• Lale Devri'nin padişahı Sultan III. Ahmed'in Muşkaralı İbrahim Paşa sayesinde yaşadığı lüks hayat, şakır şakır altın sırmalar ve mücevherler içinde 25.000 kişiyle sürgün avlarına çıkan ve aşkla bağlı zevcesini gümüş bir araba içinde peşi sıra dolaştıran babası Sultan Mehmed'in Binbir Gece Masalları’nı hatırlatan hayatı yanında sönük kalır. İbrahim Paşa için de aynı şeyi söyleyebiliriz, mesela Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın lüksü, ondan çok daha parlaktır. Fakat hatıraları tarih kaynaklarında şiir cazibesinden mahrum kayıtlardan ibaret kalmıştır. Aradan şu kadar asır geçtikten sonra gözler Nedim’in şakrak sesinin cazibesine kapılmış, yalnız Lale Devri'ni görmüştür.
  • Bilin: Halkın ekmeğidir adalet.
    bakarsınız bol olur bu ekmek,
    bakarsınız kıt,
    bakarsınız doyum olmaz tadına,
    bakarsınız berbat.
    Azaldı mı ekmek,başlar açlık,
    bozuldumu tadı,başlar hoşnutsuzluk boy atmaya.

    Bozuk adalet yeter artık!
    Acemi ellerle yuğurulan,iyi pişirilmemiş adalet yeter!
    Yeter katıksız,kara kabuklu adalet!
    Dura dura bayatlayan adalet yeter!

    Bolsa insanın önünde ekmek,lezzetliyse,
    gözler öbür yiyeceklere yumulsada olur.
    Ama her şey bollaşmaz ki birdenbire...
    Bilirsiniz,nasıl bolluk doğurur ekmek:
    Adaletin ekmeğiyle beslene beslene.

    Ekmek her gün nasıl gerekliyse nasıl,
    adalet de gerekli her gün,
    hem o,günde bir çok kez gerekli.

    Sabahtan akşama dek,iş yerinde,eğlencede,
    hele çalışırken canla başla,
    kederliyken, sevinçliyken,
    halkın ihtiyacı var pişkin, bol ekmeğe,
    günlük, has ekmeğine adaletin.

    madem adaletin ekmeği bu kadar önemli,
    onu kim pişirmeli, dostlar, söyleyin?

    Öteki ekmeği kim pişiren?

    Adaletin ekmeğini de
    kendisi pişirmeli halkın,
    gündelik ekmek gibi.
    Bol,pişkin,verimli.

    (Bertolt Brecht)
  • Kara hayvanlarında da ayrı bir estetik göze çarpmaktadır. Gerek vücut yapıları, gerekse sahip oldukları renk ve desenleri ile tabiatı süslemektedirler.

    Birbirinden hoş koku, renk ve desenleri ile çiçeklerin insanlar üzerinde bıraktığı olumlu etkiler de ayrı bir güzellik olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Tüm bunları düşündüğümüzde esasen etrafımızdaki şeylerin renkli var edilmek zorunda olmadıklarını anlar ve sahip oldukları tüm bu özelliklerin bir amaca yönelik oluşturulduğunu kavrarız.

    Her şeyi en ince ayrıntısına kadar, son derece estetik yaratan yüce Allah’ın var ettiği şeylere kattığı güzellikler ile yaratılıştaki mükemmelliği gözler önüne serdiğine şahit oluruz.
  • Jandarma Üsteğmen ile Nüfusçu Osman, atların başını çekip üç adım geri kaldı. kaymakam sürdü ağır ağır, derin derin baktı köylülere, dizilmişler el koyunları gibi, çağırdığın yere giden, koş dediğin zaman koçan, öl dediğin zaman ölen, durumları dili ile anlatılamayan... eski püskü giysiler içinde perişan .. paçavralara bürünmüş...yüzyıllık çileler içinde yitmiş! susuz kör kuyulara dönmüş,Işıksız köyler...ne demekte,ne söylemekte,ne anlatmakta, olduğu belirsiz, anlamı yitik, hatta anlamsız,kaçak gözler!...yanmış, yumup yıkanmamış yüzler...kavlamış... adama kinli kinli bakan, “Sen düşürdün beni bu hallere!...senin ananı,dinini!...karını, kitabını!...sülaleni,messebini!... diyen, kara, Çilkara, Çalkara adamlar...adamların gözleri...
  • Sakın bir söz söyleme...Yüzüme bakma sakın! 
    Sesini duyan olur,sana göz koyan olur. 
    Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın, 
    Anan bile okşarsa benim bağrım kan olur... 

    Dilerim Allah'tan ki,sana açık kucaklar 
    Bir daha kapanmadan kara toprakla dolsun, 
    Kan tükürsün adını candan anan dudaklar, 
    Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun!

    Faruk Nafiz Çamlıbel
  • Marie-Henri Beyle, nam-ı diğer Stendhal; Grenoble’de, 23 Ocak 1783 tarihinde, burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi Hanriette Gagnon 1790 yılında, Stendhal henüz yedi yaşındayken vefat eder. Stendhal; softa, disiplinli, muhafazakâr, yobaz kimseler olan teyzesi ve avukat babası Cherubin’in etkisi altında büyür.

