• 832 syf.
    ·10/10
    Dünyası ile karakterleriyle müthiş derin bir fantastik eser.Kimi zaman okurken mekan ,karakter isimleri karmaşası olabiliyor.Ancak diğer ciltlere geçtikçe karakterlerin gelişimi olayların örgüsü sizi sarıyor ve seriye hakim oldukça dahada bağlanıyorsunuz.Fantastik sever herkesin mutlaka okuması gereken seri...
  • 95 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Tüm güzel sıfatlar eksik kalıyor sanki anlatmaya. Olağanüstü bir kitap! Aynı zamanda dehşet verici! Muazzam çağrışımlara sahip, karanlık, boğucu ama bir o kadar da etkileyici...

    Yoğun bir anlatımı var, her cümlesi çok kıymetli ve de anlamlı. Kısa, dolambaçlı yollar yok ancak açık bir anlatımı da yok: Derin çağrışımları, psikolojik derinlikleri var.

    Ölümle iç içe yaşayan, cinsellik ve saldırganlık dürtüleriyle hareket eden (bu yüzden psikanalitik açıdan da ele alınması gereken bir eser) bir karakter üzerine kurulu bu güzel roman ve onun bu psikolojiye ulaşırken geçtiği yollar içinizi ürpertiyor. Karaktere bir taraftan acıyorsunuz bir taraftan şaşırıyor üstelik okurken kızgınlık bile hissedemiyorsunuz, duygu karmaşası içerisinde devam ediyorsunuz okumaya.

    İyilik-kötülük, hayal-gerçek gibi kavramlar, kişiler, her şey iç içe geçmiş durumda. Okurken yazardan etkilenmemek mümkün değil. Hem karanlık bir tarafa çekiyor sizi içiniz sıkılıyor -ki bunu kitaba henüz başlamadan, adı ile bile başarıyor- hem de elinizden düşüremiyorsunuz.

    Yoğun anlatımlardan hoşlanıyor ve kitap üzerine düşünmekten keyif alıyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Ben tekrar okumayı düşünüyorum siz de fırsat yaratabilirseniz bu romanla tanışma şansını bir an önce yakalayın. Ancak kişiyi depresif bir ruh haline sürükleyebilir, bu yüzden iyi bir dönemden geçmiyorsanız ertelemek daha iyi bir fikir olabilir.

    Son olarak yazarın hayatı da bir çok açıdan ilgi çekici: yazdığı konular (vejeteryanlığın yararları hakkında bir kitabı olması dikkatimi çekti mesela), etkilendiği ve benim de çok sevdiğim yazarlar, eğitim hayatı, intiharı... Hem yazar hakkında bir şeyler okumak hem de kitap bana büyük keyif verdi. Size de aynı duyguları yaşatması dileğimle.

