• Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
    Dikey ve yatay mutsuzluktan
    Mükemmel mutsuzluğundan insan soyunun
    Sevgim acıyor

    Biz giz dolu bir şey yaşadık
    Onlarda orada yaşadılar
    Bir dağın çarpıklığını
    bir sevinç sanarak

    En başta mutsuzluk elbet
    Kasaba meyhanesi gibi
    Kahkahası gün ışığına vurup da
    öteden beri yansımayan
    Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
    Öbürünün bir kadından aldığı verem
    Bütün işhanlarının tarihçesi
    sevgim acıyor

    Yazık sevgime diyor birisi
    Güzel gözlü bir çocuğun bile
    O kadar korunmuş bir yazı yoktu
    Ne denmelidir bilemiyorum
    sevgim acıyor
    Gemiler gene gelip gidiyor
    Dağlar kararıp aydınlanacaklar
    Ve o kadar

    Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
    Sonbahar geldi hüzün
    İlkbahar geldi kara hüzün
    Ey en akıllı kişisi dünyanın
    Bazen yaz ortasında gündüzün
    sevgim acıyor
    Kimi sevsem
    Kim beni sevse

    Eylül toparlandı gitti işte
    Ekim filanda gider bu gidişle
    Tarihe gömülen koca koca atlar
    Tarihe gömülür o kadar

    Turgut Uyar
  • Yıllar evvel terk etmek zorunda kaldığı şehre geri dönen Oğuz, ıssız bir kahve köşesinde olan biteni anlamaya çalışıyordu. Zihnindeki tüm karmaşa huzurunu bozarken, yapması gerekenleri düşündü. İçindeki insanın geçtiği bu sokaklar artık onun için soğuk birer betondan ötesi değildi. Kabullenmesi zor olsa da, ölen sadece anıları değil, anılarının ona hissettirdiği çocukluğuydu da. Her şeyi baştan hatırlamaya ihtiyacı vardı. Geçmişin hayaletlerinden kurtulmak için, önce o hayaletleri kucaklaması gerektiğinin farkındaydı. Kendine bir kahve daha söyledi ve azalan paketinden bir sigara daha yakarak gözlerini boşluğa dikti. Ruhundaki solucan deliğine giren bilinci, geçmiş kara deliğinin içinde bulmuştu kendini. Her şeye yeniden başlıyordu…

    Oğuz minik gözleriyle babasının annesine bağırmasını izliyordu. Babası içinde biriktiği tüm nefreti kusup birden susmuştu. Bu derin sessizlik yıkımın boyutunu ölçmek için gibiydi. Sessizliği babasının hışımla evden çıkıp kapıyı arkasından çarpması bozmuştu. Bu, babasını gördüğü son andı. Oğuz'sa bunu anlamayacak kadar ufaktı. Annesine sarıldı ve o da ağlamaya başladı. Hayat, ona gözlerden yaşın neden aktığını kalbini yakarak öğretiyordu…

    Aradan birkaç sene geçmiş, annesi de ailesini terk ederek kayıplara karışmıştı. Oğuz ergenliğe yetimhanenin soğuk duvarları arasında girmişti. Olan biten her şey başta canını yaksa da, zamanla suskun bir kabulleniş tüm anlarını ele geçirmişti. Hayatta tutunabileceği hiç kimsesi olmadığı gibi, sevdiği hiç kimse de yoktu. Yaşıtları kendine benzemiyordu. Onlar sürekli ağlıyor, yetimhaneden kaçma planları yapıyorlardı. " Buradan neden kaçılır ki ? " diye düşündü Oğuz. " Evde huzursuzdum, burada da mutsuzum. Ama en azından biri için gözyaşı döküp acı çekmiyorum. " diyordu. O gün ruhunun taşlaştığını hissetmişti. Büyümenin sevincini yaşayabilecek bir kalbi olmasa da, artık acı çekmeyeceğinin farkında olan açık bir bilinci vardı. Kararını o gün verdi : Kalan ömrünü bilincine tutunarak geçirecekti. İçindeki insanı bir gece ansızın boğazladı…

