• "Doğrudur, mesleğine âşık bir baytar ve armatür bir büyülog olan Seyfettin Bey buraya ilk geldiğinde, maksadı büyük bir labirentuvar kurup hayvanlar üzerinde ilmî tetkikler yapmaktı. Hatta bu yolda epey para ve emek de sarfetti. Fakat bir müddet sonra çalışmaları yavaş yavaş hayvanlar âleminden nebatlar âlemine kaydı. Bunun sebebi, zannımca, bir gün kendi ağzından dinlemek bahtiyarlığına erdiğim ve bizzat onun icadı olan TÜRTEMEL (Türlerin Temeli) nazariyesinde gizlidir. Dar-ı Vin nam meşhur İngiliz âliminin isbat ettiği üzre, insanoğlu maymundan, yani hayvandan südur etmiştir, ki Seyfettin Bey’in hayvanata olan müstesna ilgisinin esas sebebi de zaten budur: O hakikî bir hümâ-yı nisid idi ve insanı anlamak için evvela hayvanı anlamak gerektiğini gayet iyi biliyordu. Dolayısıyla, heyecanlı bir hayranı ve takipçisi olduğu Dar-ı Vin’in nazariyesi üzerinde uzun ve teferruatlı tetkiklerde bulundu. Fakat, kaderin garip bir cilvesidir, bu tetkikler neticesinde vardığı nokta, çok sevdiği, âdeta taptığı Dar-ı Vin’i reddetmeye götürdü onu. Dar-ı Vin çok mühim bir noktada yanılıyordu: Dünya üzerindeki hayat evvela denizlerde başlayıp oradan karaya ve havaya yayılmamıştır. Hayatın esas kaynağı, elbette ki hak olan arz, yani toprak, ve hatta toprağın en derinleri, yerin yedi kat altıdır. Nitekim hak kitabı olan Kuran-ı Kerim’de de topraktan geldiğimiz ve nihayetinde toprağa döneceğimiz yazmaz mı? Hak Teala ‘Kün!’ dediğinde, ilk önce kara mahlukları husule gelmiş, daha sonra bu mahlukların kimisi suya, kimisi havaya sıçramışlardır. İmdi, Seyfettin Bey’in fikrine göre, birşeyi layıkıyla anlayabilmek için, onun esasına inmek lazımdır. Dolayısıyla, insanı anlamak için maymuna, maymunu anlamak için kurbağaya, kurbağayı anlamak için böceğe, böceği anlamak için de elbette nebata bakmak icabeder. Herşeyin başı nebattır. Toprağın kara bağrında tuttuğu, müşfik bir ana gibi besleyip esirgediği tohum, hayatın en özlü hülasasıdır. Zaten bu yüzden nebatlar köklerini toprağın derinlerine salarlar. Söyle, sen hiç kökleri topraktan dışarı, havaya doğru inkişaf etmiş bir nebat gördün mü, Beyim? Hayvan ve insan, köklerinden kopmuş, öz benliğini unutmuş, esas tabiatlarının aksine hareket eden, dolayısıyla da er geç yokolmaya mahkûm, zavallı mahluklardır. Hele hele uçan kuşu taklide uğraşan insan, çorağa düşmüş yoz bir tohumdur ve dünya üzerindeki günleri sayılıdır. İstikbaldeki efendilerimizin önünde eğilelim, çünkü dünya günün birinde nebatlara kalacak. Bizim marazlı bedenlerimiz toza toprağa karışıp yokolmuşken, onlar bizim etimiz ve kemiğimizle beslenerek dünya üzerinde devlet ve afiyetle hüküm sürüyor olacaklar.”

    Bahçıvan bu noktada konuşmasına ara verip, o anda yanından geçmekte oldukları ufak saksıya dikilmiş, cılız bir bitkinin önünde saygılı bir tavırla yerlere kadar eğildi. İbrahim Nemrûd kısa bir duraksama geçirdi ona katılıp katılmamakta, sonra omuzlarını silkerek hafif bir baş selamı vermekle yetindi. Saksının üzerine iliştirilmiş karton etikette Osurukotu yazdığını gördü biraz daha dikkatli bakınca ve aynı anda havadaki iç bulandırıcı kokuyu hissederek yüzünü buruşturdu. Bahçıvan sürdürdü konuşmasını.

