• Musa aleyhisselâm’ın Tanrı’ya “Neden halkı yarattın, sonrada onları helak ediyorsun?” diye sorması ve Tanrı’nın cevabı :Ey akıl sahibi Musa, madem ki sordun gel de cevabını duy. Ey Musa, yere bir tohum ek de bunun sırrını anla, insafa gel! Musa tohum ekti, ekin bitti, kemale gelip başaklandı, güzelce, düzgünce yetişti... Orağı alıp biçmeye başladı. Gaybtan kulağına bir ses geldi: Neden ekiyor, besliyorsun da kemale gelince kesiyor, biçiyorsun?

    Musa dedi ki: Yarabbi, burada tane de var saman da... onun için kesiyorum. Çünkü tanenin saman ambarına konması lâyık değil... saman da buğday ambarına konursa yazık olur! Bu ikisini karıştırmak hikmete uygun olamaz. Mutlaka elerken ayırt etmek lâzım. Tanrı dedi ki: Bu bilgiyi sen kimden aldın da bir harman meydana getiriyorsun? Musa,Tanrım bana bu temyizi sen verdin dedi... Tanrı dedi ki: Öyleyse bende nasıl olur da temyiz olmaz?

    Halk arasında temiz ruhlar da var, topraklara bulanmış kara ruhlar da. Bu sedeflerin hepsi bir değil... birisin de inci var, öbüründe boncuk! Buğdayları samandan ayırmak nasıl lâzımsa bu iyiyi de kötüyü de ayırmak vâcip.

    MEVLANA (MESNEVİ )
  • Koyun koyuna uyuyan iki kara tohum?
    Koyun koyuna, biri uyuyan diğeri uyumayan iki kara tohum?
  • İrfân savaşında, en yüce sancak,
    Ezelden ebede, ilimdir ancak.
    Nesilden nesile, servet sunacak;
    Kültür köprüsünü kurabildik mi?

    Cehâlet denilen, bir kanser türü,
    Diyor ki; “Hedefim, Îslâm kültürü”.
    O habîs ellerden, kara mühürü,
    İlim silahıyla alabildik mi?

    Gaflet bulutları, ufka çökerken,
    Has toprağa, kırma tohum ekerken,
    Durmadan, yüzeye cilâ çekerken;
    Çürüyen özleri, görebildik mi?

    --Cengiz Numanoğlu--
  • TOHUM

    Ektiler beni kara toprağa.
    Bir avuçluk kadar nasibim varmış.
    Dağıttım kendimi, benliğimi saçtım.
    Küçücüktüm şimdi dev gibi oldum.

    ERen ..
  • Insan beyni ve sinir dokusu , ekmek ve suyun , pastayla gelen bir sürü dertten yeğ olduğunu anlamakta zorlanır
  • İnsanlar , toplumdan ayrı olarak kendilerine yöneltilen bir fikir veya düşünceyi kolayca kabul etmez.Fikrin kabul edilebilir ve kabul edilemeyebilir taraflarını araştırır.Çünkü insan toplum içindeyken düşünmez.Bu eğilim fikirlerin kitleye kolayca kabul ettirilmesini sağlar.Psikolojik savaş propagandası , bu ruh halinden yararlanir.

