• 196 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitabı okurken Kafka'nın şu sözleri aklımda dolandı durdu. " Ahlak, namus deyince sadece kadından konuşan herkes ahlaksız ve namussuzdur."
    Bu kitabın eleştirilmesi gereken bir kusuru yok. Asıl eleştirilmesi gereken kitabın verdiği mesajdır. Yalnız Doğu'da değil tüm dünyada sürekli kadınların aşağılanması, cinsel obje olarak görülmesi görülüyor. Bu kadar mı zor kadınları da Allah'ın yarattığı bir varlık olarak görüp onlara değer vermek? Bu kadar mı zor kadınların da her işi yapabileceğini kabul edip destek olmak? Hiç zor değil. Yeter ki bir şeyleri değiştirmeye gönüllü olalım. Bu gönüllülük ise kadın hakları için eyleme katılıp daha sonra eve gidip eşini dövmek gibi değil daha karakterli olmalı.
    Bu kitap yıllarca zulüm görmüş tüm kadınların çığlığını barındırıyor. Okurken gözyaşlarınızı tutamayacağınız yürek burkan bir yaşanmıșlık. Kitapla kalın. Edebiyatla kalın.
  • 72 syf.
    'Sahibinin Sesi', Sevim Burak’ın okuduğum ikinci kitabı oluyor. İlki 'Yanık Saraylar' idi.


    Sevgili Adem Yüce’nin yazarla ilgili düzenlemiş olduğu okuma etkinliğine katılmaya karar vermemin ardından Sevim Burak hakkında internette yaptığım araştırma sırasında okuduğum hayat hikayesi ve edebiyat hayatı beni derinden etkiledi. Hakkında pek çok yazı, inceleme okudum, resimlerine baktım, yaşadıklarına ortak olmaya, duygularını hissetmeye çalıştım. (Şimdi de oturmuş hiç beceremememe rağmen inceleme yazmaya çalışıyorum ki, kendi adıma çok büyük cesaret:)))

    Üzerinde oturup düşündüğümde, yaşadığı dönemin çok önünde bir insan, bir kadın ve bir yazar olduğu izlenimini edindim. Kendisi tam anlamıyla bir marjinal. Bir yazar olarak edindiği konular, yazım tarzı, hissettiklerini okuyucuya aktarma metodu çok farklı. Sanırım bu fark da, o zamanlarda şimşeklerin ve eleştirilerin üzerine çekilmesine neden olmuş ki, dönemin edebiyat camiasında dışlanması ve hakettiği düşünülen değerin ve ödüllerin (hakkında ikiye bölünmüş olan edebiyat çevrelerinden hatırı sayılır bir kısmı öyle düşünüyordu ve haddim olmayarak da olsa, kendisini okuma deneyimi göstermiş biri olarak ben de öyle düşünüyorum) kendisine verilmemiş olması bunun kanıtı. Bu dışlanmaya sadece kariyerinde değil özel yaşamında da pek çok kez maruz kalmış. Çünkü annesi yahudi asıllı ve gayrimüslimlerin bu topraklarda yaşadıkları zulümler, insan olan, yaşananları görmezden gelmeyen ve dünya üzerinde birlikte yaşadığımız her canlıya karşı merhamet besleyen ve ‘insan olma ‘ vasfını taşıyan herkesin malumudur.

    Yaşadıkları, zaten tabiat olarak duygusal bir kişiliğe sahip olan Sevim Burak’a bir dışlanma hissi yaşatmış ve uzun bir süre yazmaktan vaz geçmiş. Yazmaya geri dönüşü ise 'Sahibinin Sesi' ile oluyor.

    Kitaptan bahsedecek olursam, Yanık Saraylar kitabının beşinci öyküsü olan 'Ay Ya Rab Yehova' adlı öyküsünden yola çıkarak yazılmış bir tiyatro oyunu. Bu özelliği ile perdeler/sahneler detaylı bir şekilde anlatılmış ve bana göre esere akıcılık kazandırmış.

