• nasıl da yaşıyorduk bakışta, söz-de tükendi töz, ah! ben şimdi dedim, nasıl da yaşanır hayat, bırak k(a)lemi, düşür tesirden.
    böyle dedim, uzun raylar boyu, trenler geçti içimizden,
    bilir "bir trene bakmalardan gelen" şimdi yalnız dökülmek vaktidir beyaz, usul bir kağıda,
    kapılar kapanıyor, örtme! diyorum rüzgara
    rüzgar benimle konuşuyor, dilini öğreneyim için.
    senin dilin bir kapıyı kapatmak ve açmak mıdır yalnız
    -hayır, aralık -da bırakmak-
    kuru dallar yalpalanır özünü çiçeklendirmeye
    rüzgar! kapılarımı kapatan rüzgar, şimdi
    doğa için bir şeyler düşünmek-te.

    arhatuan
  • 152 syf.
    ·8/10
    “Hayvan Çiftliği”
    Beylik Çiftliğinin Hayvan Çiftliğine dönüşümünün hikayesi.
    Konu olarak bir çiftliğin iki ayaklılardan (insanlardan) arındırılmasını ve hayvanların özgürleşmesini işliyor.
    Özgürlüğün rehavetine kapılan hayvanların -halkın- tekrar nasıl köle olabileceğini anlatıyor.
    ....
    Sovyet devrimi sonrası Rus halkı ve yönetimini ince gözlemlerle eleştiren bir eser. Baskıcı Önder Napoleon Stalin’i temsil ediyor. Halkın nasıl bastırıldığını nasıl yönlendirildiğini çok güzel açıklamış. Eşitlik, özgürlük, emeklilik, reklamcılık gibi kavramları derinlemesine eleştiriyor. Benim deyimimce Siyasi pazarlama ve karalama teknikleri kitabı. Kitabı okuyunca e bu hayat bizim hayatımız bu yaşananlar bizim yaşadıklarımız demeden alamıyorsunuz kendinizi.
  • Bugün günlerden kaçış günüydü. Epey bir zamandır kapandığım dünyamdan biraz uzaklaşmak istedim. Yakınlaşmak istediğim yer ise, yıllar yıllar öncesinde, üniversite yıllarımda sokaklarını arşınladığım İstiklâl caddesiydi. Evim o sıralar Cihangir’de olduğu için o cadde evimin yolu üzerindeydi. İstiklâl caddesi yine her zamanki kalabalıklığını barındırıyordu. Bir tarafta ulusalcı gençler, bir tarafta meraklı çehreler ve diğer tarafta ben kitapçı dükkanlarını dolaşıyorum. Epey bir zamandır -ki yaklaşık iki yıldır- dolaşamamışım kitapçıları. Uzaktan takip etmek değil, dokunarak, koklayarak, sayfaların arasında kaybolarak, elinde arka kapakları okuyarak, önsözlere, sonsözlere bakarak takip etmek daha farklı bir şey. Kitap kokusunu özlemişim.

    Güncel kitaplardan kaçarım aslında. Ama Ahmet Altan’ın Son Oyun’unu aldım. “Arka kapağında Tanrı, hep aynı emri verdi: “Şehvetten sakının”, “Güzel kadınların uyandırdığı şefkatten korkun!” yazıyordu.

    Ahmet Ümit’in Bab-ı Esrar’ını merak ediyordum epeydir: “Günümüzden yedi yüz küsur yıl öncesine uzanan, gerilim dolu, heyecan yüklü, mistik bir serüven.”i anlattığı yazıyordu, ayracında.

    “Dua, O’nun eşiğinde bir köle olduğumuzu fısıldamaktır.” “Vermek istemeseydi istemeyi vermezdi” ön başlığıyla sunulan, Süheyl Seçkinoğlu’nun Her Gün Bir Dua kitabını da heybeme ekledim.

    Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanları kitabı, Mustafa Ulusoy’un aşkı kaybedip kendini bulanların kitabı, Aynalar Koridorunda Aşk’ını, Ayşe Kulin’in Hüzün ve Hayat isimli kırk senelik yaşamını kendi dürbününden bizlere gösterdiği iki kitabını, Beşir Ayvazoğlu’nun “Bir Ses ve Ateş Romanı” Ateş Denizi kitabını da büyük bir iştiyakla aldım.

