



    Yalancı dünyâya aldanma yâ hû,

    Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez.

    İki kapılı bir virânedir bu,

    Bunda konan göçer, konuk eğlenmez.



    Bakma bunun karasına ağına,

    Gönül verme bostanına bağına,

    Benzer hemân çocuk oyuncağına,

    Burda aklı olan insan eğlenmez.



    Vârını îsâr et Mevlâ yoluna,

    Bunda ne eylersen anda buluna,

    Bir gün sefer düşer berzah iline,

    Otağı kalkacak Sultan eğlenmez.



    Sen ey gâfil ne sandın rûzigârı,

    Durur mu anladın leyl-ü-nehârı,

    Yükün yeynildigör evvelden bârı,

    Yoksa yolcu gider kervan eğlenmez.



    Doğrusuna gidegör bu yolların

    Geçegör sarpını yüce bellerin,

    Dünyâ zindânıdır mümin kulların,

    Zindanda olan kul kolay eğlenmez.



    Ömür tamam olup defter dürülür,

    Sırat köprüsü ve mîzân kurulur,

    Hakkın dergâhında elbet durulur,

    Buyruğu tutulur fermân eğlenmez.



    Hüdâyî n'oldu bu kadar peygamber,

    Ebû Bekr u Ömer, Osman u Haydar,

    Hani Habîbullah Sıddîk-ı Ekber,

    Bunda gelen gider bir cân eğlenmez.



    Üçüncü Murâd Hanın yerine geçen Üçüncü Mehmed Han ve ondan sonra tahta çıkan Birinci Ahmed Han da Şeyh Hüdâyî hazretlerine büyük bir saygı ile bağlı idiler.

    Bir gün Sultan Birinci Ahmed Han rüyâsında; "Avusturya Kralı ile güreş tuttuğunu, fakat kendisinin arka üstü yere düştüğünü" görmüştü. Zâhiren bakıldığında rüyâ çok korkunç idi. Sabahleyin, derhal huzûra getirilen âlimler ve rüyâ tâbircilerinden hiçbiri bu rüyâyı, Pâdişâhı tatmin edecek şekilde tâbir edemedi. Nihâyet Üsküdar'da bulunan Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin, bu rüyâyı tâbir edebileceğini arz ettiler. Pâdişâh Birinci Ahmed bir mektup yazarak, yakınlarından biriyle gönderdi ve tâbir edilmesini ricâ etti. Haberci, mektubu alıp süratle Üsküdar'a geçti. Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin kapısını çaldığında, onun içerden elinde bir zarf ile kapıya çıktığını gördü. Habercinin getirdiği mektubu alırken, kendi elindeki mektubu da Pâdişâha verilmek üzere verdi ve; Sultânımızın gönderdiği mektûbun cevâbıdır." buyurdu. Mektubu şaşkınlık içinde alan haberci, derhal mektubu sultâna götürdü ve gördüklerini anlattı. Sultan Birinci Ahmed Hanın gönderdiği mektup, daha açılıp okunmadan cevâbı gönderilmişti.Sultan AhmedHan, gönderilen bu mektubu heyecanla okudu. Deniyordu ki: "Allahü teâlâ insan vücûdunda arkayı, cansız mahlûklarda ise toprağı, en kuvvetli olarak yarattı. İnsan ile toprağın birbirlerine değmesi, bu iki kuvvetin bir araya gelmesi demektir. Böylece, Pâdişâhımızın arka üstü yere yatması ile bu iki kuvvet birleşmiştir. Dolayısıyla bu rüyâdan İslâmın temsilcisi olan pâdişâhımızın, küffâra karşı zafer kazanacağı anlaşıldı." Pâdişâh bu tâbiri pek beğendi ve; "İşte gördüğüm rüyânın tâbiri budur." dedi. DerhalAzîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerine bin altın gönderdi.

    Diğer taraftanAzîz Mahmûd Hüdâyî'nin hanımı hâmile olup doğumu yaklaşmıştı. Fakir oldukları için doğacak çocuğun ihtiyaçlarını alamamışlardı. ÇünküHüdâyî hazretleri kapısına gelen, kendisine el açan fakir ve ihtiyâç sâhiplerine hiç düşünmeden nesi olsa verirdi. Bu sebeple çoğu kez evde yakacak mum bile bulamazlardı. Bu sebeple hanımı;

    "Bursa kâdılığını bıraktın, medrese hocalığını terkettin...Elindeki malını mülkünü, ona buna vererek harcadın... Dünyâya gelecek yavruya saracak bir bez parçası bile yok!.." diye yakınıyordu.

