• Değerli Arkadaşlar, bildiğiniz üzere bu yıl liselerde okutulan ders kitapları yeniden yazıldı. Bu kitaplar EBA'da pdf formatında yayınlanmış durumda. Kitaplardan bir kısmı özel yayınevleri tarafından yayınlanmış. Seda Bikriç tarafından yazılan Biyoloji 10 kitabının 25 sayfasını gözden geçirdim. Aşağıda göreceğiniz üzere bariz hatalar ve yanılgılar var. Zaman bulursam diğer kısımlarını da gözden geçireceğim. Bu şekilde hatalar içeren bir kitaba nasıl onay verilir anlamış değilim.

    Biyoloji 10 (Yazar: Seda Bikriç)

    Sayfa 17: “Tek hücreli canlılarda hücre bölünmesi, basitçe ikiye bölünme şeklinde gerçekleşir. Çok hücreli canlılarda ise hücre bölünmesi mitoz ve mayoz şeklinde gerçekleşmektedir” denilmiş. Bu ifade bilimsel olarak hatalıdır. Mitoz ve mayoz bölünme sadece çok hücreli canlılara özgü olmayıp ökaryotik bir hücrelilerde de görülmektedir.

    Sayfa 18: Tablo 1.1’de Embriyo hücresinin bölünme süresi 30 dakika olarak verilmiş. Böyle bir genellemenin yapılması bilimsel olarak mümkün değildir.

    Sayfa 18: “Sinir ve kas hücreleri gibi hücreler, bölünme yeteneklerini kaybettikleri için yaşamlarını bu evrede sürdürür. Bölünemeyen hücrelerin bu durumlarına aynı zamanda durgunluk evresi (G0) de denmektedir” denilmiş. G0 fazına “durgunluk evresi” dendiğine bilimsel kitaplarda rastlamadım. Zira kas ve sinir hücreleri G0 evresinde olmlarına karşın gayet aktif şekilde çalışmaktadır. Bu uydurma tanımlar, yanılgılara yol açar.

    Sayfa 20: “Kromozomlar kromatit adı verilen iki adet bükülmüş iplikten oluşmaktadır” denilmiş. Bir kromozomun iki kromatidten oluşma zorunluluğu yoktur. Anafaz ve telofaz evresindeki kromozomlar tek kromatidlidir. Kromozom interfazın S evresinde kendini eşlediğinde iki kromatitli hale gelir.

    Sayfa 21: “İki takım halinde bulunan kromozomlara diploit kromozom denir. …Tek takım halinde bulunan kromozomlara haploit kromozom denir” denilmiş. Bu ifadelerin ikisi de yanlıştır; diploit ve haploit olanlar kromozomlar değil hücrelerdir.

    Sayfa 23: “Ana hücrenin bölünerek iki yeni hücre oluşturmasına mitoz denir. Mitoz, bütün canlılarda görülen bir bölünme şekli olmakla birlikte, tek hücrelilerde çoğalmayı, çok hücrelilerde ise genel olarak büyüme, gelişme ve yaraların onarılmasını sağlar” denilmiş. Bu ifade bilimsel olarak tamamıyla yanlıştır. Mitoz bölünme tüm canlılarda gözlenen ortak bir özellik değildir. Bir bakteri hücresi bölünerek iki yeni hücre meydana getirir; ancak bakterilerin bölünmesi mitoz bölünme değildir.

    Sayfa 24: “Kinetokorlara tutunmamış olan iğ iplikleri ise birbirini iterek hücrenin boyunun kutuplar yönünde uzamasına neden olur denilmiş. Polar mikrotübüller bu süreçte birbirini itmez birbirinin üzerinde kayarlar. Verilen ifadenin bilimsel bir tarafı yoktur. Yazarın kendi yorumudur.

    Sayfa 26: Tablo 1.3de bitki ve hayvan hücresindeki mitoz karşılaştırılırkan hayvan hücersinde “iğ iplikleri sentrozom organeli tarafından oluşturulur” denilmiş. Bunun karşılığı olarak bitki hücresinde “İğ iplikleri sitoplazmik mikrotübüller tarafından oluşturulur” denilmiş. Karşılaştırma doğru yapılmamıştır. Zira bitki hücrelerinde iğ iplikleri, mikrotubül organize edici merkez tarafından oluşturulmaktadır. Hayvan ve bitki hücrelerinin her ikisinde de iğ iplikleri mikrotübüllerden oluşturulur.

    Sayfa 32: “Eşeysiz üremenin temeli, mitoz hücre bölünmesine dayanır. Bu nedenle eşeysiz üreme sonucu oluşan bireyler arasında kalıtsal çeşitlilik görülmez” denilmiş. Bu tanımlar bilimsel olarak doğru değildir. Çünkü bakteriler eşeysiz çoğalır ancak onlarda mitoz gözlenmez. Haploit partenogenezde bireyler mayozla çoğalmaktadır ve partenogenez bir eşeysiz üreme şeklidir. Haploit partenogenezle oluşan yavrular arasında kalıtsal farklılık görülür. Eşeysiz üremede ana kriter döllenmenin olmamasıdır.

    Sayfa 56: Mayoz I ve Mayoz II’nin karşılastırıldığı Tablo 1.4’de Mayoz I’de tek çekirdek eşlenmesi, Mayoz II’de iki çekirdek eşlenmesi olur denilmiş. Çekirdek eşlenmesi ne demektir? Bu şekilde tanımlar biyolojide yok. Yazar resmen uydurmuş.

    Sayfa 58: “Tablo 1.5: Mitoz ve mayoz bölünmenin karşılaştırılması” kısmında mayoz sadece eşeyli üreme amaçlıdır denilmiş. Bu ifade hatalıdır. Haploit partenogenez bir eşeysiz üreme şeklidir ve mayoz sonucunda oluşur.

    Sayfa 64: Tablo 1.6’da eşeyli ve eşeysiz üreme karşılaştırılmış. Eşeysiz üremede yavruların tek atadan geliştiği ifade edilmiş. Eşeyli üremede ise “Erkek ve dişi bireylere ait üreme hücrelerinin birleşmesi sonucu yavrular gelişir” denilmiş. Bu tanım yanılgılara yol açabilir; çünkü hermafrodit olan yüzlerce canlı türü eşeyli olarak çoğalmaktadır. Örneğin çoğu çiçekli bitkinin erkek ve dişi bireyleri ayrı değildir. Bu nedenle eşeyli üremenin tanımlanmasında ana kıstas iki farklı ata olması değil döllenmenin olmasıdır.

    Sayfa 66: Daphnia’ beslenmesiyle ilgili olarak “Kendisi etçil bir canlı olmakla birlikte etçil beslenen balıkların da besinidir” denilmiş. Bu bilgi tamamıyla hatalıdır. Daphnia’nın doğal besinin en önemli kısmını nanoplanktonik algler ve özellikle kamçılılar teşkil etmektedir (Bkz. Peter, R.H & De Bernardi, R., 1987: Daphnia, s.143-192)

    Sayfa 80: “DNA molekülünün çeşitli proteinler yardımıyla kısalıp kalınlaşarak oluşturduğu kalıtsal birime kromozom denir”. Bu tanım bilimsel olarak doğru değildir. Zira interfaz sırasındaki kromozomların ve bakteri kromozomlarının kısalıp kalınlaşmış olması söz konusu değildir. Kromozom kalıtsal birim de değildir. Kalıtsal birim gendir.

    Sayfa 80: “Canlıların kalıtsal özellikleri, alel çiftleriyle belirlenir. Bu genlerden biri dişi bireyden, diğeri ise erkek bireyden üreme hücreleri yoluyla zigota taşınır” denilmiş. Böyle bir genellemenin yapılması mümkün değildir. Bakteriler ve haploid diğer canlılarda alel çiftinden bahsedilemez. Zigot oluşumu her canlıda görülmez.

    Sayfa 80: “Aynı kalıtsal karakterle ilgili, farklı aleller bir araya geldiğinde, etkisini canlının dış görünüşünde ortaya çıkaran gene dominant (baskın, başat) gen, baskın genle birlikte olduğunda etkisini gösteremeyen genlere ise resesif (çekinik) gen denir” denilmiş. Bu tanımlar bilimsel hatalar içermektedir. Burada bahsedilenlerde birbirine baskın ve çekinik olanlar alellerdir; genler değildir. Genetikte bir genin diğerine baskın çekinik olma durumu da vardır; ancak bu durumda epsitat ve hipostat gen kavramları söz konusudur.Yazar, gen ve alel kavramlarını tüm kitapta birbiriyle karıştırmıştır.

    Sayfa 88: “ Zıt karakterlere sahip bireyler çaprazlandığında, F1 nesli aynı fenotipte olur. Buna izotip (benzerlik) yasası denir” denilmiş. Olay tamamen yanlış ifade edilmiştir. Zıt karakter değil, aynı karakterin iki zıt özelliğine sahip homozigot genotipteki bireyler çaprazlanınca F1 dölü aynı fenotipte olur.

    Sayfa 105: “Anne Rh(+) çocuk Rh(–) olduğunda benzer durum gerçekleşmez çünkü çocuğun bağışıklık sistemi henüz tam olarak gelişmemiştir” denilmiş. Bebekle anne arasında bu durumda kan uyuşmazlığı olmamasının nedeniyle ilgili yapılan açıklama bilimsel olarak tamamıyla yanlıştır. Çünkü anne karnındayken annenin kanı bebeğin kanına karışmaz. Bu nedenle bebekte Anti D antikoru gelişmez. Rh(+) kan grubuna sahip olan annenin kanında da anti Rh antikoru yoktur; anti-Rh antikoru olsaydı annenin kendi kanı çökelirdi. Böylece Rh uyuşmazlığı söz konusu olmaz.

    Sayfa 107: Multiple alellerin baskınlık durumlarıyla ilgili olarak kitapta şu formüller verilmiş: C1 = C2 > C3 = C4 ; D1 > D2 > D3 = D4 > D5. Hiçbir bilimsel kitapta bu şekilde formüle rastlamış değilim. Eğer bu formüller veriliyorsa bunun biyolojideki kalıtım örnekleri verilmiş olması gerekir. Unutulmamalı, biyoloji matematik değildir.