    Sevgiyle ve kitapla kalın...
  • 461 syf.
    ·11 günde·Beğendi·9/10
    Bu kitap beni Marquezle tanıştıran ilk kitap oldu.
    Büyülü gerçekçiliğin önemli ve bilinen eserlerinden biri olduğunu biliyorum.
    Esasında kitap incelemeleri yapmamamla birlikte, yapacağım ilk inceleme bu olacak, çünkü bu kitabın kesinlikle bir inceleme hakettiğini düşünüyorum.
    Bu bana kalırsa herkesin okuyabileceği fakat herkesin anlayıp hissedemeyecegi bir kitap.
    Öncelikle okuduğum en sarsıcı, en acayip, en sağlam, en derin ve tabi okuması bayağı zor kitaplardan biri olduğunu söylemekle başlayayım. İsmi gibi yalnızlığı yüzyıllar boyunca karakterler üzerinden derinlemesine işleyerek aktarmış bize yazar. Öyle sarsıcı ki bittikten sonra gerçekten çok kötü hissettiğimi söylesem abartmış olmam. Kitapta olağanüstü görülebilen olaylar, Aman Allahım! Bu da ne böyle? Böyle saçma sey mi olur deyip şaşırdığım, kızdığım, anlamayadigim yerler olsa bile bu düşüncelerim kitabın ne kadar iyi bi kitap olduğu gerçeğini asla değiştirmedi gözümde.  
    Kitabı zor kılan şey isim/karakter karmaşasıydı hiç şüphesiz. Ve tabi yaşanan ilişkiler, "aşklar" !
    Kitapta karakterlerin her biri ilmek ilmek işlenmiş şekilde karşımıza çıkıyor. İsimler ve karakterler bir yerden sonra akılda kalıcı olmaya başlasa da bu esnada olayların karmaşası devreye giriyor.
    Ve o kadar çok olay yaşanıyor, o kadar çok duygu karmaşası var ki, bir sayfada sevmediğim bir karaktere ilerleyen sayfalarda acıma duygusuyla, şefkatle baktığımı gördüm.
    Bu kitabı büyük beklenti içinde okuduğum için, beklentilerimi karşılamaz diye düşünmeden edemedim başladığımda fakat öyle olmadı.
    Kitabı yarıladıktan sonra aslında anlatılmak istenen o kaçınılmaz yalnızlığın duygusunu, yaşamda tek başınalık mücadelesini derinden hissettigimi, bazı karakterleri gerçekten benimsedigimi ve kitaba yeteri kadar hakim olduğumu gördüm. Tabi artık sona yaklaşırken daha neler olabilir ki diye düşünürken son birkaç sayfada gerçek anlamda beynimden vurulmuşa döndüm diyebilirim. Bu kitap hakkında çok sey söylenmeli, çok!
    Fakat ben tek kelimeyle bitiriyorum.
    - Okuyun!
  • 160 syf.
    KARAKTER TABLOSU:
    https://i.imgyukle.com/2020/01/21/V3M0NR.jpg

    Kitabı kütüphaneden aldığım için elimde daha fazla hatırası olmasını istedim. Zira unuttuğumda yahut özlem duyduğumda, istediğim zaman, açıp da sayfalarını, karıştırıp, göz atamayacaktım.
    Oysa bu kitabı unutmayı hiç istemedim, bu nedenle benim için ne kadar zor da olsa, uzunca alıntıları not ettim arşivime (yani buraya). Toplamda elli sekiz alıntı paylaşmışım, öldüm! Kitabın yarısına gelmeden evvel pes etmiştim bile artık not almamak konusunda, fakat sonrasında, biriktirdikten ve bitirdikten sonra kaydetme kararı aldım.

    Kitabın bitmesine son beş sayfa kala ara vermek durumunda kaldığımda, etrafıma boş boş, leyla leyla gülümsediğimi hatırlıyorum. Öylesine, kendi kendime, manasızca, biraz da yorgun.
    Yorgundum çünkü kitabın dili ağır, eski kelimeler pek fazla, bununla beraber cümleler çok uzun. İpin ucunu kaçırmadan, dikkatle okumak gerekiyor. Bazı cümlelerin sonuna geldiğimde başını unuttuğum ve tekrardan okuduğum oldu mesela.

    Kitabın bir başka zorluğu ise, karakterler üzerinden yapılan zaman sıçrayışları.
    Yaşlı bir adamın (Behçet Bey'in), yetmiş beşli yaşamından bir kesitle başlayıp, çocukluğuna kadar giden, hayatına temas etmiş insanlara değinmekle birlikte, bu çocukluğun ötesindeki/geçmişindeki yaşamlara doğru yola çıkan bir hikâye sizi alıp götürüyor. Hikâye hem yukarıya, yani geçmişe doğru çıkıyor, hem de yanlara doğru yatay bir şekilde ilerliyor.
    Ve aslında söz konusu olan, tek bir hikâye değil. Dikey ve yatay düzlemde uzanan bir zaman diliminin insanlarının, kendi hikâyelerini konu ediniyor.
    Sanki yazar, bir hikâye kitabında farklı insanlara yer vermektense, aynı romanın içerisinde, birbiriyle bağlantısı olan insanların, birbirinden bağımsız hikâyelerini ortaya koymak istemiş gibi.

