• Hayır, hayır senin aradığın kitaplar değil. Onu nerede bulursan al, eski plaklarda, eski filmlerde ve eski dostlarda; onu doğada ara ve onu kendi içinde ara. Kitaplar bir tür depo gibidir ve biz onlarda unutacağımızdan korktuğumuz şeyleri saklarız. İçlerinde büyülü bir şey yoktur. Büyü, sadece o kitapların anlattıklarındadır, evrenin parçalarını birleştirip bize nasıl elbise gibi sunduklarındadır. Elbette bunu bilemezsin, elbette bunu söylediğim zaman neyi kastettiğimi hâlâ anlayamazsın. Sezgisel olarak haklısın, önemli olan da bu. Üç şey eksik. “Bir: Bunun gibi kitapların neden çok önemli olduğunu biliyor musun? Çünkü onlar nitelikliler. Peki nitelik sözcüğünün anlamı nedir? Bana göre dokusudur. Bu kitabın gözenekleri var. Özellikleri var. Bu kitap mikroskop altına girebilir. Camın altında sonsuz bir bollukla geçen bir yaşam bulursun. Ne kadar çok gözenek olursa, bir yaprak kâğıt üzerine her santimetrekare için doğrulukla kaydedilmiş yaşama ilişkin daha çok olur ve sen daha çok “yazınsal” olursun. Neyse, bu benim tarifim.... İyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. Ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. Kötü olanlar ona tecavüz edip, leşini sineklere bırakır. “İşte şimdi kitaplardan neden nefret edilip korkulduğunu anlıyor musun? Onlar yaşamın yüzündeki gözenekleri gösterirler. Sadece rahatlık içindeki insanlar ay gibi gözeneksiz, tüysüz, ifadesiz yüzleri balmumuyla sıvar. Artık çiçeklerin, kara toprak ve bol yağmurla yetişmek yerine, çiçeklerin sırtından geçinmeye çalıştığı bir zamanda yaşıyoruz. Havai fişekler de, bütün şirinliklerine karşın, yeryüzünün kimyasından gelirler. Yine de biz bir şekilde, çevrimi gerçeğe eriştirmeden, çiçekler ve havai fişeklerden gıdalanarak boy atabileceğimizi sanarız. Herkül ve Antaios’un efsanesini bilir misin? Antaios ayakları yere sağlam bastığı zaman gücü inanılmaz olan dev bir güreşçidir. Fakat Herkül tarafından ayağı yerden kesilip havada tutulduğu zaman ölür. Eğer bu efsanede bizim için, bu şehir için, zamanımız için çıkarılacak bir ders yoksa, ben çılgının biriyim. İşte ihtiyacımız olan ilk şey bunlar. Nitelik, bilgi dokusu.” “Ya ikincisi?” “Boş zaman.” “Ama izinli olduğumuz bir sürü saatimiz var.” “İzin, evet, fakat ya düşünmeye zaman? Eğer tehlikeden başka bir şey düşünemeyeceğin bir hızla, saatte yüz mille araba kullanmıyorsanız, o zaman bir oyun oynuyorsunuz ya da dört duvarlı televizörle tartışamadığınız bir odada oturuyorsunuzdur. Neden? Televizör ‘gerçek’tir. Dolayımsız ulaşır ve çok boyutludur. Sana ne düşünmen gerektiğini söyler, bombardıman eder. O haklı olmalı. Çok haklı görünür. Seni kendi vardığı sonuçlara o kadar hızla sürükler ki zihninin, ‘Bu ne saçmalık!’ diye protestoya zamanı olmaz.” “Sadece ‘aile’, ‘insan’dır.”...
    “Bunun için Tanrı’ya şükret. Onları, ‘Bir dakika durun,’ diye kapatabilirsin. Onlara Tanrı’yı oynarsın. Fakat TV oturma odasına bir tohum ektikten sonra onun sizi kavrayan pençesinden kendisini kurtaran olmuş mu? Sizi istediği biçimde yetiştirir! Tıpkı bir dünya kadar gerçek bir ortamdır. Gerçek haline gelir, gerçektir de. Kitaplar mantıkla mağlup edilebilir. Fakat bütün bilgim ve şüpheciliğime rağmen, o inanılmaz oturma odasının bir parçası olduğumda, tam renkli ve üç boyutlu yüz kişilik bir senfoni orkestrasıyla tartışma şansım hiç olmadı. Gördüğün gibi, benim oturma odam badanalı dört duvardan oluşuyor...
    “Eğer üçüncü gerekli olan şey bize verilebilirse. Bir, söylediğim gibi bilginin niteliği. İki, onu hazmedebilmek için gerekli zaman ve üç; ilk ikisinin birbirini etkilemesinden öğrendiklerimize dayanan edimlerde bulunabilme hakkı...
  • "Endişe, bacağıma dolanan kara bir köpek gibi beni bırakmıyordu."
  • 466 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Grizu
    muzaffer oruçoğlu'nu tohum,kitabı ile tanıdım sevdim,sonrasında özgür ve çıplak,gül,demir ve çığlık,mengene,kangurular, newroz kitaplarını da okuyarak,iyi bir oruçoğlu okuru oldum diyebilirim. yazarlığının yanı sıra,resim sanatın da da usta olduğunu gösterdi.6 ülke de 60 a yakın kişisel sergisi, 13’ü roman, 7’si şiir, 2’si masal olmak üzere 30 kitabı yayımlandı.