    Sayfa 109: “Canlıların eşeyinin belirlenmesinde görevli olan genleri taşıyan kromozomlara eşey kromozomları (gonozom) denir” denilmiş. Tanım yanlıştır. İnsanda X ve Y kromozomları eşey kromozomlarıdır. Yazara sormak lazım, X kromozomu üzerinde eşey belirlenmesiyle ilgili hangi gen var?

    Sayfa 114: Y kromozomuna bağlı kalıtım konusunda balık pulluluk (İhtiyosis) ve yapışık parmaklılık durumları örnek olarak gösterilmiştir. Bunlar Y kromozomu üzerindeki alellerle kalıtılmadığı kanıtlanmıştır. Eski yanılgılara kitapta yer verilmemelidir.

    Sayfa 118: “İki ayrı DNA molekülünün birleşerek yeni DNA molekülü oluşturması sonucu oluşan kalıtsal çeşitliliğe rekombinasyon denir” denilmiş. Tanım yanlış ifade edilmiş. Genetik rekombinasyon için DNA moleküllerinin birleşmesine gerek yoktur. Çünkü, bağlı olamayan genler, kromozomların mayozda bağımsız dağılımına bağlı olarak döllenme sonucunda yeni genetik kombinasyonlar meydana getirebilir.

    Sayfa 137: “Popülasyonu oluşturan bireyler, aynı besin kaynaklarını tüketir ve çevresel şartlardan benzer şekillerde etkilenir” denilmiş. Böyle bir genellemenin yapılması mümkün değildir. Sivrisinek populasyonunu düşünecek olursak popülasyondaki erkek bireyler polenle dişi bireyler kanla beslenir. Eşeyli üremenin görüldüğü bir popülasyondaki her birey çevre şartlarından aynı şekilde etkilenmez. Her bireyin çevre koşullarına direnci farklılık göstermektedir. Yazar konuyu oldukça dar bir çerçeveden bakarak ifade ettiği görülüyor.

    139. “Ekosistemlerden biri zarar gördüğünde diğer ekosistemler tarafından onarılır” denilmiş. Böyle bir genelleme nasıl yapılıyor hangi bilimsel temele dayanıyor belli değildir.

    Sayfa 140: “Kutup bitkileri uzun gün, ekvatoral bölge bitkileri ise kısa gün bitkileridir” denilmiş. Böyle bir genellemenin yapılması mümkün değildir. Örneğin ekvatoral bölgede nötr gün bitkileri yok mudur? Bu görüş yazarın kendi görüşüdür ve hiçbir bilimsel tarafı yoktur.

    Sayfa 141: “Genellikle enzimler 37°C’ta optimum hızda çalışır” denilmiş. Bu görüş, yazarın kendi görüşüdür. Belki insan vücudundaki enzimler için 37°C optimum sıcaklık olabilir. Doğada binlerce canlı türü var. Hepsinin vücut sıcaklığı 37°C değil. Bunlardaki enzimler optimum hızda çalışmıyor mu?

    Sayfa 154: “Ekosistemde değişen çevre şartlarına bağlı olarak sayıları hızla artan ve besin ağına zarar veren türlere istilacı türler denir” denilmiş. Bu tanım doğru değildir. Ekosistemdeki çevre koşullarındaki değişikliğe bağlı olarak ekosistemdeki yerli bir türün birey sayısında aşırı artışın olması onu istilacı tür statüsüne sokmaz. İstilacı türler, ekosistem için yabancı (egzotik) türler olup hızla çoğalan, geniş şekilde yayılış gösteren ve girdiği ekosistemdeki yerli türleri olumsuz etkileyen türlerdir.

    Sayfa 157: “Organik bileşiklerin temel yapısı karbon (C), hidrojen (H) ve oksijen (O) atomlarından oluşur” denilmiş. Bu ifade bilimsel olarak hatalıdır. Organik maddelerin yapısında oksijen atomunun bulunma zorunluluğu yoktur. Örneğin metan (CH4) bir organik maddedir fakat oksijen atomu içermez. Oksijen atomu içermeyen yüzlerce organik bileşik vardır.

    Sayfa 159: “Bitkiler, topraktan azotu nitrat tuzları şeklinde alarak kullanabilir. Nitrat tuzlarını nükleik asit, protein ve vitaminlerin sentezinde kullanır” denilmiş. İfade hatalıdır. Bitkiler için vitamin olan bir madde yoktur. Eğer vitamin denilen maddeyi canlı kendisi sentezliyorsa o madde o canlı için vitamin olamaz. Zira vitaminler, esansiyel maddeler olup dışarıdan alınan maddelerdir

    Sayfa 161: “Bazı hastalıklar, hem hayvanlarda hem insanlarda ortak olarak görülebildiği gibi, hayvanlarla taşınan bazı mikroorganizmalar da hayvanlar tarafından insanlara bulaşabilmektedir. Kuş gribi, deli dana hastalığı ve kanamalı kırım kongo virüsü bunlardan birkaçıdır” denilmiş. Bu ifade hatalıdır; çünkü kuş gribine ve kanamalı kırım kongo hastalığına virüsler neden olamaktadır ve virüsler de mikro organizma değildir. Deli dana hasatalığının etkeni ise virus değil prion adı verilen proteinlerdir. Deli dana hasatalığının etkenin hayvanlardan insanlara taşınması bulaşma şeklinde değil hasta hayvanın etinin tüketilmesiyle olur.

    Sayfa 170: “Yeryüzündeki bitki örtüsünün azalması, fosil yakıtların kullanımının artması, fabrika bacalarındaki zehirli gazların filtre edilmeden atmosphere verilmesi, deodorant kullanımı gibi sebepler atmosferdeki karbondioksit, metan, ozon, azotdioksit ve kloroflorokarbon (CFC) bileşiklerinin artmasına neden olmaktadır”. Fosil yakıtların ve deodorant kullanımının atmosferdeki OZON miktarını artırdığı yazılmış. Böyle birşey nasıl olabilir?

    Sayfa 172: “Egzoz gazları, güneş ışığının etkisiyle çeşitli tepkimelere girerek ozon (O3 ) ve azotdioksit (NO2 ) gazlarının oluşumuna neden olur. Atmosferde bu gazların birikmesi sonucu oluşan kirliliğe ozon kirliliği denir” denilmiş. Bu olay atmosferin hangi tabakasında oluyor? Örneğin stratosferde ozonun birikmesi ozon kirliliği midir?

    Sayfa 174: Bilgi Kutusu kısmında “Gökyüzü, ozon tabakası nedeniyle gün ışığında mavi görülür” denilmiş. Bu ifade bilimsel olarak tamamıyla yanlıştır. Gökyüzünün mavi görünmesinin nedeni ozon tabakası değil görünür ışıkta ve insan gözünün iyi algıladığı dalga boyu aralığında mavi ışığın SAÇILIMININ daha fazla olmasıdır.

    - Prof. Dr. Ertunç Gündüz
  • Değerli Arkadaşlar
    MEB Biyoloji 10 (Yazar: Ahmet Bağatır ve ark. ) kitabında saptamış olduğum hataları aşağıda paylaşıyorum. Henüz incelemeyi tamamlamış değilim. Hataları saptadıkça listeye ekleyeceğim.

    Sayfa 19: "Embriyonal gelişim sürecindeki hücrelerin döngüsü çok hızlı gerçekleşmekte olup bu süre yaklaşık 30 dakikadır" denilmiş. Böyle bir genellemenin yapılması mümkün değildir. Hücre döngüsünün süresi hayvan hücrelerinde yaklaşık olarak 18-24, bitki hücrelerinde 10-30 saat olarak verilmektedir. Hücre döngüsündeki G1 ve G2 safhaları pas geçse bile bulunması zorunlu olan S evresi yaklaşık olarak 8-9 saat sürmektedir. Döllenmiş olan insan yumurtasının yani zigotun bölünerek 16 hücreli evreye gelmesi yaklaşık 4 gün yani 96 saat sürmektedir. Kurbağalar gibi bazı hayvanların oldukça iri olup depolanmış bol miktarda madde içeren hücrelerin ilk 12 kez bölünmesinin çok hızlı olabilmesi, embriyonik hücrelerin hepsinin 30 dakikada bölündüğü anlamına gelmez. Kesinlikle okuyucuyu yanılgıya götürür.

    Sayfa 26: Grafik 1.2’de Hücre döngüsünde kromozom sayısı değişimi verilmiş ve grafikte kromozom sayısının anafazın sonunda iki katına çıktığı görülüyor. Bu gösterim hatalıdır. Metafaz evresindeki metafaz kromozomunu oluşturan iki kromatid birbirinden ayrılınca her bir kromatid kromozom olarak kabul edilir ve anafaz evresinin başlangıcında kromozom sayısı iki katına çıkar.
    Görseller 1.5, 1.6, 1.10, 1.11, 1.12’de hata vardır. Çekirdekçiğin gösterilme şekli hatalıdır. Zira hücredeki çekirdekçik kromozomlardan bağımsız bir yapı değildir. Bu şekilde gösterim bilimsel olarak doğru değildir.

    Sayfa 38: “Tek hücrelilerde mitoz görülürken hücresel farklılaşma görülmez” denilmiş. Bu genelleme doğru değildir. Koloniyal yaşam süren bazı protistlerde belirli işlevleri yerine getirmek için hücreler özelleşebilir (Bkz. Hickman et al., 2016: Zooloji Entegre Prensipler, s.218 ve 238).

    Sayfa 63: “Grafik 1.4: Diploit bir hücre için mayozda kromozom sayısı değişimi” hatalıdır. Anafaz II deki kromozom sayısı gösterimi hatalıdır.

    Sayfa 65: Tablo: 1.2. Mitoz ve Mayoz Karşılaştırma Tablosunda mayoz için “Çok hücreli canlıların üreme ana hücrelerinde ve bazı canlıların spor üretiminde görülür” denilmiş. Bu ifade yanlış algılamalara yol açar. Zira bir hücrelilerde de mayoz bölünme görülebilir.
    Yine bu tabloda mitoz için “Tetrat, sinapsis ve krossing over oluşumu görülmez” denilmiş.. Mitoz sırasında bazen krossing over olayının gerçekleştiği 1936 yılında Curt Stern tarafından meyve sineklerinde gösterilmiştir (Bkz. Brooker, R.J., 1999: Genetics Analysis and Principles s.111-112)

    Sayfa 68: Tablo 1.3 Eşeyli ve Eşeysiz Üreme Karşılaştırma Tablosunda eşeyli üremede iki ata vardır denilmiş. Bu ifade her zaman doğru değildir. Hermafrodit olan binlerce tür, tek ebeveynin ürettiği sperm ve yumurtalar sayesinde eşeyli üreyebilmektedir.

