Onur Kanık, bir alıntı ekledi.
21 May 21:11 · Kitabı okudu

Bir kovucu Mısır halifesine Musul padişahının: huri gibi bir cariyesi olduğunu söyleyip dedi ki: Onun bir cariyesi var ki âlemde onun gibi güzel yok. Güzelliğinin haddi yok söze sığmaz anlatılmaz ki. İşte resmi şu kâğıtta bir bak! O ulu halife kâğıttaki resmi görünce hayran oldu elindeki kadeh düştü.

3835. Derhal Musul'a büyük bir orduyla bir er gönderdi. Eğer o ay parçasını sana teslim etmezse orasını tamamiyle yak yık. Verirse bir şey yapma bırak yalnız o ay parçasını getir de yeryüzündeyken ayı kucaklayayım dedi. Er binlerce Rüstem'le davul ve bayraklarla yola düştü Musul'a yollandı. Sayısız asker şehri mahvetmek üzere tarlama çevresine üşüşen çekirgeler gibi oraya üşüştüler.

3850. Elçi gelip maksadı söyleyince o erkek padişah dedi ki: Bu suret eksik olsun tez götür. Ben iman ahdında puta tapanlardan değilim. Putun puta tapanda olması daha doğru. Elçi kızı getirince o yiğit er derhal âşık oldu. Aşk bir denizdir gökyüzü bu denizde bir köpük. Aşk Yusuf'un havasına kapılan Zeliha gibi insanı hayran eder. Gönüllerin dönüşünü aşktan bil. Aşk olmasaydı dünya donar kalırdı.

3860. O yiğit er de kuyuyu yol sanmış çorak yerden hoşlanmış oraya tohum ekmeye kalkışmıştı. O yatıp uyuyan rüyada bir hayal görür onunla buluşur düşü azar. Uyanıp kendine gelince görür ki o oyunbazlık uyanıkken olmamış. Vah der beyhude yere erlik suyumu zayi ettim o işveli hayalin işvesine kapıldım. O yiğit er de beden yiğidiydi asıl erliği yoktu. O yüzden erlik tohumunu öyle bir kuma saçtı gitti.

3865. Aşk bineği yüzlerce gemi atmış ölümden bile korkmam diye nara atmaktaydı. Aşk ve sevdada Halifeden pervam bile yok. Varlığımla ölümüm birdir bence diyordu. Fakat böyle ateşli ateşli ekmeye kalkışma. Bir iş eriyle danış. Fakat meşveret nerde akıl nerde? Hırs seli adama yıkık yerleri kazdırır tırnaklarını uzatır. Bir güzele âşık olanın önünde de sed vardır ardında da. öyle adam artık önünü ardını az görür.

3875. O yiğit er de Musul'dan döndü yola düştü. Yolda bir ormana bir yeşilliğe geldi. Aşk ateşi öyle bir parlamıştı ki yerle göğü fark etmiyordu. Çadır içinde o ay parçasına kasdetti. Akıl nerde Halifeden korkma nerde? Şehvet bu ovada davul dövdü mü akıl dediğin ne oluyor ki a turpoğlu turp: Yüzlerce halife o anda o erin ateşli gözüne bir sinekten aşağı görünür.

3880. O kadına tapan er şalvarını çıkarıp cariyenin ayak ucuna oturdu.
Aleti dosdoğru gideceği yere giderken orduda bir gürültü bir kızılca kıyamettir koptu. Er sıçradı götü başı açık bir halde ateş gibi Zülfikar elinde dışarı çıktı. Birde ne görsün ormandan kara bir erkek aslan kendisini ordunun içine kapmış koy vermiş. Atlar ürküp köpürmüşler her çadır ve ahır yeri yıkılmış herkes birbirine girmiş.

3885. Erkek aslan ormanın gizli bir yerinden fırlamış havaya deniz dalgası gibi tam yirmi arşın sıçramıştı. Er pek yiğitti aldırış bile etmeden sarhoş bir erkek aslan gibi aslanın önünü kesti. Kılıçla bir vurdu başını ikiye böldü. Derhal o ay yüzlü dilberin bulunduğu çadıra koştu. O hurinin yanına gelince aleti hâlâ dimdikti. Öyle bir aslanla savaştı da erliği yine sönmedi hâlâ ayaktaydı.