    “Seyfettin Bey, Dar-ı Vin’in nazariyesini bu şekilde tashih ettikten sonra, bir adım ileriye gitti ve nebatların cemiyet hayatı hakkında kendi nazariyesini geliştirdi. Bu gördüğünüz seranın inşaı da işte bu zamana rastlar. Kendisinin bu konuda yazılmış İÇNEBAT (İçtimaiyat-ı Nebatiye) adında yedi ciltlik bir eseri vardır. Bu dev eser, maalesef henüz neşrolunamadı, elyazması halinde müstakbel naşirini bekliyor. Farkındasınız, dahiyane bir sıçramayla, büyülûjiden sosyulûjiye geçmiş oluyordu böylelikle Seyfettin Bey. Ama zaten deha kendisini biz sıradan insanlar için tahayyülü bile imkânsız olan böyle keyfî sıçramalarda göstermez mi? Seyfettin Bey’in bu nazariyesi, insanlık için çok mühim bir terakkidir, çünkü filhakika nebatlar âlemi bize kendi cemiyet hayatımız hakkında fevkalade kıymetli malumatlar verir. Nebatlar da, tıpkı biz insanlar gibi, fert olarak, ama cemiyetler halinde, birbirleriyle dayanışma ve yardımlaşma içinde yaşayan mahluklardır. Onlar da doğarlar, büyürler, bir iş tutarlar, evlenip çoluk çocuğa karışırlar, hatta zaman zaman boşanırlar ve nihayet vadeleri dolunca da ölürler. Bu düzen her ne kadar ilk bakışta görülemese de böyledir. Şuradaki acura bakın, mesela. Ben bunun çocukluğunu bilirim. Parmak kadardı o zamanlar, şimdi büyüyüp serpildi, yakında damat olacak. Yahut şu hercaî menekşe… Gençliğinde çok canlar yaktı."
  • Bir kovucu Mısır halifesine Musul padişahının: huri gibi bir cariyesi olduğunu söyleyip dedi ki: Onun bir cariyesi var ki âlemde onun gibi güzel yok. Güzelliğinin haddi yok söze sığmaz anlatılmaz ki. İşte resmi şu kâğıtta bir bak! O ulu halife kâğıttaki resmi görünce hayran oldu elindeki kadeh düştü.

    3835. Derhal Musul'a büyük bir orduyla bir er gönderdi. Eğer o ay parçasını sana teslim etmezse orasını tamamiyle yak yık. Verirse bir şey yapma bırak yalnız o ay parçasını getir de yeryüzündeyken ayı kucaklayayım dedi. Er binlerce Rüstem'le davul ve bayraklarla yola düştü Musul'a yollandı. Sayısız asker şehri mahvetmek üzere tarlama çevresine üşüşen çekirgeler gibi oraya üşüştüler.

    3850. Elçi gelip maksadı söyleyince o erkek padişah dedi ki: Bu suret eksik olsun tez götür. Ben iman ahdında puta tapanlardan değilim. Putun puta tapanda olması daha doğru. Elçi kızı getirince o yiğit er derhal âşık oldu. Aşk bir denizdir gökyüzü bu denizde bir köpük. Aşk Yusuf'un havasına kapılan Zeliha gibi insanı hayran eder. Gönüllerin dönüşünü aşktan bil. Aşk olmasaydı dünya donar kalırdı.

    3860. O yiğit er de kuyuyu yol sanmış çorak yerden hoşlanmış oraya tohum ekmeye kalkışmıştı. O yatıp uyuyan rüyada bir hayal görür onunla buluşur düşü azar. Uyanıp kendine gelince görür ki o oyunbazlık uyanıkken olmamış. Vah der beyhude yere erlik suyumu zayi ettim o işveli hayalin işvesine kapıldım. O yiğit er de beden yiğidiydi asıl erliği yoktu. O yüzden erlik tohumunu öyle bir kuma saçtı gitti.