    Sayfa 81: “Bezelyede çiçek renginin beyaz ya da mor olmasından sorumlu gen buna örnek olarak verilebilir. Genler, harflerle sembolize edilir ve hücre bölünmesi sırasında kromozomlarla yeni hücrelere taşınır” denilmiş. Olay yanlış ifade edilmiştir. Çiçeğin mor veya beyaz olmasından sorumlu olan, bir genin iki farklı alelidir. Harflerle sembolize edilenler ise genin farklı alelleridir.

    Sayfa 86: “Homozigot genotipli (AA) bireyde A geninin gametlere taşınma olasılığı %100 iken heterozigot genotipli (Aa ) bireyde A ve a geninin gametlere taşınma olasılığı %50 A , %50 a ’dır” denilmiş. Burada gametlere taşınan A aleli veya a alelidir. Gen ve alel terimleri yanlış kullanılmıştır.

    Sayfa 86: “Bir ya da daha fazla karakter bakımından bağımsız genlere sahip homozigot genotipli bireyler mayozla tek çeşit gamet oluşturur” denilmiş. Genler bağlı olsa farklı çeşitte gamet mi üretilecek? Homozigot birey ilgili karaktere ilişkin tek çeşit gamet üretecektir. Bağımsız genler denmesi gereksiz olup kafa karışıklığına neden olur.

    Sayfa 87: “Aa genotipli bireylerin oluşturacağı gametler iki çeşittir (n=1)” denilmiş. Kitapta ayrıca n=2, n=3 gösterimleri yapılmış. Ancak buradaki “n” harfinin neye karşılık geldiği belirtilmemiştir. Kullanınan “n” harfinin heterozigot geneotip sayısını ifade ettiği belirtilmek zorundadır.

    Sayfa 91: “Karakterlerle ilgili iki bireyin gametlerinin birleşmesine çaprazlama adı verilir” denilmiş. Düzgün ifade edilmemiş. Karakterle ilgili birey ne demektir? Bir karakter göz öününe alınarak iki bireyden gelen sperm ve yumurtanın birleştirilme işlemine çaprazlama adı verilir.

    Sayfa 96. “Gövde uzunluğu ve çiçek rengi karakterleri farklı kromozomlardadır” denilmiş. Yanlış ifade edilmiştir. Gövde uzunluğunu ve çiçek rengini kontrol eden genler farklı kromoozmlarda yer almaktadır denmesi gerekir.

    Sayfa 101: “Görsel 2.19: Soyağacının sembollerle gösterimi” diyagramında çocuklar kelimesi 1.kuşakta iki kez yazılmış. Bunlardan birisi 2.kuşaktaki çocuklara kaydırılması gerekir.

    Sayfa 104-105: Kan grupları anlatılırken AB0 şeklinde değil ABO şeklinde gösterilmelidir. Sıfır yerine O harfi kullanılmalıdır.

    Sayfa 106: “Görsel 2.22: Heterozigot Rh kan gruplarının çaprazlanması” kısmında gametler daire içine alınmalıdır. Bu gösterim şekli uygun değil. Genotipler, gametler, oranlar birbirine karışıyor. Ayrıca kitap genelinde soru çözümlerinde gametlerin gösterimi, daire içine almak suretiyle düzeltilmelidir. Bu şekilde gösterimler uygun değil.

    Sayfa 107: “Hamileliğin son dönemlerinde plasentanın geçirgenliğinin artması nedeniyle Rh antijenleri embriyodan annenin kanına geçebilir”denilmiş. Bu ifade doğru değildir ve şu anlama gelmektedir: Rh antijenleri eritrositlerin zarında yer aldığına göre hemileliğin sonunda plasentanın geçirgenliği artıyor ve bebğin kanı anneye dolayısyla annenin kanı da bebeğe geçiyor. Böyle bir şey, gebelikte plasenta ayrılması veya yırtılması gibi bir anomali olmadığı sürece olmaz. Rh (-) kana sahip annenin kanına RH(+) kana sahip bebeğin kanının karışması doğum sırasında plasentanın anneden ayrılması sırasında gerçekleşmektedir.

    Sayfa 114: “Gonozomlar X ve Y kromozomu olarak iki çeşittir ve üzerinde eşeyi belirleyen genleri taşırlar” denilmiş. Bu ifade hatalıdır; çünkü insandaki X kromozomu eşeyi belirlemeyle ilgili herhangi bir gen taşımaz.

    Sayfa 115: Görsel 2.26’da retinitis pigmentosa hastalığına neden olan alelin X kromozomunun Y’ye homolog olmayan kısmında yer aldığı gösterilmiş. Metinde ise X ve Y kromozomlarının homolog bölgesinde yer alan genler içerisinde verilmiş. Hangisi doğru? Ayrıca hem otozomal dominant hem otozomal çekinik aleller ile kalıtılan formları bulunan bu hastalığın X bağlı genlerle kalıtıma örnek olarak verilmesi öğrencilerde kafa karışıklığı yaratmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Zira işlenen konu eşeye bağlı kalıtım konusudur ve otozomal kalıtımdan farklılığı öğrenciye kavratılmalıdır. Gonozomların homolog bölgesinde yer alan alellerin kontrol ettiği özellikler, otozomal kalıtıma birebir uyar. Verilen kalıtım örneği uygun değil.

    Sayfa 115: “X kromozomu üzerinde taşındığı için normal görme geni X R , kısmi renk körlüğü geni ise X r ile gösterilir” denilmiş. Bahsedilenler bir genin farklı alelleridir. Gen ve alel kavramı burda ve kitabın birçok yerinde hatalı kullanılmış.

    Sayfa 115: Eşeye bağlı kalıtım konusu anlatılırken X kromozomu üzerindeki genlerle kalıtılan hastalık örneği olarak renk körlüğü üzerinde durulmuş. Görsel 2.26’da X kromozomu üzerinde “kısmi renk körlüğü” ve “tam renk körlüğü” ifadeleri kullanılmıştır. Genetik kitapları incelendiğinde bu iki terimin bilim dünyasında yer almadığı, uydurma terimler olduğu anlaşılmaktadır. İnsanlarda renk körlüğünün üç tipinin olduğu bilinmektedir. Bunlar deutan tip, protan tip ve tritan tiptir. Renk körlüğünün deutan ve protan tipinden sorumlu iki ayrı gen, X kromozomu üzerinde yer alır ve eşeye bağlı kalıtım gösterirler. Tritan tip renk körlüğünden sorumlu gen ise otozomal 7. kromozom üzerinde yer alır ve otozomal kalıtım gösterir. Yazarların “tam renk körlüğüne” neden olduğunu söylediği genin ne olduğu anlaşılamamıştır. “Kısmi renk körlüğü, tam renk körlüğü” terimleri bilimsel olmadığı için kitap metninden çıkartılması gerekir. (Bkz. Snustad, D.P. & Simmons, M.J, 2012: Genetics. Strickberger, M. W., 1985: Genetics, p.302.)

    Sayfa 117: Görsel 2.29’da verilen soy ağacındaki 1 numaralı bireyin homozigot çekinik genotipte hemofili hastası olan bir bayan olduğu belirtilmiş. Bu bayanın yaptığı evlilikten iki tane hemofili erkek çocuk ve bir tane kız çocuk sahibi olduğu gösterilmiştir. Bunu yazanlara sormak lazım acaba homozigot çekinik genotipte hemofili bir bayanın doğum yaparak çocuk sahibi olduğuna ilişkin vaka var mıdır? Varsa ne kadar sıklıkla gerçekleşir ki örnek olarak kitaba koydunuz?

    Sayfa 122: “Akraba evliliklerinde kulak, göz, şeker ve orak hücre anemisi hastalığı; kan hastalıkları, zekâ geriliği gibi rahatsızlıklara sık rastlanmaktadır” denilmiş. İfade bozuk olup kulak hastalığından göz hastalığından ne kastedildiği belli değil.

    Sayfa 128: “Görsel 2.34: Bitki ve mantarda mutasyon örnekleri” denilmiş. Bu meyve örneklerinin, mutasyonla mı yoksa başka etkenler nedeniyle mi fenotiplerinde değişiklik oluştuğu nerden biliniyor?

    Sayfa 154: “Üreticilerin biyokütlesinin tamamı yenilemeyeceği için enerji kaybı söz konusu olur” denilmiş. Bu ifade hatalıdır. Örneğin insan bitkisel bir besinin tamamını yer ancak besinin yapısındaki selülozu sindiremez ve sindirim kanalından dışarıya atılır. Sindirdiği besinin tamamı da bünyesinde biyokütleye dönüşemez; çünkü bu süreçte ısı olarak enerji kaybı olur. İnsan homoitermal bir canlı olduğu için besindeki enerjinin bir kısmı ısı üretiminde kullanılır ve biyokütleye dönüştürülemez.

    Sayfa 159: “Su; güneş ışınlarının etkisiyle okyanuslar, göller, nehirler ve kara parçalarının yüzeyinden buharlaşarak atmosfere ulaşır” denilmiş. Bu ifade okuyucuda yanılgıya yol açar. Çünkü buharlaşma için güneş ışınlarına gerek yoktur. Buharlaşma geceleyin de olan güneş ışınlarından bağımsız olarak gerçekleşen fiziksel bir olaydır.

    Sayfa 173: “Nükleer santraller, röntgen ve tomografi cihazları, cep telefonu, televizyon, mikrodalga fırın, batarya radyoaktif kirliliğe neden olan etkenler arasında yer alır” denilmiş. Cep telefonu ve televizyonlarda radyo aktif madde mi var? Bu aletler radyoaktif kirliliğe nasıl neden oluyor?

    Sayfa 176: “Güneşten gelen kısa dalga boylu ışınlar yeryüzünü ısıtırken ısınma etkisiyle uzun dalga boylu ışınlar atmosfere yansır” denilmiş. Olay yanlış ifade edilmiştir. Gezegenimize çarpan güneş radyasyonunu çoğu uzaya geri yansıtılırken dünyaya yayılan kızılötesi ışınların çoğu, CO2, su buharı ve atmosferdeki diğer gazlar tarafından tutularak yeryüzüne doğru tekrardan yansıtılır.