    Kitabın konusundan bahsetmeyeceğim fakat ana karakter olan Bilal hakkında kendi adıma edindiğim izlenim, şüpheci, kinci ve zayıf karakterli, zorluklardan kaçan ve yaşadıklarından ötürü kendinden çok başkalarını sorumlu tutan, sorumsuz bir tip olduğu yönünde. Birlikte yaşadığı Zembul ise, Bilal’in zulmüne maruz kalan, mutsuz, dışlanmış ve muhtaç kimliği ile o dönemin toplumsal yaşamında erkeğin her zaman altında yer alan kadını simgelemektedir. Bilal Zembul’ü yoğun mahalle ilişkileri dolayısıyla namus kavramı çerçevesinde yoğun olarak yererken, ona nikah kıyma konusunda ayak direterek, Zembul’ü bile isteye gayri meşru bir ilişkiye zorlamaktadır.

    Sonuç olarak Aykırı yazar Sevim Burak okuma etkinliğinin, kendisini tanıma ve hayatıma farklı bir okuma deneyimi kazandırması açısından çok faydalı olduğunu söylemek isterim. Bu nedenle sevgili Adem kardeşime teşekkür ediyorum. İncelememi okuyup “benim de yazarla yolum kesişsin” demiş iseniz, sevgili Sevim Burak’ı okumaya teşvik etmiş bir okuru olarak ben de bundan çok mutluluk duyarım.

    Herkese iyi okumalar.
  • 256 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    İnceleme spoiler ve eleştiri içerir dikkat!

    Keşke daha önce okusaydım dediğim, severek okuduğum, etkisinde kaldığım, psikolojik tahlilleri çok iyi yansıtılmış güzel bir eser. Karşılaştırmam ne kadar doğru bilmiyorum ama bana Stefan Zweig'in Türkiye müaddili Sabahattin Ali gibi geldi yada tam tersi.(Okuduğum yazarlara göre kıyasla)

    Hikayemizin baş kahramanlarına gelirsek;
    Ömer, Macide, Bedri, Nihat v.s

    Hayattan bir tat alamayan, her şeyden sıkılmış, anlamsızca ve boş yaşamaktan yorulmuş, sürekli düşüncelerle boğulan, gerçek dünyadan soyutlanmış ÖMER.
    Ömer'i değiştirmeye müktedir olacak kişi ise MACİDE.

    Macide köyünden okumak için İstanbul'a gelmiş,  ortak tanıdıkları olan tesadüfi Ömer'in teyzesin evinde kalmakta hayatını sakin, durgun, hovardalıktan uzak, evden okula, okuldan eve gelen hanım hanım bir kızımız!
    Taki Ömer'i tanıyana kadar...

    Tesadüfler silsilesi Ömer ve Macide'yi bir vapurda karşılaştırır. Ömer, Macide'yi görür görmez tutulur, onu daha önce tanıyormuş hissine kapılarak Macide'ye doğru yürürken o da ne!
    Araya Ömer'in teyzesi girer...

    Hayırsız Ömer ne zamandır teyzesi gile gitmemiş, teyzesini, eniştesini sormaz olmuşdu!

    Macide'nin teyzesi gilde kaldığını öğrenen Ömer'in aklı da fikride Macide olmuştu.
    İşte şimdi teyzesine layık biri olabilirdi!
    Şimdi bir fırsatını bulup Macideye açılmalı, duygularını gizlememeli, onu her şeyden fazla sevdiğini söylemeli.

    Ömer aşkını itiraf eder, Macide sevilmenin tatlı heyecanıyla o da Ömer'i sever.(Yada öyle olduğunu düşünür.)

    Macide, Ömer'in teyzesinin baskılarıyla nereye gideceğini bilmeden evi terkeder. Ama sevgili Ömer onu kapıda bekler.
    Kahretsin ŞEYTAN yine iş başındadır!
    Ömer kendi evine götürür artık birbirlerinin olmuşlardır.

    Ömer'in hayata olan bakışı kökten değişir. Artık hayat daha anlamlıdır. Daha iyi biri olmak ve tıbkı ''Martin Eden'' hırsıyla ona layık olmaya çalışacaktır.

    Ama bu değişim Ömer'e ağır gelir, çocuksu yanı bu ciddi adamı kaldıramaz.
    Parasızlık sıkınıtısı, içindeki şeytanı uyandırır.
    Bir hal çaresini bakmalı, çaresizce yaptıklarını suçlusu biri olmalı.
    O suçlu içinde ki ŞEYTAN olmalı!