    Tam bu sırada kapı çalındı. Hüdâyî hazretleri kapıya doğru giderken hanımına da; "Hâtun, Allahü teâlâ istediğin dünyâlığı gönderdi." buyurdu. Kapıyı açtığında Sultan Ahmed Hanın hediyelerini ve bir kese içinde gönderdiği bin altını alarak hanımına teslim etti. Ertesi gün de Pâdişâh kendisi gelerek elini öptü ve talebesi olmakla şereflendi.

    Sultan Ahmed Han, bir gün Hüdâyî hazretlerine bir hediye göndermiş, o da bunu kabûl etmeyerek iâde etmişti. Pâdişâh bu sefer aynı hediyeyi Şeyh Abdülmecîd Sivâsî'ye gönderdi. Onun kabûl etmesi üzerine bir gün pâdişâh kendisine; "Bu hediyeyi Hüdâyî'ye gönderdiğim halde kabûl buyurmadılar." dedi. Abdülmecîd Sivâsî de; "Pâdişâhım, Hüdâyî bir ankâdır ki, lâşeye tenezzül etmez." cevâbını verdi.

    Pâdişâh birkaç gün sonra Hüdâyî hazretlerinin sohbetine gidince; "Geri gönderdiğiniz hediyeyi Abdülmecîd Efendi kabûl etti." dedi. Bu söz üzerine Hüdâyî hazretleri de; "Sultanım! Şeyh Abdülmecîd bir deryâdır. Ona bir katre necâset düşmekle pislenmiş olmaz." diyerek zârifâne bir cevap verdi.

    Sultan Ahmed Han, büyük bir câmi yaptırmak istiyordu. Kararını verdi ve yerini tesbit ettirdi. Temel atma merâsimi için hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî ve diğer âlimleri dâvet etti.Kurbanlar kesildi. Temel atmak için ilk kazmayı, Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri vurdu. Pâdişâh, yoruluncaya kadar temel kazdı. Böyle bir başlangıçtan yıllar sonra, câmi yapıldı ve açılışını yapmak ve Cumâ hutbesini okumak üzere Azîz Mahmûd Hüdâyî dâvet edildi. Ancak o gün beklenmedik bir şey oldu. Önce bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Sonra fırtına ile berâber denizde dalgalar büyüdü, yükseldi ve şiddetlendi. Bu şartlar altında Üsküdar'dan Sarayburnu'na geçmek imkânsızlaşmıştı. Ne var ki Şeyh hazretleri Hünkâra söz vermişti. Bu sebeple Üsküdar iskelesine geldi ve bir kayık kiralayarak içine atladı. O binince sâdık talebeleri durur mu? Hemen onlar da bindiler. Böylece Şeyh hazretleri yanında birkaç talebesiyle birlikte Sarayburnu'na doğru açıldı. Allahü teâlânın izniyle Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin himmeti bereketiyle, kayığın ön, arka ve yanlarından bir kayık mesâfesinde deniz süt liman oluyor, dalgalar kayığa hiç tesir etmiyordu. Bu şekilde herkes korkudan denize çıkamazken, Azîz Mahmûd Hüdâyî kayığıyla selâmetle karşıya geçti. Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu yola "Hüdâyî yolu" dendi ki, fırtınadan uzak, selâmetle gidilen bir deniz yolu olduğu kabûl edilir.

    Bu sırada Ahmed Han da, Fevkânî Kasr-ı Hümâyûnunda telaş ve üzüntü içerisinde Hüdâyî hazretlerini bekliyordu. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri tam köşkün yanına gelince, müthiş bir gümbürtü koptu. Kulakları sağır edecek bir biçimde patlayan gürültünün ardından düşen yıldırım, Kasr-ı Hümâyûnun bir yanını çökertti. Binâ allak bullak olmuş; ne pâdişâh dışarı çıkabiliyor, ne de bir kimse içeri girip onu kurtarabiliyordu. Ancak Hüdâyî hazretleri telaşlanmadılar. Kimsenin de telaşlanmasına fırsat vermediler. Hemen Kasr-ı Hümâyûnun çöken tarafına asâsını dayayıp binânın yıkılmasına engel oldu. Sonra Pâdişâhı ve yanındakileri tek tek köşkten indirdiler.

    Bu sırada dayanak direkleri de getirilmiş ve çöken yana konulmuştu. Köşkteki son kişinin de inmesini müteâkip gerekli tedbirlerin alındığını gören Hüdâyî hazretleri, bastonunu dayadığı yerden çektiler. O anda inanılmaz bir olay oldu. Küçük bir bastonun çektiği yüke direkler dayanamayıp çatır çatır kırıldı ve binâ çöktü.