    Okul hayatıyla hiçbir zaman arası iyi olmamıştı. Dağların ne tarafa doğru uzandığı veya karelerin iç açılarının toplamı zerre ilgisini çekmiyordu. Onun gözlerinde merak uyandırabilecek tek güç, izlemekti. Hayatı, insanları, doğayı… Bu istenci de para getirmediği için, on sekiz yaşında yetimhane Oğuz'a yol vermiş, kendini soğuk sokaklarda bulmuştu. Açlıktan uyuyamadığı gecelerdeyse, sokakta tanıştığı ve hemen benimsediği köpeği Yağız'a sarılarak geçiriyordu. Bazen diğer evsizler kendine selam verip diğer sokaklara doğru yol alıyordu. Kendisi kadar sefil durumda olan insanları bu sokaklarda bulmak kolaydı. Hepsinin hikayesi az çok aynıydı. Ne paylaşabilirdi ki onlarla ? Hepsi birbirinden daha fazla trajedi yaşadığını iddia ediyor, acılarını yarıştırıyorlardı. Kimin en acınası olduğunun ne önemi vardı ? Oğuz'un tahminiyse : bu insanların amacı " Ben bu acıları yaşadım ama hâla hayattayım, güçlüyüm. " diyebilmek, kendini az da olsa insan hissedebilmekti. Övünecek tek özelliği hayatta kalabilmek olan bu insanların monoton sohbetleri onu boğuyordu. Bu anlamsız oyuna girmek istemediği için de sokakta yaşayan insanlarla kaynaşmıyordu. İnsan, bir şekilde insanlığını duvarların ardında da, sokaklarda da gösteriyordu. Yağız'sa tüm bu insanlardan daha samimiydi. Sokakta doğmuş, sokakta öleceğini kabullenmişti. Hayatta kaldığı için övünmüyor, her an bir arabanın altında ezilebileceğinin farkındalığıyla yaşıyordu. Bu yüzden Oğuz ile dost olmuşlar, kısa sürede yedikleri içtikleri ayrı gitmez olmuştu. Oğuz, Yağız ile aralarında bir fark görmüyordu. İkisi de derin bir kabulleniş içindeydiler. Özel olduklarını düşünmüyor, hayata sövmüyorlar veya övmüyorlardı. İnandıkları değerleri, gelecek hayalleri yoktu. Bir gün açlıktan veya soğuktan ölüp gideceklerdi. Bu, Oğuz'un benimsediği nadir anlamlardan biriydi.

    Seneler hızla geçmeye devam ediyordu. Soğuğun kemikleri titrettiği bir gecede biricik dostu Yağız, Oğuz'un kollarında titreyerek ölmüştü. Oğuz tam sebebini bilmese de, dostunun hastalıktan öldüğünü tahmin ediyordu. Yağız'ın neden öldüğünün veya nasıl öldüğünün de bir önemi yoktu. Oğuz daima bu günün bir gün gerçekleşeceğini bilerek Yağız'ı sevmişti. Dostunu ona layık bir biçimde gömmüş, birlikte yaşadıkları sokağa bir daha adım atmamıştı. Sokakları yuvası yapan şey dostunun varlığıydı. Şimdiyse onun kaskatı bedeninin soğuğu tüm sokağı sarmış, artık yaşanılmaz olmuştu. Oğuz hayatı boyunca son kez o gün ağladı. Kendini ne kadar buna hazırlasa da, tabiatına söz geçiremiyordu. Onu hâla insanlığa dahil eden son hislerini de Yağız'la birlikte gömerek uzaklara doğru yol aldı. Nereye gideceğine dair hiçbir fikri yoktu. İlerleyen aylarda bir iş bulacak, küçük de olsa bir evde yaşamaya başlayacaktı. Düşündüğü gibi de olmuştu. Bir balıkçının yanında çıraklık yapıyordu. Tüm gününü ya balık temizleyerek, ya da boş kasaları taşırıyarak geçiriyordu. Ustası Cemal, onu kısa sürede benimsemiş ; güvenini ona emanet etmişti. Cemal sohbet aralarında arkadaşlarına Oğuz'u göstererek " Hayatım boyunca böyle bir insan daha görmedim doğrusu. Soru sormadıkça konuşmaz, kendisi de soru sormaz. Yüzünde ne hissettiğine dair en ufak bir mimik dahi oluşmuyor. Verdiğim her işi tam yapıyor. Bu da bana yetiyor. " diyordu.