3890. O tatlı ve ay yüzlü güzel onun erliğine şaşıp kaldı. istekle ona kendisini teslim etti. O anda o iki can birleştiler. Bu iki canın birbirleriyle birleşmesi yüzünden gayıptan bir başka can gelir erişir. Kadının rahminde meniyi kabule mâni bir şey yoksa bu can doğuş yoliyle gelir yüz gösterir. Her nerde iki adam sevgiyle yahut kinle birleşseler bir üçüncü can mutlaka doğar.

3900. Kadının canı da kıyamet gününü bekler erkeğin canı da. Bu âlemde emeklemen nedir ki? Daha çabuk adım at. O er o yalancı sabah yüzünden yolunu kaybetti de sinek gibi ayran kabına. düştü işte. Birkaç gün murat alıp murat verdiler. Fakat sonra o büyük suçtan pişman oldu. Ey güneş yüzlü bu işe dair Halifeye bir şey söyleme diye cariyeye yemin verdi. Halife cariyeyi görünce sarhoş oldu onun tası da damdan düştü. Halife buluşmayı diledi bu maksatla o cariyenin yanına gitti. Onu andı aletini kaldırdı. O cana canlar katan o sevgisini gittikçe artıran güzelle buluşmaya niyetlendi. Kadının ayakları arasına oturdu. Oturdu ama takdir zevkinin yolunu bağladı.

3945. Farenin catırdısı kulağına değdi. Aleti indi uyudu şehveti tamamiyle kaçtı. Bu ıslık yılan ıslığı olmasın çünkü hasır kuvvetle oynamakta dedi. Cariyeciğin Halifenin şehvetinin zayıflığını görüp o beyin kuvvetini hatırına getirerek gülmeye başlaması ve Halifenin bu gülüşten bir şey anlaması.. Cariye Halifenin gevşekliğini görünce kahkahalarla gülmeğe başladı. O erin aslanı öldürüp geldiği halde hâlâ aletinin inmediğini hatırladı. Kahkahası arttıkça arttı uzadıkça uzadı. Kendini tutmaya çalışıyordu ama bir türlü dudaklarını kapatamıyordu ki.

3950. Esrara alışık olanlar gibi boyuna gülüyordu. Kahkaha kârına da üstün gelmişti ziyanına da. Ne düşündü aklına ne getirdiyse fayda vermedi; aklına getirdiği şeyler de gülmesini artırıyordu. Sanki bir selin bendi birden yıkılmıştı. Ağlayış gülüş gönlün gamı neşesi.. Bu ki her birinin ayrı bir madeni vardır. Her birinin bir ayrı mahzeni vardır ve o mahzenin anahtarı kapalı kapılan açan Tanrı'nın elindedir. Bir türlü gülmesi dinmiyordu. Nihayet Halife alındı huysuzlandı.

3955. Hemencecik kılıcını kınından sıyırdı. Habis dedi neden gülüyorsun? Söyle. Bu gülüşten gönlüme bir şüphe düştü. Hileye kalkışma doğru söyle.Yalanla beni kandırmaya kalkışırsan yahut boş bir bahane icat edersen Ben bunu anlarım gönlümde bunu anlayan bir nur vardır. Doğruyu söylemek gerek vesselam.' Bil ki padişahların gönüllerinde ulu bir ay vardır. Bazı bazı gaflet yüzünden bulut altına girer ama ehemmiyeti yok.

3965. Cariye âciz kalınca ahvali anlattı. O yüz Zâl'e bedel olan Rüstem'in erliğini söyledi.Yoldaki gerdeği o sırada vukua gelen halleri bîr bir nakletti. Erin kılıcını çekip gidişini aslanı öldürdükten sonra gelişini aletinin hâlâ gergedan boynuzu gibi ayakta olduğunu söyledi. Ondan sonra namuslu Halifenin gevşekliğini ve farenin bir çıtırtısından aletinin söndüğünü görünce dayanamayıp güldüğünü bildirdi. Tanrı sırları meydana çıkarır. Mademki sonunda bitecek kötü tohum ekme. Padişahın işi anlayınca o hıyaneti örtüp affetmeyi ve kendisinin Musul padişahına zulmettiği için "Kim kötülük ederse kendine eder" ve "Şüphe yok rabbin gözetleme yerindedir seni görür" âyetleri mucibince bu kötülüğe uğradığını anlayıp intikam almaya kalkışırsa bu zulüm ve tamahın cezasını çektiği gibi o intikamın cezasına da uğrayacağını kestirerek cariyeyi o beye vermeyi kurması

3995. Padişah kendi kendisine suçunu kabahatini kızı ele geçirmek için ettiği ısrarı anıp tövbe etti Tanrı'dan yarlıganmak diledi. Dedi ki: Başkalarına yaptığım şeyler ceza haline geldi bana gelip çattı. Mevkiime güvenip başkalarının eşine kasdettim. Bu kasıt bana döndü kuyuya düştüm. Başkasının kapısını dövdüm o da tuttu benim kapımı dövdü. Kim başkalarının karısına kötülük ederse bil ki kendi karısına pezevenklik eder.