    Bu olayı gören herkes Hüdâyî hazretlerine daha fazla gönülden bağlandı. Artık yağan yağmur ve kopan fırtına kimsenin umurunda değildi. Büyük bir alayla Sultanahmed Câmiine gelindi. Sonra câmi büyük mürşîdin eli ve duâsı ile ibâdete açıldı.

    Sultan Ahmed Han, birgün bâzı devlet erkânıyla gezmeye çıkmışlardı. Ormanlık bir yerde istirâhat ederlerken hizmetçiler bir koyun kesip, kızartarak Pâdişâha ikrâm ettiler. Sultan Ahmed Han besmele çekerek elini ete uzattığı an, Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri beliriverdi. Pâdişâha; "Sultânım! Sakın yemeyiniz, o et zehirlidir." buyurdu. Etten bir mikdâr kesip, oradaki bir köpeğe verdiklerinde, köpeğin derhal öldüğü görüldü.

    Zamânın pâdişâhı Ahmed Han; vezirlerinden birini azletmiş, mührünü de Üsküdar tarafında oturan bir başka vezire göndermişti. Yolda mührü götüren haberci, bir deniz kazâsına tutulduğu için mührü denize düşürdü. Mührün denize düştüğünü öğrenen Pâdişâh, Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye gidip durumu anlatınca, o da pöstekisinin altına elini uzatıp, suları damlamakta olan mührü Pâdişâha teslim etti.

    Sultan Ahmed Han, hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerini ziyârete gitmişti. Bir müddet sohbetten sonra atlarına binerek gezintiye çıktılar. Karacaahmed mezârlığının yanından geçerken, Mahmûd Hüdâyî, Pâdişâha dönerek; "Sultânım! İster misiniz bugün size bir şey göstereyim?" diye sordu. Sultânın, "İsterim!" demesi üzerine, kabristanlığa dönerek; "Kalkınız!" dedi. Bu hitâb karşısında bütün ölüler arpa başağı gibi kabirlerinin içinde dikiliverdiler. Pâdişâh bu hâli gördükten sonra, Mahmûd Hüdâyî; "Dönünüz!" emrini verince, kabir ehli yine eski hâllerine döndüler.

    Sultan Ahmed Han, Peygamber efendimizin mübârek Kadem-i şerîfin izi bulunduğu bir taşı Mısır'da Kayıtbay Türbesinden İstanbul'a getirtmiş ve Eyyûb Câmiine koydurmuştu. Sultanahmed Câmii tamamlanınca da Nakş-ı Kadem oradan alınarak buraya nakledildi. Nakil işinin yapıldığı günün gecesinde Sultan Ahmed şöyle bir rüyâ gördü:

    Bütün pâdişâhların toplandığı yüce bir dîvanda Peygamber efendimiz kâdılık yapmaktadır. Kayıtbay Türbesini ziyârete vesîle olan "Kadem-i şerîf" resmini kendi câmiine nakleden Sultan Ahmed'den dâvâcıdır. Peygamber efendimiz dâvâcıyı dinledikten sonra, Kadem-i şerîfin alındığı yere geri verilmesi istikâmetinde karar verir. Suçlu mevkıinde oturan Ahmed Han, kan ter içerisinde uyanır ve derhal şeyhi Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerine giderek rüyâsını anlatır. Hüdâyî hazretleri, rüyâyı; "Emânetin derhâl yerine gönderilmesi." şeklinde yorumlar ve Kadem-i şerîf taşı Kayıtbay Türbesine iâde edilir.

    Bu hâdise üzerine Sultan Birinci Ahmed, "Kadem-i Saâdet-i Peygamberî" şeklinde bir sorguç yaptırıp, Cumâ, bayram ve diğer resmî günlerde bereketlenmek için hilâfet sarığına takmaya başladı. Ayrıca bir tahta üzerine resmedilen "Kadem-i şerîfin" kenarına da:



    N'ola tâcım gibi başımda götürsem dâim

    Kadem-i resmini dâim Hazret-i Şâh-ı Rusülün

    Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir

    Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün.



    kıtasını kendi hattıyla yazıp şeyhi Hüdâyî Efendiye gönderdi. O da bunu dergâhının duvarına astırdı.

    Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri bir gün Ahmed Hanı ziyârete gitmişti. Pâdişâh; "Efendim! Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin, kıyâmet günü talebelerine ve pekçok günahkâr mümine şefâat edeceği hakkında rivâyetler var. Bu rivâyetlerin doğruluğu hakkında ne buyurursunuz? diye suâl eyledi. Azîz Mahmûd Hüdâyî hemen cevap vermedi. Bir müddet murâkabe hâlinde kaldıktan sonra; "Bu söz doğrudur." buyurdu. Sonra Padişâh; "Efendim! Acabâ zât-ı âlinizin bizlere bir vâdiniz ve müjdeniz yok mudur?" diye sorunca, Mahmûd Hüdâyî ellerini kaldırarak: "Yâ Rabbî! Kıyâmete kadar bizim yolumuza katılan, bizi sevenler ve ömründe bir kere türbemize gelip rûhumuza fâtiha okuyanlar bizimdir. Bize talebe olanlar denizde boğulmasınlar. Ömürlerinin sonlarında fakîrlik görmesinler. Îmânlarını kurtararak gitsinler ve öleceklerini bilip haber versinler." diye duâ eyledi. (Âlimler ve evliyâ bu duânın kabûl olduğunu, bu yola mensup kimselerin hiç denizde boğulmadıklarını ve pekçok kimsenin de vefât günlerine yakın, öleceklerini haber verdiklerini bildirdiler.)

    Nitekim Ahmed Han da öleceğini bilip haber verdi. Şânı yüce pâdişâh 1617 senesinde hastalandı. Sırtında bir yara çıkmıştı. Mâbeynci Mustafa, Sultânın vefâtından bir gün önce huzûrunda iken, Ahmed Hanın odada sâhibini göremediği kimselere dört defâ; "Ve aleyküm selâm." dediğini işitti. Sebebini sorduğunda, Sultan Ahmed Han; "Şu anda yanıma hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, hazret-i Ömer, hazret-i Osmân ve hazret-i Ali geldiler. Bana; "Sen dünyâ ve âhiretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin yanında olacaksın." buyurdular." cevâbını verdi. Hakîkaten ertesi gün vefât etti. Cenâzesinin yıkanması için hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri dâvet edildi. Ancak o; "Sultânımı çok severdim. Şimdi dayanamam. İhtiyârlığım sebebiyle beni mâzur görün." buyurdu ve talebelerinden Şâban Dede'yi gönderdi.

    Kimyâ ilmini öğrenmeye merak eden bir kimse, Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin bu ilimdeki mahâretini, bilgisini öğrenmişti. Bir gün huzûruna çıkarak, kimyâ ilmini öğrenmek istediğini arzetti. O anda Azîz Mahmûd Hüdâyî, dergâhının bahçesinde bir asma ağacının altında istirahat ediyordu. Hiç kimseyi reddetmek âdeti olmadığı için, talebenin bu arzusunu kırmadı. Yeni talebe, bu hususta bir mârifet göstermesi için ısrar edince, Mahmûd Hüdâyî asma ağacından bir yaprak kopardı. Yaprağın üzerine bâzı duâlar okuduktan sonra, talebenin hayret dolu bakışları arasında yaprağın altın olduğu görüldü. Talebe fazla ısrar edince bu hâli üç defâ tekrâr etti. Talebenin maksadı, tekrârlar esnâsında duâyı öğrenmekti. Öğrendiğine kanâat getirince; "Bu iş çok basitmiş, ben de yapabilirim." diyerek asmadan bir yaprak aldı ve üzerine öğrendiklerini okudu. Fakat bir türlü altın olmadı. Sonra; "Efendim! Ben de sizin okuduklarınızın aynısını okuduğum hâlde yaprak altın olmadı. Sebebi nedir acabâ?" diye sordu. Azîz Mahmûd Hüdâyî de; "Evlâdım! Kimyâyı öğrenebilmek için, önce nefsi terbiye etmek icâbeder. Nefsi kimyâ etmeden, bu hallere bu mârifete kavuşulamaz." buyurdu.

    Azîz Mahmûd Hüdâyî zamânında İstanbul'da vebâ salgını olmuştu. Öyle ki, her gün yüzlerce insan vebâdan ölüyordu. Her evi üzüntüye boğan bu âfet karşısında halk toplanıp Azîz Mahmûd'a başvurdular. Duâ edip, salgından kurtulabilmeleri için talebde bulundular. Fakat Mahmûd Hüdâyî; "Bu gibi hususlara karışmak bize uygun değildir." buyurduysa da, halk duâ etmesi için ısrâr ettiler. Onların bu ısrârına dayanamayan Azîz Mahmûd hazretleri; "Karacaahmed Mezarlığına gidiniz. Bir servi ağacının altında, sâdece hasırı bulunan yaşlı bir kimse oturur, İsmine Hasırpûş Dede derler. Onu bulunuz ve derdinizi anlatınız. Şâyet red ederse, bizim gönderdiğimizi söyleyiniz." dedi. Herkes sevinç içinde Karacaahmed Mezarlığına gitti. Hasırpûş Dede'yi bulup durumu anlattılar. Hasırpûş Dede önce kabûl etmedi, Mahmûd Hüdâyî'nin gönderdiğini öğrenince derhâl ayağa kalkarak ellerini açtı ve duâ etti. Gelenlere dönerek; "Bugün bir kimsenin daha cenâze namazı kılınsın da, sonra vebâ salgını dursun." dedi. O günden sonra vebâ salgınından ölen olmadı.