    Sayfa 176: “CFC (kloroflorokarbon) gazlarının sprey ve soğutucularda kullanılması ozon tabakasının incelmesine yol açar” denilmiş. Olay yanlış ifade edilmiş. Doğru ifade deodorantlarda ve soğutucularda kullanılan CFC (kloroflorokarbon) gazlarının atmosfere verilmesi ozon tabakasının incelmesine yol açar şeklindedir.

    - Prof. Dr. Ertunç Gündüz
  • 160 syf.
    ·Puan vermedi
    Dostoyevski ' nin 1846 yılında yazdığı ilk roman aynı zamanda Rus edebiyatının ilk toplumsal konulari işleyen eser olma özelliğiyle bilinmektedir. Yazım biçimi mektup -roman tarzında yazılmış ;olaylar doğrudan değil de dolayili olarak iki karakter arsasında ki mektuplasma ile aydınlığa kavuşuyor. Karakterler ; yaşlı olduğuna ilk başta kanaat getiremdiginiz sonradan anladığımız, Varvara 'ya karşı samimi bir sevgi besleyen tabii bu sevgiyi siz istediğiniz gibi doldurabilirsiniz. Sadece aşkla sınırlayamayacak kadar sonsuz bir sevgiyle seven Makar Aleksiyeviç. Varvara Alekseyevna bu sevginin etrafında gördüğü sevgilerden ziyadesiyle farklı olduğunun farkında olarak karşılık vermektedir. Bu iki karekter ruhlarının ihtiyacı olan hissiyatları birlerinde bularak çıkarsız ve acılı duygular ile hayatlarını sürdürmeye çalışmışlardır. Dostoyevski 'nin toplumu ele alırken ekonomi unsurunu göz ardı etmeyen bakış acısının oluşumu ilk romanıyla birlikte diğer romanlarında da süregelmiştir.
    Son olarak Makar 'ın mektubuyla bitiyor .Belki de Varvara'ya verilemeyen/vermediği mektup.
  • “Çevrene göre değil doğruya göre değişmelisin.”
  • “Sakinliğini tembellik, canlılığını dağınıklığını hâline getirmemelisin.”
    Hafsa Bilgin
    Sayfa 35 - Tahlil yayınları
  • Batının aydınlanma çağından yaklaşık üç asır önce yaşamış bir sosyal bilimci olan İbn Haldun ortaya koyduğu fikirlerle çağının çok ötesine dahi ışık tutmuştur. Tespitleri günümüzde bile hala birçok sosyal bilimci için yön verici konumdadır. Bu çalışmada İbn Haldun’un iktisat ve ekonomi hayatı hakkında ortaya koyduğu bazı tespitleri üzerinde durulacaktır. Devletlerin ve bireylerin temel yaşam öğelerinden olan ekonominin önemi, özelliği, unsurları İbn Haldun’un görüşleri çerçevesinde ele alınacaktır. Bu minvalde vergi sistemi, emek, kazanç yolları, piyasanın belirlenmesi, şehir hayatının ekonomiye etkisi, ticaret ve mesleki sanatlar gibi konular üzerinde durulacaktır.  

    Anahtar Sözcükler: İbn Haldun, İktisat, Ekonomi, Mukaddime.


    Abstract

    Ibn Khaldun, a social scientist who lived about three centuries before the enlightenment of the West, shed light on his ideas even beyond his age. Even today, their determinations are still a guide for many social scientists. In this study, some determinations of Ibn Khaldun on economics and economy will be discussed. The importance of the economy, which is one of the basic life elements of states and individuals, will be discussed within the framework of Ibn Khaldun's views. In this context, the tax system, labor, earnings paths, determination of the market, the impact of city life on the economy, trade and professional arts will be focused on.

    Key Words: Ibn Khaldun, Economy, Mukaddime.



    GİRİŞ

    İbn Haldûn’un asıl adı Ebu Zeyd Veliyyüddin Abdurrahman b. Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Hasen el-Hadramî el-Mağribî et-Tûnisî’dir. Soy itibariyle Yemen’e dayanan İbn Haldûn 732 (1332) de Tunus’ta doğdu. Kendisi Yemen’in Hadramut bölgesinden olduğu için Mukaddime’de Hadramî nisbesini kullanmıştır. Tunus’ta doğmuş olması sebebiyle Tûnisî, hayatının büyük kısmını Kuzey Afrika’da geçirmesi dolayısıyla Mağribî nisbeleriyle de anılmıştır. İbn Haldûn’un mensup olduğu kabile lideri Vail b. Hucr Hz. Peygamber’i ziyaret etmiş ve kabilesiyle birlikte İslam’ı kabul etmiştir. Sonraki yıllarda Vail’in torunları Endülüs’ün fethine katılmışlardı. Bu aileden Endülüs’e ilk gelen Halid b. Osman b. Hânî’dir. Halid’in ismi Endülüs’te "Haldûn" olarak anılmıştır. Onun soyundan gelenler de Beni Haldûn diye tanınmıştır. Endülüs’te etkin olan bu kabile Endülüs’ün işgalinden sonra Tunus’a yerleşmişti. İbn Haldûn’un dedesi Muhammed, Tunus’ta bir süre siyasi vazifeler üstlendi. Babası Muhammed ise kendisini ilme ve ibadete verdi.[2]

    İbn Haldûn ilk eğitimini babasından almıştı. Daha çocukluk yaşından itibaren Kur’an’ı ezberleyip kıraat dersleri aldı. Çeşitli âlimlerden Arap dili ve edebiyatı konusunda dersler aldı. Daha sonra Hadis ve Fıkıh dersleri aldı. Onun zamanında Tunus’ta Hafsîler, Fas’ta Merînîler, Tilimsan’da Abdülvadîler, Endülüs’te Nasrîler (Beni Ahmer), Mısır’da Memlükler hüküm sürmekteydi. Bir birleriyle mücadele içerisinde olan bu devletlerin yapısı, yaşadığı siyasi ortam İbn Haldûn’un ilmi ve içtimai anlamda kendisini yetiştirmesine fırsat sağlamıştır.[3]

    İbn Haldûn, 749’daki (1348) veba salgınında anne ve babasını kaybetti.  Hafsîler Tunus’ta iktidarı ele geçirince Vezir İbn Tafragîn, ibn Haldûn’u sultanın "alamet kâtipliği" görevine getirdi. Daha sonra Merînîler’in başşehri Fas’a giden İbn Haldûn, sultan Ebû İnan’ın ilim meclisini oluşturan âlimler arasında yer aldı. Bir yıl sonra da kâtiplik ve mühürdarlık görevine getirildi. İbn Haldûn bu sırada Fas’taki kütüphanelerde çalışmalar yaptı. Endülüs’ten buraya göç eden âlimlerden de faydalanarak bilgisini genişletti. Bu sıralarda Ebû İnan hakkında düzenlenen bir komploda parmağı olduğu gerekçesiyle iki yıl hapiste kaldı. Ebû İnan vefat edince veziri tarafından affedilip serbest bırakıldı. Ebu Salim 760’ta ( 1359) Merîni sultanı olunca ibn Haldûn’un itibarı arttı ve sır kâtipliğine getirildi. 764’te (1362) Endülüs’e gidip Gırnata’ya (Granada) yerleşti. 766 (1364)’te tekrar Bicaye’ye döndü. Burada Haciblik görevine getirildi. Bir müddet sonra çeşitli kabileler arasında arabuluculuk gibi vazifelerle dolaştı ve kabile yapısı hakkında geniş malumat sahibi oldu. İbn Haldûn Fas’ta çıkan karışıklıklar sonucunda Ebü’l-Abbas Ahmed’in tahta çıkması üzerine 776’te (1374 ) kendisine güvenmeyen yeni yönetim tarafından tutuklandı. Serbest bırakıldığında artık Fas’ta rahat edemeyeceğini, gidecek başka bir yeri de olmadığını anlayınca Ailesini Fas’ta bırakarak Endülüs’e gitti. Orada fazla kalamadan Tilimsan’a geçti. Burada yaklaşık 4 yıl boyunca kabileler arasında sakin bir yaşam sürdü. Burada el-İber adlı tarihini yazmaya başladı. el-İber'in birinci kitabı olan ünlü Mukaddime’sinin müsveddelerini 779’da (1377) tamamladı. Kaynaklara rahat ulaşmak için 780’de Tunus’a gitti. Burada Sultanın himayesinde el-İber’i tamamlayarak sultana ithaf etti. Eserin bu kısmına “Tunus nüshası” denilmektedir. 

    İbn Haldûn, Tunus’taki karışıklıklardan dolayı 784 (1382)’te Kahire’ye gitti. Buraya geldiğinde Ezher Camii’nde verdiği dersler büyük ilgi gördü. Makrizî, İbn Tağriberdi ve Sehavî gibi tarihçiler İbn Haldûn’un geniş bilgisi ve etkili hitabetiyle hayranlık uyandırdığını kaydederler. Altunboğa el-Cübani tarafından himaye edilen ve Sultan Berkuk’la iyi ilişkiler kuran İbn Haldûn ailesinin Tunus’tan ayrılmasını sağladı. Daha sonra ailesinin de içinde bulunduğu geminin İskenderiye yakınında battığını öğrendi. 789 (1387) yılında hac görevini yerine getirdikten sonra Kahire’ye dönen İbn Haldûn, 791’de (1389) Sargatmışiyye Medresesi müderrisliğine getirildi. Timur’un Suriye’ye saldırıp Halep’i zaptettiği ve Dımaşk’a yürüdüğü haberi Kahire’ye ulaşınca Sultan Ferec’in ordusuyla birlikte Dımaşk’a geldi. Bu sırada Timur’la da bir görüşme yapmıştı.[4]

    İbn Haldûn Mısır’da iken el-İber üzerindeki çalışmalarına devam etti. Doğu’daki kavimlerin ve hanedanların tarihlerini de ekleyerek eseri genel bir tarih haline getirdi. Mukaddime’ye de birtakım ilavelerde bulundu. Son şeklini verdiği nüshayı Fas’ta Camiu’I-Karaviyyîn Kütüphanesi’ne vakfedilmek üzere Sultan Ebu Faris Abdülazîz b. Hasan’a gönderdi. el-İber’in ve Mukaddime’nin Tunus nüshasından farklı olan bu nüshası "en-Nüshatü’I-Farisiyye" diye bilinmektedir. İbn Haldûn 803-808 ( 1401 -1406) yılları arasında dört defa daha kadılık makamına getirildi. Bu görevi yürütürken 26 Ramazan 808’de (17 Mart 1406) Mısır’da vefat etti.[5]