    Yapı Kredi Yayınları’na da gittim. Epey bir zamandır, aradığım Nurullah Ataç’la karşılaştım orada. Denemelerini aldım. Hep mesafeliydim Nurullah Ataç’a karşı. Ama artık kendimi uslandırdım. Farklı pencerelerden de hayata bakmam gerektiğini öğrendim. Yok öyle sana çizilen bir pencereden her şeye bakacaksın. Başkalarının ön yargıları benim yargım olamaz. Yargılayacaksam bilmeliyim. Kendi değer yargılarımla değerlendirmeliyim. Başkası gibi değil, kendim gibi düşünmeliyim. Öztürkçe kelimeler kullanıyormuş, olsun. Okuruma Mektuplar, Prospero ile Caliban, Söyleşiler, Diyelim, Söz Arasında, Karalama Defteri, Ararken, Günlerin Getirdiği, Sözden Söze kitaplarını aldım. Şimdi uzun bir zaman Nurullah Ataç’ın dünyasına gireceğim.

    Abdülhak Şinası Hisar’ın bir zamanlar elimde Boğaziçi Mektupları kitabı vardı ama şimdi nerdedir bilmiyorum. Ondan da Fahim Bey ve Biz ile Aşk İmiş Her Ne Var Âlemde kitaplarını aldım. Roland Barthes’in Eleştirel Denemeler’i, Münir Göle’nin Afâkî Haller’i, Marcus Aurelıus’ın Düşünceler’i, Ece Ayhan’ın Sivil Denemeler Kara kitabını, Karl Raımund Popper’ın Hayat Problem Çözmektir’ini, Kazuo Ishıguro’nun Beni Asla Bırakma’sını, Herman Hesse’nin Boncuk Oyunu’nu da es geçmedim. Yapı Kredi Yayınları’nda kasada bulunan kızcağız yardımıma koştu: “İsterseniz size yardım edeyim.” “Zahmet olmasın!” “Ne zahmeti!”

    Aldıklarımı verdim ama ben bu arada şiir bölümünün önüne gelmişim. Turgut Uyar göz kırpıyor. Bak bütün şiirlerim burada. Büyük Saat’i aldım. Özdemir Asaf bıyıklı ve kravatlı haliyle Çiçek Senfonisi’ni icra ediyordu. Dinlememek olmaz. Benden Sonra Mutluluk hâsıl olacak sende dedi. Onu da aldım. Edip Cansever beni de al dedi: “Her insan biraz ölüdür/ Biz de biraz ölüyüz.” Canlandırmaz mısın beni dünyanda, ya da şiirlerimle sana da can katsam. Almazsan “Sonrası Kalır” dedi. İki ciltlik bütün şiirlerini de aldım. “Taş basması ülkedir bu/ al basması insandır bu” diyen Ebubekir Eroğlu’nun toplu şiirlerini içeren Berzah’ını da berzaha bırakmadım. Onu da dünya gözüyle aldım.

    Uzun zaman oldu, kitapçıları dolaşmayalı. Özlemişim. Okumayı da özledim, düşünmeyi de. Ara ara kaçmak lazım tutsak olduğun meşgalelerden…
  • 456 syf.
    ·8 günde·Beğendi
    Benim için Türk eğitim sisteminde Köy Enstitülerinin ve bu enstitülerde yetişen aydınların apayrı bir yeri vardır. Edebiyat alanında ise Kemal Tahir'in gönlümdeki yeri ieise zaten tartışılmaz. Ee bu iki güzel değer, bir paydada buluşmuşsa, bu eseri okumanın önüne geçmek benim için pek mümkün değildi.

    Ülkemizin bu güzel iki kıymetini harmanlayarak birkaç satır karalamak istiyorum. Önce biraz enstitülerin tarihinden bahsedip, ardından bu radikal kitap hakkında birkaç satır yazmak isterim.