    Kitap hakkında okuduğum yorumlarda, kitabın bir konusunun, belirli bir olayının olmadığı, daha ziyade karakter analizleri üzerine kurulu olduğu düşüncelerine rastladım. Konu ve olay olmadığı görüşüne katılmamakla beraber karakter analizi kısmına katılıyorum. Zira, okuduğumuz hikâye kitaplarında olaylar özet olarak anlatılır, bu kitapta da karakter sayısı fazla olduğu için yaşantıları daha çok bir özet şeklinde ele alınmış. Bununla beraber karakter analizleri ön plana çıkmıştır.

    Okurken, geçmiş zaman ve şimdiki zaman arasındaki ve yatay düzlemdeki gidiş gelişler okuyucunun kafasını karıştırabilir, ve kim kimin çocuğuydu karmaşası ortaya çıkabilir. Zira sonlara doğru bu kafa karışıklığını ben yaşadım. Ve bir kenara bazı kişiler arasındaki bağlantıyı çizmek durumunda kaldım, böylelikle zihnimdeki yerleri daha sağlam oldu. Kitabı bitirdikten ertesi gün de bunları temize geçirdim.

    Karakterlerde genel olarak dikkatimi çeken şey; dış görünüşü pek iyi olmayan, yahut ruhen hassasiyeti fazla olan, kırılgan, yahut da maddi açıdan sıkıntısı olan, yahut da statü bakımından iyi bir konumda olmayan kimselerin; zamanla çok çalışıp, azmedip, kendine yönelik ilgi alanlarını fark etmeleri, kendi potansiyellerini geliştirmeleri; ve bir yöndeki eksikliklerini, başka bir yöndeki başarılarıyla tamamlamaya çalışmaları oldu.

    SPOİLER
    Psikolojik açıdan yorumlamak gerekirse, Adler'in savunduğu; insanın var olan aşağılık duygusuna karşın üstünlük çabasıyla girişmiş olduğu eylemler bütünün, kendine has bir yaşam stili oluşturması üzerindeki etkisi ortaya çıkmaktadır. Tam da Adler'in bahsettiği; fiziken zayıf (insanların cılız diye tabir ettiği), kısa boylu ve antipatik (çirkin) bir adam olarak Behçet Bey çıkıyor karşımıza. Fakat onu insanlar arasında asıl çekilmez kılanı, sahip olduğu yumaşak mizacı. Babası İsmail Molla bile, oğlunun daha sert, atılgan, maceraperest, kadınlarla gönül eğlendirmesini bilen biri olmayışı hasebiyle oğlundan utanç duymaktadır.

    Behçet Bey, annesi ve dadısıyla beraber, harem içerisinde büyümüş, kadınlara has ahlaki düşünceleri ve nezaket biçimini benimsemiştir daha ziyade. Kitap ciltlemek, saat tamir etmek gibi uç/enteresan hobileri vardır. Detaycı bir kişiliğe sahiptir, uzun uzun açıklamalarda bulunan, çalışkan, girişimci özelliklere sahiptir. Bulduğu her fırsatta babasına duyduğu sevgiyi göstermeye ve hissettirmeye çalışır. Bir süre sonra babası da yavaş yavaş oğlunu anlamaya, tanımaya başlar. Vicdanının sesini duysa da artık, yine de oğlunun hassas mizacından utanmaktan vazgeçemez. Fakat Behçet Bey, eğitim hayatını üst üste birinciliklerle tamamlamış, iş hayatında da yaptığı kusursuz görevlerle peş peşe rütbeler atlamasını başarmış bir insandır. Yine de, tüm bunlara rağmen, "beklediği şekilde" bir takdiri göremez.