    3865. Aşk bineği yüzlerce gemi atmış ölümden bile korkmam diye nara atmaktaydı. Aşk ve sevdada Halifeden pervam bile yok. Varlığımla ölümüm birdir bence diyordu. Fakat böyle ateşli ateşli ekmeye kalkışma. Bir iş eriyle danış. Fakat meşveret nerde akıl nerde? Hırs seli adama yıkık yerleri kazdırır tırnaklarını uzatır. Bir güzele âşık olanın önünde de sed vardır ardında da. öyle adam artık önünü ardını az görür.

    3875. O yiğit er de Musul'dan döndü yola düştü. Yolda bir ormana bir yeşilliğe geldi. Aşk ateşi öyle bir parlamıştı ki yerle göğü fark etmiyordu. Çadır içinde o ay parçasına kasdetti. Akıl nerde Halifeden korkma nerde? Şehvet bu ovada davul dövdü mü akıl dediğin ne oluyor ki a turpoğlu turp: Yüzlerce halife o anda o erin ateşli gözüne bir sinekten aşağı görünür.

    3880. O kadına tapan er şalvarını çıkarıp cariyenin ayak ucuna oturdu.
    Aleti dosdoğru gideceği yere giderken orduda bir gürültü bir kızılca kıyamettir koptu. Er sıçradı götü başı açık bir halde ateş gibi Zülfikar elinde dışarı çıktı. Birde ne görsün ormandan kara bir erkek aslan kendisini ordunun içine kapmış koy vermiş. Atlar ürküp köpürmüşler her çadır ve ahır yeri yıkılmış herkes birbirine girmiş.

    3885. Erkek aslan ormanın gizli bir yerinden fırlamış havaya deniz dalgası gibi tam yirmi arşın sıçramıştı. Er pek yiğitti aldırış bile etmeden sarhoş bir erkek aslan gibi aslanın önünü kesti. Kılıçla bir vurdu başını ikiye böldü. Derhal o ay yüzlü dilberin bulunduğu çadıra koştu. O hurinin yanına gelince aleti hâlâ dimdikti. Öyle bir aslanla savaştı da erliği yine sönmedi hâlâ ayaktaydı.

    3890. O tatlı ve ay yüzlü güzel onun erliğine şaşıp kaldı. istekle ona kendisini teslim etti. O anda o iki can birleştiler. Bu iki canın birbirleriyle birleşmesi yüzünden gayıptan bir başka can gelir erişir. Kadının rahminde meniyi kabule mâni bir şey yoksa bu can doğuş yoliyle gelir yüz gösterir. Her nerde iki adam sevgiyle yahut kinle birleşseler bir üçüncü can mutlaka doğar.

    3900. Kadının canı da kıyamet gününü bekler erkeğin canı da. Bu âlemde emeklemen nedir ki? Daha çabuk adım at. O er o yalancı sabah yüzünden yolunu kaybetti de sinek gibi ayran kabına. düştü işte. Birkaç gün murat alıp murat verdiler. Fakat sonra o büyük suçtan pişman oldu. Ey güneş yüzlü bu işe dair Halifeye bir şey söyleme diye cariyeye yemin verdi. Halife cariyeyi görünce sarhoş oldu onun tası da damdan düştü. Halife buluşmayı diledi bu maksatla o cariyenin yanına gitti. Onu andı aletini kaldırdı. O cana canlar katan o sevgisini gittikçe artıran güzelle buluşmaya niyetlendi. Kadının ayakları arasına oturdu. Oturdu ama takdir zevkinin yolunu bağladı.

    3945. Farenin catırdısı kulağına değdi. Aleti indi uyudu şehveti tamamiyle kaçtı. Bu ıslık yılan ıslığı olmasın çünkü hasır kuvvetle oynamakta dedi. Cariyeciğin Halifenin şehvetinin zayıflığını görüp o beyin kuvvetini hatırına getirerek gülmeye başlaması ve Halifenin bu gülüşten bir şey anlaması.. Cariye Halifenin gevşekliğini görünce kahkahalarla gülmeğe başladı. O erin aslanı öldürüp geldiği halde hâlâ aletinin inmediğini hatırladı. Kahkahası arttıkça arttı uzadıkça uzadı. Kendini tutmaya çalışıyordu ama bir türlü dudaklarını kapatamıyordu ki.