    2011 yılı Abdullah Baştürk işçi edebiyat ödülü ,Grizu 4 ciltlik romanına verildi.
    İşte işçi ödülü almış bu kitabı sizlere anlatmaya çalışacağım.
    Kardelen yayıncılık tarafından 2005 de basılmış olup,ana karakterler ise :kör cemal,oğlu Hurşit,anası esma,eşi Zehra,kızı kumru,madenkeşler :emin emmi,dingil ali,Devrekli bayram,Selman vb İngiliz şirket sahipleri,onların uşakları cabbar,kosor,serdar,Tahsin vb deli Davut,tilki elif,cebeli ağa gibi yan karakterler ile de dolu dolu akıcı dil,eski hikayelerle süslü,işçilerin dilinden ,gözünden yazmış oruçoğlu…
    Dönem Abdülhamit devri,kara elmas yeni yeni gün yüzüne çıkıyor,ufukta Rusya harbi var,gemilere bol miktarda kömür lazım,ezilenlerin kat be kat sömürüleceği anlamına gelen bu harp ve icatı yazmak sınıfının yazarı oruçoğluna düşerdi.
    Adet olduğu üzre ,konumuz madenler ve dolayısıyla işçiler olduğuna göre,kıyaslama yapmak istiyorum ki ,başkanlık diye yırtınanlar,Abdülhamit dönemine geri dönmek isteyenler bugün ne durumdalar..kitabı okuyanlar da görecek köylere katırlarla göçükten,patlamalardan ötürü cesetler taşımışlar,eşlerine musallat olmuşlar,onların gönlünü eğlendirmeyenleri kötü kadınlıkla yaftalayıp,dünyalarını zehir etmişler..o dönem ve ya bu dönem şartlar aynı ,gavur,ecnebi diye kınanan bir Avrupa ülkesi ile Türkiye li maden işçilerinin durumu karşılıklı okuma yaparak anlamaya çalışalım.kaynak ise uluslar arası çalışma örgütü (ilo)
    ALMAN MADENCİ
    TÜRKİYELİ MADENCİ
    MAAŞ Ülkedeki madencilerin aylık maaşları 2 bin Euro ila 4 bin Euro (6 bin 12 bin TL) arasında değişiyor. Sendikalı olan mandecilerin aylık maaşları 1300 TL’den başlıyor. En yüksek maaş ise 2250 TL.
    KASK Fiber-glass malzemeden yapılan kaskların içinde yer alan koruma kafesi güvenliği en üst seviyeye çıkarıyor. Ayrıca hafif olan bu kaskların içinde yanmaz bir kaplama kullanılıyor. Birçok maden ocağında kullanılan kasklar plastik malzemeden yapılıyor. İçinde hiçbir koruma bulunmayan bu kaskların güvenlik seviyesi oldukça düşük.
    MASKE Felaket anlarında madencilerin can simidi olan maskelerde yer alan özel filtreler, karbonmonoksiti süzüyor. Böylece madencilerin nefes alabilmesi sağlanıyor. Türkiye’deki madencilerde genellikle karbonmonoksit filtreli maske bulunmuyor.
    FENER Kasklara monte edilen fenerde az enerji harcayan 5 wattlık LED teknolojisi kullanılıyor. Bu ışıklar gücünü madencilerin kemerlerindeki bataryalardan alıyor. Kasklarda yer alan ampullerde akkor teknolojisi kullanıldığı için enerji tüketimi daha fazla ve ömrü daha kısa.
    TULUM Yangınlara karşı dayanıklı olarak tasarlanan tulumlar, özel bir yağlı kumaştan yapılıyor. Anti statik özelliğe de sahip olan tulumların diz ve dirsek bölgelerinde koruma tamponları bulunuyor. Kumaştan dikilen tulumların, yangına karşıla dayanıklılığı bulunmuyor. Bu yüzden madencilere ekstra bir güvenlik sağlamaktan uzak.
    SAAT Madencilerin kaç metre derine indiğini gösteriyor. Bazı saatlerdeyse nabız ölçme özelliği de bulunuyor. Fiyatları 400 TL civarında. Türkiye’deki madenciler daha çok 20 TL değerindeki Casio F-91W kullanıyor. Elektronik olan modelin en büyük özelliği ışıklandırması.
    KEMER Madencilerin en hayati donanımları kemerlerinde bulunuyor. Kontrol odası kemerlerin üzerinde bulunan cihazlarla madencileri takip ediyor. Türkiye’deki madencilerin kemerlerinde sadece kaskta yer alan fenerin bataryası bulunuyor. Farklı bir cihaz yer almıyor.
    İLETİŞİM Madenciler kontrol odası ve diğer madencilerle iletişime geçebiliyor. Fiber altyapı sayesinde görüşmeler kesintisiz yapılabiliyor. İletişim için bir araçları bulunmuyor. Sadece amirlerde bulunan telsizler kullanılabiliyor.
    BOT Madencilerin üzerindeki en pahalı giysilerden biri olan botlarda, su geçirmiyor ve kaygan zeminde maksimum tutuş sağlıyor. Bu botların ezilmeye karşı dayanıklılığı da var. Türkiye’deki madenciler genellikle bot yerine plastik çizme kullanılıyor. Her ne kadar bu çizmeler su geçirmese de ortopedik özellikte değil.
    SONUÇ 40 yıl sonra sadece 2013’te 3 madenci hayatını kaybetti. 40 yıldan beri Türkiye’de 3 binden fazla madenci hayatını kaybetti.