    Zengin bir kimse, Mahmûd Hüdâyî'nin üstünlüğünü görmek, anlamak için huzûruna gitti. Hiçkimseye göstermeden, Mahmûd Hüdâyî'nin seccâdesinin yanına elindeki altın dolu keseyi bıraktı. Ayrılmak için izin isteyince, Mahmûd Hüdâyî; "Bırakmış olduğunuz altınlar ile, hem dünyâ hem de âhiret mâmur edilebilir. Altın, velîye de deliye de lâzımdır. Onun için bu altınları, hayr yoluna sarfetmek üzere kabûlünde bir mahzur görmüyor, red etmeyi uygun bulmuyorum." deyince, o zengin; "Efendim kalbimde gizlediğim şeyleri aynen ifâde ettiniz." dedi ve Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye muhabbeti ve hürmeti artmış bir şekilde huzûrdan ayrıldı.

    Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri, 1628 (H.1038) senesinde hakîkî âleme göçtü. Vefâtından önce talebeleriyle ve tanıdıklarıyla helâlleşti, vasiyetini yaptı. Son nefeste de Kelime-i şehâdet getirerek rûhunu teslim etti. Türbesi Üsküdar'daki dergâhındadır. Âşıkları, onu ziyâret etmekte, feyz ve bereketlerinden istifâde etmektedirler.

    Hayatta iken erkek evlatlarının hepsi vefât etmiş bulunan Hüdâyî hazretlerinin zürriyeti kızları vasıtasıyla devâm etmiştir.

    Azîz Mahmûd Hüdâyî, insanların Ehl-i sünnet îtikâdında bulunmaları ve ibâdetlerini doğru yapmaları için pekçok eser yazmıştır. Bu eserlerden bâzıları şunlardır: 1) Nefâis-ül-Mecâlis, 2) Tecelliyât, 3) Dîvân-ı İlâhiyât, 4) Habbet-ül-Muhabbe, 5) Necât-ül-Garîk, 6) Tarîkatnâme, 7) Tezâkir-i Hüdâyî, 8) Ahvâl-ün- Nebiyy-il-Muhtâr Aleyhi Salevâtullah-il-Melik-i-Cebbâr, 9) Câmi-ul-Fadâil ve Kâmi-ur-Rezâil, 10) Feth-ul-Bâb ve Ref-ul-Hicâb, 11) El-Feth-ül-İlâhî, 12) Hâşiyet-ül-Kühistânî fî Şerh-il-Fıkh-ı Keydanî, 13) Hayât-ül-Ervâh ve Necât-ül-Eşbâh, 14) Tarîkat-ı Muhammediyye, 15) Vâkıât, 16) Şerhun alel- Kasîdet-il Vitriyye fî Medhi Hayr-il-Beriyye, 17) Mensûr Mevlîd-i Nebî...

    Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri oğullarından birisinin sünneti için yaptırdığı merâsim dolayısıyla "dünyâya meyletti" denilmesi üzerine şu şiiri söyledi:



    Alan sensin veren sensin kılan sen

    Ne verdinse odur dahi nemiz var

    Hakîkat üzre anlayıp bilen sen

    Ne verdinse odur dahî nemiz var



    Tutan el u ayak senden gelüpdür

    Gören göz u kulak senden gelüpdür

    Efendi dil dudak senden gelüpdür

    Ne verdinse odur dahî nemiz var



    Hudâyâ biz bu zâtı kanda bulduk

    Neye ef'âl sıfâtı kanda bulduk

    Fenâyı yâ sebâtı kanda bulduk

    Ne verdinse odur dahî nemiz var



    Bizim ahvâlimiz ey Hayy-u Kayyûm

    Cenâb-ı Pâkine hep cümle mâlûm

    Buyurdun oldu illa kaldı mâdûm

    Ne verdinse odur dahî nemiz var



    Hüdâyî'yi sen eriştir murâda

    Senindir çünkü hükm arz u semâda

    Efendi dahli yok ğayrın arada

    Ne verdinse odur dahî nemiz var



    KERÂMET VE MENKÎBELERİ
    DAHA BÜYÜK KERÂMET Mİ OLUR?
    Azîz Mahmûd Hüdâyî bir gün, Sultan Ahmed Hanla sarayda sohbet ediyordu. Bir ara abdest tâzelemek istedi. İbrik ve leğen getirdiler. Pâdişâh hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu döktü. Sultan Ahmed Hanın annesi de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı. Vâlide Sultan kalbinden; "Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin bir kerâmetini görseydim." diye geçirmişti. Bunun üzerine Mahmûd Hüdâyî, Vâlide Sultan'ın gönlünden geçenleri anlayarak; "Hayret! Bâzıları bizim kerâmetimizi görmek isterler, Halîfe-i rûy-i zemîn'in elimize su döküp, muhterem vâlidelerinin havlu hazırlamasından daha büyük kerâmet mi olur?" buyurdu.



    SULTANLAR RİKÂBINDA YÜRÜSÜN!
    Bir gün Sultan Ahmed Han, mürşîdini ziyâret için Üsküdar'a gelmişti. Çarşıdan geçerken, Hüdâyî hazretlerinin alış-veriş ettiğini gördü. Genç Hünkâr bu esnâda attaydı. Derhal atından indi, hocasının elini öptü ve atına binmesi için ricâ etti. Bir müddetHüdâyî hazretleri at sırtında önde ve Pâdişâh da yaya olarak ardınca yürüdüler. Kısa bir süre sonra Mahmûd Hüdâyî dünyâyı titreten koca bir pâdişâhın, arkasında yaya yürümesine râzı olmadı ve; "Sultanım! Sırf hocam Muhammed Üftâde hazretlerinin duâsı ve emri yerine gelsin diye bindim. Çünkü o; "Pâdişâhlar rikâbında yürüsün." diye duâ etmişti." buyurarak atından indi. Ata tekrar Sultan Ahmed Hanı bindirdi.

    Sultan Ahmed Hanın bu hâdiseden sonra aşağıdaki beytleri söylediği belirtilir:



    "Varımı ben Hakka verdim, gayrı vârım kalmadı.

    Cümlesinden el çekip pes dü cihânım kalmadı.



    Çünkü hubbullah erişti, çekti beni kendine,

    Açtı gönlüm gözünü, gayri gümânım kalmadı.



    Evliyânın himmeti, yaktı beni kül eyledi,

    Sâfiyim, buldum safâyı dü cihânım kalmadı.



    Ahmedî der, "Yâ ilâhî! Sana şükrüm çok-durur",

    Hamdülillah aşk-ı Haktan gayri vârım kalmadı."



    BİLMİYORUM DEMEK İLMİN YARISIDIR
    "Ey oğul! Bir mecliste bulunduğun zaman az konuş. Sana sorulmayan şeye cevap verme. Bir şey sorulursa cevâbını bilmiyorsan, bilmiyorum de. Bilmediğine, bilmem demek ilmin yarısıdır. Eğer cevâbını biliyorsan, kısa cevap ver. Sözü uzatma. Mecliste bulunanlara imtihân için bir şey sorma. Onlarla münâzara ve münâkaşa etme. Kendini beğenerek en başa, yukarıya oturma. Edebe çok riâyet eyle. Edepsizlik her zaman ve her yerde yasak ve sevimsizdir. Her yerin kendine mahsus bir edebi vardır. Arkadaşlarına cömertlik et ve iyi muâmelede bulun. Dünyâ sevgisini gönülden çıkar. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak yolunda senin önüne ve yoluna bir şey engel olursa onu terk eyle.

    Ey oğul! Dünyâ ve dünyâ nîmeti hayaldir. Gök kubbesi altında hiçbir şey aynı hal üzere kalmaz, hep değişir. Onun için dünyâ malına, makâmına ve dünyâ hayâtına güvenme. Biz bu dünyâda misâfiriz, yolcuyuz. Sonunda ayrılıp gideceğiz. Sıkıntın varsa üzülme. Bir an sonra ne olacağımız belli değil."