    1796’da Grenoble’de bir okulda geleneksel kilise eğitimi gördüyse de, 30 Ekim 1799 tarihinde askeri okulun giriş sınavına katılmak için Paris’teki Savaş Bakanlığı’na başvurur. Ertesi yıl ağır süvari birliğinde teğmen olarak İtalya’ya gider. Bu seyahati sırasında Dimenico Cimarosa ve Gioachino Rossini’nin müziğini ve Vittorio Alfieri’nin eserlerini tanıma fırsatı bulur.

    1814 yılında, Napolyon’un düşüşünden hemen sonra Milano’ya yerleşir. Ertesi yıl Parma’yı ziyaret eder ve bu seyahati, üçüncü romanı olan Parma Manastır’ına ilham kaynağı olur. 1839’da Parma Manastırı’nı yazmayı bitirdikten kısa bir süre sonra, gençliğinde çıktığı İtalya seyahatlerinden birinde kaptığı frengi hastalığı nedeniyle sağlığı bozulur. 1841 yılında geçici bir felce uğrar. Bir gece, Paris sokaklarında yürürken bayılıp kaldırım kenarına başını çarpar ve birkaç saat sonra, 1842 yılının 23 mart gecesi yaşamını yitirir.

    Parma Manastırı: “La Chartreuse de Parme”

    Margaret R. B. Shaw’ın önsözü (Çeviri: Roza Hakmen) renk katmış romana. Bununla birlikte, Samih Tiryakioğlu’nu, başarılı çevirisinden ötürü rahmetle anıyorum. Harikulade bir çeviri yapmış, neredeyse hatasız. Samih Bey eski toprak olmasına rağmen, sanırım romanı okuyan hemen herkesin metni idrak etmede zorlanmasını engellemek adına, şu birkaç istisna hariç hemen hiç eski ya da nadir kullanılan sözcük kullanmamış çeviri eserinde: “Baş mültezim” (vergi toplayan tahsildarların başı), “delişmen” (güçlü, sağlam yapılı), “Maiyet Birliği” (alt kademedekiler birliği). Can Yayınlarını da, edisyonun kalitesi ve kitap seçimindeki isabetli kararları nedeniyle kutluyorum.

    İtalya’da, genelde de Parma’da geçen; savaş, tutku ve siyasal maceralarla dolu sürükleyici bir öyküsü olan Parma Manastırı, yazarın psikolojik ve siyasal konularda derinlemesine yaptığı inceleme ve betimlemelerle dolu. Romanda, özgürlük âşığı genç İtalyan aristokrat (aklı ve ruhu Jakoben olan) Fabrizio del Dongo’nun yaptığı serüvenler çerçevesinde, Stendhal, kendine özgü “Mutluluğu Yakalama” mottosunu irdelemektedir. Ayrıca yazar, okuruyla romanın farklı yerlerinde (otuz kereden fazla) iletişim kurar: “Okurun şunu bilmesi gerek ki…” gibi. Bu inceliğin okuyucuda uyandırdığı ise: “Acaba yazar benimle ne zaman-nerede-nasıl konuşacak?” beklentisidir. Beğenilme kaygısından kesinlikle uzak, bağımsız ve düzensiz bölümlerden oluşan roman, 4 Kasım – 26 Aralık 1838 tarihleri arasında 52 günde yazılmıştır. 1840’da Balzac’ın, “Revue Parisienne” dergisinde kaleme aldığı, geniş yankı uyandıran makalesinde, Parma Manastırı’nı bir başyapıt olarak göklere çıkarması, yapıtın geniş bir okur kitlesi tarafından beğenilmesini de sağlamıştır.

    Bana hep ilginç gelen bir meseledir; Balzac, İnsanlık Komedyası adıyla oluşturduğu yazı serisi ve diğer tüm romanlarıyla beraber neredeyse yüzden fazla eser yazmış. Birkaç tanesini hemen herkes bilir. Gel gör ki, Stendhal tüm hayatı boyunca sadece beş roman yazmıştır. Kızıl ve Kara dâhil bu beş şaheserini edebiyatseverler içinde neredeyse bilmeyen yoktur: Nicelik değil, her zaman nitelik önemlidirin ispatı gibi bir şey bu da…

    Romanın Hikâyesine Gelince

    Eserde, Kralcı parti ile Liberallerin partisi arasındaki siyaset oyunları; bin türlü saray entrikaları; Voltaire ve Rousseau’dan bihaber burjuvaların hayatları ile ilginç bir aşk hikâyesi anlatılmış. Bu arada romanın dört önemli karakteri var: Genç aristokrat Fabrizio del Dongo, onu kara bir sevdayla seven halası Sanseverina Düşesi Angelina Cornelia Isolo Valserra del Dongo, Düşesin sevgilisi ve Parma Başbakanı Kont Mosca, son olarak da General Fabio Conti’nin güzeller güzeli biricik kızı Clelia. Düşesimiz, yedi kocalı Hürmüz gibidir: İlk kocası rahmetli General Pietranera’dır. İkinci kocası ise kendisinden 30 yaş büyük bir düktür. Dükten boşanıp Perugia’da, sevgilisi Başbakan Kont Masco ile evlenip Kontes Mosca della Rovere adını alır (sf. 564).