    Abdülhamit dönemini okuduğumuz grizu romanı ise yukarda ki şartların milyon kat kötü halinden oluşmakta..
    Oruçoğlu romanların da bir estetik vardır.eserlerin de kadınlar ön plandadır.toplumsal sorunları vurguladığı gibi değiştirmenin,dönüştürmenin de yolunu karakter vasıtası ile okura iletir. Emile Zola`nın Germinal romanının Batı edebiyatında anlamı ne ise, Türkiye edebiyatında da Grizu odur.işçi sınıfının romanını yazan bu değerli kalemin kitaplarını okumayan varsa,okunacak listesine eklemelerini öneririm.öneriyorum çünkü ,kitaplarında ki akıcı dili,bilgi hazinesiyle okuyucuya kendisini farklı hissettiriyor.

    Grizu 1 (2005)
    Grizu 2 (2006)
    Grizu 3 (2007)
    Grizu 4 (2011)
    Kitaptan bir alıntı ile yazarın dilini,kitapseverlere anımsatalım…
    Aşk halini, kendi kıyametini yaşıyordu toprak. Büyük alt üst oluşlara, ateşe ve uğultuya durmuştu. Kum gibi çoğalan, yığılan, savrulan canlılar, binbir biçimde, toprağı iğfal ediyor, kudurtuyor, kıtlığa ve berekete taşıyordu. Gömülen insanlar parçalanıyor, gözle görünmez milyonlarca canlıya dönüşüyor, toprağı kaynatıyor, mayalıyor, döllüyor, doğuma hazır hale getiriyordu.
    Toprakta her canlıya ait her şey vardı ve hiçbir canlıya ait hiçbir şey yoktu. Toprağın üstünde yaşayan insan, toprağın bu akıl almaz kargaşasından habersizdi. Bir gün bu kargaşaya katılacağını, kendi yaşam tarihine bu kargaşanın içinden, bu kargaşanın vicdanıyla bakıp, gerçek durumu anlayacağını ve acı acı gülümseyeceğini aklının ucundan bile geçirmiyordu. İnsanı bu hale getiren şey neydi? Ne yapmak istiyordu insan?

