• Abdurrahim Karakoç'un dediği gibi;
    "Yazacak dertler çok ama,
    -hele dursun..."...🎈
  • 62 syf.
    Heyecanlanmamam elde değil. Çünkü öğretmenimin verdiği ödevi eksiksiz yaptım ve sınıfta ilk defa yalnız başıma tahtaya çıkıp şiir okuyacağım. 41 tane cümle ezberledim ama bunları birbirinden nasıl ayıracağım? Öğretmenim "Yanlış yaparsan ben düzelteceğim." diyor. En ön sıradan tahtaya ne kadar yavaş yürürsem şiiri kendi kendime tekrar etmek için o kadar zaman kazandıracağımı düşünüyorum. Şiiri şaşırmadan okuduktan sonra şairin ismini söylemeyi unutarak sırama oturuyorum. Öğretmenim hatırlatıyor. 'Mehmed Akif Ersoy' diyorum bir daha unutmayacağıma kendime söz vererek.

    Yıllar sonra, ezberlediğim o şiirin altını doldurmaya çalışıyorum. Hakk'a tapan bir milletin istiklale kavuşacağını söylüyor, Mehmed Akif. Cennet vatan dediği ülkenin dünyaları alsa da artık eskisi gibi olamayacağını bilmiyor.

    Sezai Karakoç, Mehmed Akif'in doğduğu zamanlar Fatih semtinin durumunu anlatıyor. Cümleleri okurken bu zamanın Fatih semtini düşünüp Mehmed Akif'in Mısır'a gittiği zamanların hüznünü ve yalnızlığını hissediyorum.

    Sultan Aziz'in tahttan indirilip öldürülmesi, 93 harbi ve ardından duyulan Rus kelimesinin en barbar, en vahşi bir imaj oluşturması 4 yaşında olan Mehmed Akif için kaçınılmaz olmuştu. Sonrasında tahta gelen Sultan Hamid devleti korumaya ve yaşatmaya başladı. Bütün gücünü maarife verdi ve Mehmed Akif bir anda kendini o maarifin içinde buldu. Avrupa Sultan Aziz öldürüldükten sonra devletin çökmesini beklemişti ama bunun tam aksine devlet maddi ve manevi bir kalkınma içindeydi. Mehmed Akif'in okul döneminin bitmesiyle şahsiyetinin kurulma dönemi de bitmişti. 1908 yılına kadar geçen sürede edebiyat onda gelenekleşti. Okullarda Edebiyat öğretmenliği yaptı ve bu ilerleme Edebiyat Müderrisliğine kadar devam etti. "Tarihimizdeki her askerî devrimde olduğu gibi 1908 devriminde de, düşünce önce aksiyon sonra gelmiyordu. Tersine, devrim önce yapılmış, sonra devletin alacağı yeni yön tartışılmaya başlanmıştı." Bundan faydalanan insanlar kendi fikirlerini kabul ettirmek istemişler ve aşağı yukarı üç ana düşünce meydana gelmişti. 1- Her şeyi tam bir batıya dönüşmede bulan Batıcılar, 2- Türk ırkının ve varlığının şuuruna varmayı temel kurtuluş prensibi sayan Türkçüler, 3- Devletin ve Milletin kurtuluşunu İslama tam anlamıyla sarılmakta bulan İslamcılar. Bundan sonra gelişen bütün hadiselerde Mehmed Akif İslamcı cereyanın içindeydi. Bu gayeyi hayatının tam ortasındaki daireye yerleştiren Mehmed Akif, yazdığı her şiiri bu amaca hizmet için yazmıştı. Bu zamanda da olduğu gibi, diğer iki düşünce  İslamcılık cereyanını hemen bir çırpıda eski diye mahkum ediyorlardı. Sezai Karakoç bu cereyanın doğru anlatılıp anlatılmadığını, anlatılsa bile artık dinleyecek bir kulak olmadığını, dinleyecek olan idareci kadro elemanlarının, büyülü adaların sirenlerine kulaklarını kaptırmış Odisseus tayfalarından farksız olduklarını ve gerçeklere kulak tıkamış batı tayfası olduklarını söylüyor. O zamanlarda Mehmed Akif İslam yazarlarından tercüme yapmış, Sırat-ı Müstakim dergisinde şiir ve yazılarla insanlarları uyandırmaya çalışmıştı. "Safahat bir nevi, bu yıkıntıların safha, safha anlatılışı,duyuruluşu ve buyıkıntıların şairdebıraktığı acı izlerinderlenişi, toplanışı ve tesbit edilişidir. Bu yüzden, Safahat,bir bakıma, Türk tarihinin en acıklı günlerinin yaşanmış bir destanı, yas yapraklarıdır." Savaş dönemlerinde İslam cereyanı kabul edilmesine rağmen, savaş kazanıldıktan ve devlet kurtarıldıktan sonra yine batıcıların verdikleri şekil kabul edildi. Bu kısmın anlatıldığı cümleleri okurken gülmemek için çok uğraştım. Atesit olduğunu söyleyen insanların bile zora düştükleri an dua etmeye başlamaları gibi savaş anı geldiği an insanları galeyana getirmek için başvuracakları yol en nihayetinde din yani İslam olacaktı. İşte Mehmed Akif'i sarsan düşüncelerin oluşması bu sebeptendi. Mısır'a gitmesi bu sebeptendi. Yıllarca hayat arkadaşlarından, çocuklarından, muhteşem Camilerden, Ana Yurttan uzakta, yalnızlığın içine kıvrılmasının sebebi bu yüzdendi.