4010. Rabbimiz biz nefsimize zulmettik bir hatada bulunduk. Ey merhameti büyük Tanrı bize acı! Ben onu affettim sen de yeni suçumu da affet eski suçlarımı da. Sonra cariyeye sakın dedi bu senden duyduğum sözü kimseye söyleme. Seni beyinle evlendireceğim. Tanrı hakkı için sakın bu hikâyeyi bir daha anma. Anma da o benden utanmasın. Çünkü o bir kötülükte bulundu ama yüz binlerce de iyilik etti.

4015. Ben onu defalarca sınadım ona senden de güzel kadınları emniyet ettim. Hiç dokunmadı. Bu olan şey benim yaptığımın cezası. Bundan sonra o beyi huzuruna çağırdı. Âlemi: kahretmeyi düşünen hışmını yendi. Ona kabul edilecek bir bahane buldu. Dedi ki: Ben bu cariyeden soğudum. Sebebi de şu: Çocuğumun anası bu cariyeyi kıskanmada âdeta bir tencere gibi kaynayıp durmada yüzlerce sıkıntılara uğradı.

4020. Oğlumun anasıdır onun nice hakları vardır. Böylece cevir ve cefalara lâyık değildir o. Kıskançlığa başladı kanlar yutmada. Bu cariye yüzünden pek şiddetli acılara düştü. Hâsılı bu cariyeyi birine vereceğim. Buna karar verdikten sonra azizim efendim senden daha iyisini bulacak değilim ya. Sen onun için canınla oynadın. Artık onu senden başkasına vermek doğru değil. Onu o beye nikahlayıp verdi öfkesini hırsını kırdı geçirdi.

Mesnevi, Mevlana Celaleddin-i RumiMesnevi, Mevlana Celaleddin-i Rumi
Burak BAĞRIAÇIK, bir alıntı ekledi.
10 May 16:04 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Şeyh Edebali dahil, meşverettekilerin hepsi, bir süre beklediler. Yunus susmakta devam edince Edevali Şeyn: "Öyleyse biz tamamlayalım Derviş Yunus'u " diye başladı; " Ertuğrul'u çok iyi bilirim. Nereden, nasıl neden geldiğini hepimiz bilmekteyiz. Keferelerin Bitinya dedikleri bu uçta tutunmak kolay değildir. Biraz bizden alır güvencini ama aklı bir Türkmen Bey'i olarak sessizden işe başladı. Aşireti, Uç Beylerinin en zengini değil ama en düzenlisi. Töresi töre, yasası yasa, sözü söz bilinir.. Oğlu Kara Osman'ı eyi yetiştirmiştir. Karar verir tohum olarak bu Kara Osman'ı seçersek, ağzımız bir olarak bütün Türkmen'i Kara Osman'ın ardından duvar gibi kitleriz."
Barak Baba: "Zor Edebali zor" dedi; Türkmen soy ister. Selçuk soyuna, Kınık Boyu'na durup dururken mi bağlandı sanırsın? Kınık Boyu Oğuz'un en soylu boyudur. Selçukoğulları da Tuğrul Bey'den bu yana hep Bey çıkardı ki Bey dediğin bu kadar olur. Kayı boyunun ardından gitmez Türkmen."
Sarı Saltuk: "Ertuğrul'u da kimse bilmez" dedi; "Bilen uslu, mazlum bir ihtiyar diye bilir. Türkmen dediğin düş gören adamdır, düşün kılıçlısını sever, dörtnal giden atlısını" diyerek Ertuğrul Bey'i tutmadığını belli etti.
Şeyh Edebali: " Tuğrul Bey'le Çağrı Bey, Selçuk Bey'in oğulları yani, ortaya çıktıklarında Ertuğrul'la kardeşlerinden farklımıydılar?" diye sordu; "Alparslan olmasaydı?"