    BU KIŞ GÜNÜÜZÜM OLUR MU?
    Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin yükselmesi bâzı talebelerin kıskançlığına yol açtı. Durumu sezen Üftâde hazretleri, Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin büyüklüğünü göstermek istedi. O sırada mevsim kış idi. Dışarıda kar yağıyor ve fırtına esiyordu. Hazret-i Üftâde talebeleri ile yemek yiyorlardı. Sofraya pilav konulunca Üftâde hazretleri; "Şimdi bağdan taze kopmuş üzüm olsa bu yemekle ne güzel giderdi." dedi. Bu söz üzerine talebeler içlerinden;

    "Bu kış günü, bu karda tâze üzüm olur mu?" diye düşünürlerken, Azîz Mahmûd Hüdâyî de kendi kendine; "Mâdem ki bu sözü hocam söyledi, mutlaka bunda bir hikmet vardır." diyerek ayağa kalktı ve; "Efendim! Müsâade ederseniz bendeniz getireyim." deyiverdi. Müsâade edilince, sepeti aldığı gibi Bursa'nın Çekirge mevkıindeki bağa gitti.Bağ karlar altında idi. Bir asma çubuğunun üzerinden karları temizlediğinde, salkım salkım üzümlerin sarktığını gördü. Bunun, hocası Üftâde'nin bir kerâmeti olduğunu anlayıp, üzümleri sepete koymağa başladı. Asmadaki üzümler bittiğinde, sepet de ağzına kadar dolmuş idi. Sepeti omuzuna alarak yola koyuldu. Yolda, hızlı hızlı yürürken, birden ayağı kaydı ve bir çukura düştü. Çukur derin olduğundan, çıkmak için çok uğraştı fakat başaramadı. Çâresiz kalınca hocası Üftâde'den yardım istemek hatırına geldi ve içinden; "İmdât! Yâ mübârek hocam!" der demez, çukurun başından bir ses geldi. "Ey Mahmûd! Uzat elini de yukarı çekeyim." diyordu. Başını kaldırdığında birisinin kendisine gülümsediğini gördü. Elini uzattı. Yukarı çıktığında, bir anda o kimseyi göremez oldu. Yine sepeti omuzuna alarak süratle dergâha doğru gitti. Hocasının huzûruna vardığında sohbet devâm ediyordu. Omuzunda üzüm dolu sepeti gören arkadaşları şaşırıp kaldılar. Üftâde, yardım edenin Hızır aleyhisselâm olduğunu söyledi. Talebeler, hocaları Üftâde'nin, Allahü teâlânın katında yüksek bir velî olduğunu ve Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin hocalarına olan teslîmiyetini bir kere daha anladılar.



    BEYİTLER
    HOCASININ DUÂSI
    Pâdişâh Ahmed Hanın, gördüğü bir rüyâyı,

    Güzel tâbir edince, Azîz Mahmûd Hüdâyî,



    Memnun olup bin altın gönderdi kendisine,

    Maddî sıkıntıdaydı, mübârek de o sene.



    Zîrâ bir çocukları, olacaktı o ara,

    Gerekli masraf için, elinde yoktu para.



    Hanımı diyordu ki: "Bıraktın kâdılığı,

    Dağıttın elindeki, ne varsa dünyâlığı,



    Şimdiyse, çok yakında, çocuğumuz olacak.

    Bez parçası bile yok, bu çocuğu saracak."



    O böyle söylenirken, çalındı kapı birden,

    Azîz Mahmûd Hüdâyî, açmak için giderken,



    Buyurdu ki: "Ey hâtun, kendini üzme artık,

    Belki de Hak teâlâ, gönderdi bir dünyâlık."



    Açıp da gördüler ki, hakîkaten sultandan,

    Çok büyük hediyeler, gelmişti tam o zaman.



    Hem öyle çok idi ki, hanımı etti hayret,

    Sırf bir kese içinde, altın vardı bin adet.



    Ertesi gün pâdişâh, bizzat gelip kendisi,

    Ellerini öperek, olmuştu talebesi.



    Bir gün de Sultan Ahmed gitmişti Üsküdar'a,

    Çarşıda üstâdını, görmüş idi bir ara.



    Kendisi at üstünde, üstâdı yaya idi,

    Görünce edebinden, hız ile yere indi.



    Bindirdi hocasını, hemen kendi atına,

    Geçiverdi kendi de, edeple rikâbına.



    Allah'ın velî kulu, Hüdâyî hazretleri,

    Pâdişâhın atında, biraz gitti ileri,



    Ve dünyâyı titreten, Pâdişâh Sultan Ahmed,

    Hocasının ardından, yaya gitti bir müddet.



    Sonra o mübârek zât, râzı olmadı buna,

    Hemen attan inerek, buyurdu ki sultana:



    "Bir gün benim üstâdım, Üftâde hazretleri,

    Mübârek ellerini, uzatarak ileri,



    Bana cân-ü gönülden, eylemişti bir duâ

    Buyurmuştu:"Sultanlar, yürüsün rikâbında."



    Sırf hocamın bu sözü, yerine gelsin diye,

    Rızâ göstermiş idim, atınıza binmeye."