    Batı dünyasında iktisatla ilgili ilmi çalışmaların ortaya çıkışı XVIII. asrın ikinci yarısından sonra çıkmaya başlamıştır. Ancak İbn Haldûn bundan yaklaşık dört asır evvel sosyoloji yanında sosyal hayatın iktisat alanında da ilmi görüşler ortaya koymuştu. İktisat ilmi XIX. asrın sonlarına doğru iki tür çalışma yöntemiyle sistematize edilmeye başlanmıştır. Bunların biri siyaset sosyolojisi diğeri iktisat sosyolojisi tarzında çalışmalardır. İbn Haldûn’un Mukaddimesinde ele aldığı iktisat düşünceleri ikinci tür çalışmalara yani iktisat sosyolojisine daha yakındır.[6]   

    1.     VERGİ SİSTEMİ

    İbn Haldûn, devletlerde vergi sistemini de özgün görüşü olan Umrân teorisi çerçevesinde izah eder.[7]Ona göre devletin oluşum ve başlangıç dönemlerinde toplanan vergi, devlet giderlerine kâfi gelir. Bu dönemde vergi oranları da vergi kalemleri de az olduğu halde bu vergiler yeterlidir. Hatta elde edilen vergi gelirleri çoğu zaman fazla bile kalır. Devlet kurumlarının daha tam teşekkül etmemiş olması bundan dolayı harcamaların az oluşu en önemli sebep olarak zikredilir. Bunun dışında başta hükümdar olmak üzere devlet ricali henüz sade bir hayat yaşamakta lüks ve israfa girmemektedirler. Devletin başlangıç aşamalarında başta saray olmak üzere her kurumda hala bedevi toplumun izleri görülür. Bu da israf ve lüks hayattan uzak bir yaşam sürdürmelerini sağlar. Daha sonra devlet ricali medenileştikçe yeni hayat tarzları oluşmaya başlar. Bu dönemde artık lüks yaşam devlet gelirlerini aşacak seviyelere ulaşır.[8]

    İbn Haldûn, halktan alınan vergi oranlarının azalmasıyla birlikte iktisadi faaliyetlerin canlılık ve hız kazanacağını ifade eder. Ödenen vergilerin az olmasından hoşnut olan bireyler, iktisadi faaliyette bulunmaya istekli olacaklardır. Bu durumda medeniyette ilerleme meydana gelecektir. Medeniyetteki bu ilerleme ise vergi gelirlerinin çeşidini artırarak, vergi tabanını genişletecektir. Yani vergi oranlarının makul bir seviyede olması, devlet gelirlerinin yükselmesini sağlayıp, iktisadi faaliyetlere hız kazandırır. Neticesinde de iktisadi ve siyasi istikrarın sağlanmasına yol açar. Nihayet bu durum, Umrânın ilerlemesine katkıda bulunur.[9]

    İbn Haldûn’a göre, devlet yöneticilerinin elde ettikleri vergi gelirlerini elde tutmak yerine bir şekilde piyasaya sürmeleri gerekir. Bu gelirler, piyasadaki dolaşıma sokulmaz ya da etkin bir biçimde kullanılmazsa, atıl duruma gelir ve ekonomiyi durgunluğa iter. Dolaysıyla devlet sahibi, halktan aldığı vergileri, çeşitli yollardan halka aktarmalıdır.

    Devlet ve hanedan gelişip büyüdükçe devletin ilk dönemde uyguladığı vergi politikasının aksi bir durum söz konusu olacaktır. Bedevî hayat tarzının, yavaş yavaş özelliklerini yitirmeye başlaması, hükümdar ve çevresini çok daha yüksek bir hayat standardına özendirerek, lüks tüketim mallarına olan taleplerini artırır. Bu durum devletin giderlerini artırarak, neticesinde de toplumun üretici güçlerine yüksek oranlı vergi tarifeleri uygulanmasına neden olacaktır.[10]

     İbn Haldûn hükümdarın ve devlet ricalinin devletin yükselme döneminde zenginleştiğini ve servet sahibi olduğunu anlatır. Bu dönemde hükümdarın ülke ve devlet yapısı üzerinde hâkimiyeti ve nüfuzu pekişirken yanında bulunan devlet ricalinin de konumları nispetince güçleri ve nüfuzları artar. Bu durum başta hükümdar olmak üzere devlet adamlarının zenginleşmesine ve servet sahibi olmalarına yol açar. İleriki zamanlarda bu devlet adamlarının çocukları babalarının servetini suiistimal etmeye başlar. Zamanla hükümdarla devlet adamları arasında bu durumdan dolayı çatışmalar başlar. Bazı devlet adamları bu süreçte ülkeyi terk etmek zorunda kalırlar.[11]

    İbn Haldûn, vergi sisteminin bozulma sebeplerini şöyle izah eder: Ortak asabiyetlerin kontrolü altında olan devlet yapısı zamanla hükümdarı rahatsız etmeye başlar. Hükümdar saltanatını pekiştirmek için devleti yöneten ortak asabiyet unsurlarını bertaraf edip tek başına devlete hükmetmeye başlar.[12]Bu sırada hükümdar devlet bürokrasisinde oluşan boşluğu kendisinden daha zayıf asabiyetlere bağlı veya herhangi bir asabiyete bağlı olmayan unsurlarla doldurur. Ancak hükümdar için bu yeni bürokratlarla devleti yönetmek o kadar da kolay değildir. Yönetimin yeniden oluşumu onlara bol miktarda para dağıtmakla ancak mümkün olur. Yani hükümdar önceden devleti asabiyetin gücüyle yönetirken zamanla gerek askeri gerekse bürokrasi yönetimini artık parasal güçle oluşturmaya başlar. Bu yolla ülke üzerinde hâkimiyetini sağlamak için bol miktarda para harcamaya başlar. Bu da devlet giderlerinin zamanla artmasına yol açar. Belli bir dönemden sonra artık devlet gelirleri giderlerini karşılayamaz olur. Devlet sisteminin devamı için hükümdar artık vergi artırımına gitmeye başlar. Gelirlerin arttırılması için yeni vergi alanları ve fahiş vergi oranları artık öyle bir duruma gelir ki halkı bıktıracak seviyelere ulaşır.[13]İşte bu seviye devletin dağılma sürecini başlatır. İbn Haldûn’a göre devletin zayıflama süreci vergiler bağlamında döngüsel bir çözülmeyi başlatır.[14]Hükümdar ülke üzerinde hâkimiyetini kurmak için daha fazla askere ve bürokratik harcamalara ihtiyaç duyar. Buradaki açık daha fazla vergi toplamak, yeni vergi alanları oluşturmak veya vergi oranlarını arttırmakla gerçekleştirilir. Vergiler halka ağır gelmeye başlayınca toplanan vergi oranı düşer, isyanlar ve çözülmeler başlar. Hükümdar isyanları bastırmak hâkimiyetini pekiştirmek için bu sefer asker sayısını arttırmaya bürokratik harcamaları arttırmaya başlar. Bu döngü neticede devletin dağılmasına ve sonlanmasına yol açar. 

    İbn-i Haldûn’un meşhur olmasının nedenlerinden biri de vergi hakkındaki görüşlerinin, 1970’den sonra popüler olmaya başlayan arz yönlü ekonominin görüşleriyle arasındaki benzerliklerdir. Yukarıda da ifade edildiği üzere İbn-i Haldûn’a göre vergiler artırılmaya başlandığı zaman bir noktadan sonra vergi gelirlerinde bir düşüşe neden olurlar. Ona göre vergilemede öyle bir nokta vardır ki o noktaya kadar bireyler vergilere tepki göstermezken, bu orana ulaştıktan sonra birden toplam vergi gelirlerinde bir düşüş meydana gelmektedir.[15]

    Vergi sistemini sıkıntıya sokan diğer bir hususu İbn Haldûn ülke piyasasının belkemiği hükmünde olan devlet piyasasının bozulmasına bağlar. Devlet çalışanlarına ve yöneticilere ödediği maaşlar sayesinde piyasayı canlı tutar. Canlı piyasa ise devlete vergi yoluyla artan gelirler şeklinde yansır. Eğer devlet ödemelerde yani maaşlarda kısıtlamaya giderse harcamalarda azalmalar meydana gelir. Bu da piyasanın canlılığını kaybetmesine neden olur. Neticede dönmeyen bir piyasa devlete vergi kaybı şeklinde yansır.[16]  

    İbn Haldûn’un üzerinde durduğu bir diğer vergi sistemi sıkıntısı ise hükümdarın veya devlet adamlarının ticaret yapması bir diğer deyişle devletin piyasaya girip ticaret yapmaya başlamasıdır. Ticaretle uğraşan servet sahipleri bir birine denk sermayelere sahiptirler. Piyasa ve ücret dengeleri bu tüccarlar tarafından dengeli bir şekilde belirlenir. Bunların elde ettiği gelir sayesinde devlete akan ciddi bir vergi vardır. Devlet piyasaya girmeye başlayınca dengeler sarsılmaya başlar. Devletle rekabet etme gücünü kendinde bulamayan servet sahipleri yavaş yavaş piyasadan çekilmeye başlar. Neticede bu şekliyle devletin kaybettiği vergi geliri yaptığı ticaretle kazandığından çok daha fazla olur.[17] 

    İbn Haldûn’a göre devletin vergi sistemi bozuldukça halktan toplanan vergiler de artmaya başlar.Bu süreçte zamanla halkın vergi yükü tedrici bir surette arttığından, halk bu artışların kim tarafından yapıldığının ve kimin koyduğunun farkına bile varmaz. Ancak uzun vadede, vergilerdeki bu artışlar ağırlığını hissettirmeye başlayıp itidal halini aşar. Çünkü halk, üretim faaliyetleri sonucu elde ettikleri kâr ve kazanç ile ödedikleri vergi borcunu karşılaştırdıklarında, ortaya çıkan durum, onların üretime katılma isteğini yok ederek, bu da Umrâna katkıda bulunmalarını engeller.[18]