Konak, Mustafa Necati Sepetçioğlu (Sayfa 169)Konak, Mustafa Necati Sepetçioğlu (Sayfa 169)
Yılmaz yılmaz, bir alıntı ekledi.
08 Nis 12:28 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Levha IV

geriye neyin boşluğu kalır,ihanet bizden ayrılınca siya?
ihanet,mademki doğurabileceğimiz bir cansa
hançeri bugüne kadar neden taşıdık karnımızda?
madem ki hakim mahkumdur gerçekte
neden bu yargılama?..cevap ver!
madem ki tek hüküm kılıçtır hükümdarda...cevap ver!
madem ki ölenle ölünmüyor gerçekte ip kimin boynunda?

levha.
işte gögsüne yazılmış,kurumuş kandan siyah işaret
o şarapnel çizgisi
dudaklarımın kıyısında zamana ilişkin bir ayet,insana ve asra
söyle siya,yalnızca kendine kapanmış kapıların şarkısını,
gecenin kanatları çarpıp dururken rüzğarda
neden gece eziyor yüreklerimizi siya 
elin neden eziyor bizi...ve kanayan yüzümüz ekberin seccadesi güya 
neden harap şehirler ayrılıkların habercisi siya?
ayaklar altında kalan anı parçaları
pusula dönüp hep onu gösteriyor,kendini işaret eder tanrı sürekli
tablet parçaları,ezilmiş taç yaprakları
ey eski öykülerin kararmış rengi
her şey bizden yola çıkıyor siya,her şey bizden ayrılmakta
ölen her zaman düşlerimizi götürüyor,kavuşturmak için en gidilmez uzağa

zehrin sırrı ancak içilerek çözülür.anla yüreğim!
anla yüreğim! cevabını bilmediğin tek soru ölüm mü?
dene!

levha.
işte toprağa yazılmış yazıgın,binlerce yıl beklemiş tohum
taşta gül olmak için,taşta gül olmak için.anla!
seninki siya,yolların yazgısı,sonunda belirsizliğe varan
sabaha yazılan ve siste gömülü muamma
bir ilk bakışa veren kendini ve görünmeyen bir daha
senin yazgın siya,rüzğara yazılan ve günlere...ve yağmura

levha.
çekip yazdın,yazdın kanınla
bütün aynaların buğusunda çizdiğin resim bu işte;kendi kanınla
ve şöyle dedin şehadet günü için;
yine göreceğim,yine göreceğim,yine göreceğim o zaman
o zaman,ancak sadece gözlerim şehla...
her şeyi okumak mümkün,yeterki dinmesin fırtına
her şeyi anlamak mümkün
toprağa kavuşmak mümkün siya!

levha.
okuyucu gelsin.kıpırdayan ilk dudak gibi kutsal
hira'nın nemli duvarlarında
içindeki muhammed'i uyandır...ve de ki,iqra!
adalet nedir gerçekten? söyle siya,zamanın kadın kuyumcusu
ey bir elinin kefesinde tartan ömrümüzü
bir elinin kefesinde ihanet dara...
açıkla! anlat! çöz kilitlenmiş yüreğin sihrini
gül neden kızıldır,güzellik demek anlatılabiliyor kanla?

levha.
ey bin yılın gizi,çürümeyen söz,taşlaşmış zaman,kırılmamış gerçek
aşkın gögse gömülü sandığında
kara,kara,kara
bir göz olmuş bakıyor tarih saçlarının arasında siya
nazar bir türlü değmiyor bıçağa 
hiç bir boyunda körelmemiş kılıç
yüzyıl sabırsız hançer artık kınını parçalamakta...

levha.
sesizliğin tamamlayıcısı 
dediler,ey anlatıcı sus artık,yorulma,
anlattığın her şey şimdi pazarda,yarın pazarda
ucuz cennet tasvirleri,aşılmamış yolların sülüsü mezatta
yine de vazgeçmeyen hattatın duygusu
bin zülfikar çizmekte çocukların kollarına

levha.
ceylanların kaçışını yazdığımız senin derindir siya
karnının gerilmiş gergefinde ferman,geçmiş mavisi bir tuğra
gövdene asılmış aşkın,o ölüm bildiriminin altında
siya,senin derine kırılan bir neslin soyağacı yazıldı
şehidler çetelesi tutulmuş bütün kollarında

Dağ Divanı, Hüseyin KaytanDağ Divanı, Hüseyin Kaytan
Gülşah Doğru, bir alıntı ekledi.
28 Mar 19:03 · Kitabı okuyor

Üç
Ralph kara bir toprak tanrısı gibiydi. Aşkımız günleri parlatıyor ve uzatıyor, geceleri yıldızları seriyordu ayaklarımıza.