    Bu minvalde iki örnek daha karşımıza çıkmaktadır. Biri Sabri Hoca, diğeri Agop Efendi.

    Sabri Hoca da, hayatı boyunca unutulan, silik bir karakter olmuştur. Devrinin her türden politik vakasına, en ön saflarda katılan bir ihtilalci olmasına rağmen.
    Babası tarafından terk edilmiştir, ve yanına alınacağına ilişkin söze rağmen; unutulmuştur. Ardından annesi tekrar evlenip birkaç çocuk daha doğurmuş, ve ilk çocuğuyla eskisi kadar ilgilenememiştir. Bunda bir yandan, kendisini terk eden adamın çocuğu olması durumu da etkili olmuştur.
    Adler'in ilk çocuklar için kullandığı "tahtını yitirmiş kral" benzetmesini de yapabiliriz bir yandan. Fakat tacının ve tahtının hiçbir tesirini zaten görememiş bir çocuk olduğunu da unutmamak gerekir.

    Sabri Bey de çocukluğunu daha çok kayıkçıların yanında gönüllü olarak çalışarak geçirmiş, fakat orada da kimse tarafından ne ilgi ne de bir destek görmüştür. Onca yardımına ve çalışmasına karşılık, yemeklerini yerken kayıkçıların aklına onun da karnının aç olabileceği hiç gelmemiştir mesela (zamanında, daha çok yemek bittikten sonra hatırlanır). Bunun dışında mahallenin mektuplarını yazmak gibi bir görev de edinir kendine, fakat elbette ki bu da hiçbir karşılık alınmadan yapılan bir görev olmuştur onun için. İnsanlar bir teşekkürü bile çok görürken, görevindeki birtakım gecikmeler sonucunda da öfkesini esirgememiştir ondan.

    Fakat medreseye girdikten sonra, birtakım "hürriyet" konulu düşünce dünyasının içerisinde ve çeşitli kavga ortamlarının arasında bulmuştur kendisini. Ve bu kavgaların birinde sağ kulağının üzerine almış olduğu bir kesik darbesiyle kendini kanıtlamıştır.
    Zamanla; yenilikçi düşünceleriyle etrafında dinlenen, fikirlerine kulak verilen biri olmuş, bazı paşalarla bile irtibat kurar hale gelmiştir. Bir yandan rüştiyede hocalık yaparken diğer yandan da çeşitli ihtilal olaylarının içerisinde rol almıştır.
    Öyle ki, yarı sayılan, yarı unutulan/görünmeyen bir adam olmuştur.
    Küçüklüğünden itibaren ezilmiş ve unutulmuş olduğu gerçeğinin üzerine; medrese eğitimleriyle, edindiği hür düşünceler ve geliştirdiği felsefelerle gitmiştir.

    O da Behçet Bey gibi, yaşamda tutunmayı başarabilmesine rağmen, kısmen başarılı sayılabilecek mahiyette biri olmuştur.

    Agop Efendi'ye gelirsek; küçüklüğünde saf bir uşak iken zamanla maruz kaldığı sahtekârlıklar ve zulümler sonucunda, zekâsını kullanmayı öğrenebilmiş bir adam olur. Ve uşaklıktan, sarraflığa kadar uzanan uzun bir yolu kat eder. Yine bir başarı öyküsü...

    Yaşamdaki olumsuzlukların, yaşama tutunabilmek için körüklediği insanlar...

    Neresinden bakarsam bakayım, sürekli Adler'i görüyorum.

    Karakter haritasında verdiğim çoğu karakterin analizi detaylı şekilde yapılmıştır kitapta. Kahramanların buruk başarıları benim gördüğüm ortak noktadır.

    Kitapta aşk ise, neredeyse hiç yoktur. Daha doğrusu olduğunun kokusu verilmiş, fakat görüntüsüne yer verilmemiştir.
    Okurken, karakterler arasında bir şeyler olduğunu sezinliyorsunuz, fakat olayların teferruatına değinmek yerine artık, yeni bir karakterin yaşam öyküsüne başlıyor yazar.