    Bir gün Oğuz yaşını unutmuştu. Yirmi üç yaşında mıydı, yoksa yirmi dört mü ? Emin olmak için kimliğine baktı, yirmi beş yaşındaydı. Önündeki kasalar dolusu balığa bakarak acı acı gülümsedi. Bazen kendini de ölü bir balık sayıyordu. " Şu önümdeki kasalarca ölü balığın içine ben de karışsam, ne degişir ki hayatta ? " diye kendine sorular sorup cevaplayamadığı zamanlar da oluyordu. Ona hayatta hiç kimse bir rol biçmemiş, yaşamak için bir amaç sunmamıştı. Oğuz'sa bunun eksikliğini hiçbir zaman çekmemişti. Çalışıp para kazanıyor, arada fırsat bulup bu parayı harcıyordu. Hatta bir keresinde bir kitapçıya girmiş, renkli kapaklı bir kitabı satın alıp okumaya başlamıştı. Birkaç sayfa okur okumaz kitabı nefretle duvara fırlattı. Kitap ona kendisini sevmesini, tüm insanların özel olduğunu söylüyordu. Böyle saçma bir kitap olur muydu ? İnsan neydi, Oğuz bunu bilmezdi. Bazen bu konu merakını çekse de, bunu gerçekten bilmek istemiyordu. Çünkü insanı anladığı gün değişeceğinden ve kendisinin de tekrar insan olacağından emindi. Bu değişim geri döndürülemez olacaktı. Bunu demirden kalbi kaldıramazdı. İlla ki insan hakkında bir fikir yürütecekse : İnsan hakkında verilen keskin hükümlerin hepsi yanlıştı. Bu dahil…

    Düzenli olarak pazara gelip Oğuz'u seyreden kadın yine aynı yerdeydi. Gözlerini film izler gibi Oğuz'a dikiyor, hiç ayırmadan onu izliyordu. Oğuz başta anlam veremese de, bunu anlamaktan da çekindiği için bu kadını umursamıyordu. Bir gün kadın aynı cesur edasıyla Oğuz'a yaklaşıp selam verdi. Oğuz başıyla selama karşılık verdi. Gözlerini bir kez olsun kadına çevirmeden balıkları izlemeye devam etti. Kadın " Ne aymaz bir adam bu. Bir kez olsun dönüp bakmadı. " diyerek içten içe sinirlenmişti. İronik gerçeği kendisi de biliyordu. Oğuz bir kez olsun gözlerini gözlerine dikip baksa, kadının tüm heyecanı yok olacak, bir daha buraya gelmeyecekti. Ezilen gurununu yerde bırakamazdı. Yüzündeki öfkeli ifadeyi hemen değiştirerek tatlı bir edayla " Ben İrem. " dedi. Oğuz da başını çevirmeden " Ben de Oğuz. " diyerek yanıtladı. İrem biraz daha burada kalırsa boş sandıklardan birini Oğuz'un başına geçireceğinden emin olduğu için sessizce uzaklaşıp gitti. İlerleyen günlerde İrem gelip sorular sormaya ve cevaplar almaya devam etti. Oğuz tam bir buz küpüydü. Soru sormuyordu. İrem başlarda bu huyundan nefret etse de, zamanla sevmeye başlamıştı. Yavaş yavaş onu çözüyordu. Oğuz, ona göre özünde yabani biri değildi. İçindeki cevheri ortaya çıkaracak kimsesi olmamış, Oğuz da bunun eksikliğini hissetmemişti. İrem'se kararlıydı. Bu harabeden bir saray inşa edecekti. Bu sadece zaman meselesiydi...