    “Bir edebiyat eserine siyaset sokmak, bir konserin ortasında tabanca çekmek gibi kaba bir şeydir.” (sf. 482)

    Fabrizio eserin başında, babasından habersiz, annesi ve halası Düşesten aldığı bir miktar para ile Fransa’ya Fransız ordusunda asker olup onlar adına savaşabilmek için yolculuk eder. Çetin bir yolculuk, trajikomik savaş anıları, bolca kahkaha, az ürperti, biraz hapiste, birkaç yaralanma ve bir sürü insanın merhametiyle bu yolculuğu kazasız belasız tamamlayıp gizlice Parma’ya döner. Parma’da kaçak hayatı yaşar. Bir gün davetlere katılan bir aristokrat, ertesi gün ise Prens Ranuce Ernosto’nun köpeklerini peşine taktığı bir suçludur. Fabrizio’dan, Düşesin isteğiyle bir baltaya sap olması adına manastırda din eğitimi alması istenir. Kendisine platonik aşk besleyen biricik Halasının sözünü dinler ve bir gün tam da Parma Başpiskoposu olmak üzereyken, takıldığı kenar mahalle kızlarından birinin dostunu bir düelloda öldürür. Can düşmanı ve Halasına cinsel istekler duyan Parma Prens’i, onu hapse atmaya karar verir. Kaçak hayatı son bulup tutuklanır ve Parma zindanlarına konur. Prens’in maşası birçok kişi tarafından zehirlenmek istenen Fabrizio, Parma Hapishanesi komutanı General Fabio Conti’nin, hücresinin hemen bitişiğindeki kuşhanede piyanosuyla sevgili Fabrizio’suna besteler düzen kızı Clelia, Farnese Burcu’ndaki Mermerli Kilisede Fabrizio’ya ilk defa ilanı aşk eder: “Ah, biricik sevgilim benim. Ben de seninle öleceğim” (sf. 413-414-523). Kahramanımız kelle koltukta hapis hayatından yine Düşesin tezgâhladığı bir kurtarma operasyonuyla, “Cesaret, tehlikenin, ne kadar korkunç olursa olsun, en ufağını seçmeyi bilmekten ibarettir. Tehlike, akıllı adamı dahi yapar!” felsefesi doğrultusunda, başka bir deyişle “Prens’in merhametinden kaçındığından” hapisten tüyer (sf. 470).

    “İtalya’da öç almaktan duyulan ahlaka aykırı mutluluk vardır. Diğer ülkelerde ise; insanlar bağışlayıp unuturlar” diyen Düşes; ozan, yiğit ve hafif çatlak aşığı Dr. Ferrante Palla’nın Prens’e düzenlediği suikast girişiminin de azmettiricisidir!

    “İnsanın en muhtaç olduğu şey kendisini bağışlamasını öğrenmesidir.” (sf. 207)

    Fabrizio kara sevda içerisinde şu felsefededir: “Cizvit eğitiminin başarısı da budur. Gün gibi apaçık şeylere dikkat etmemek alışkanlığını uyandırır insanda. Herkes mutsuz sanırken ne kadar mutluydum ben! Şimdi ise kaderim ne kadar da değişti! Hayır, değiştiğimi hiç görmeyeceksiniz. Ey bana sevmesini öğreten güzel gözler (sf. 557). Karşılık görmeyen bir sevginin insan ruhunda uyandırdığı mutsuzluk, dikkat, hareket isteyen her şeyin korkunç bir angaryaya dönüşmesi gibi bir sonuç yaratır (sf. 569).”

    “Spoiler” verip kimsenin hevesini kaçırmak istemem. Roman ilginç sonuçlarla bitiyor. Bu 592 sayfalık eseri, Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa yerleşkesindeki kütüphanemizde üç oturumda okudum. Satırları öyle bir hızla ve heyecanla okuyorsunuz ki, tarif edilmez yaşanır diyorum size. Sadece 52 günde yazılan bu romanın aslında 1000 sayfa kadar olduğunu ve yayıncısının ricasıyla yine Stendhal tarafından yaklaşık 600 sayfaya indirildiğini biliyorsunuzdur. Romanın üslubu o derece narin ve kurgu o derece masif-sağlam ki tarifi zor. Okumanız dileğiyle…

    Süha Demirel, 1 Ocak 2014.

    ***

    Dizgi hataları: (sf. 184) “öğenmiş” doğrusu “öğrenmiş”; (204) “yontu günleri” doğrusu “yortu günleri”; (209) “karışlaştığı” doğrusu “karşılaştığı” (sf. 286) “sürdüğü” doğrusu “sürdürdüğü”.

    Çeviri hatası: (sf. 216) “dükün çok hoşuna gitmiştir” değil “kontun çok hoşuna gitmiştir” olmalıydı.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    Stendhal
    Parma Manastırı
    Çev: Samih Tiryakioğlu
    Can Yayınları
    592 Sayfa