    Macide ve Ömer'in sıkıntılı günlerinde bir hızır edasıyla gelen BEDRİ.
    Bedri geçmişte Macide'nin köy okulunda müzik öğretmenliği yapmış. Okulda Macide'ye ders verdiği sıralara da bazı dedikodulara maruz kalmış. Macide ile olan alakası bundan sonra fazlaca artmış. Bakışlarıyla bir birlerini süzen, konuşmadan gönül bağı kuran Bedri ile Macide birbirlerine önemli hisler beslemişlerdir. Daha sonra aralarında bir şey olmadan köy okulundan ayrılmıştır temiz kalpli Bedri!
    Ne çektin be BEDRİ?

    Bedri eski öğrencisi ve yakın dostu Ömer'e hep kol kanat germiş. Ama neden insan bunca fedakarlığı yapar. Ömeri düşündüğünden mi yoksa Macide ye olan aşkından mı?
    İtiraf edemesede Bedri, onu oraya çeken şey aşkın ta kendisi!

    Tıbkı güzel bir haberin ardından gelen kötü haber çığırtkanlığı gibi her şeyin bir ömrü olmalı tabi!

    Bir birlerine taban tabana zıt karakterli olan Ömer ve Macide bir davette görürler artık gerçek yüzlerini. Macide, Ömer'in asıl yüzünü, acizliğini, çaresizliğini görür.
    Her şeyi görür görmesinede bir kendini görmez MACİDE.
    Macide'nin bundan sonra içinde ki şeytanı Ömer'dir.
    Günah keçisi Ömer'i sevmek ne acıdır öyle!

    Ömer'in çalıştığı yerdeki veznedar ile yaptığı fenalık ortaya çıkması sonucu tutuklanır. Nezarethanede derin derin tefekkür eden Ömer ise Macide'ye layık olmadığına karar verir ve önce içindeki şeytanı öldürmesi gerektiğini düşünerek Macide'den üzülerekte olsa vazgeçmiştir.
    Ne acıdır ki Macide ondan önce vazgeçmiştir.

    Ömer kararını arkadaşı Bedri'ye söyler.
    Dostum sen iyi niyetli bir adamsın. Macide sana emanet, ister kardeşin olarak gör ister eşin. Benden bu kadar sen kaldığım yerden devam et der!

    Bedri efendi adamdır kötü düşünür mü hiç!
    Sevdiği kız kendine kalmış sevinir mi hiç!
    Hele Ömer içerdeyken yakışır mı hiç!
    Yakışmaz değil mi Bedri?