    Uzun süre hapishane yaşamı yaşayan Oruçoğlu hapishaneden çıktıktan sonra kendisini edebiyata verir. Kendisini kimi zaman edebiyatın, kimi zamanda siyasetin içinde bulduğunu söyleyen Oruçoğlu tüm yaşamı boyunca bu ikisinden de kopamaz.
    İyi okumlar
    Gürbüz Deniz
  • 48 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Aydın nedir? Kime denir? Terminolojideki tanımını boşverin ve kendi İdeal Aydın tanımınızı yapın lütfen.


    Benim için Aydın, aydınlatandır. Gücünü mabadından değil, yüreğindem alandır. Kapalı yolları açan değil, yolların kapanmasına izin vermeyendir. Tekil değil, çoğuldur. Sesi kısık değil, gürdür. Kalbi gevşek değil, merttir. Ot gibi yaşayıp, saman gibi sararan değil, aldığı sıfatın hakkını verendir. Dümdüz değildir, köşeleri vardır. Tohum eken, umut yeşertendir. İnsanın,  varlık sebebini anlamlandırandır. Ben değil, biz diyendir. Adamsendeci değil, önemseyendir. Başkasının derdiyle dertlenendir. Elini taşın altına koyandır. Korkmayandır. Masum gemiler batarken, filikasıyla yanaşıp boğulmaktan kurtarandır. Seyirci değil, aktördür. Emirer değil, gönül Fatihi'dir.

    Daha bir çok şey sayarım ama neye yarar? Doğasında bu kadar meziyet taşıyan bir kavramın günümüzdeki anlamı, beş tane harfin yan yana gelmesiyle oluşan ses topluluğundan başka bir şey değil.  İçi boşaltılmış, amacından şaşmış, âdeta boş bir teneke…

    Birileri, birilerine bu unvanı layık görmüşse, o birileri sorumluluğunun farkına varıp, bu unvanın hakkını vermeli. Çünkü  Aydın konuştu mu, toplum konuşmuş demektir. Aydın itiraz etti mi, toplum itiraz etmiş demektir. Yani demem o ki, Aydın solo söyler ama sesi koro gibi çıkar.  Böylesi güce sahip olanlar neredeler? Öğretmenler, doktorlar, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler, bilim insanları neredeler? Uyuyanları neden uyandırmıyorlar? İnsanlara karşı bu kadar sorumluyken neden kabuklarından dışarıya çıkmıyorlar? Bunu sadece kendi ülkemiz için söylemiyorum, tüm dünya ülkeleri için söylüyorum. Zulümler, haksızlıklar, usulsüzlükler,  savaşlar, tecavüzler ve bin bir türlü melanetler işlenirken, birilerine “Suçluyorum” diye açık mektup yazacak babayiğitler nerede? Fikir işçileri nerede?

    Bahçemizin halini görüp, bahara hasret kaldığımızı görmüyorlar mı?

    Görüyorlar. Ama umursamıyorlar. Çünkü onlar, gerçek anlamından çok uzaklaşmış ‘Aydın’ kimliğinin hülyalarında günlerini gün ediyorlar. Ama gün gelecek Aydın diye geçinenlerin esamesi okunmazken, Emile Zorla gibi Aydınlar, dünya var oldukça yaşatılacaktır.  


