Dilara, Karanlık Çökmeden Evde Ol!'u inceledi.
11 Mar 00:07 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Kitap gerçekten oldukça sürükleyiciydi. Çevirisi ve anlatımı gayet başarılı. Belki klasik bir polisiye olarak nitelendirilebilir, ancak yazarın kurgusuyla bence diğer polisiye romanlarından ayrılmış durumda. Sıklıkla şaşırarak takip ettim her bölümü ve katil/kurban kavramı sürekli yer değiştirdi. Benim için son gayet uygundu, ancak sona yaklaştıkça gerilimde tırmandı. Kitapla ilgili olumsuz olarak nitelendirebileceğim tek bir eleştiri var. Roman birkaç bölümden oluşuyor, ancak bir bölümün içinde birden fazla karakterin gözünden okuyorsunuz romanı ve bu durum karakterler arasında ki geçişi ilk başta anlayamamanıza ve yadırgamanıza sebep oluyor. Bunun dışında gerçekten iyi bir romandı.

salih, bir alıntı ekledi.
28 Eki 2017 · Kitabı okudu · İnceledi

Taha'nın ölümü
Ölen şehirlerdir Taha değil
Kuruyan nehirlerdir
Lambadır sönen kış dökülmüş içine
Sonbahar yaprağı ırmağı emmiş
Asfalttır çekilen sıva bereket toprağının
Bu Tahanın ölümü değiş yürüyüşü mezarların
Kabirlerin şamarıdır çağın yüzüne
Geceye batışıdır taş bakışlarının
Tarihle öpüşme bitmiş demektir
Güneşten aya
Aydan geceye inmiş demektir masal
Fal
Kadın ellerine ısmarlanmış olan
Fincanlardan fincanlara armağan
Sabahların bakırı zehir özleminde
Ekmek rafların en gerisinde
Ev eskimiş yıpranmış depreme gebe
Taşlar birer birer mineralerden düşmede
Kubbenin kurşununu kesmiş bir elmas
Cam kesmeye mahsus olan
Her gece kalbimize musallat olan
Cami kubbelerini eriten şimşek
Kalbimizin özünü kemiren akşam
Ağaç yutmuş kabrin taşını yazısını
Ölüler kalmamış haykırdı Taha ne de babalardan bir anı
Sur yıkıntıları ölüme açılmış
Ölü kalmamış ama ölüm tutuyor güneşi toprağı
Ölü kalmamış ama ölüm hayat halini almış
İçine girdiğimiz yılan turşulu ölümle
Değişe değişe bozulmuş ölüm bile
Nerde ölümün o ak o yeşil
O siyah kırmızı keskin rengi
Artık ölüm ne gri ne kahverengi
Ne gök rengi ne yer rengi
Ölüm bir grev gibi kaplamış ülkemizi
Ta can evimize kast eden bir grev gibi
Batı bu karanlık grevin gözcüleri
Doğu sonsuz bir grevin
Çocuk düşüren bir anne gibi
Güneşi düşürmüş son seheri
Taşlar birer birer minarelerden düşmede
Geceler bir inme gibi inmede
Bir felç geldi gökten ve topraktan
Doğudan ve batıdan
Kollara bir zincir gibi yapışan
Ayakları ateşin gıcırtısıyla yakan
Kalb Yakup ve Yusuf öyküsünden boş
Kafa bütün karıncalarla sarhoş
Dudağı kessen bir şarap gibi
Felç inmiş ağzımıza yakan bir kireç gibi
Ağız mermerle örülmüş
Kapatılmış yedi uyuyanlar maparası
Develer çöle dağılmış
Ateş sönmüş kervan batmış
Kervana yol gösteren yıldız yanmış
Saksılarda kömürü soluya soluya can vermiş çiçek