    2.     FİYAT OLUŞUMU

    İbn Haldûn insanların ihtiyaç duyduğu temel maddeleri zaruri ihtiyaçlar ve tamamlayıcı ihtiyaçlar diye ikiye ayırır. Ona göre zaruri ihtiyaçlar insanların hayatlarını idame etmeleri için ihtiyaç duydukları temel gıda malzemeleridir. Bunlar buğday, arpa, baklagiller gibi temel ihtiyaçları teşkil eder. Diğeri ise tamamlayıcı maddelerden oluşan temel ihtiyaçlardaki eksiklikleri giderici maddelerdir. Bunlar da meyveler, elbiseler, kap kacak, binitler ve binalar gibi ikinci derece hayatı idame ettiren ihtiyaçlardır.[19]

     İbn Haldûn’a göre fiyatların belirlenmesinde arz ve talep dengesini oluşturan temel saik popülasyondur. Ona göre bedevi yaşam koşulları çerçevesinde insanların ihtiyaç duyduğu şey, temel gıda malzemeleridir. Buğday, arpa, baklagiller gibi ihtiyaç malzemeleri bedevi yaşam ortamlarında veya nüfusu az olan yerleşim merkezlerinde daha pahalıdır. Bunun nedeni buralarda iş gücü azlığından veya kıtlık korkusundan insanlar ellerindeki malzemeyi depolayıp saklarlar. Böylece piyasada az bulunan bu malzemelerin değeri yükselir. Kalabalık yerleşim yerleri veya büyük şehirlerde ise temel gıda malzemeleri daha ucuz olur. Bunun nedeni ise herkes kendisine yetecek kadar gıdayı alıp depoladığı için elde kalan stokların piyasası ucuzlar.[20]

    İkinci derecede ihtiyaç maddeleri olan tamamlayıcı malzemelerin fiyatı ise temel gıdaların tam tersinedir. Çünkü nüfusu az olan yerlerde servet az olduğundan dolayı insanlar zaruri ihtiyaç sayılmayan bu malzemelere çok rağbet etmezler dolaysıyla fiyatları da ucuz olur. Şehirlerde ise insanlar nispeten servet sahibi ve lüks yaşama alıştıkları için ikinci derece ihtiyaç malzemesi olan bu maddelere çok talep gösterirler. Dolaysıyla nüfusun kalabalık olduğu yerlerde bu malzemeler pahalı olur.[21]

    İş gücü fiyatına gelince İbn Haldûn’a göre kırsal kesimlerde iş gücü ucuzdur. Şehirlerde ise sanayi ve binalar gibi maharet ve ustalık isteyen iş gücü lüks yaşam, zenginlerin hassas talepleri ve ustaların kendilerini ağırdan almaları nedeniyle pahalı olur.[22]

    3.     EKONOMİ ve ŞEHİR HAYATI

    İbn Haldûn şehir hayatında ekonominin temel unsurunu iş bölümüne bağlar. Çünkü insanlar ihtiyaç duydukları şeyleri yalnız başlarına sağlayamazlar. Ona göre herhangi bir yerleşim yerinde her üretici öncelikle kendi ihtiyacından fazlasını üretir.[23]Üretim fazlası bu mallar, gerek üretim araçlarına gerekse hayatın diğer gereksinimlerine harcanır.[24]

    İbn Haldûn’a göre şehirlerdeki refah seviyesi o şehrin popülâsyonuyla doğru orantılıdır. Yani bir şehrin nüfusu kalabalık ise orada canlı bir hayat vardır. İnsanlar daha zengin, daha modern ve daha lüks içerisinde yaşar. Bunun nedeni o şehirlerde ihtiyaç dışında üretim fazlası malların lüks yaşamı tetiklemesidir.[25]Lüks yaşam ise yeni sanat ve meslek dallarının ortaya çıkmasına alanında ihtisas sahibi olan mümeyyiz sanat ve meslek erbabı kişilerin doğmasına yol açar. Bunun sonucunda süslü binalar, daha lüks ve konforlu giyecek ve ev araçları ortaya çıkar. Dolaysıyla bu yeni meslekler piyasayı ve şehri daha da canlı tutar. Tabi büyük şehirlerdeki bu yaşam tarzı sadece üreticilerle sınırlı değil her türlü meslek ve iş sahibini etkiler.[26]

    İbn Haldûn yaşadığı dönemi esas aldığı için her şehirde yaşayan insanların gelir ve giderlerinin denk olduğunu söyler. Aslında meslek sahibi veya ticaret ehli için geçerli olan bu durum günümüzde hizmet sektörünü dışarıda bırakır. Muhtemelen İbn Haldûn’u hizmet sektörü içinde bu görüşe sevk eden unsur o zamanda devletlerin birçoğunda merkezi yönetim yerine feodal yönetimler söz konusu olmasıdır.        

    4.     RIZIK ELDE ETME ve EMEK 

    İbn Haldûn rızık ve kazancı birbirinden ayrı tutar. Ona göre rızık kişinin faydalanıp ihtiyacını giderdiği semerelerden oluşan kazançtır. İhtiyaçların giderilmesinde kullanılmayan mal, sahibi için rızık değil kazanç olarak isimlendirilir. Kişinin çalışarak elde ettiği ihtiyaç fazlası mal ve servet de kazanç kategorisine girer. Bu konudaki görüşlerini Ehl-i Sünnet âlimlerine dayandıran İbn Haldûn’a göre, miras olarak bırakılan mal ölen kişi için rızık değil kazançtır. Çünkü ondan yararlanmamıştır. Ancak o mirasla ihtiyacını karşılayan mirasçılar için o mal rızık olarak isimlendirilir.[27]

    Bir üretim faktörü olarak emek iktisadi faaliyetin en önemli unsurudur. İktisadi hayatta, iktisadi faktörler içinde en değerli ve en fazla yaratıcı olan faktördür. Toplumsal refahın kaynağı olup bireylerin kişiliğine bağlıdır. İnsan emeği olmadan ne doğanın kıt kaynakları çoğaltılabilir, ne de kıt olan mal ve hizmetler üretilebilir. Bu açıdan emeği, insanın ekonominin emrine sunduğu fikri ve fiziki kabiliyet olarak tanımlamak mümkündür. İbn-i Haldûn iktisadi düşünce tarihinde emeği, değerin kaynağı ve mülkiyetin temeli olarak gören ilk düşünürlerdendir. Ona göre üretimin temel faktörü emektir.[28]İbn Haldûn’a göre rızık elde etmek için mutlaka çalışıp çaba sarf etmek gerekir. Ona göre rızık veya kazanç elde etmek için emek sarf etmek şarttır. Emek, her türlü kazanç ve servetin olmazsa olmazıdır. Ona göre kazanç, insan emeğinin kıymetinden ibarettir.[29]

    Dünyadaki bütün mal ve birikimler için kıymet ölçüsü iki şeydir bunlar ise; altın ve gümüştür.[30]Ayrıca kazancın bolluğu ile Umran arasında da ciddi bir ilişki vardır. Bir yerde kalabalık bir Umran varsa orada rızık ve kazanç elde etmek daha kolaydır. Umranın eksilmesiyle çalışma ve emek azalır. Bu da neticede piyasanın durmasına ve kazancın azalmasına yol açar.[31]    

    5.     KAZANÇ YOLLARI 

    İbn Haldûn geçim ve kazanç yollarını yöneticilik (emirlik), ticaret, çiftçilik ve sanat olarak taksim eder. Ona göre emirlik tabii bir geçim yolu değildir. Emirlik halktan toplanan vergi ve harçlar üzerine kurulan devlet yönetiminde bulunan herkesi kapsamaktadır. Günümüz ifadesiyle memuriyet veya hizmet sektörü dediğimiz alanı kapsamaktadır ki İbn Haldûn bu tür geçim yolunu tabii yollardan saymamaktadır.[32]İbn Haldûn’a göre hizmet sektöründe çalışanların bir kısmı devlet görevlileridir. Bunlar asker, polis, kâtip gibi görevlilerdir. Bunların geçimi devletin topladığı vergilerden sağlanır. Diğer kesim ise kişilerin hizmetinde çalışan kişilerdir. İbn Haldûn’a göre başkasının adamı olarak emrinde çalışmak tabii bir geçim yolu değildir. Aynı zamanda bu tür çalışma yöntemleri insanların kişiliklerini dahi değiştirecek niteliktedir.[33]

    Çiftçilik bilinen en eski geçim yöntemidir. Çiftçilik için çok düşünmeye, ilme ve ince hesaplamalara çok ihtiyaç olmadığından insanlığın ortaya çıktığı tarihten beri bilinen en basit geçim yoludur. İbn Haldûn kara ve deniz avcılığının yanı sıra hayvancılığı da çiftçilik kategorisinde inceler. Yine ona göre çiftçilik zayıf ve bedevilerin geçim yolu olarak tanımlanır. Çiftçilikle uğraşan kişilerin refah ve zenginlik seviyesine ulaşamayacağını söyler.[34]

    Bir diğer geçim yolu olan sanatlar çiftçilikten sonra ikinci sırada gelir. Sanat ilme, düşünmeye ve ince hesaplamalar yapmaya ihtiyaç duyan kompleks bir uğraştır. Sanat işleri ile bedeviler değil şehirliler uğraşır. Bu yüzden de belli bir Umran birikimini gerekli kılar.