    Hele Macide sen babanın öldüğünü bildiğin halde insan babasının mezarına bir kerede olsa gitmez mi?
    Ömer'in  teyzesi gilden ayrıldığın da bile bir vefa borcun olmadı mı hiç?
    Ya Ömeri bu kadar severken ne oldu da bir anda soğudun ve soluğu Bedri'nin kollarında aldın!
    Sen ki masum saf köylü kızı Macide!
    Namus timsali Macide!
    Ömer'i acımadan ateşe atan Macide!
    Yoksa Ömer'i ateşe atan içindeki SEN mi yoksa ŞEYTAN mı?
    Sahi kimsin sen MACİDE?
  • Şehvetnâmeler ve Gençliğe düşen vazife
    Dinsiz bir millet nasıl yaşayamazsa, ahlâksız bir cemiyet­ de pâyidar olamaz. Bu, iki kere iki dört kabilinden, değiş­mez bir kaidedir. Hangi cemiyet bu kaideye aykırı hareket etmişse, er geç, fakat mutlaka inkıraz bulmuştur.
    Misal mi istiyorsunuz?. Lütfen, tarih kitaplarını açınız. Cihan tarihi, bu hususta, ibret ve dehşet verici misallerle doludur. En karakteristik misal olarak Romalıları, Bizanslıları, Arapları, hattâ Osmanlı İmparatorluğunun son çağlarını ve nihayet İkinci Cihan Harbinde Alman ordularının karşısında beş haftadan fazla dayanamayarak teslim olan Fransızları gösterebiliriz.
    Bir millet bütün tarih boyunca şanlı ve şerefli olarak yaşamak mı istiyor?. Her şeyden evvel aklâkı metin, karak­teri mazbut, irâdesine hâkim, kendilerine her hususta güve­nilir, tertemiz bir gençlik yetiştirmelidir. Bu evsafta bir genç nesil yetiştirebilmek için de, aile, okul ve İçtimaî muhit mü­essesleriyle; radyo, sinema, tiyatro, gazete ve mecmua gibi terbiye ve telkin vâsıtalarının gençlere millî ruh ve îman aşılaması, onları her türlü fenalıklardan uzak bulundurulması şarttır. Halbuki bizde, bunun tam aksi yapılmakta, yetişmekte olan genç nesle kötü örnekler verilmektedir. Hem de çeşit çeşit ve bol bol...
    Son zamanlarda adedi günden güne artan ve gençliği dejenere etmek için birbirleriyle âdetâ yarışa çıkan müstehcen neşriyat, yâni âmiyane tâbiriyle baldır bacak mecmuaları; bu sözlerimizin inkâr kabul etmez canlı delilleridir. Bunların içerisinde hele bir tanesi var ki, nâmus, hayâ ve hicap duy­gusu olan bir kimse, yüzü kızarmadan sayfalarını karıştıramaz.
    “Mecmua„ demeye bir türlü dilimiz varmayan bu şehvetnâme, henüz bulûğ devresinde bulunan temiz Türk çocuk­larını çileden çıkaracak kadar açık saçık, çırılçıplak kadın resimleri, fuhuş ve zina edebiyatıyla dolu olan bu paçavra, yurdun dört bucağına ahlâksızlık tohumları saçan bu beşin­ci kol, (Gelincik) adını taşıyor. Bu rezalet kumkuması, sö­züm ona, Modern Magazin imiş!.. Sahibinin telâkkisine göre, dergide okuyucularının behîmî hislerini tahrik eden çıplak kadın resimlerde fuhuş ve zina edebiyatı, hep modern haya­tın icapları demek?.. Eğer (Modern) kelimesinin lügat mâ­nası bu ise, yandık demektir. Hem de cayır, cayır...
    Şimdi, bu modern magazin (I) neşriyatına bir yenisi da­ha katılmış bulunuyor: Peri..
    Komünizmin yegâne gayesi, din duygusunu sarsmak, aile yuvasını yıkmak ve (Ahlâk) kelimesini lûgatlardan çıkar­maktır.
    Türk cemiyetinin fertlerini-Moskof ülkesinde olduğu gibi - insanlık duygularından uzaklaştırarak sâdece maddî ve behîrrî hislerinin mutlak birer esiri, dejenere birer mahlûk ha­line getirmek istiyen Komünizm; şiddet ve nefretle red ve tel’in ettiğimiz bir doktrindir. Neden?.. (Ahlâk) mefhumunu Türk cemiyetinden kaldırmayı hedef tutuyor da ondan...

    (Gelincik), (Peri) ve benzerlerinin hedefleri de hep aynı şeydir. Ahlâkımızı bozmak, sağlam karakterli Türk ço­cuklarını dejenere yapmak!..
    Görüyorsunuz ya, hep aynı taktik, aynı gaye, aynı hedef...
    Memleketimizde zaman zaman baş kaldıran Komünist engereklerinin hâin başlarını ezmek için milletçe nasıl has­sas ve uyanık davranıyor, Türk gençliğin