    Toplum içinde bireyin yürütmesi ve mantığı yöneltilen fikirlere karşı zayıf ve direnişsizdir.Toplum içindeyken kişi , başkalarının kanaat , fikir ve eylemlere uymayı doğal sayar böylece kendi iradesini kitlenin eline bırakır.
  • "Doğrudur, mesleğine âşık bir baytar ve armatür bir büyülog olan Seyfettin Bey buraya ilk geldiğinde, maksadı büyük bir labirentuvar kurup hayvanlar üzerinde ilmî tetkikler yapmaktı. Hatta bu yolda epey para ve emek de sarfetti. Fakat bir müddet sonra çalışmaları yavaş yavaş hayvanlar âleminden nebatlar âlemine kaydı. Bunun sebebi, zannımca, bir gün kendi ağzından dinlemek bahtiyarlığına erdiğim ve bizzat onun icadı olan TÜRTEMEL (Türlerin Temeli) nazariyesinde gizlidir. Dar-ı Vin nam meşhur İngiliz âliminin isbat ettiği üzre, insanoğlu maymundan, yani hayvandan südur etmiştir, ki Seyfettin Bey’in hayvanata olan müstesna ilgisinin esas sebebi de zaten budur: O hakikî bir hümâ-yı nisid idi ve insanı anlamak için evvela hayvanı anlamak gerektiğini gayet iyi biliyordu. Dolayısıyla, heyecanlı bir hayranı ve takipçisi olduğu Dar-ı Vin’in nazariyesi üzerinde uzun ve teferruatlı tetkiklerde bulundu. Fakat, kaderin garip bir cilvesidir, bu tetkikler neticesinde vardığı nokta, çok sevdiği, âdeta taptığı Dar-ı Vin’i reddetmeye götürdü onu. Dar-ı Vin çok mühim bir noktada yanılıyordu: Dünya üzerindeki hayat evvela denizlerde başlayıp oradan karaya ve havaya yayılmamıştır. Hayatın esas kaynağı, elbette ki hak olan arz, yani toprak, ve hatta toprağın en derinleri, yerin yedi kat altıdır. Nitekim hak kitabı olan Kuran-ı Kerim’de de topraktan geldiğimiz ve nihayetinde toprağa döneceğimiz yazmaz mı? Hak Teala ‘Kün!’ dediğinde, ilk önce kara mahlukları husule gelmiş, daha sonra bu mahlukların kimisi suya, kimisi havaya sıçramışlardır. İmdi, Seyfettin Bey’in fikrine göre, birşeyi layıkıyla anlayabilmek için, onun esasına inmek lazımdır. Dolayısıyla, insanı anlamak için maymuna, maymunu anlamak için kurbağaya, kurbağayı anlamak için böceğe, böceği anlamak için de elbette nebata bakmak icabeder. Herşeyin başı nebattır. Toprağın kara bağrında tuttuğu, müşfik bir ana gibi besleyip esirgediği tohum, hayatın en özlü hülasasıdır. Zaten bu yüzden nebatlar köklerini toprağın derinlerine salarlar. Söyle, sen hiç kökleri topraktan dışarı, havaya doğru inkişaf etmiş bir nebat gördün mü, Beyim? Hayvan ve insan, köklerinden kopmuş, öz benliğini unutmuş, esas tabiatlarının aksine hareket eden, dolayısıyla da er geç yokolmaya mahkûm, zavallı mahluklardır. Hele hele uçan kuşu taklide uğraşan insan, çorağa düşmüş yoz bir tohumdur ve dünya üzerindeki günleri sayılıdır. İstikbaldeki efendilerimizin önünde eğilelim, çünkü dünya günün birinde nebatlara kalacak. Bizim marazlı bedenlerimiz toza toprağa karışıp yokolmuşken, onlar bizim etimiz ve kemiğimizle beslenerek dünya üzerinde devlet ve afiyetle hüküm sürüyor olacaklar.”

    Bahçıvan bu noktada konuşmasına ara verip, o anda yanından geçmekte oldukları ufak saksıya dikilmiş, cılız bir bitkinin önünde saygılı bir tavırla yerlere kadar eğildi. İbrahim Nemrûd kısa bir duraksama geçirdi ona katılıp katılmamakta, sonra omuzlarını silkerek hafif bir baş selamı vermekle yetindi. Saksının üzerine iliştirilmiş karton etikette Osurukotu yazdığını gördü biraz daha dikkatli bakınca ve aynı anda havadaki iç bulandırıcı kokuyu hissederek yüzünü buruşturdu. Bahçıvan sürdürdü konuşmasını.

    “Seyfettin Bey, Dar-ı Vin’in nazariyesini bu şekilde tashih ettikten sonra, bir adım ileriye gitti ve nebatların cemiyet hayatı hakkında kendi nazariyesini geliştirdi. Bu gördüğünüz seranın inşaı da işte bu zamana rastlar. Kendisinin bu konuda yazılmış İÇNEBAT (İçtimaiyat-ı Nebatiye) adında yedi ciltlik bir eseri vardır. Bu dev eser, maalesef henüz neşrolunamadı, elyazması halinde müstakbel naşirini bekliyor. Farkındasınız, dahiyane bir sıçramayla, büyülûjiden sosyulûjiye geçmiş oluyordu böylelikle Seyfettin Bey. Ama zaten deha kendisini biz sıradan insanlar için tahayyülü bile imkânsız olan böyle keyfî sıçramalarda göstermez mi? Seyfettin Bey’in bu nazariyesi, insanlık için çok mühim bir terakkidir, çünkü filhakika nebatlar âlemi bize kendi cemiyet hayatımız hakkında fevkalade kıymetli malumatlar verir. Nebatlar da, tıpkı biz insanlar gibi, fert olarak, ama cemiyetler halinde, birbirleriyle dayanışma ve yardımlaşma içinde yaşayan mahluklardır. Onlar da doğarlar, büyürler, bir iş tutarlar, evlenip çoluk çocuğa karışırlar, hatta zaman zaman boşanırlar ve nihayet vadeleri dolunca da ölürler. Bu düzen her ne kadar ilk bakışta görülemese de böyledir. Şuradaki acura bakın, mesela. Ben bunun çocukluğunu bilirim. Parmak kadardı o zamanlar, şimdi büyüyüp serpildi, yakında damat olacak. Yahut şu hercaî menekşe… Gençliğinde çok canlar yaktı."