    İbn Haldûn’a göre ticaret, kazanç için tabii bir yol olmakla birlikte bu yolla kazanç elde etme usulü birtakım kurnazlıklara, mal alıp satarken araya eklenen kâr üzerinden bir kazanç sağlanır.[35]Ona göre bu şekilde kazanç elde etmek bir nevi kumara benzese de elde edilen mal bir karşılıkla sağlandığı için meşru bir yoldur.[36]

    İbn Haldûn define ve hazine arama yoluyla kazanç elde etmenin de tabii bir yol olmadığını vurgular.[37]Ona göre bu işlerle uğraşan insanlar kıt akıllı insanlardır. Koca yeryüzünü tarayıp toprağın altından define çıkarma boş bir uğraştır. Ancak binde bir defa tesadüfen bu tür definelere denk gelmek mümkün olur. Bu konularla ilgili haritalar, tılsımlar ve sair işler de tamamen bir aldatmadan ibarettir. Çünkü hiç kimse yerin altına gömdüğü servetini istikbalde tanımadığı insanlara bulmaları için bir harita veya pusula oluşturmaz. Serveti olan onu kendisinden sonra gelen mirasçılarına veya akrabalarına bırakır.[38]

    6.     TİCARET

    İbn Haldûn ticareti kısaca “ucuza alıp pahalıya satmak” olarak tanımlar. Ona göre ticaret; un, ziraî mahsuller, hayvan ve kumaş gibi ticari malların ucuza alınıp pahalıya satılmasıyla gerçekleşir. Bazen de piyasada gerçekleşen deflasyon neticesinde elindeki mal sayesinde tüccar bir anda servetini birkaç kat arttırır.[39]  

    Ticaretten kazanç elde etme yolları şöyledir: 1- Eldeki malın piyasanın havale geçirmesiyle çok yüksek fiyata satılması,[40]2- Eldeki malın çok daha yüksek miktara satabileceği başka bir yere götürülmesi, 3- Ya da eldeki malın vadeli olarak yüksek fiyata satılmasıyla gerçekleşir. Genellikle satılan mal ne kadar yüksek fiyata verilse de aradaki kar payı düşük kalır. Bu yüzden sermayenin miktarı arttıkça elde edilecek karın miktarı da artacaktır.[41]Ticaret içerisinde en çok risk barındıran mesleklerdendir. Ticarette aldatma, hile, ölçü tartıyı eksik tutma,[42]malın bedelini geç ödeme veya inkâr etme gibi kritik durumlarla karşı karşıya kalmak her zaman mümkündür. Bu durumda ticaret erbabının yazıyla kayıt veya şahit tutması çok önem arz eder. Ticarette bazen büyük meşakkatlerle elde edilmiş bir sermayenin bir anda tamamen elden çıkması da mümkündür. İbn Haldûn’a göre büyük tüccarların bazı devlet makamlarıyla gelecek olumsuzluklardan korunmak için iyi ilişkiler kurması gerektiğini vurgular.[43]  

    İbn Haldûn ticaretle uğraşan kişilerin karakterleri hakkında da ilginç tespitlerde bulunur. Ona göre, genellikle ticaretle meşgul olan kişiler düşük ahlaklı olur. Çünkü ticaret yapan kişi sürekli karşısındaki kişiye karşı üstün gelmek ister. Bu durum zamanla karakter halini alır. Daha da kötüsü ticarette hile ve aldatmayı meslek ve karakter haline getiren tüccar ise rezillikle tavsif edilir. Ticaretle meşgul olanlar arasında onurlu ve üstün ahlaklı kişiler de vardır. Ancak bunların sayısı çok azdır.[44]   

    İbni Haldun’a göre kazancın bütününü sermaye ile ilişkilendirmek doğru değildir. Bunun sebebi sermayeden kar elde etmede ve kazanca dönüştürmekte emeğin payının inkâr edilemez olmasıdır. İbni Haldun’a göre emekten yoksun olan ve spekülasyona, hileye, aldatmacaya başvuran bir tüccar kumarbaz gibidir. Bu tür bir ticaret varlığı itibariyle meşru olmadığı gibi bireyin ahlakı ve psikolojisi üzerinde de sakıncalı etkiler meydana getirebilir. İnsanın yaradılışı gereği az sürede çok mal kazanma arzusu onu hile ve spekülasyona yönlendirebilir.[45]

    7.     SANAT ve MESLEKLER

    İbn Haldûn’a göre sanatı oluşturmanın iki yönü vardır. Bir yönü ilmi ve fikri, diğer yönü ise cismi ve maddidir. Sanatın maddi-cismi yönü onun en mükemmel yönüdür. Çünkü bu suretle nakli daha rahat olur. Bir haber veya düşüncenin nakline oranla mücessem bir sanatın taşınması ve ona bakılarak elde edilecek olan meleke daha mükemmel olur. Sanatın ilmi- fikri yönü tekrar ve sürekliliğe dayandığı için sanatın temelini oluşturan adım meleke olarak ifade edilir.[46]

    İbn Haldûn sanatı başka bir açıdan üçe ayırır: 1- İster zaruri olsun veya olmasın geçim kaynağı olarak gerçekleştirilen sanatlar, 2- insanın özelliği olan düşünceye özgü sanatlar ve 3- Askerlik sanatı.[47]  

    İbn Haldûn’a göre en iyi sanatlar, medeni umranın mükemmelleşmesi ve çoğalmasıyla gerçekleşir. Ona göre şehir kalabalıklaşıp medenileştikçe sanatlar tezahür eder veya mükemmelleşmeye başlar. Bedevi ve nüfusu az olan toplumlarda insanlar daha çok yeme, içme, barınma ve güvenlik gibi kaygılardan dolayı ince sanatlar ortaya koyamazlar. Ancak bazı kaba sanatlar üretebilirler. Umran arttıkça, nüfus kalabalıklaşıp lüks yaşam tarzları ortaya çıktıkça sanatkârlardan beklentiler de artmaya başlar ve onlardan daha ince sanatlar veya yeni sanatlar ortaya koymaları beklenir. Bütün bunların yanında gerçek nitelikte sanatların ortaya çıkması ancak uzun süre yaşayan şehir ve toplumları gerekli kılar. Dolaysıyla bir toplum ne kadar medeni ve kalabalık olursa olsun eğer gerçek bir sanatı ortaya koyabilecek ömre sahip değilse orada sanat üretimi gerçekleşemez. Bazen bu süre için birçok neslin geçmesi gerekebilir.[48]    

    İbn Haldûn’un sanatı iktisadi hayatın bir parçası olarak ele alması, yaşadığı çağa göre ne kadar öngörülü olduğunu ortaya koymaktadır. İnsanların fizyolojik ihtiyaçlarını doyuma ulaştırmadan sanat üretemeyecekleri hakikati en güzel bir surette ifade edilmiştir.


    KAYNAKÇA

    Akşit, Niyazi, Kültür ve Tarih Ansiklopedisi.Ankara: Yeni Şafak Yayınları, 2004.

    el- Husrî, Sâtî, İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar. Trc. Süleyman Uludağ. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2001.

    Erol, Sevgi Işık, “İktisadi Kalkınmada Değerlerin Rolü (İbni Haldun’un Perspektifinden)”. Çalışma İlişkileri Dergisi2/3 (Temmuz 2012): 49-65.

    Görgün, Tahsin, “İbn Haldûn (Görüşleri)”, Türkiye D i y a n e t V a k f ı İslâm Ansiklopedisi.19: 543-555. Ankara: TDV Yayınları 1999.

    Güngörmez, Zeynep, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, Uluslararası İbn Haldûn Sempozyumu (Çorum, 01-03 Kasım 2013). Haz. Mesut Okumuş, Ömer Dinç, 251-259. Ankara: Çorum Belediyesi Kültür Yayınları, 2015.

    İbn Haldûn, Abdurrahman b. Muhammed b. Haldûn Hadramî (1332/1406). Mukaddime. Trc. Halil Kendir. Ankara: Yeni Şafak Yayınları, 2004.


    Özel, Mustafa, “Bir İktisat Klasiği olarak İbn Haldun’un Mukaddime’si”, Dîvân İlmi Araştırmalar Dergisi 21/2 (2006): 1-8.

    Uludağ, Süleyman, “İbn Haldûn”, Türkiye D i y a n e t V a k f ı İslâm Ansiklopedisi.19: 538-543. Ankara: TDV Yayınları 1999.

    Yıldırım, Ertuğrul, İbn Haldûn’un İktisadi ve Mali Düşünceleri, Yüksek Lisans Tezi, Dumlupınar Üniversitesi, 2006.

    ez-Zirikli, Hayreddin, el-A‘lam, b.y. 2002.



    [1]İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı doktora öğrencisi.


    [2]ez-Zirikli, Hayreddin, el-A‘lam, (b.y. 2002), 3: 330; Süleyman Uludağ, “İbn Haldûn”,Türkiye D i y a n e t V a k f ı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları 1999), 19:538-543; Niyazi Akşit, Kültür ve Tarih Ansiklopedisi(Ankara: Yeni Şafak Yayınları, 2004), 1: 360.

    [3]Uludağ, “İbn Haldûn”,  19: 538-543.


    [4]Uludağ, “İbn Haldûn”, 19: 538-543.

    [5]Uludağ, “İbn Haldûn”, 19: 538-543.

    [6]Sâtî el- Husrî, İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, trc. Süleyman Uludağ (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2001), 397-399.

    [7]Tahsin Görgün, “İbn Haldûn (Görüşleri)”, Türkiye D i y a n e t V a k f ı İslâm Ansiklopedisi(Ankara: TDV Yayınları 1999), 19: 543-555.

    [8]Abdurrahman b. Muhammed b. Haldûn Hadramî (1332/1406), Mukaddime, trc. Halil Kendir(Ankara: Yeni Şafak Yayınları, 2004), 2: 369.

    [9]Ertuğrul Yıldırım,İbn Haldûn’un İktisadi ve Mali Düşünceleri(Yüksek Lisans Tezi, Dumlupınar Üniversitesi, 2006), 84-86.

    [10]İbn Haldûn,Mukaddime,1: 371.

    [11]İbn Haldûn, Mukaddime,1: 377.

    [12]İbn Haldûn, Mukaddime,1:  376.

    [13]İbn Haldûn, Mukaddime,1: 371.

    [14]İbn Haldûn, Mukaddime,1:  372.

    [15]Yıldırım,İbn Haldûn’un İktisadi ve Mali Düşünceleri, 80.

    [16]İbn Haldûn, Mukaddime,1:  379.

    [17]İbn Haldûn, Mukaddime,1:  373.

    [18]Yıldırım, İbn Haldûn’un İktisadi ve Mali Düşünceleri,77.

    [19]İbn Haldûn, Mukaddime, 2: 494.

    [20]el- Husrî,İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 400.

    [21]el- Husrî,İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 399.

    [22]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 495.

    [23]Mustafa Özel, “Bir İktisat Klasiği olarak İbn Haldun’un Mukaddime’si”, Dîvân İlmi Araştırmalar Dergisi 21/2 (2006): 1-8.

    [24]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 491; Görgün, “İbn Haldûn (Görüşleri)”, 19: 543-555.

    [25]el- Husrî,İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 405.