    En kısa ifadesiyle, Köy Enstitüleri dönemi , Anadolu'da ateşlenen bir eğitim meşalesinin, bir efsaneye dönüşmesi sürecidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, nüfusunun yüzde sekseni köylerde yaşayan ve neredeyse tamamına yakını okuma yazma bilmeyen, kişi başına düşen yıllık gelir ortalaması 134 Dolar olan halkımızın refah içinde yaşayabilmesi ve kalkınması için, devrim niteliğinde bir eylem şarttı. 15 Temmuz 1921 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen Maarif Kongresi'nde, Mustafa Kemal bu konuya değinerek, şunları söyler: "Bu yurdun gerçek sahibi ve toplumumuzun büyük çoğunluğu köylüdür. İşte bu köylüdür ki, bugüne kadar bilgi ışığından yoksun bırakılmıştır. Bundan ötürü bizim izleyeceğimiz milli eğitim politikasının temeli önce bilgisizliği gidermektir. Bir yandan bilgisizliği gidermeye çalışırken, öte yandan da yurt çocuklarını toplumsal ve ekonomik alanlarda etkin ve verimli kılmak için gerekli olan bilgileri uygulayarak öğretme yöntemi, ulusal eğitimimiz temelini oluşturmalıdır. Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, en önce ve herşeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine ve ulusal geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla savaşma gereği öğretilmelidir. "

    Bu doğrultuda atılan ilk adım, Cumhuriyetimizin kurucularından Muallimler Birliği Başkanı Mustafa Necati'nin 20 Aralık 1925 te Eğitim Bakanlığı'na getirilmesiydi. Necati, göreve başlar başlamaz, üst düzey bir yönetim kadrosu oluşturdu. Bu yeni kadronun en dikkat çeken ismi 11 Mart 1926 da Bakanlık Levazım ve Alatı Dersiye Müzesi Müdürlüğüne atanan İsmail Hakkı Tonguç' tu. Mustafa Necati'nin 1929 yılındaki ani ölümüne kadar, sürdürülen çabalar hâlâ bir sonuç vermemişti,eğitim ve öğretim köylerimize hâlâ ulaşmamıştı. Dönemin başbakanı İsmet İnönü 14 Mart 1934 te CHP parti grubunda yaptığı bir konuşma sırasında yine bu konuyu gündeme getirir ve bunun üzerine Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Saffet Arıkan'ı Eğitim bakanı olarak atar.Çünkü Arıkan, köylücülük, Anadoluculuk ve ırkçılık gibi ideolojileri bakanlıktan uzak tutacak bir isimdi. Saffet Arıkan da ilk iş olarak İsmail Hakkı Tonguç'u İlköğretim Genel Müdürlüğüne getirir. Derhal Eskişehir Mahmudiye' de ilk eğitmen kursu açılır. Zamanla yaygınlaşan bu eğitim kurslarında yetişen eğitmenler sayesinde, binlerce köylü çocuğu ilkokulun üç sınıfını başarı ile bitirmişlerdir.
    3 Ekim 1937'de Eskişehir Çifteler ve İzmir Kızılçullu da olmak üzere ilk iki Köy öğretmen okulu açılır. Arşivlere enstitü olarak geçmeyen bu isim sizi şaşırtmasın, zira o dönemde henüz gerekli yasa yürürlüğe girmediği için, enstitü ismi resmi olarak kullanılamadı.

    Mustafa Kemal'in ölümü ile oldukça sarsılan ve göreve devam edemeyeceğini belirten Arıkan istifa eder. Artık yeni cumhurbaşkanımız İsmet İnönü, yeni Milli Eğitim Bakanımız ise Hasan Ali Yücel'dir. Yücel, devrimsel boyutta yenilik ve çalışmalara imza atmış, 17 Nisan 1940 tarihinde 3803 sayılı Köy Enstitüleri Yasasını çıkarmış ve Tonguç ile işbirliği içerisinde 21 enstitünün kuruluşuna öncülük etmiştir. Amma velakin 2.Dünya Savaşının akabinde başlatılan karalama kampanyaları neticesinde Yücel'in faaliyetlerine ket vurulmuş ve rızası dışında Enstitülerin içeriklerinde değişiklikler yapılmıştır. Bu baskılara dayanamayan Yücel 1946 yılında bakanlık görevinden ayrılmıştır.

    Türk eğitim tarihimizde Saffet Arıkan ve Hasan Ali Yücel'den sonrası ise ne yazık ki yok. Yücel’in yerine getirilen Reşat Şemsettin Sirar ve 1951 de başlayan Demokrat Parti dönemi ile birlikte laiklik karşıtı görüşler hep ön plana geçmiş, dini unsurlar artmış ve Atatürk Cumhuriyetinden ödünler verilmiştir. Demokrasi adına verilen ilk kurban ise ne yazık ki Köy Enstitüleri olmuştur.