    Biraz Ciddî Olalım!..
    Şu bir kaç gün içinde, Türk basınına yeni bir dergi da­ha katılmış bulunuyor: (Resimli Hafta)...
    Evvelce 19 nüsha kadar çıktıktan sonra kapatılan veya faaliyetini kendiliğinden tatil eden bu kırk ambar magazini karıştırırken son derece açık ve mânâsız bir soru ile karşı­laştık.
    Bizi derin derin ve acı acı düşündüren Ankara­lı bir zamâne gencinin bu acayip sorusunu, burada tekrarlamaktan hi­cap duymaktayız. Çünkü, yazılıp okunacak gibi bir şey değil...
    *
    * *
    Türk basınına hizmet maksadı ile çıkan bu ültramodern derginin yüksek düşünceli (!), engin görüşlü (!) ve hu­dutsuz bir tolerans sahibi olan [Fatma Abla] ismindeki sayın yazarı - böyle enteresan bir soru ile karşılaştığı için memnuniyet ve mahzuziyetini beyan ederek - aziz okuyucu­suna tatminkâr (!) bir cevap vermeye çalışıyor.
    Bize bu cevabın mâhiyeti lâzım olmadığı gibi, kimseye de ahlâk ve fazilet dersi vermek niyetinde değiliz. Farzımu­hal yanılıp da böyle bir iş yapmaya kalkışsak bile, kim okur, kim dinler...
    Kıymet hükümlerinin şahıslara göre değiştiği, her şeyin madde ve menfaat terazisine vurulduğu, mukaddes mefhum­lara dudak büküldüğü, birbirine zıt bir çok fikir ve ideolo­jilerin çarpıştığı, kritik bir devirde yaşıyoruz. Böyle anormal bir zamanda, ahlâk ve fazilet telâkkilerinin de değişeceği ga­yet tabiîdir. Bizce değersiz, müptezel, ayıp ve iğrenç olan bir şey; başkalarınca kıymetli, makbul ve mübah sayılabiliyor. Nihayet bu, bir terbiye, anlayış ve inanış meselesidir.
    Fakat, her ne olursa olsun, artık bu kadarı fazla.. Unut­mamak lâzımdır ki biz, her şeyden evvel, Türk ve Müslümanız. Gerilik, taassup ve irtica ile de hiçbir ilgimiz yok. Bilâkis bunlarla her vakit mücadele eden, modern cemiyetin
    modern düşünceli fertleriyiz. Böyle olmamız demek, edep, haya, şeref ve haysiyet duygularını bir tarafa atıp her şeyi­mizi bütün çıplaklığıyla ortaya dökmemiz demek değildir. Ortada sorup öğrenecek, üzerinde kafa yoracak hadsiz he­sapsız memleket meseleleri yüzüstü dururken böyle şahsî ve süflî şeylerden bahsetmek, hem ayıp, hem de günahtır. Biz, bu zevzeklik ve densizlikleri, hiçbir Türk ve Müslüman gen­cine yakıştıramıyoruz. Çünkü Türk ve Müslüman genci de­mek, edep ve hayâ sahibi mâkul bir insan demektir.
    Sululuğu bırakıp, biraz ciddî olalım!..
    Eskişehir - 20-4-1949
  • Az önceki kısasıydı bu uzunu :) Çünkü kapitalist sistemi ve sonuçlarını anlatmaya kitaplar yetmez. Eski bir yazım.

    İnsan aklını kullanır, büyük pencereden bakarsa, hakim bir gücün kendilerini yönettiğini, bilinçli bir şekilde kendilerini bir yöne doğru ittiklerini göreceklerdir. Toplumu; üretmeyen, tüketen(sadece maddi değil;kültürü, dini, ahlakı, değerleri, saygıyı, insanlar arası bağı...gibi bir sürü şeyi tüketen ve bu değerlerin tükenildiği!), ezbere dayalı bir sistemle; eğitim gördüğü halde bilgisizleştirmeye, cahilleştirmeye ve bu iki özellik sayesinde köleleştirilmeye doğru sürüklendiği görülecektir. Günümüzde modern kölelik söz konusudur. Eğer köleleliğe bakılacak olunursa iki temel unsur sözkonusudur. 1- Kölenin düşünce hürriyeti(söz söyleme hakkı yoktur, düşünceye sahip olamaz). 2-Ömrü(Efendiye aittir. Köle kendi zamanı hakkında söz sahibi değildir. Efendisinin esiridir. Her yönüyle efendiye bağlıdır). Modern kölelik ; zorunlu sistemin-düzenin bir parçası olarak, istemediği koşul ve şekillerde ; kapitalizme hizmet etmektir. İlkel kölelikten farkı; serbestiyettir. Düşünce hürriyetidir ve bu düşünce hürriyeti de, bahsettiğim eğitim sistemi ve medya ile etki altına alınıp, üzerinde kontrol sağlanmaktadır. Göründüğü gibi hürriyeti sağlamamaktadır. O görünüş bir aldatma ve kitleyi kolay-sorunsuz yönetme ve en önemlisi; başkaldırı olmaması için, sanki onların istekleri gerçekliyormuş gibi, onları yönetme sanatıdır, modelidir. Diğer yandan ana tema olan "zaman'" da ilkel kölelikle aynıdır. Çünkü modern toplumda birey; çoğunlukla işçidir. İşçi ömür boyu çalışmak zorundadır. Bununla birlikte hayatlarında sosyal aktiviteleri ve soluklanma(istirahat -gezi-tatil) çok kısıtlamıştır. Bu sosyal aktiviteleri ve dinlemeleri, yine sistemin izin verdiği ölçüde ve onun koyduğu plana göre ayarlamaktadırlar. Böylelikle, 'zamanlarının' kendi kontrollerinde olmadığını, günümüz burjuvasinin ve dünya kapitalist hegemonyasının hizmetinde olduğu görülmektedir.