    3950. Esrara alışık olanlar gibi boyuna gülüyordu. Kahkaha kârına da üstün gelmişti ziyanına da. Ne düşündü aklına ne getirdiyse fayda vermedi; aklına getirdiği şeyler de gülmesini artırıyordu. Sanki bir selin bendi birden yıkılmıştı. Ağlayış gülüş gönlün gamı neşesi.. Bu ki her birinin ayrı bir madeni vardır. Her birinin bir ayrı mahzeni vardır ve o mahzenin anahtarı kapalı kapılan açan Tanrı'nın elindedir. Bir türlü gülmesi dinmiyordu. Nihayet Halife alındı huysuzlandı.

    3955. Hemencecik kılıcını kınından sıyırdı. Habis dedi neden gülüyorsun? Söyle. Bu gülüşten gönlüme bir şüphe düştü. Hileye kalkışma doğru söyle.Yalanla beni kandırmaya kalkışırsan yahut boş bir bahane icat edersen Ben bunu anlarım gönlümde bunu anlayan bir nur vardır. Doğruyu söylemek gerek vesselam.' Bil ki padişahların gönüllerinde ulu bir ay vardır. Bazı bazı gaflet yüzünden bulut altına girer ama ehemmiyeti yok.

    3965. Cariye âciz kalınca ahvali anlattı. O yüz Zâl'e bedel olan Rüstem'in erliğini söyledi.Yoldaki gerdeği o sırada vukua gelen halleri bîr bir nakletti. Erin kılıcını çekip gidişini aslanı öldürdükten sonra gelişini aletinin hâlâ gergedan boynuzu gibi ayakta olduğunu söyledi. Ondan sonra namuslu Halifenin gevşekliğini ve farenin bir çıtırtısından aletinin söndüğünü görünce dayanamayıp güldüğünü bildirdi. Tanrı sırları meydana çıkarır. Mademki sonunda bitecek kötü tohum ekme. Padişahın işi anlayınca o hıyaneti örtüp affetmeyi ve kendisinin Musul padişahına zulmettiği için "Kim kötülük ederse kendine eder" ve "Şüphe yok rabbin gözetleme yerindedir seni görür" âyetleri mucibince bu kötülüğe uğradığını anlayıp intikam almaya kalkışırsa bu zulüm ve tamahın cezasını çektiği gibi o intikamın cezasına da uğrayacağını kestirerek cariyeyi o beye vermeyi kurması

    3995. Padişah kendi kendisine suçunu kabahatini kızı ele geçirmek için ettiği ısrarı anıp tövbe etti Tanrı'dan yarlıganmak diledi. Dedi ki: Başkalarına yaptığım şeyler ceza haline geldi bana gelip çattı. Mevkiime güvenip başkalarının eşine kasdettim. Bu kasıt bana döndü kuyuya düştüm. Başkasının kapısını dövdüm o da tuttu benim kapımı dövdü. Kim başkalarının karısına kötülük ederse bil ki kendi karısına pezevenklik eder.

    4010. Rabbimiz biz nefsimize zulmettik bir hatada bulunduk. Ey merhameti büyük Tanrı bize acı! Ben onu affettim sen de yeni suçumu da affet eski suçlarımı da. Sonra cariyeye sakın dedi bu senden duyduğum sözü kimseye söyleme. Seni beyinle evlendireceğim. Tanrı hakkı için sakın bu hikâyeyi bir daha anma. Anma da o benden utanmasın. Çünkü o bir kötülükte bulundu ama yüz binlerce de iyilik etti.

    4015. Ben onu defalarca sınadım ona senden de güzel kadınları emniyet ettim. Hiç dokunmadı. Bu olan şey benim yaptığımın cezası. Bundan sonra o beyi huzuruna çağırdı. Âlemi: kahretmeyi düşünen hışmını yendi. Ona kabul edilecek bir bahane buldu. Dedi ki: Ben bu cariyeden soğudum. Sebebi de şu: Çocuğumun anası bu cariyeyi kıskanmada âdeta bir tencere gibi kaynayıp durmada yüzlerce sıkıntılara uğradı.