    Kitabın 'hayatı, inanç ve düşünce oluşumu, savaşı' kısmını okurken neler hissettiğimi yazıya aktarmam çok zor. 'Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam,' diyen Bediüzzaman'ın hissettiklerini hissetmemem mümkün değil.

    Yaklaşık 3 yıl önce izlediğim ve Mehmed Akif Ersoy'un İstiklal Marşı'nı nasıl yazdığını hatıralarından derleyerek bir araya getirdikleri videoda, Marş için teklif edilen 500 altını kabul etmediğini, ilk mısrayı kalem bulamadığı için duvara parmaklarıyla kazıyarak yazdığını, aklından geçenleri kalemine sığdıramadığını duymak İstiklal Marşı'nın da bir ruhu olduğunu ve 98 yıldır bir kişiye daha marş yazmanın neden nasip olmadığını anlamama sebep olmuştu.
    "Yahya Kemal esere, hep esere bakıyor; imparatorluk idealine sıkı sıkıya bağlıdır. Akif’se, eserden müessire, yani imparatorluktan çok, medeniyetin tarihe serpili eser ve kuruluşlar zincirinden çok, bütün o eserleri doğuran İslâmın kendisine bağlıdır. Bundandır ki, O’nu yeni kurulan Devletin İstiklâl Marşı’nı yazmış olarak da görebiliyoruz. Millî Marşın şairi ise bundandır ki, Yahya Kemal değildir ve Mehmed Akif’tir." cümleleriyle de bir kez daha tasdik etmiş oldum.


    "Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,
    İslâmı uyandırmak için haykıracaktım.
    Gür hisli, gür imanlı beyinler, coşar ancak,
    Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım?
    Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun?
    Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;
    Feryâdımı artık boğarak, na'şını, tuttum,
    Bin parça edip şi'rime gömdüm de bıraktım.
    Seller gibi vâdîyi enînim saracakken,
    Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.
    Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;
    İnler "Safahât"ımdaki husran bile sessiz!"

    İslamı uyandırmak için karlı yolda attığın adımların silinmesine mani olacak bir millet olabilmemiz umuduyla.
  • Abdurrahim Karakoç'un dediği gibi;
    "Yazacak dertler çok ama,
    -hele dursun..."
  • tam olarak sezai karakoç'un dediği gibi; “ne ondan kaçmak bir işe yarar, ne ona varmakla dağılır karanlıklar.”
  • Tam olarak Sezai Karakoç'un dediği gibi;
    “Ne ondan kaçmak bir işe yarar,
    ne ona varmakla dağılır karanlıklar."
  • Sezai Karakoç'un ;
    Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı.
    Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum... dediği