    Şimdi diyeceksiniz ki, esnaflarda var. Onu geçtim; işçi olup sonra kendi işini kurup, esnaf olanda var. Doğrudur. Ama, o esnaf bile bir kapitalist olmuştur. Çünkü aynı sistem içinde, sistemin kurallarıyla işlemektedir. Evet büyük kapitalist sistemin, bir alt kurumu haline gelmekteler. Yani kodamanların altında, kodamanlara bağlı, ufak ukala, bilinçsiz, sonradan görme küçük patronlar. Ve bunların kurumlarında çalışanlar da köledir. Çünkü bu devirde işçinin her türlüsü köledir. Çünkü kapitalizm; emeği en büyük sömürü-endir.Ve küçük patronların kapitalist olduklarını en iyi onların kurumularında çalışan işçiler görür ve bilirler.

    Peki, madem kapitalist sistem hegemonyasının bilinçsiz yönetilen sürüsüyüz ve maddeten onlara bağlıyız, o zaman çıkış yolu nedir? Evet günümüzde herkes kapitalizmi eleştirir ama bir çözüm sunmaz. Çoğu laf salatası yapar. Kimisi de meşhur olmak, gündeme gelmek için atıp durur, bağırır eder. Gerçekten çözüm sunanlara gelirsek! Onların geliştirdikleri modeli uygulayacak, harekete geçirecek, dinamik ve bilge toplum olmadıktan sonra istedikleri kadar modeller geliştirsinler, ne fayda!! Ama bir de unutulmamalıdır ki bu sistem farklılıklara yer vermemekte, farklılıkları yok etmekte, her şeyi tek tipleştirmekte ve 'sıradan'laştırmaktadır. Evet "Biz sıradan insanlarız...bizim gücümüz yetmez... vaktimiz yok.... Koca sisteme baş mı kaldırılır...düzen böyle... Oğlum etme ekmeğinden olursun... Evet doğru, apaçık haksızlık ama yapacak bir şey yok, bir şey yapamayız... Yeni nesil iyice zıvanadan çıkmış... Çok ahlaksız, saygısız ve hürmetsizler...edep, haya, ar, namus kalmamış... Topluma ne oluyor... Nereye gidiyor bu insanlık..." Gibi bir sürü söylem ve slogan duymaktayım. Sindirilen bir toplumun dinamikleri de sönmeye yüz tutmuşsa, elveda geçmiş baharlar deyip, kadim hatıralar, eski özlemler ve milletin-toplumun geleceğini, yüreğiniz ferah ve emin bir şekilde mezara-toprağa gömebilirsiniz. Çünkü böyle bir toplumdan bir cacık olmaz. Bu nedenle toplumun dinamiği kaybedilmemeli, yeni nesiller ve halk eğitilmeli ve bilinçlendirilmelidirler. Gençlerin çoğunluğu öğrenci, üniversiteste(sadece üniversite değil, lise gençleri de nerdeyse aynı durumda. Ki korkum odur ki kısa sürede ilkokul da böyle olur) ayağına; cafelerde, barlarda,sokaklarda, eğlenceyle, gönül işleriyle(ki günümüzde bu artık iyice modaya ve başıboşluğa dönmüş, bugün birisiyle, yarın berisiyle...ve gençlerin çoğunluğunun en çokta düştüğü tuzak ve hata budur. Çünkü ne bir rehberleri var ne de sahip oldukları bir değer, ne de bir idealleri...)zevk, arzu ve istek peşinde heba olup gitmekteler. Toplumun kendisi bir şey yapmadıkça, toplumun içinden aydın insanlar-imamlar yahut aktif girişken-bilge kişilerin(Tabi bunların da bilinçli, istekli, gönüllü ve karakterli olması lazım) rehberlik edip halkı bilinçlendirmedikçe, kimsenin gelip sizin yerinize bir şey yapacağı yok. Hele siyasiler hiç yapmaz. Onların işlerine geliyor zaten. İstediği gibi at koşturuyorlar, çalıp çırpıyorlar. Toplumu koyun gibi güdüyorlar işte ne güzel. Adamların bundan daha güzel isteyecekleri ne olabilir ki?