    Köy Enstitülerinde öğrencilerin yazlık toplam tatil süreleri 45 gündü ki isteyen öğrenci bu süreyi kullanmadan derslere devam edebilirdi. Zira enstitülerden, yaz kış demeden eğitimci eksik edilmezdi. İlkokuldan sonra 5 yıl süreyle eğitim verilen enstitülerde haftalık ders saati 44 tü. Bu 44 saatin 22 saati genel kültür ve meslek dersleri, 11 saati tarım faaliyetleri ve 11 saati de iş teknik derslerini kapsamaktaydı. Diplomalarda öğretmenlik mesleği ibaresinin yanısıra, bir iş (inşaat, onarım, bakırcılık, demircilik vb.) ve bir de tarım ustalığı (küçükbaş hayvancılık, kümes hayvancılığı, sığır yetiştiriciliği, botanik vb.) ibaresi ekliydi.

    İşte böyle güzelliklerden sonra "nerden nereye" demekten alıkoyamıyor insan kendini...

    Büyük üstad Kemal Tahir de'' Bozkırdaki Çekirdek"adlı eserinde, Köy Enstitülerini iyisiyle kötüsüyle yatırmış masaya. Enstitüler hakkında doğrudan bilgiler sunmuyor bize lakin Çankırı, Çorum, Kastamonu üçgeninde kurulan bir Enstitüde, öğrenciler, öğretmenler ve müfettişler arasında geçen diyaloglar aracılığı ile herşeyi yansıtıyor bize. Her zamanki gibi yine keskin , net ve cesur bir şekilde tavrını ortaya koyuyor Tahir. Bir Anadolu çocuğu olmamasına rağmen, eserlerindeki muhteşem şive kullanımını ise yıllarca mahpuslarda yatmışlığına ve Anadolu insanıyla can ciğer dost, kardeş olmasına bağlıyor Kemal Tahir.

    Köylülerin eğitim seviyesinin yükseltilmesi için enstitülerden önce kurulu düzenin değiştirilmesi gerektiğini söylüyor yazar. Mesela romanımızda bir köy ağamız var, Zeynel Ağa... O ve yandaşları, gençlerin enstitüler yerine hafızlık okullarına gitmelerini savunuyor. Enstitülerin dinsiz imansız gavur icadı olduğunu, eğitmen Emine Hanım'ın ise erkek gibi pantolon giyen ahlaksız bir musibet olduğunu haykırıyor ve "Gavur Esdüdü" tabirini tüm köylüye aşılamaya çabalıyor. Zeynel Ağa kim derseniz ;köyde bir dediği iki edilmeyen, bütün işi gücü cinci hocalara cinsel güç arttırıcı muskalar yaptırmak olan bir uyuşturucu kaçakçısı... Ama olsundu, Zeynel Ağa abdestinde namazındaydı, ağzından Allah kelimesi düşmüyordu !

    Ha bir de köyün dervişi var tabi Emine Hoca'ya tutulan...Tecavüz etmek maksadıyla kaçırıyor Hoca Hanımı. Çünkü olası bir tecavüzün ardından, mahkeme namus gerekçesi ile Emine ile Derviş'in evlenmesine karar verecektir, zira bu çok yaşanmış ve gerçekleşmesi kesin bir hükümdür.

    1965 yılında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş olan bu roman, diğer tüm Kemal Tahir romanları gibi yakın geçmişimiz hakkında fikir sahibi olmak isteyen okurlar için bulunmaz bir nimet.
    Tek partili hayat,köy,köylü,din istismarı,bürokrasi ,eğitim gibi konuları ele alan romanımızda ,dönemin toplumsal yapısına ciddi derecede eleştiri de söz konusu...

    Kalemine, yüreğine, canına sağlık Kemal Tahir...