    Kitapta aşkın ön planda olmamasını sevdim, daha doğrusu, aşkın olmamasını sevdim. Zira, hayatımızın sanki ne kadar içerisinde görüyoruz ki aşkı? Hani nerede rastlıyoruz ona?
    Bir film repliği vardı, "Kim, sevdiğiyle evlenmiş ki, sen evlenesin?" diyordu.
    Tam olarak böyle; aşk, her yerde, dizilerde, filmlerde, romanlarda, hikâyelerde, masallarda; fakat gerçek hayatta yok. Gerçek hayatın içindeki kurmacaların içinde var yalnızca. Gerçekte bunca olmayıp da, sahtenin içinde en çok ona yer veriyoruz.
    Bu kitap aşka bu kadar yer vermemişti. Hayata benzeyen bu yönüyle daha çok sevdim bu kitabı.

    Son olarak belirtmeliyim ki; kitap Abdülhamit dönemini, tanzimat sonrasının etkilerini yansıtıyor. Dönemin politikalarına çeşitli felsefi bakış açılarıyla yaklaşılmış ve sorgulanmıştır. İstibdat (sıkı yönetim) ve karşısındaki hürriyet yanlısı düşünceler, şark meselesi, Abdülhamit taraftarları ve karşıtları, çeşitli ihtilaller, paşalar, konaklar, saraylar kendini göstermektedir.
  • 209 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Eserde beş öykü yer alır. Karakterlerin kimlik karmaşası, yozlaşmışlığı, yabancılaşması gibi konular ince bir alayla anlatılır.

    İlk öykü olan Büyükbaba da olaylar baş karakter olan Abbas Yücebaş'ın torunu tarafından anlatılır. Baş öğretmen olduktan sonra Abbas Yücebaş'ın kişilik özelliklerinin değişmesinden bahseder.

    Tarih/Coğrafya adlı öyküde yaşı geçkin hemşirenin lise öğrencisi Timur'a olan aşkını anlatır. Bu öyküde birçok karakterin zıt özelliklerinden gülünç hallerinden bahsedilir. Tarih öğretmeninin Osmanlı devletine olan hayranlığı, bu hayranlık yüzünden isminden dolayı Timur'dan hoşlanmamasını ve Timurlenk ismini takmasını anlatır. Öykünün devamında okula yeni atanan Coğrafya öğretmeninin batı özentisi tiplerden olmasını, yarım ingilizcesiyle batıya hayranlık duymasını, kendi toplumunu eleştirmesini hicveder.