Sevgiliye uzatılmış ama sevgili ölmüş
Baba demiş hasta çocuk ama baba gitmiş
Kapı çalınmış ama kimse yok önünde
Belki bir yabancılık belki bir rüzgar çalmış
Dağ çingenelerine ısmarlanan fallardan
Bir daha bir haber alınamamış
Bu yıl baharda menekşeler biile açmamış
Anneler kirazları beklerken
Bir bardak suda ölüm kaynamış
Ölen şehirlerdir Taha değil
Taşlarını fırlatan minareler
Veriyor son felç hıncından bir haber
Felç öfkesinden bir sayfadır önümüze açılan
Oku okuyabildiğin kadar ölüm dersinden
Taha birkaç kelime kaldı söylenmedik
Felçten önce birkaç kelime söyle
Son birkaç kelimeyi de söyle
Öleceksen bari öyle öl öyle
Uğursuzluk akşamı çökmeden
Kısa süren
Kutsal bir öğle gibi
Son birkaç kelimeyi söyle

Arkadaş aynalar kırılmış
Gerdeklerin şiddetinden değil
Savaştan dönen yiğitin
Sevinç mızrağından değil
Aynalar farelerin tıkırtısından bezmiş
Kırılmış kırılmış aynalar bezmiş
Kırılmış kırılmış aynalar kırılmış
Kırılmış yarasaların soluğundan
Baharı kalmamış ondan kırılmış
Ortasından çatlayan bir zamandan kırılmış
Aynalar kırılmış Tahanın yatağına bir adım ırakta
Taha ırakta aynalar ırakta
Yatak bir karantina kazanı gibi kaynamakta
Felç bir kar şehri gibi şehri gömmekte beyaza
Dağların beyazına değil ölümlerin beyazına
Köpük ölünün sarasının tükrüğü
Duvar yanmış bir Kur'an sağlam kalmış duvarda
Fırlayacak kuvvet yok kol yastığa dayandığında
Ayakları şimşek yakmış
Ezmiş bir gök gürültüsü kaburgaları
Yatak yapışmış vücuda nasıl koşacaksın Taha
Nasıl koşacaksın taş araya girmiş Kur'ana

Taha'nın Kitabı - Gül Muştusu, Sezai Karakoç (Sayfa 59 - Diriliş Yayınları 11. Baskı 2016)Taha'nın Kitabı - Gül Muştusu, Sezai Karakoç (Sayfa 59 - Diriliş Yayınları 11. Baskı 2016)

Uzun ama btmez değil.
MINIK BIR YÜREK
Akşamın ayazından korunmak için yer yer patlamış komşunun verdiği eski ceketine iyice sarındı. Karanlık çökmeden en az on mendil daha satamazsa eve kuru ekmekle dönmek zorunda kalacaktı. Biraz daha köşeye büzülüp iş çıkışı kalabalığının ayaklarından sıçrayıp üstünü ıslatan sulu kardan korunmaya çalıştı. Sakindi. Onun için sıradan bir gün olmasına rağmen içinde tuhaf bir sıkıntı anlamını bilmediği bir an önce eve gitme arzusu vardı.
Soğuktu yüzü. Alnına düşen siyah perçeminin ucu buz tutmuştu. On yaşındaydı. Okul çıkışı bu zemheri gününde kağıt mendil ve küçük birkaç eşya satabilmek için bohçasını açmıştı. Çoğu zaman okula da gidemiyordu. Dersleri de çok iyi değildi zaten. Okumayı seviyor istiyor amma imkânsızlıkları onu zorluyordu. Birden önüne dikilen genç sayılamayacak düzgün giyimli eli çantalı adamı fark etmemişti. Adam beş on saniye onu seyrettikten sonra kaşları çatık olarak uzaklaştı. O kadar beklemesine rağmen tek bir mendil bile satamadı. 