    Pâdişâhı, atına, bindirip hemen tekrar,

    Kendi, yaya olarak, yürüdü eve kadar.



    Azîz Mahmûd Hüdâyî, hürmetine İlâhî

    Onun şefâatine, kavuştur bizi dahi.



    YALAN DÜNYÂ DEĞİL MİSİN!
    Kim umar senden vefâyı,

    Yalan dünyâ değil misin?

    Muhammed-ül-Mustafâyı,

    Alan dünyâ değil misin?



    Yürü hey vefâsız yürü,

    Sensin hod bir köhne karı,

    Nice yüzbin erden geri,

    Kalan dünyâ değil misin?



    Kimisini nâlân edip,

    Kimisini giryân edip,

    Âhir-i kâr üryân edip,

    Soyan dünyâ değil misin?



    Kasdedip halkın özüne,

    Toprak doldurup gözüne,

    Ehl-i gafletin yüzüne,

    Gülen dünyâ değil misin?



    Eğer şâh u eğer bende,

    Her kişiyi salan bende,

    Kimse mekân tutmaz sende,

    Virân dünyâ değil misin?



    Sihr ile donatıp kendin,

    Meydana salan semendin,

    Âleme mihnet kemendin,

    Salan dünyâ değil misin?



    İşin gücün dâim yalan,

    Çok kişiden arta kalan,

    Nice kere boşalarak,

    Dolan dünyâ değil misin?



    HÜDÂYÎ YOLU
    Osmanlı Pâdişâhı Birinci Sultan Ahmed,

    Bir câmi yaptırmaya, eyledi birgün niyet,



    Temel atma gününde, âlimler toplandılar,

    Kur'ân tilâvetiyle, kesildi çok hayvanlar.



    Câminin temeline, o zaman ilk kazmayı,

    Sultanın arzûsuyla, vurdu Mahmûd Hüdâyî.



    Osmanlı pâdişâhı, Sultan Ahmed Han bile,

    Yoruluncaya kadar, çalıştı kazma ile.



    Kısa zaman içinde, câmi bitti nihâyet,

    Sultan açılış için, herkesi etti dâvet.



    Ve Cumâ hutbesini, okutmak gâyesiyle,

    Üstâdı Hüdâyî'yi, çağırdı birisiyle.



    Lâkin o, otururdu, Üsküdar mevkiinde,

    Karşıya geçmek için, kıyıya geldiğinde,



    Gördü ki, fırtınadan, denizde çok dalga var,

    Cesâret edemedi, gitmeye kayıkçılar.



    Nihâyet bir tanesi, geçmeye verdi karar,

    Geçtiler selâmetle, Sarayburnu'na kadar.



    Dalgalar adam boyu ard arda geliyordu,

    Ve lâkin o kayığa, hiç zarar vermiyordu.



    Onun bindiği kayık, Allah'ın izni ile,

    Dalgalardan bir zarar, görmedi zerre bile.



    Kayığın etrafını, çevreleyen bir alan,

    Hikmet-i ilâhiyle, oluyordu süt liman.



    Gelin gibi süzülüp, vardı Sarayburnu'na,

    O gün bunu duyanlar, çok hayret etti buna.



    Üsküdar-Sarayburnu, arasına bu yüzden,

    Hüdâyî yolu diye, ad verildi o günden.



    KAYNAKLAR
    1) Sefînet-ül-Evliyâ; c.2, s.372

    2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.1033

    3) Semerât-ül-Fuâd; s.145

    4) Şakâyik-ı Nu'mâniyye Zeyli (Atâî); s.760

    5) Fezleke; c.2, s.113

    6) Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi; c.1, s.479

    7) Silsilenâme-i Celvetî; s.82

    8) Lemezât-ül-Hulviyye vr. 187 a

    9) Tezâkîr-i Hüdâyî (Fâtih blm. 2572)

    10) Külliyât-ı Hazret-i Hüdâyî

    11) Hadîkat-ül-Cevâmi; c.2, s.195

    12) Menâkıb-ı Azîz Mahmûd Hüdâyî

    13) Azîz Mahmûd Hüdâyî veCelvetiyye Tarîkatı

    14) Anadolu Evliyâları; s.86-98

    15) İstanbul ve Anadolu Evliyâları; c.1, s.354

    16) Diyânet İslâm Ansiklopedisi; c.4, s.338

    17) Mektûbât, Fâtih, Nr. 2572

    18) Seyyid Azîz Mahmûd Hüdâyî, Ziver Tezveren

    19) Kutbü'l-Ârifîn Seyyid Azîz Mahmûd Hüdâyî, Hayâtı-Menâkıbı-Eserleri