    Anlayacağınız dünya için yeni bir Fransız devrimi lazım? Ama onu gerçekleştirebilecek kapasitede halk yok. Hem olsa ne olur? Fransız devrimi oldu da ne oldu? Ben bir yerde eşitlik, demokrasi, hak -hukuk, adalet göremiyorum. Onlar yasalaştırılmış, ama kağıt üstünde kaldılar. Gerçi belki vardır. Belki gerçekten, Fransız devrimi başta Fransa olmak üzere, diğer bütün Avrupa devletlerinde istenilen koşulları sağlamıştır. Belki belli bir süreliğine sağlamıştır. Gidip görmedim, bilmiyorum. Ama biz de olmadığı kesin. Bu nedenle o halk kapasitesi olsa bile, devrim sonrası yapılacak kanunlanların ve isteklerin sağlanacak ve uygulanacak yapıyı da oluşturmak lazım. Yoksa bir anlamı kalmaz, yeni oluşan yapı da eskisi gibi adaletsiz, eşitliksiz ve toplum zararına olur....

    A.A.
  • 131 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bir insan düşünün, bir kadın; henüz 6 yaşındayken, savaşta akciğerlerinden yaralanan ve buna rağmen zorlu hayat şartları sebebiyle madende tozun toprağında içinde çalışmak zorunda olan babasını kaybeden, 2 çocuğuyla yalnız kalan annesi gündeliğe gitmek zorunda olduğu için küçük yaşlarda ev işlerini kendi başına görmeye başlayan, buna rağmen okulda dersleri her zaman iyi olan, çalışkanlığı ve ev işlerindeki becerisi sayesinde hizmetçi olarak kolaylıkla iş bulabilen, hizmetçilik yaptığı bu evlerde güzelliği ve diriliği ile ev sahip ve hatta sahibeleri tarafından sürekli tacizlere maruz kalan, ama namus ve ahlakına sahip çıkmayı bilen, düzenli çalışma ve planlı ev idaresi sayesinde henüz 20’li yaşlarında, dönemin buhranlı ekonomisine rağmen ev ve araba sahibi olabilen, hani derler ya “tırnakları ile kazıyarak” diye, işte öyle kendi ayakları üzerinde durmayı başarabilen, genç, güzeller güzeli, karakterli, dürüst, onurlu ve vakur bir kadın.
    Şimdi de bir ülke düşünün, dönemin Federal Almanya’sı. Savaş sonrası toparlanmaya çalışan, ekonomik seviyesi hala açlık sınırında olan, adalet sistemi hala “Nazi Almanyası”ndaki zalimliğe sahip olan, adi bir hırsızlık suçunu bile “sosyalist bir anarşik hareket” gibi değerlendirerek polise her türlü kişisel hak ve özgürlüklere zorbaca hakkı tanıyan, modern bir görüntü sergilemeye çalışmak için “basın özgürlüğü” adı altında gazetelerde her türlü yalan haber ve iftiralara taviz veren bir ülke. Heinrich Böll; işte böyle bir ülkede, tek “suçu” yıllardır bir erkekte aradığı “sevecenliği” henüz bulabilmiş ve bir suçlu olduğunu bile bilmeden aşık olmuş, yaşadığı bir gecelik tanışma-dans-hoşlanma sebebiyle hakkında soruşturma başlatılmış, bu soruşturmada alınan kişisel bilgiler ile polis tarafından yasadışı yollarla elde edilen bilgilerin basına sızdırılarak ve basın tarafından tamamen çarpıtılıp yayınlanması sonucu hayatı çıkmaza giren, hatta katil olmasına bile sebep olacak kadar iftiralarla halka yansıtılmasını, kısacası bir kadının mahvolmuş hayatını kaleme almış. O usta kalemini yine hayranlık duyulacak seviyede mükemmel kullanmış.
    Okudukça Katharina Blum’un karakterine hayran olacak, bir yandan da tiraj için uydurmadıkları, çarpıtmadıkları haber kalmayan, her türlü lekeyi insafsızca bu tertemiz kadına kolayca sürebilen basından ve tüm insani hak ve özgürlükleri çiğneyerek yıllardır peşinde olmalarına rağmen kendi beceriksizlikleri yüzünden nereye ve kime saldıracaklarını bilemeyen Alman polisinden nefret edeceksiniz.
    Heinrich Böll ile henüz tanışmayan okurlar için tavsiyemdir.

    Saygılarımla...
  • Diyelim ki...evet, belki namuslu bir insansın, ama namuslu bir insanım diye övünülür mü hiç? Herkes namuslu olmak zorunda değil midir?