    Oğuz ve İrem birlikte yaşamaya başlamışlardı. Oğuz daha önce hissetmediği hisleri hissediyor, gülümsüyor, kızıyor ve üzülüyordu. Bu durum başlarda anormal gelse de, zamanla buna da ayak uydurmayı başarmıştı. Bazense aynada gördüğü adamı tanıyamıyordu. Kendine ait ne varsa sevgi uğruna hepsi ipin ucuna asmıştı. İrem'in bir gün kalbinden gideceğinden çok korkmasına rağmen onu sevmekten de geri durmuyordu. Kendine ihanet ettiğini düşünmek onu darmadağan ediyordu. Bir anlam vardı artık hayatında, daha önce binlerce kez reddettiği anlamların şefkatli kollarında geçiriyordu günlerini. Her an o ellerin boğazına sarılacağından korkarak kapıyordu gözlerini. İrem de başlarda durumdan oldukça memnundu. Bu buz küpünü eritmekle kalmamış, istediği şekli aldırabilecek güce erişmişti. Oğuz'u sevdiğini hissediyordu. Yine de sık sık eski günlerdeki heyecanı ve mücadeleyi özlüyordu. Onun sevdiği ulaşılmazlıktı. Kendine bunu itiraf etmekte zorlansa da, Oğuz artık bir insandı. Milyarlarca ölü balıktan biriydi. Bu insanı kendi yaratmış, hayallerini birer birer gerçekleştirmişti. Verdiği değerden kat be kat fazlasını görüyor, Oğuz istediği hiçbir şeyi iki etmiyordu. Şimdiyse canı sıkılıyordu. Yaptıkları her şey aynı, soluk ve anlamsız tekrarlardan ibaretti. Buna daha fazla devam edemeyeceğini düşündü. Oğuz'la konuşacaktı. İş çıkışı bir kahve köşesinde buluşma ayarladı ve ilk günkü bakışlarıyla Oğuz'u izlemeye koyuldu. Oğuz'sa gözlerini İrem'in gözlerinden ayırmıyordu. Oğuz İrem'in söylediklerini önceden dinlemişçesine soğukkanlılıkla bekliyordu. İrem her şeyi anlatmaya başladı. Konuşması bittiğinde gözyaşları masaya akıyor, derin bir sessizlik ikisini de boğuyordu. İrem, Oğuz'un paramparça olduğunu hissediyordu. Ona verdiği her şeyi geri almış, geri döndürülemez bir yıkım yaratmıştı. " Keşke ilk günden çekip gitseydim, bir daha da dönmeseydim. " diye düşünüyordu. Oğuz'sa tek kelime dahi etmiyordu. Gözleri artık İrem'i değil, kendi içindeki canlanan insanın açlığını görüyordu. Bir insanı severek kendine, bir insan olarak da bilincine ihanet etmişti. Hayatın ona henüz çocukluğunda verdiği en büyük dersi unutmuştu. Şimdiyse kalbindeki doyumsuz açlık onu korkutuyordu. İrem, hızla çantasını alarak gitmişti. Oğuz onun gittiğini ancak bir süre sonra fark edebildi. Bilincinde inşa ettiği tüm gerçeklik alt üst olmuştu. Bundan böyle içindeki aç gözlü, sevgi dolu ve hüzünlü insan olan Oğuz'la mücadele etmek zorundaydı. Her şeyi baştan hatırlamaya ihtiyacı vardı. Geçmişin hayaletlerinden kurtulmak için, önce o hayaletleri kucaklaması gerektiğinin farkındaydı. Kendine bir kahve daha söyledi ve azalan paketinden bir sigara daha yakarak gözlerini boşluğa dikti...
  • Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı... Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok! Hepsi bir şeye inanmış... Allah'a!.. Âlemlerin Rabbı olan Allah'a... Onun ulu Peygamberine.. Onun büyük kitabına.. Kur'an henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hal var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdeta Asr-ı Saadet'te hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur... Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvî, sonsuz bir şeye bağlanmak; her yerde hazır, nâzır olana, âlemlerin yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, o yolun kara sevdalısı olmak... Evet!.. Ne büyük saadet!

    Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar. Üç devir: Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış! Yalnız bir adam var. O ayakta... Şark yaylalarından, Güneş'in doğduğu yerden İstanbul'a kadar gelen bir adam. İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah! demiş, Peygamber demiş, başka bir şey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş... Kayalar gibi çetin, müdhiş bir irade... Şimşekler gibi bir zekâ... İşte Said Nur!.. Divan-ı Harbler, mahkemeler, ihtilaller, inkılablar... Onun için kurulan i'dam sehpaları... Sürgünler... Bu müdhiş adamı, bu maneviyat adamını yolundan çevirememiş! O, bunlara imanından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş. Kur'an-ı Kerim'de "İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz" (Âl-i İmran suresi âyet 139) buyuruluyor. Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur'da tecelli etmiş!