    4020. Oğlumun anasıdır onun nice hakları vardır. Böylece cevir ve cefalara lâyık değildir o. Kıskançlığa başladı kanlar yutmada. Bu cariye yüzünden pek şiddetli acılara düştü. Hâsılı bu cariyeyi birine vereceğim. Buna karar verdikten sonra azizim efendim senden daha iyisini bulacak değilim ya. Sen onun için canınla oynadın. Artık onu senden başkasına vermek doğru değil. Onu o beye nikahlayıp verdi öfkesini hırsını kırdı geçirdi.
  • Şeyh Edebali dahil, meşverettekilerin hepsi, bir süre beklediler. Yunus susmakta devam edince Edevali Şeyn: "Öyleyse biz tamamlayalım Derviş Yunus'u " diye başladı; " Ertuğrul'u çok iyi bilirim. Nereden, nasıl neden geldiğini hepimiz bilmekteyiz. Keferelerin Bitinya dedikleri bu uçta tutunmak kolay değildir. Biraz bizden alır güvencini ama aklı bir Türkmen Bey'i olarak sessizden işe başladı. Aşireti, Uç Beylerinin en zengini değil ama en düzenlisi. Töresi töre, yasası yasa, sözü söz bilinir.. Oğlu Kara Osman'ı eyi yetiştirmiştir. Karar verir tohum olarak bu Kara Osman'ı seçersek, ağzımız bir olarak bütün Türkmen'i Kara Osman'ın ardından duvar gibi kitleriz."
    Barak Baba: "Zor Edebali zor" dedi; Türkmen soy ister. Selçuk soyuna, Kınık Boyu'na durup dururken mi bağlandı sanırsın? Kınık Boyu Oğuz'un en soylu boyudur. Selçukoğulları da Tuğrul Bey'den bu yana hep Bey çıkardı ki Bey dediğin bu kadar olur. Kayı boyunun ardından gitmez Türkmen."
    Sarı Saltuk: "Ertuğrul'u da kimse bilmez" dedi; "Bilen uslu, mazlum bir ihtiyar diye bilir. Türkmen dediğin düş gören adamdır, düşün kılıçlısını sever, dörtnal giden atlısını" diyerek Ertuğrul Bey'i tutmadığını belli etti.
    Şeyh Edebali: " Tuğrul Bey'le Çağrı Bey, Selçuk Bey'in oğulları yani, ortaya çıktıklarında Ertuğrul'la kardeşlerinden farklımıydılar?" diye sordu; "Alparslan olmasaydı?"
  • Levha IV

    geriye neyin boşluğu kalır,ihanet bizden ayrılınca siya?
    ihanet,mademki doğurabileceğimiz bir cansa
    hançeri bugüne kadar neden taşıdık karnımızda?
    madem ki hakim mahkumdur gerçekte
    neden bu yargılama?..cevap ver!
    madem ki tek hüküm kılıçtır hükümdarda...cevap ver!
    madem ki ölenle ölünmüyor gerçekte ip kimin boynunda?

    levha.
    işte gögsüne yazılmış,kurumuş kandan siyah işaret
    o şarapnel çizgisi
    dudaklarımın kıyısında zamana ilişkin bir ayet,insana ve asra
    söyle siya,yalnızca kendine kapanmış kapıların şarkısını,
    gecenin kanatları çarpıp dururken rüzğarda
    neden gece eziyor yüreklerimizi siya 
    elin neden eziyor bizi...ve kanayan yüzümüz ekberin seccadesi güya 
    neden harap şehirler ayrılıkların habercisi siya?
    ayaklar altında kalan anı parçaları
    pusula dönüp hep onu gösteriyor,kendini işaret eder tanrı sürekli
    tablet parçaları,ezilmiş taç yaprakları
    ey eski öykülerin kararmış rengi
    her şey bizden yola çıkıyor siya,her şey bizden ayrılmakta
    ölen her zaman düşlerimizi götürüyor,kavuşturmak için en gidilmez uzağa

    zehrin sırrı ancak içilerek çözülür.anla yüreğim!
    anla yüreğim! cevabını bilmediğin tek soru ölüm mü?
    dene!