    [26]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 491, 492.

    [27]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 520, 521.

    [28]Yıldırım, İbn Haldûn’un İktisadi ve Mali Düşünceleri,31.

    [29]el- Husrî, İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 401; Özel, “Bir İktisat Klasiği olarak İbn Haldun’un Mukaddime’si”, 5.

    [30]Özel, “Bir İktisat Klasiği olarak İbn Haldun’un Mukaddime’si”, 4.

    [31]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 522; el- Husrî, İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 401,404.

    [32]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 523.

    [33]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 525; Görgün, “İbn Haldûn (Görüşleri)”, 19: 543-555.

    [34]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 540.

    [35]Zeynep Güngörmez, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, Uluslararası İbn Haldûn Sempozyumu (Çorum, 01-03 Kasım 2013), haz. Mesut Okumuş, Ömer Dinç, (Ankara: Çorum Belediyesi Kültür Yayınları, 2015), 251.

    [36]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 523, 524.

    [37]el- Husrî, İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 407.

    [38]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 527- 530.

    [39]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 541.

    [40]Güngörmez, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, 253.

    [41]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 542.

    [42]Güngörmez, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, 255.

    [43]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 542-543; Güngörmez, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, 254.

    [44]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 544; Güngörmez, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, 251.

    [45]Sevgi Işık Erol, İktisadi Kalkınmada DeğerlerinRolü (İbni Haldun’un Perspektifinden), Çalışma İlişkileri Dergisi2/3 (Temmuz 2012): 49-65.

    [46]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 553.

    [47]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 554.

    [48]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 555-556.
  • 218 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    “ne zor zamanlar geçirdik;
    şimdi her şey biraz daha kötü
    reyonlarda kararsız kaldığı için
    yoksul olduğunu anladığımız
    henüz büyük hileler yapmayı bilmeyenlerin
    biraz daha çekingen kalmasına çabalıyorum
    çabalıyorum ki
    insanlarla anlaşmak alçaklıktır
    sözlerime fazlasıyla düşman kazanmayayım
    çünkü düşmanlarımız artık bizi öldürmek yerine
    sadece yaralıyor”
    B. Parlak

    Bozkırkurdu, Hesse’nin bize birçok şeyi anlatmak için oluşturduğu bir metafor. Bir kurt-insan ama bildiğimiz dolunay gibi muayyen bir zamanda başkalaşım geçiren bir yaratık değil, yani kazın ayağa hiç öyle değil, işler de o kadar basit değil. Çünkü görüneni anlatmak nispeten kolaydır ama görünmeyeni anlatmak, hele de ayrı bir dünya olan insanın dehlizlerine girerek doğasına dair ifşaatta bulunmak, olgulardan bahsederek dış dünyaya dair eleştiriler getirmek zekâ ve çaba gerektiren zorlardan. Hesse de elinden geldiğince bu ipi göğüsleme gayretinde bulunmuş.


    Kurgudan pek bahsetmek istemiyorum, zaten bilindik olay örgülerinin olmadığı, muğlaklığın hüküm sürdüğü bir kurgusu var. Hikâyeden çok durumun ve fikirlerin, karakter aracılığıyla yansıtıldığını görüyoruz. Ayrıca da Hesse’nin kurgularını çok sevemiyorum, benim dikkatimi çeken yan genelde fikri tarafı, sorgulayışları ve farklı bakış açısı oluyor. Bu yanlar kurguya göre hep daha ağır basıyor. Burada da durum aynı. Kitabın yarısına kadar olaydan çok yoğun bir düşünsel anlatım var ve oldukça da güzel, zihin açıcıydı bu bölüm. Yarısından sonraysa başka karakterlerin de girmesiyle olaylı anlatım ön plana geçiyor. Özellikle sonlarda simgesel, gerçeküstü bir anlatımla felsefi akış tamamlanıyor ve roman son buluyor.


    Gelelim Bozkırkurdu ve fikirlerine… Bozkırkurdu’nun kurt-insan oluşumu olduğunu söylemiştik. Kurt ve insan iki farklı yönü temsil ediyor. Harry Haller roman içindeki manifesto niteliğindeki incelemeye göre her ne kadar kurt tanımlamasıyla durumu basitleştirse de, durum aslında daha derin ve karmaşık. Ancak anlatımın anlaşılır olması için de bir nebze somutlaştırılarak anlaşılır hâle getirilmesi gerekiyordu. İnsan yönü, incelikli tarafı, sevgiyi, merhameti, nezaketi temsil eden taraf. Kurt yönüyse, kin, nefret, acımasızlık ve vahşilik gibi ilkel, dürtüsel yönü, kendinden ve yaşadığından hoşnut olmayan, uzlaşmaz tarafı temsil ediyor (Psikoloji alanına ilgisi olup, bilgisi de olan arkadaşların id-ego-süperego üzerinden de güzel bir açılım yaparak farklı bir pencere açabileceklerini tahmin ediyorum). Bunun içindir ki kurt yönü üzerine düşündüğümde aklıma yazının başında paylaştığım B. Parlak’ın şiiri geldi, özellikle de “insanlarla anlaşmak alçaklıktır” dizesi. Yalnızlık, anlaşılamama, sevgisizlik ve insanların gemisini yürütmek için büründükleri maskeler, göz yummalar, bu kurt yönü besleyerek daha keskin ve radikal hâle getiriyor. Radikalleşip bağımsızlaşan kurt yönü, ıssızlaşma yönünde adımlar atarak, bir özgürlük hali olan yalnızlığı, kendi başınalık mahkumiyetine çevirerek işleri daha da içinden çıkılmaz hâle getiriyor. Böylelikle yaşamanın pek bir anlamı kalmamış oluyor.
    “Hayatın güzel olduğunu savunanlar
    Elbette hayattan hiçbir şey anlamayanlardır” (B. Parlak)
    Halbuki anlaşıldığında, ilgi-sevgi gördüğünde, cesaretini toplayıp hayata karşı önyargılarından arındığında ise kurt ehlileşip insan yönüyle kardeş kardeş geçinecek duruma geliyor.


    Haller aslında soylu bir yaşam formundan gelen, okuyan, sorgulayan, dahice fikirler ortaya koyabilen bir yazar, yani kitaptaki tanımlamayla ‘yetenekli ve aydın’ birisi. Ama O’nu çaresiz bırakan şeyin anlaşılamamak olduğunu ve gereken cesareti gösteremeyip inisiyatif alamamanın bunalımında aktif rolü olduğunu görüyorsunuz, eğer ki O’nu biraz anlayabilirseniz. Yazar da Bozkırkurdu rahatsızlığını, ancak yetenekli ve aydın kişilerde görülebilecek çağın rahatsızlığı olarak niteliyor. Düşünsel olarak kendi çağının ötesinde giden ve haliyle de anlaşılamama lanetini yaşayan aydınların, bir sonraki çağda daha fazla insan tarafından anlaşılıp eşitlendiklerini, önceki çağda o acıyı çekenler kadar ayrımsanıp öne çıkamasalar da, yeni çağda aynı acıları çeken daha büyük bir kitlenin oluştuğundan bahsolunuyor. Yine altını çizdiğim not aldığım çok noktalar var. Mesela; orta sınıf insanın, ilahi adanmışlık ve zevkperestlik arasındaki arada kalmış ılıman yaşamı, ben’in sorumluluk mecburiyeti, mizahın gücü, ben’in bütünlüğü ve ruhun hükmü gibi daha birçok farklı, çeşitli konular üzerine düşündürücü-sorgulatıcı metinler vardı. Ayrıca Haller üzerinden birçok bölümde yapılmış sert aydın eleştirileri ve özellikle son bölümde de savaş ironisi dikkat çekiciydi. Kitabı okudukça kurt-insan metaforunu daha iyi anlıyorsunuz, anladıkça da bunun aslında basit bir dikotomi olduğunu, insan denen yapının iki farklı kutuptan oluşmaktan öte, çok daha fazla kutbun olduğu derinlikli ve karmaşık bir yapı olduğunun iyice farkına varıyorsunuz.


    Hesse’nin romanlarının otobiyografik yönü var, yazarın hayatını araştırıp, eserleriyle alaka kurdukça durum daha iyi anlaşılıyor. Bu kitabınınsa olgunluk eserlerinden olduğu, dil-düşünce-anlatım yönünden daha gür bir sesin, oturmuş, yetkin bir üslubun olduğu hemen dikkat çekiyor. Sonrasında basım tarihini kontrol ettiğimde de bunun doğru olduğunu gördüm. Eserde hâkim olan o karamsarlık ile geleceğe dair inancını ve ümidini yitirmiş ruh halinin, kitabın, Hesse’nin ruhsal problemler yaşamasına neden olan savaş döneminde yazılmış olmasıyla yakından alakası vardır diye düşünüyorum. Karakter Haller’in de o ümitsiz, inancını yitirmiş tarafı savaşla ilintiliydi çünkü. Hesse bu eserinde de karakterinin yazgısını tamamlaması için doğrudan yardımda bulunuyor. Knulp’da da benzer bir destek vardı. Knulp’a tanrısal bir telkinde bulunuyordu. Burada da dişil bir Hermann olarak Haller’e ayna tutuyor ve ona yazgısını bulduruyor. Bu durum, Özel’in şiirinde dediği “…yazgım, kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.” dizesine ne kadar da uyuyor.


    Eserin sonuna da değinip bitirmek istiyorum bu uzun bahsi. Roman ilerleyip sona doğru yaklaştıkça aklıma gelen; Bozkırkurdu’nun zor geçen bir günün ardından kasvetli bir gecede uyuyakalması sonucu tüm her şeyin bir rüya dizisi olması durumuyla karşılaşırsam çok da şaşırmayacağımı ama bunun çok klişe ve basit bir son olacağını da düşündüm (elbette ki bu kadar basit olamazdı böylesi bir kitabın sonu) ya da Arka Sokaklar’ın dile düşen repliğini uyarlayarak söylersek “Adam şizofren çıktı Rıza Baba” durumu da son için mümkündü. Rahat olun, sonunu falan söylemiş değilim bunlar sadece benim hüsnü kuruntum.

    “Nasıl ki delilik yüksek bir anlamda tüm bilgeliğin başlangıcıysa, şizofreni de tüm sanatın, tüm düşlerin başlangıcıdır.”