    Kitabın teferruatına girmiyorum. Fransa Cumhurbaşkanına yazılmış bir mektup. Bir çok incelemede de teferruatlı anlatmış arkadaşlar zaten. Tüm kitap boyunca benim tek odaklandığım nokta Emile Zorla oldu. Onun adalet duygusu, sahip olduğu gücü sonuna kadar kullanma azmi…
    İtibarını, kariyerini hatta hayatını bile düşünmeden, doğru olduğuna inandığı şeyi yapması... İşte tüm bunlar, gerçek Aydın budur delirtiyor insana. Bu yüzden bu kadar durdum Aydın kavramı üzerinde. Çünkü kitabı okurken yapılan haksızlıkarı, iftiraları,  mizansen amaçlı kurulmuş mahkemeleri görünce şaşıp kalıyorsunuz, ama en çok tüm haksızlıklara karşı cesurca itiraz eden birini görünce şaşırıyorsunuz. Öyle bir hale gelmişiz ki haklının yanında, güçlünün karşısında olmak insanı şaşırtır olmuş. Hâlbuki, insan onuruna yakışan haklının yanında olmak değil midir? Bugün başkasının uğradığı haksızlığa, yarın biz maruz kaldığımızda kendimizi savunabilecek yüzümüzün olması için, bugün haksızlığa uğrayan kim varsa onların haklarını, kendi hakkımız gibi savunmak biz insanların  temel prensibi olmalı. Umarım olur. Bunu kendim için de diliyorum.

    Bazıları için kara bir leke, bazıları içinse iftihar sebebi olan bu kitabı okuyunuz, özümseyiniz. Sağlıcakla…
  • * Kutsal Kitap, Eski Anlaşma (Tevrat), Yaradılış 1-3,

    Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde hareket ediyordu. Tanrı, “Işık olsun” diye buyurdu ve ışık oldu. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı. Işığa “gündüz”, karanlığa “gece” adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.
    Tanrı, “Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın,” diye buyurdu. Ve öyle oldu. Tanrı gök kubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları, üstündeki sulardan ayırdı. Kubbeye, “gök” adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu.
    Tanrı, “Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün,” diye buyurdu ve öyle oldu. Kuru alana “kara”, toplanan sulara “deniz” adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Tanrı, “Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar, türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin,” diye buyurdu ve öyle oldu. Yeryüzü bitkiler, türüne göre tohum veren otlar, tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları yetiştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve üçüncü gün oluştu.
    Tanrı şöyle buyurdu: “Gök kubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri mevsimleri, günleri, yılları göstersin.” Ve öyle oldu. Tanrı büyüğü gündüze, küçüğü geceye egemen olacak iki büyük ışığı ve yıldızları yarattı. Yeryüzünü aydınlatmak, gündüze ve geceye egemen olmak, ışığı karanlıktan ayırmak için onları gök kubbeye yerleştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve dördüncü gün oluştu.
    Tanrı, “Sular canlı yaratıklarla dolup taşsın, yeryüzünün üzerinde, gökte kuşlar uçuşsun,” diye buyurdu. Tanrı büyük deniz canavarlarını, sularda kaynaşan canlıları ve uçan çeşitli varlıkları yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü. Tanrı, “Verimli olun, çoğalın, denizleri doldurun, yeryüzünde kuşlar çoğalsın,” diyerek onları kutsadı. Akşam oldu, sabah oldu ve beşinci gün oluştu.
    Tanrı, “Yeryüzü çeşit çeşit canlı yaratık, evcil ve yabanıl hayvan, sürüngen üretsin” diye buyurdu. Ve öyle oldu. Tanrı çeşit çeşit yabanıl hayvan, evcil hayvan, sürüngen yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü.
    Tanrı, “Kendi suretimizde, kendimize benzer insan yaratalım,” dedi, “denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.”
    Tanrı insanı kendi suretinde yarattı, onu Tanrı’nın suretinde yarattı. Onları erkek ve dişi olarak yarattı. Onları kutsayarak, “Verimli olun, çoğalın,” dedi. “Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun. İşte yeryüzünde tohum veren her otu, tohumu meyvesinde bulunan her meyve ağacını size veriyorum. Bunlar size yiyecek olacak. Yabanıl hayvanlara, gökteki kuşlara, sürüngenlere -soluk alıp veren bütün hayvanlara- yiyecek olarak yeşil otları veriyorum.” Ve böyle oldu. Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve altıncı gün oluştu.
    Gök ve yer bütün öğeleriyle tamamlandı. Yedinci güne gelindiğinde Tanrı yapmakta olduğu işi bitirdi. Yaptığı işten o gün dinlendi. Yedinci günü kutsadı. Onu kutsal bir gün olarak belirledi. Çünkü Tanrı o gün yaptığı, yarattığı bütün işi bitirip dinlendi.