    Mahkemelerdeki müdafaalarını okuduk. Bu müdafaalar bir nefs müdafaası değildir; büyük bir davanın müdafaasıdır. Celadet, cesaret, zekâ eseri, şaheseri...

    Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakir gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat'tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için ecnebi olmak gerek. O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Mahkûmken bile hükmediyordu. O hapishanelerden hapishanelere atıldı. Hapishaneler, zindanlar onun sayesinde Medrese-i Yusufiye oldu. Said Nur zindanları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı katiller, nice nizam ve ırz düşmanları, bu iman abidesinin karşısında eridiler; sanki yeniden yaratıldılar. Hepsi halîm selim mü'minler haline, hayırlı vatandaşlar haline geldiler... Sizin hangi mektebleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir?

    Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı sâf, temiz mü'minler tarafından sarılıyordu. Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalın hapishane duvarları, onu mü'min kardeşlerinden bir an bile ayıramadı. Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddî kesafetler; din, aşk, iman sayesinde letafetler haline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdid ve tehdidleri, ruh âleminin ummanlarında büyük dalgalar meydana getirdi. Bu dalgalar, köy odalarından başlayarak, yer yer her tarafı sardı; üniversitelerin kapılarına kadar dayandı.

    Yıllardır mukaddesatları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, imana susayanlar; onun yoluna, onun nuruna koştular. Üstad'ın Nur risaleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç-ihtiyar, cahil-münevver, sekizinden seksenine kadar herkes ondan bir şey aldı, onun nuruyla nurlandı. Her talebe, bir makine, bir matbaa oldu. İman, tekniğe meydan okudu. Nur risaleleri binlerce defa yazıldı, teksir edildi.

    Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harabeye dönmüş olan körler; bu nurdan, bu ışıktan korktular. Bu aziz adamı, dillerden hiç eksik etmedikleri "İnkılaba-lâikliğe aykırı hareket ediyor" diye, tekrar tekrar mahkemeye verdiler; tekrar tekrar hapishanelere attılar. Kaç kere zehirlemek istediler. Ona zehirler, panzehir oldu. Zindanlar dershane... Onun nuru, Kur'anın nuru, Allah'ın nuru vatan sınırlarını da aştı. Bütün Âlem-i İslâmı dolaştı. Şimdi Türkiye'de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve Talebeleri. Bunların derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırtısı, nutku, alayişi, nümayişi yoktur. Bu, bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir davaya vermişlerin şuurlu, imanlı, inanlı kalabalığıdır.
  • 1960 yılında yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdurrahim Karakoç’un gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslendiği o güzel Anadolu kızının hikâyesi bu…

    Köyde düğün olacaktır, civardan misafirler gelmeye başlar. Genç Abdurrahim köyünde genç bir kız görür, gördüğü kız ailesiyle komşunun düğününe gelen misafir kızdır. Tanışmak nasip olur… Mihriban’ın kelime anlamı: Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu manasına gelmektedir. İşte bu kız da aynı şeyleri kendi sıfatı yapmıştır. Misafirlikleri ilerledikçe aşk da ilerler.

    Bir sabah Abdurrahim kalkar ve Mihriban adını koyduğu sevdalısını görmeye gider, gider ki misafirler gitmiştir. Abdurrahim’in dünyası artık değişir, hayat manasızlaşmıştır, aşk acısı yüreğini yakar… Bu halini gören ailesi, kızı bulmak için Maraş’a gider, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce “kız küçük” derler, bahane bulurlar. Bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır…”

    Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim, kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek.” der.
    7 yıl sonra aşk ateşinin sönmediği anlaşılacaktır:

    Sarı saçlarına deli gönlümü,
    Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban.
    Ayrılıktan zor belleme ölümü,
    Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

    Yar, deyince kalem elden düşüyor,
    Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor,
    Lambada titreyen alev üşüyor,
    Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.