Üzgün yerinden kalktı mendilleri torbaya doldurdu. Kalemleri kutusuna düzgünce koydu. Kutuyu torbada mendillerin üstüne. Bunları o kadar yavaş yaptı ki akşam ezanı okunmaya başlamıştı. Sanki birini bekliyordu. Onu eve bir kuru ekmek götürmekten kurtaracak birini. Hiç olmazsa yanına iki yumurta alabilseydi. Hasta annesi için şifa olabilirdi. Üstelik eczacı da bir daha para olmadan gelme demişti. Ona bir ağrı kesici bile alamayacak mıydı bu gün?
Yavaş yavaş yürümeye başladı. En az beş kilometre yürüyecekti. Bıkmadan usanmadan yürüdü. Elli santimlik adımlarıyla on bin adım atması gerekiyordu. Eczanenin önüne geldiğinde daha beş bin adımı vardı. Camdan durup içeri baktı. Eczacı kalfası tezgahın ardından doğrulup karşıda beklemekte olan müşteriye verdiği ilaçların kullanma şeklini yazmaya başladı. İçeri girmeye cesaret edemiyordu. Aslında biliyordu ki iyi biriydi o. Her öyle dediğinden sonra akşam kendisi çağırır ve verirdi ağrı kesicileri. İki yıldır buna alışmıştı.
İlaç kutusunu çantaya koyunca varsın ekmeğin yanında yumurta olmayıversindi. Annesi bir hafta daha geceleri rahat edecekti. Üstündeki tuhaflık geçmişti. Dudaklarına bir gülümseme yayıldı. Hızlı adımlarla eczaneden çıktı. Beş bin adım şimdi ona çok kolay gibi görünüyordu. Hızlı hızlı yürümeye başladı. Üstelik yırtık ceketinden içeri giren soğuğu da hissetmiyordu. Önünü açtı daha hızlı yürümeye başladı.
Son köşeyi döndüğünde daha da mutluydu. Tam dokuz bin dokuz yüzüncü adımı attığında fark etti harabe evlerinin önündeki kalabalığı. Kör sokak lambasının altında evlerinin önünde duran dayısının siyah arabasını bile tanımıştı. İki yıl önce o arabayla kendilerini otogara bırakmıştı dayısı. Annesini kovarken söylediği Son sözleri de hiç unutmamıştı. Bazen uykusunda bile o sözlerle kovulurdu.
“bir bok yedin kaçtın elin yabanına. Yüzümüzü yere eğdirdin. Şimdi gelmiş kocanın öldüğünü kalmak istediğini söylüyorsun. Seni öldürmediğimize dua et. Var git yoluna bir daha da gelme.”
Kalabalığa doğru koştu. Tüm yorgunluğuna rağmen pire kadar çevik çita kadar hızlıydı. Bir solukta geçti son metreleri kapıya hücum etti. Komşu kadınlardan biri tuttu onu kucağına alıp bağrına bastı. Gözleri de doluydu. Üstelik dudakları titriyordu. Bir şeyler geveliyordu ya bir türlü kelimeler çıkmıyordu ağzından. Sonunda
“annen öldü Harun. Polisler cesedini alıp gitti” dedi.
Önce söylenenleri algılayamadı. Algıladığında ise kapkaranlık sokak önce aydınlandı sonra sokak lambaları da söndü. Zifiri karanlığın ortasında kaldı. İki yıldır unuttuğu hıçkırıklar geldi dudaklarına. Ölüm neydi ki. İki yıl önce babasının yaptığıyla aynı şey miydi? Yani gitmişti ve bir daha gelmeyecek miydi? Kışın “sokul da ısınalım yavrum” ya da yazın, kavuran sıcaklarda “güneşte fazla kalma kuzum yüzün yanmasın" diyememek miydi? Yere çömeldi, kimseye bir şey demedi. Binlerce kere hıçkırdı kimseye duyurmadan.