    Göğün yerin yaratılış öyküsü:
    RAB Tanrı göğü ve yeri yarattığında, yeryüzünde yabanıl bir fidan, bir ot bile bitmemişti. Çünkü RAB Tanrı henüz yeryüzüne yağmur göndermemişti. Toprağı işleyecek insan da yoktu. Yerden yükselen buhar bütün toprakları suluyordu. RAB Tanrı Âdem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğu üfledi. Böylece Âdem yaşayan varlık oldu.
    RAB Tanrı doğuda, Aden’de bir bahçe dikti. Yarattığı Âdem’i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında yaşam ağacıyla iyiyle kötüyü bilme ağacı vardı.
    Aden’den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. İlk ırmağın adı Pişon’dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar. Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur. İkinci ırmağın adı Gihon’dur, Kuş sınırları boyunca akar. Üçüncü ırmağın adı Dicle’dir, Asur’un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat’tır.
    RAB Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Âdem’i oraya koydu. Ona, “Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin,” diye buyurdu, “ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.”
    Sonra, “Âdem’in yalnız kalması iyi değil,” dedi, “ona uygun bir yardımcı yaratacağım.” RAB Tanrı yerdeki hayvanların, gökteki kuşların tümünü topraktan yaratmıştı. Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Âdem’e getirdi. Âdem her birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı. Âdem bütün evcil ve yabanıl hayvanlara, gökte uçan kuşlara ad koydu. Ama kendisi için uygun bir yardımcı bulamadı. RAB Tanrı Âdem’e derin bir uyku verdi. Âdem uyurken, RAB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapattı. Âdem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem’e getirdi. Âdem, “İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir,” dedi, “ona ‘kadın’ denilecek, çünkü o adamdan alındı.” Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak. Âdem de karısı da çıplaktılar, henüz utanç nedir bilmiyorlardı.
    RAB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, “Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?” diye sordu. Kadın, “Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz,” diye yanıtladı, “Ama Tanrı, ‘Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz,’ dedi.” Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz,” dedi, “çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.”
    Kadın ağacın güzel meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi. İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yapraklarını dikip kendilerine önlük yaptılar.
    Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı’nın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler. RAB Tanrı Âdem’e, “Neredesin?” diye seslendi. Âdem, “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim,” dedi. RAB Tanrı, “Çıplak olduğunu sana kim söyledi?” diye sordu, “sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” Âdem, “Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim,” diye yanıtladı. RAB Tanrı kadına, “Nedir bu yaptığın?” diye sordu. Kadın, “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim,” diye karşılık verdi. Bunun üzerine RAB Tanrı yılana, “Bu yaptığından ötürü, bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacaksın,” dedi, “karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun toprağına saldıracaksın.” RAB Tanrı kadına, “Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim,” dedi, “ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” RAB Tanrı Âdem’e, “Karının sözünü dinlediğin ve sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi,” dedi, “yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek, yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.”
    Âdem karısına Havva adını verdi. Çünkü o bütün insanların annesiydi. RAB Tanrı Âdem’le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi. Sonra, “Âdem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu,” dedi, “artık yaşam ağacına uzanıp meyve almasına, yiyip ölümsüz olmasına izin verilmemeli.” Böylece RAB Tanrı, yaratılmış olduğu toprağı işlemek üzere Âdem’i Aden bahçesinden çıkardı. Onu kovdu. Yaşam ağacının yolunu denetlemek için de Aden bahçesinin doğusuna keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.
  • Umutsuz olmak kolaydır. Umutsuz olursun ve çekilirsin köşene. O durumda bir şey yapmak gerekmez. Çabalayan ya da direnen bir umutsuz gülünç bir adam değil midir? Sorumlu insanların umutsuz olmak gibi bir lüksü yoktur. Gün olur kırılırsın, içini kara bulutlar basar. Bir süre öyle kalırsın. Az sonra düşersin yola. Yarattığın her küçük etki ya da attığın her küçük tohum geleceğin insanı için yaratılmış bir olanaktır. Varolmak adına kendini yoketmek bile diyebiliriz istersen buna. Dostoyevski Karamazov Kardeşler'in başına kutsal metinlerden aldığı bir sözle girer: "Bir buğday tanesi yokolmazsa bir buğday tanesi olarak kalır, yokolursa bereketli ürün verir."