    ️Seni bilmem ama ben usandım mucizeler memleketi vatandaşı olarak yaşamaktan. Hem mucizeden mucizeye hopluyoruz hem kıçımızda donumuz yok.
    ️Toprağın üstünde ne var ne yoksa silip süpürmüşüz. Ormanlarını kül edip yele vermiş, derisinin yeşilini, ayrıklarına kadar, sömürmüş, suyunu tüketmişiz! Şimdi sıra; en ince damardaki son kan damlalarına gelmiş. Buraları, böyle bozkır yapan bizdik. Son kan damlası da tükenince, toprağı yiyeceğiz, gücümüz yetmediği için, yalnız yalçın kayaları bırakacağız! Evet, tarihte hiç bir insan, hiç bir toprak parçasına böyle düşmanlık etmemiştir.
    ️Kurtuluş savaşı aslında Yunanı değil, Milletin ters bahtını yenmişti. Biz, bilgisizliği, geriliği mi yenemeyecektik.
    ️Anadolu insanının hürlüğünün hiç aşınmayan iki ana dayanağı vardır: Çile çekme gücü... Azla yetinebilme alışkanlığı... Bu iki zenginliğini hiçbir kumarcı, hiçbir oyunda kaybedemez. Geleceğimizin umudu bu iki zenginliğe bağlıdır.
    ️Her köyde bir Mustafa Kemal... Nerde o mutlu günler?
  • 348 syf.
    ·82 günde·Puan vermedi
    Şöyle bir kriterim var, yıllardır okurum ama bunu yeni yeni fark ediyorum: Yazarla aramda bir bağ kurulmasını sağlayan kitap iyi kitap benim nezdimde. Bu Harry Potter için de böyle, Sinek Isırıklarının Müellifi için de böyle, Gölgesizler için de böyle. Hareket Halinde’yi okurken de böyle oldu. İyi ki Oliver Sacks’la bu kitap aracılığıyla tanışmışım dedirtti okurken, birkaç kere. Kapağından başladı bu bağ, Norton’un her modeli ve Bmw R80 zaten motosikletten anlamayan insanın bile zihninde oluşan o çekici motosiklet imgesinin temelini oluşturuyor diyebilirim, bendeyse biraz daha fazlası oldu. “Aha dayı moturcuymuş” diye açtım ilk sayfayı. Nitekim zaten gençliğindeki hızlı zamanlarını anlatarak başlamış ki daha orada sohbet ediyormuşçasına okuma havasına soktum kendimi. Sonra baktım ki rahmetlinin tek meziyeti iki tekerin üzerine atlayıp o dağ senin bu göl benim gezmek değilmiş. Hatta bu, hayatında (neredeyse 100 yıl yaşadığını ve 40’larından sonra “tehlikeli olduğuna kanaat getirip” motoru bıraktığını göz önünde bulundurursak) tahmin ettiğimden çok daha az yer kaplamış, adam bildiğin bilim adamıymış. Ama şunu da sezdim ki işine ve sinir ilmine çok bağlı olmasına rağmen bu amcanın yazası varmış eskiden beri. Nörolog olmasaymış yazar olurmuş. Hatta öyle ki nörolog olduktan sonra da yazar olmuş. Acaba liseli ergen Oliver’a da annesi babası zamanında bir 5 çayı oturmasında “önce işini eline al, kolunda altın bileziğin olsun, sonra hobi olarak yazarlık yaparsın” demişler midir? Kitabı okurken ve hayatıyla ilgili anlattığı anekdotları gözümde canlandırırken bunun gibi belki de yüzlerce soru doldu zihnime. Rahmetli tonton anılarını anlattı, ben dinledim, “Peki sen neden hiç Thom Gunn’ı arkana alıp motura atlayıp beraber yolculuk etmediniz ki, baya kankaymışsınız” gibi sorularımı soramadım. Ama sormuş kadar oldum. Sorularımın cevapları zaten çok da kritik değillerdi de, sohbet olsun diye. Bu kitaba başlamadan önce ilginç isimlere sahip ve karşılaştığı vakaları anlattığı kitapları daha çok seveceğime dair bir önyargı vardı içimde, bu kırıldı. Şu an Tungsten Dayı’yı daha çok merak ediyorum. Yeniden Sacks okumaya döndüğümde muhtemelen bir vaka kitabının ardından onu okuyacağım. Kitabın sonundaki fotoğraflarda da sürekli yazarken, yüzerken ve piyano çalarken fotoğraflarını koymuş. Fırsat bulduğu her an bir yerlere karalama tutkusu çok ilgi çekici. İlginç adammış, boş adam değilmiş.