    Önce naz sonra söz ve sonra hile,
    Sevilen seveni düşürür dile.
    Seneler asırlar değişse bile,
    Eski töre bozulmuyor Mihriban.

    Tabiplerde ilaç yoktur yarama,
    Aşk değince ötesini arama.
    Her nesnenin bir bitimi var ama,
    Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.

    Boşa bağlanmış bülbül gülüne,
    Kar koysan köz olur aşkın külüne,
    Şaştım kara bahtım tahammülüne,
    Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

    Tarife sığmıyor aşkın anlamı,
    Ancak çeken bilir bu derdi gamı.
    Bir kördüğüm baştan sona tamamı,
    Çözemedim çözülmüyor Mihriban.

    Bu şiir türküye dönüşünce de duymayan kalmaz. Tabi Mihriban da… Bir mektup yazar Abdurrahim’e “Unutmak kolay değil” der. Abdurrahim ikinci bir şiir yazar:

    “Unutmak kolay mı? ” deme,
    Unutursun Mihriban’ım.
    Oğlun, kızın olsun hele
    Unutursun Mihriban’ım.

    Zaman erir kelep kelep…
    Meyve dalında kalmaz hep.
    Unutturur birçok sebep,
    Unutursun Mihriban’ım.

    Yıllar sinene yaslanır;
    Hatıraların paslanır.
    Bu deli gönlün uslanır.
    Unutursun Mihriban’ım.

    Süt emerdin gündüz-gece
    Unuttun ya, büyüyünce…
    Ha işte tıpkı öylece,
    Unutursun Mihriban’ım.

    Gün geçer, azalır sevgi;
    Değişir her şeyin rengi.
    Bugün değil, yarın belki,
    Unutursun Mihriban’ım.

    Düzen böyle bu gemide;
    Eskiler yiter yenide.
    Beni değil, sen seni de,
    Unutursun Mihriban’ım.

    “Mistik bir olgunlukla, Son bir kez diyor… Son bir kez daha görmek istemezdim… O beni hayalindeki gibi yaşatsın, ben de onu hayalimdeki gibi. O aşk, masum bir aşktı. Güzel bir aşktı. Bırakalım öyle kalsın…”

    “Bazen aklıma düşüyor. Ben unutursun diyorum ama insan hiçbir zaman unutamıyor… O bir mektup üzerine yazılmıştır. Benim gönderdiğim bir mektuptan dolayı bir cevap aldım. “Unutmak kolay mı?” başlığı mektubun. “Unutmak kolay mı? deme/Unutursun Mihriban’ım” diyorum. “Düzen böyle bu gemide/Eskiler yiter yeni de/Beni değil, sen seni de unutursun Mihriban’ım” diyorum…
  • 56 syf.
    ·8/10
    İncelemeyi okumaya üşenirim, Küçük Kara Balık kitabını izleyerek anlamak istiyorum diyorsan :
    https://youtu.be/qdtfAc2tZWs

    https://i.ibb.co/...8-78f5ffe8bec6-1.jpg Bu fotoğraftaki mutluluktan, gözlerin içinde yansıyan gelecek umudundan, dişlerdeki mutluluk rengini gördükten sonra Küçük Kara Balık kitabını hangi yetersiz kelimeleri kullanarak yorumlayabilirim ki?

    "Bugünün çocuğunu yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevidir." Mustafa Kemal Atatürk

    Küçük Kara Balık, kendi küçük su birikintisinden çıkıp yaşamın sınırlarını tanımak istedi. Aslında bu belki de kendi kimliğinin sınırlarıydı? İnsanın sadece yaşadığı ülkeden ve ona dayatılan fikirlerden ibaret olmadığını ailesine ve bütün toplumuna kanıtlamak istedi. Fakat toplumu onu dışladı. Ülkesi ondan nefret etti. Kitap, 12 Eylül sürecinde Türkiye'de yasaklandı ve İran'da da hâlâ yasaklı kitaplar arasında. Peki neden? Nedenini söyleyeyim :

    "İnsanları öteki dünyanın cezalarıyla korkutmazsak, hayatın zorluklarına katlanmaları için yüreklendirmezsek, bu dünyada süngü, yumruk, tepelemekle yıldırmazsak, yarın başımız belada demektir." Sadık Hidayet

    İşte nedeni yukarıdaki cümlede yazıyor.