    levha.
    işte toprağa yazılmış yazıgın,binlerce yıl beklemiş tohum
    taşta gül olmak için,taşta gül olmak için.anla!
    seninki siya,yolların yazgısı,sonunda belirsizliğe varan
    sabaha yazılan ve siste gömülü muamma
    bir ilk bakışa veren kendini ve görünmeyen bir daha
    senin yazgın siya,rüzğara yazılan ve günlere...ve yağmura

    levha.
    çekip yazdın,yazdın kanınla
    bütün aynaların buğusunda çizdiğin resim bu işte;kendi kanınla
    ve şöyle dedin şehadet günü için;
    yine göreceğim,yine göreceğim,yine göreceğim o zaman
    o zaman,ancak sadece gözlerim şehla...
    her şeyi okumak mümkün,yeterki dinmesin fırtına
    her şeyi anlamak mümkün
    toprağa kavuşmak mümkün siya!

    levha.
    okuyucu gelsin.kıpırdayan ilk dudak gibi kutsal
    hira'nın nemli duvarlarında
    içindeki muhammed'i uyandır...ve de ki,iqra!
    adalet nedir gerçekten? söyle siya,zamanın kadın kuyumcusu
    ey bir elinin kefesinde tartan ömrümüzü
    bir elinin kefesinde ihanet dara...
    açıkla! anlat! çöz kilitlenmiş yüreğin sihrini
    gül neden kızıldır,güzellik demek anlatılabiliyor kanla?

    levha.
    ey bin yılın gizi,çürümeyen söz,taşlaşmış zaman,kırılmamış gerçek
    aşkın gögse gömülü sandığında
    kara,kara,kara
    bir göz olmuş bakıyor tarih saçlarının arasında siya
    nazar bir türlü değmiyor bıçağa 
    hiç bir boyunda körelmemiş kılıç
    yüzyıl sabırsız hançer artık kınını parçalamakta...

    levha.
    sesizliğin tamamlayıcısı 
    dediler,ey anlatıcı sus artık,yorulma,
    anlattığın her şey şimdi pazarda,yarın pazarda
    ucuz cennet tasvirleri,aşılmamış yolların sülüsü mezatta
    yine de vazgeçmeyen hattatın duygusu
    bin zülfikar çizmekte çocukların kollarına