    İktidar adlı öyküde iktidar takma adıyla bilinen
    Mücteba Bey yaşam ve düşünce biçimi olarak oldukça zıt bir insandır. Hem bir siyasetçi hem bir şair hem de sporcu kimliğiyle tanınır. Öykü Mücteba Bey in etrafında döner. Mücteba Bey kötü bir şair, iki yüzlü bir siyasetçi ve gösteriş için sporla uğraşan biridir. Ancak çevresinde sıcak kanlı, dost canlısı, sevecen bir insan olarak tanınır.
    Eserdeki diğer hikayeler de gülünç durumları, karakter karmaşası yaşayan insanları anlatır.
    Dili sade üslubu akışkan bir eser ve çok iyi eleştirileri olan bir öykü kitabıdır. Öykü okumak isterseniz kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.
  • 324 syf.
    ·10 günde·Beğendi·9/10
    İlk defa kitap incelemesi yapıyorum o yüzden kelime hatalarım olursa kusura bakmayın:)
    Kardeşimin hikayesi livanelinden okuduğum ikinci kitaptı ve meraklı bir şekilde okudum.
    Kitabın ana karakteri ahmet ya da mehmet mi demeliyim bilmiyorum ama unutulmayacak kitap kahramanları listeme girdi.
    Kitabı okumaya başladığımda konusu hiç ilgimi çekmemişti fakat sayfaları çevirdikçe bende merak duygusu uyandırdı ve yazılı haftamda olmama rağmen kolay bir şekilde okudum.
    Başta ahmet ve gazeteci kız bana çok yapmacık gelmişti ama gittikçe karakterlere alıştığımı farkettim . Mehmetin hikayesinin sonlarında zaman karmaşası yaşamıştım bu duruma da alışmaya başladıktan sonra zaten kitap aktı gitti. Çok şaşırdığım yerler oldu üzüldüğüm yerler oldu ve kitaba çok çok bağlandım.
    Kitapta en sevdiğim karakter kesinlikle mehmetti onun masum aşkı ve karşılığını bu şekilde alması beni üzdü. İftiralara uğradı saçma sapan işlere bulaştı bunca olanlardan sonra herkesden soyutlanması çok mantıklı bir hareketti bana göre.
    Kitabın sonundaki bölüm ilgi çekiciydi fakat ben asla öyle bir son beklememiştim gazeteci kızı kitap boyunca gösterip kitabın sonunda bir paragrafa sığdırması olmadı bence , ludmilla karakterine yorum yapacak olursam karakterin ne yapmaya çalıştığını tahmin etmiştim bana pek sürpriz olmadı, arzunun katilini de tahmin etmiştim o tutmadı hiç beklemediğim bir kişi çıktı nedenini bilmiyorum ama o kişiyi katil yapmaları olmadı bence. Okunmaya kesinlikle değen bir kitap olduğunu düşünüyorum.
    Umarım yazmayı başarabilmişimdir, size zıt gelen düşünceler yazdıysam o sıralar kitabı dikkatli okumamışımdır. Zaman ayırıp okuyan herkese teşekkür ederim:)
  • 296 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Okuduğum ikinci kitabı
    Yani ne yazmalı ki! Bende bıraktığı etkısınden cıkmak haftalar aldı ilk kitabında çünkü.
    On altı hikaye, on altı hayat, insan nasıl bu kadar içsellestırır okuyucuya bu da MUNGAN farkı dili , anlatımı benı nasıl büyülüyor her defasında...karakter analızı yaparken sanki freud okuyorum, betımlemelerı o kadar sağlam ki bahsettiği her mekanı yaşadım, gördüm orda o anda nefes aldım.Bursa, Amasya, Ankara, Samsun, Trabzon, Sinop,Denizli, Erzurum,fotoğrafçı Aram!, Diyarbakır surları, hikayelerin bazen başladığı ya da bittiği Esenler Otogarı “birbirinin hayatından habersiz bir sürü insanın yollarının, hikayelerının,bazen kaderlerinin kesiştiği bir otogarın, hemen her günkü bilinen canlı,hareketli, tanıdık görüntüleri, kendini olanca karmaşası ve gürültüsüyle tekrar ederken,indikleri otobüslerden İstanbul’a dağılan insanlarla, otobüslerin İstanbul’dan alıp götürdüğü insanların hayatları, hikayeleri hatta kaderleri adeta yer değiştiriyor. Gelenler kentin içine, gidenler bütün Türkiye’ye hayalleri, ümitleri, serüvenleri, hayatlarıyla dağılıyorlar. Kader yol ağızlarında oturuyor sanki...”
    Kitap bittiğimde uzunca bir süre boşluğa bakıp kalakaldım,
    Yaşanmış bu hikayelere ağlanmaz mı! İçimde bir şeyler koptu gitti, zaten yaş aldıkça zamanını bekleyen kitaplar değil mi bizi biz yapan..
    Murathan Mungan okuyunca daha net anlıyor insan, her hikaye bir dünya ve siz o dünyaları tanıdıkca kendı gerceğinize biraz daha sağlam ulaşıyorsunuz.Kitabın son hikayesinde “vay canına” dedim mi dedim:)