    İktidarlar sizin kitap okumanızı ve bilinçlenmenizi istemezler. Çünkü kitap okumak, aklınızda önceden oluşmamış düşünceleri, siyasi ve tinsel devrimleri yeşertebilecek bir başkaldırıdır. Küçük Kara Balık'ın gerçekleşememiş distopyası olan versiyonu, kitapların okunmasının engellendiği bir dünya olan Cesur Yeni Dünya'dır diyebiliriz.

    Küçük Kara Balık kitabı eğer herhangi bir çocukta bir iç güneş, gözlerinde bir parıldama, ağzında bir tebessüm, aklında bir soru işareti, aynı kitabın sonundaki diğer balıktaki gibi bir "acaba?" sorusu canlandırabiliyorsa Atatürk'ün dediği gibi yarının yetişkinleri olacak çocuklarımız için de hâlâ bir umut var demektir...

    Çünkü, küçük kara balık;
    Korkmadı,
    Zorluklara katlanmak için boynunu eğmedi,
    Yılmadı,
    Toplumun ve ebeveynlerinin ne dediğine bakmadı,
    Baskılara aldırmadı,
    Sonunda ne olacağını bilmediği halde sonuna kadar gitti,
    Hiç kimsenin konuşamadığı Ay ile bile konuştu! :

    Ay : "Dünya o kadar büyük bir yer ki, her tarafını gezmen mümkün değil."
    Küçük Kara Balık : "Olsun! Gidebildiğim yere kadar gitmek istiyorum." (s. 36)

    Ey insanlar! Umarım fikirlerinizle, başkasının hayatlarına etki edecek düşüncelerinizle, cesaret edemediğiniz bütün amaçlarınızla ve tinsel devrimlerinizle siz de bir gün gidebildiğiniz yere kadar gitmeyi tercih edersiniz. Unutmayın ki, bütün mucitler, bilim adamları, filozoflar, astronomlar ve öğretmenler de bir gün çocuktular!
  • Sarardın üzüntüden, üç gün ağladın
    baktım gözlerine şıçramış halkın gözleri
    incesin
    bardakta bir karanfile benzemiyor inceliğin
    serçeler sekmiyor hayır, dudaklarında
    ham demirden bir çanakta dövülmüş otlar olur
    ısınmış taşlar olur yazları geceleyin
    sazlar
    kanımda Çiçek Dağı'nı vurur
    doldurur öylece göz yerlerimi inceliğinTenimde iz bırakmış kar kokusu
    terli, muğlak adamların hevesleriyle
    harman edilmiş tenim
    sevinçler artırmışım çiçekli
    ve çiçeksiz bütün dağlardan.
    Sarhoşken bağrıma akıtılan yıldızlar
    özümü çekip ayırmış avuntulardan.
    Şimdi sana bakıyorum, kalabalık gözlerin
    ağlamasan bizi utandıracak sanki dünya
    Valentina Tereşkova
    ve çekik gözlü kadın komandolar
    çünkü üç gün beslendiler senin gözyaşlarınla.Sen ağlarken azığımız çoğaldı
    elledik halkın ağrılarını cesurca
    ağlamasan
    kök inatla kavramıyor toprağı
    boş umutlar içinde pervasız büyüyor kir
    ağlıyorsun ihanete karşı şavkıyor pıçak
    bir pıçak ki sevgilim, Sürmene işidir.Bir şehrin uzak semtleri gibi gözlerin
    üzgün, kara, ayaklanmaya hazır
    ben yaralar kuşanıp katılırım onlara
    onlara katılırım yedek mermi ve şarkılar alarak
    seni alırım sonra her bir yanım çağıldar
    bir oyuna kalkarız sıkılmış yumruklarla
    yazarız duvarlara fırtınalı yazılar.
    Bir gün burda, bu kalktığımız yerde
    kendini yaşamakla taşıran bir güneş kabarcığı
    zonklayan bir atardamar olduğu anlaşılır
    el tutuşmuş çocuklar ki o zaman
    senin gözyaşlarını heyecanla kapışır.
    İsmet Özel
    Sayfa 138 - Tiyo Yayınları
  • Liebknecht’in hapisteyken karısı Rosa Luxemburg'a yazdığı mektup:

    “Ah, Sonitschka! Burada çok keskin bir acı yaşadım. Volta attığım avluya sık sık çuvallarla ya da çoğunluk kan lekeli üniformalar ve gömleklerle yüklü askeri arabalar gelir. Eşyalar buraya yığılır, hücrelere dağıtılır, sökükleri dikilir, arabalara yüklenir ve gerisingeri askere yollanır. Geçen gün, at yerine mandaların çektiği bir araba geldi. Bu hayvanları hiç bu kadar yakından görmemiştim. Bizim öküzlerden daha iri ve güçlüler, kafaları basık, boynuzlarının kıvrımı yayvan, kafatasları bizim koyunlarınkini andırıyor; mandalar iri, yumuşacık gözleri olan simsiyah hayvanlar. Romanya’dan savaş ganimeti olarak getirilmişler. Arabayı süren asker, bu vahşi hayvanları yakalamanın çok güç olduğunu, özgürlüğe alışık oldukları için yük hayvanı olarak işe koşmanınsa daha da güç olduğunu anlattı. ‘Altta kalanın canı çıksın’ sözünü hak edecek biçimde öldüresiye dövülüyorlarmış. Sadece Breslau’da sayılarının yüz civarında olduğu söyleniyor. Romanya’nın bereketli otlaklarına alışmış hayvanlar burada bir tutam sefil samanla besleniyor. Acımasızca her türlü yüke koşuluyor ve kısa zamanda telef oluyorlar.

    Neyse, birkaç gün önce, çuvallarla yüklü bir araba hapishaneye geldi. Öylesine tepeleme yüklüydü ki mandalar arabayı giriş kapısının eşiğinden bir türlü geçiremediler. Zalim bir kişiliği olan görevli asker, kamçısının kalın yanıyla hayvanları öyle vahşice dövmeye başladı ki ustabaşı dayanamayıp şöyle seslendi: ‘Şu hayvanlara hiç merhametin yok mu?’ Asker, ‘Biz insanlara da kimsenin merhamet ettiği yok!’ diye cevap verdi pis bir kahkaha atarak, dönüp hayvanları daha da sert dövmeye devam etti. Sonunda hayvanlar çırpınıp arabayı eşikten atlattılar, ama birisi kanıyordu… Sonitschka, manda derisinin kalınlığı ve sağlamlığı özdeyişlere geçmiştir, düşün artık, derisi yarılmıştı. Yük boşaltılırken hayvanlar yorgunluktan bitkin, hiç kıpırdamadan duruyorlardı ve biri, kanayan, bütün bu süre içinde o kara suratında ve yumuşacık kara gözlerinde ağlayan bir çocuk ifadesiyle önüne bakıyordu. Bu gerçekten de tam olarak, şiddetli bir şekilde cezalandırılmış, üstelik nedenini, niçinini anlayamamış, zulüm ve işkenceden nasıl kaçacağını bilemeyen bir çocuğun ifadesiydi. Hayvan’ın karşısında duruyordum, bana baktı. Gözlerimden yaşlar boşalıyordu. Akıttığım yaşlar, onun gözyaşlarıydı.

    İnsan, ancak canı kardeşinin kederi karşısında, benim bu sessiz ıstırap karşısında çaresizlik içinde titrediğim kadar acıyla titrer.

    Romanya’nın özgür, bereketli, yemyeşil otlakları ne kadar uzak, nasıl sonsuza dek yitirilmiş. Ne kadar farklıydı güneşin ışıltısı, rüzgârın esişi; ne kadar farklıydı kuşların güzelim cıvıltıları, çobanların şarkılı çağrıları. Buradaysa; bu tuhaf, sevimsiz şehirde; boğucu bir ahırda, çürümüş samanla karışık küflü, kusturucu otlar, tuhaf, korkunç insanlar ve dayak, taze yaradan akan kan… Ah! Zavallı mandam! Benim zavallı canım kardeşim! İkimiz de burada öyle güçsüz, öyle hevessiz duruyoruz; ancak acıda, güçsüzlükte ve özlemde ortağız.”