Beatrice - Kötü Tohum, Philippa Gregory (Sayfa 54 - Artemis Yayınları)Beatrice - Kötü Tohum, Philippa Gregory (Sayfa 54 - Artemis Yayınları)
erdin süpür, bir alıntı ekledi.
27 Mar 17:22

kurtulus savasi koylerdeki durum
yaban 15
Ben, Yedek Subay Ahmet Celal; Celal Paşa'nın
oğlu Ahmet; Porsuk Çayı'nın kenarında böyle bir tohum haline girdim. Bir
kulaç, kara toprak içinde filizimi sürmek, dal ve budaklarımı aydınlığa
doğru uzatmak, meyvamı vermek için Allah'ın rahmetini bekliyorum. Ve gömülü
olduğum toprağın ıstırabını bedenimde hissediyorum. Her hususta ona
karışıyorum.
Ben, Celal Paşa'nın oğlu Ahmet, İstanbul'un en muhteşem konaklarından
birinde doğup ve parıltılı hülya iklimlerine doğru kanat açıp uçtuktan
sonra, kanatlarımın biri kırılmış olarak buraya düştüm. Otuz iki yaşında bir
emekli asker, bütün geleceği geride kalmış bir sakat delikanlı, şimdi
burada...
-Ne yapıyorsun?
Hah, hah; adam sen de...
Görüyorum ki, fikir ve hayal aleminden henüz yere inmiş
değilim. Oysa, ben İstanbul'dan çıkarken bütün ıstıraplarımın kaynağının
kafamda olduğuna karar vermiştim. Ve onu orada bırakmak istemiştim. Burada,
hiçbir şeyi düşünmeyecek, metafiziğe tamamıyla veda edecek ve bir köylü
nasıl yaşarsa öyle yaşayacaktım. Tamamıyla onlara karışacaktım.
Lakin işte görüyorum ki, bir çanak suda bir damla zeytinyağı gibiyim. Ne
karışıyorum, ne de dibe çökebiliyorum. Bize, bunun için toplumun kaynağı
diyorlar galiba.
Türkiye'nin aydın sınıfı, gerçekten bu toplumun kaynağı
mıdır? Eğer öyle ise, bu Salih Ağalardan, Bekir Çavuşlardan,
bu İsmaillerden, bu Zeynep Kadınlardan bende bir şey bulunması gerekmez
miydi? Oysa, ben burada hayvanlara insanlardan daha yakınım. Onları,
tiksinmeden, şefkatle sevmesini biliyorum ve bu sevgim onlara geçebiliyor.
Boz eşek bana iyiden iyiye alışmış. Zira, onun başını koltuğumun altına
alıp saatlerce okşarken, o tatlı tatlı bana bakar ve bazen
ben yürüyünce kendiliğinden arkama takılır.
Oysa, küçük İsmail, bana karşı hala ilk geldiğim geceki
yabancılığını, uzaklığını muhafaza etmektedir. Ona, dostluk
ve sevgi göstermiyor muyum? Avucuna ikide bir paralar sıkıştırmıyor
muyum? Yaptığım iyiliklerin hiçbiri, hiçbiri onu bana meylettirmiyor!
Geçen gün, Zeynep Kadını, sokak kapısının önünde benden yakınırken
yakalamıyayım mı? Ben, onun bütün işlerini karıştırmışım. Salih Ağa ile
aralarını bozmuşum. Zaten yanlarına geldiğim günden beri evlerinin beti
bereketi kalmamış. Mehmet Ali askere gitmiş. Başlarına bu arazi davası
çıkmış. İsmail şımarmış, kiinseyi dinlemez olmuş.
Ben bunları işitmezlikten geldim. Kapıdan çıkmak üzere iken ayaklarımın
ucuna basarak ters yüzü odama döndüm. Şimdi başım iki ellerimin arasında
düşünüyorum:
Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi
oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak...
Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim?
nasıl onlar gibi hissedebilirim.
Odamı dolduran bütün bu kitapları yakmak...
Bu resimleri, bu levhaları ayaklarımın altına alıp ezmek.
Neye yarar? Hepsi benim içime girdiler. Bende, silinmez,
kaçınılmaz, yıkanıp temizlenmez izlerini bıraktılar. Benim iç
duvarlarım, bütün bu yabancı nakışlar, çizgiler, işaretler,
renkler ve hiyerogliflerle doludur. Dış cephem değişmiş neye
yarar? Ben, asıl ben, bu toprağın malı olmayan ve hepsi dışarıdan
gelen maddeler ve unsurlarla yoğrula yoğrula adeta sınai, adeta kimyevi bir
şey halini almışım.
Geçen gün, kırlarda dolaşırken ayağım bir konserve kutusuna çarpmıştı.
Durup bakmıştım. Bu kutu Amerika'dan gelmiş bir kutu idi ve üstünde İngilizce
bir şeyin adı yazılı idi. Bu kutuyu buraya hangi yolcular bıraktı? Kimbilir
ne zamandan beri kaldı, bilmiyorum. Fakat tuhaf bir ilgiyle eğildim, elime
aldım, baktım adeta bir eski aşinayı görür gibi oldum.
Ben, bu topraklarda, işte bu teneke kutunun eşiyim
Yakup kadrikaraosmanoglu (Yaban s46)

Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu (iletişim)Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu (iletişim)
Levent, bir alıntı ekledi.
03 Mar 17:03

Yer yüzüne tohum gibi saçmışsın ölülerimi
Kimi Odesa’da yatar, kimi İstanbul’da, Prag’da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür.
Sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi.

Düşmemiş Bir Uçağın Kara Kutusu, Tülay German (Sayfa 215 - Çınar yayınları)Düşmemiş Bir Uçağın Kara Kutusu, Tülay German (Sayfa 215 - Çınar yayınları)
M. Tesla, bir alıntı ekledi.
 26 Şub 01:19

İki mutlu çiftçinin diyaloğu.
   Bir söğüt ağacının dibinde oturan, Gordiyos adlı bir delikanlı karşısındaki ihtiyara diyor ki:
  -Toprak altındır.. Onu deşmesini bilmeyenlerin bütün ömrü karanlık bir gecedir!...
  
Karşısında oturan ihtiyar adam:
  -Güneşte yüzünü yakmayan, sapanla ellerini nasırlatmayan, kurduğu yuvada aydınlık göremez. Senin dediğin gibi ömrü de karanlık bir gecedir
 
 Gordiyos, bir kadeh elma şarabını yuvarladıktan sonra
  -Saadet, her zaman çiftçilerin tavanı basık kerpiç odaları içindedir.
  
İhtiyar:
  -Gordiyos, ruhun berraklığı temiz hava, ve toprakla oynamaktır. O saadeti de tanrıları çiftçilere vermiştir Terimizi kadınlı ve erkekli kerpiç odaların içinde kurutur. çalışkan insanlara yakışan rahatı biz burada buluruz.

   Gordiyos:
  -Bayram münasebetiyle bir gün tarlamdan ayrı düşmek bana zor geldi. Horozların sabahı karşıladığı gümüş renkli alaca karanlıkta uyanıp sarı öküzlerle, tarlaya gitmek, sonra kara sapanla kara toprağı sürmek bir insan için en büyük bahtiyarlık değil midir?

   İhtiyar gülümseyerek:
  -Hele tohum tarlaya atıldıktan sonra gözleri göğe dikerek yağmur beklemek, sonra tohumun toprağı yararak kirpikler gibi belirmesi bundan sonra her tarafın yeşil bir deniz halini alarak, rüzgarın tesiriyle dalgalan masini seyretmek.. Yeşil denizin, altın kaplama haline gelmesi.. Ne hoş ve ne büyük saadet kaynağıdır.

   Gordiyos:
  -Ya harman yeri... Bir bayram günü değil midir? Kadın erkek herkes müşterek bir vazifede, kendileri için çalışmak ne zevklidir. Sonra da değirmende buğdayı öğütmek... Onunla kendi ekmeğini pişirip yemek... En zevkli bir hayattır. Ben ötesini bilmem!
  
İhtiyar güldü:
  -Çok doğru söylüyorsun. Sen tıpkı ilk defa Orta Asyada buğdayı bulup çiftçilik eden babalarımız gibi düşünüyorsun!..

   Gordiyos:
  -Ekmeğini topraktan kazananlara ne mutlu!

Efsaneler, Kolektif (Sayfa 94 - Paraf Yayınları)Efsaneler, Kolektif (Sayfa 94 - Paraf Yayınları)
Fatih Baybars, bir alıntı ekledi.
19 Şub 05:36 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Çaresiz kalındığı zaman mutlaka hücum etmek en doğru yoldur.

Kara Tohum, Osman PamukoğluKara Tohum, Osman Pamukoğlu