    levha.
    ceylanların kaçışını yazdığımız senin derindir siya
    karnının gerilmiş gergefinde ferman,geçmiş mavisi bir tuğra
    gövdene asılmış aşkın,o ölüm bildiriminin altında
    siya,senin derine kırılan bir neslin soyağacı yazıldı
    şehidler çetelesi tutulmuş bütün kollarında
  • Ralph kara bir toprak tanrısı gibiydi. Aşkımız günleri parlatıyor ve uzatıyor, geceleri yıldızları seriyordu ayaklarımıza.
    Philippa Gregory
    Sayfa 54 - Artemis Yayınları
  • yaban 15
    Ben, Yedek Subay Ahmet Celal; Celal Paşa'nın
    oğlu Ahmet; Porsuk Çayı'nın kenarında böyle bir tohum haline girdim. Bir
    kulaç, kara toprak içinde filizimi sürmek, dal ve budaklarımı aydınlığa
    doğru uzatmak, meyvamı vermek için Allah'ın rahmetini bekliyorum. Ve gömülü
    olduğum toprağın ıstırabını bedenimde hissediyorum. Her hususta ona
    karışıyorum.
    Ben, Celal Paşa'nın oğlu Ahmet, İstanbul'un en muhteşem konaklarından
    birinde doğup ve parıltılı hülya iklimlerine doğru kanat açıp uçtuktan
    sonra, kanatlarımın biri kırılmış olarak buraya düştüm. Otuz iki yaşında bir
    emekli asker, bütün geleceği geride kalmış bir sakat delikanlı, şimdi
    burada...
    -Ne yapıyorsun?
    Hah, hah; adam sen de...
    Görüyorum ki, fikir ve hayal aleminden henüz yere inmiş
    değilim. Oysa, ben İstanbul'dan çıkarken bütün ıstıraplarımın kaynağının
    kafamda olduğuna karar vermiştim. Ve onu orada bırakmak istemiştim. Burada,
    hiçbir şeyi düşünmeyecek, metafiziğe tamamıyla veda edecek ve bir köylü
    nasıl yaşarsa öyle yaşayacaktım. Tamamıyla onlara karışacaktım.
    Lakin işte görüyorum ki, bir çanak suda bir damla zeytinyağı gibiyim. Ne
    karışıyorum, ne de dibe çökebiliyorum. Bize, bunun için toplumun kaynağı
    diyorlar galiba.
    Türkiye'nin aydın sınıfı, gerçekten bu toplumun kaynağı
    mıdır? Eğer öyle ise, bu Salih Ağalardan, Bekir Çavuşlardan,
    bu İsmaillerden, bu Zeynep Kadınlardan bende bir şey bulunması gerekmez
    miydi? Oysa, ben burada hayvanlara insanlardan daha yakınım. Onları,
    tiksinmeden, şefkatle sevmesini biliyorum ve bu sevgim onlara geçebiliyor.
    Boz eşek bana iyiden iyiye alışmış. Zira, onun başını koltuğumun altına
    alıp saatlerce okşarken, o tatlı tatlı bana bakar ve bazen
    ben yürüyünce kendiliğinden arkama takılır.
    Oysa, küçük İsmail, bana karşı hala ilk geldiğim geceki
    yabancılığını, uzaklığını muhafaza etmektedir. Ona, dostluk
    ve sevgi göstermiyor muyum? Avucuna ikide bir paralar sıkıştırmıyor
    muyum? Yaptığım iyiliklerin hiçbiri, hiçbiri onu bana meylettirmiyor!
    Geçen gün, Zeynep Kadını, sokak kapısının önünde benden yakınırken
    yakalamıyayım mı? Ben, onun bütün işlerini karıştırmışım. Salih Ağa ile
    aralarını bozmuşum. Zaten yanlarına geldiğim günden beri evlerinin beti
    bereketi kalmamış. Mehmet Ali askere gitmiş. Başlarına bu arazi davası
    çıkmış. İsmail şımarmış, kiinseyi dinlemez olmuş.
    Ben bunları işitmezlikten geldim. Kapıdan çıkmak üzere iken ayaklarımın
    ucuna basarak ters yüzü odama döndüm. Şimdi başım iki ellerimin arasında
    düşünüyorum:
    Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi
    oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak...
    Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim?
    nasıl onlar gibi hissedebilirim.
    Odamı dolduran bütün bu kitapları yakmak...
    Bu resimleri, bu levhaları ayaklarımın altına alıp ezmek.
    Neye yarar? Hepsi benim içime girdiler. Bende, silinmez,
    kaçınılmaz, yıkanıp temizlenmez izlerini bıraktılar. Benim iç
    duvarlarım, bütün bu yabancı nakışlar, çizgiler, işaretler,
    renkler ve hiyerogliflerle doludur. Dış cephem değişmiş neye
    yarar? Ben, asıl ben, bu toprağın malı olmayan ve hepsi dışarıdan
    gelen maddeler ve unsurlarla yoğrula yoğrula adeta sınai, adeta kimyevi bir
    şey halini almışım.
    Geçen gün, kırlarda dolaşırken ayağım bir konserve kutusuna çarpmıştı.
    Durup bakmıştım. Bu kutu Amerika'dan gelmiş bir kutu idi ve üstünde İngilizce
    bir şeyin adı yazılı idi. Bu kutuyu buraya hangi yolcular bıraktı? Kimbilir
    ne zamandan beri kaldı, bilmiyorum. Fakat tuhaf bir ilgiyle eğildim, elime
    aldım, baktım adeta bir eski aşinayı görür gibi oldum.
    Ben, bu topraklarda, işte bu teneke kutunun eşiyim
    Yakup kadrikaraosmanoglu (Yaban s46)