***
On altıncı yaş gününde Harun cenaze namazı için en ön saftaydı. Yıllardır onu dayısının hışmından koruyan 83 yaşındaki dedesi de iki aydır süründüğü hastane köşelerinden dün ikindi vakti kurtulmuştu. Harun aynı annesini kaybettiği soğuk kış günündeki gibi bu temmuz sıcağında da kara haberi alınca yere çömelmiş binlerce defa Kimseye duyurmadan hıçkırmıştı. O günkü kadar zavallıydı. Artık dayısı onun üstüne yürüdüğünde "senin ellerini kırarım. Dokunma. O hem yetim hem öksüz. Anasında mahkemeyi kaybettik bari bunda kazanalım" diyecek dedesi de onu yalnız bırakmıştı. 
Servet dede el ne der korkusuyla kızında yaptığı hatayı torununda tekrar etmemişti. Sema’nın ölümünden bir kaç gün sonra Harun’u kaldığı yetimhaneden almış kol kanat germişti. Oğluyla çok çetin tartışmalar yaşamasına rağmen asla geri adım atmamıştı. Çok istemesine rağmen okula gönderememişti ama yakınlardaki bir taş ocağının kepçelerinden birine yağcı (kepçe operatör çırağı) olarak göndermiş ve iyi bir operatör olarak yetişmesini sağlamıştı. Dayısı her fırsatta onu azarlar pundunu da bulursa döverdi. İşyerinden aldığı haftalığına el koyar tek kuruşunu bile vermezdi. Dedesi durumu bildiğinden oğlundan saklı harçlık verirdi Harun’a. 
Dayısı tüm bunları miras için yapıyordu. Annesi köyden kovuldukları gün otobüste öyle demişti. Miras neydi ki. Sekiz yaşındaki aklına sığdıramamıştı. Kardeşlikten önemli miydi ki dayısı öz kardeşini ve yeğenini evden ve köyden değil şehirden bile kovuyordu. Şimdi ne olacağı hakkındaysa hiç bir fikri yoktu. Büyük ihtimalle dayısı onu buralarda barındırmazdı. Doğup büyüdüğü yerlere gitse büyük şehir değirmene düşmüş buğday gibi ezerdi onu. Ustası ilçede yalnız yaşıyordu. Lakin ayyaşın tekiydi. Az dayak yememişti. Dedesi teselli etmek için "döverse ustan dövsün. Ustalık böyle girer adama" derdi. 
***
Altı aydır taş ocağının, küçük yemekhane karışık dinlenme yeri olan barakasında kalıyordu. Dedesi öleli bir yıldan fazla olmuştu. Dayısı son sözünü söylemiş onu dedesinin yılında mevlidine bile sokmamıştı. Bağlar tamamen koptuğu içinde kimsenin kimseden haberi yoktu.
Yine sıcak bir temmuz günüydü. Öğlen yemeği için barakaya çıkıyordu. Barakanın kapısında elinde çantası ile birini gördü. Her zaman müşteriler gelir kapıdan arka taraftaki patronun bürosuna geçerlerdi. Her nedense bu adam kapının önünde aşçı ile konuşmaya devam ediyordu. Birden aşçı Harun’u gösterince adamda kendine doğru başını kaldırdı. Harun insanın algılama süresi olan 0,8 saniyenin sonunda gördüklerine inanamadı. Bu adam acının birçok türünü tattığı, babası öldükten sonraki iki yıl boyunca neredeyse her gün önünden geçerken bazen 30 saniye bazen bir dakika ona bakan kırklı yaşlardaki eli çantalı, çatık kaşlı, iri yarı adamdı. 
O zaman anladı konu kendisi ile ilgiliydi ve Harun’u soruyordu. Hızlı adımlarla kapıya yaklaştı. Tanışma faslından sonra adam az ötedeki yaşlı çam ağacının gölgesini göstererek "şuraya oturalım konuşmamız lazım" derken sıcaktan çok bunaldığını anlatmak ister gibi kravatını gevşetti. Oturur oturmazda konuya girdi. 
"seni hatırlıyorum evlat. O kaldırımdan kurtulmuş olmana sevindim. Şimdi söyleyeceğim şey seni daha da mutlu edecek. Ben avukatım. Geçen hafta büroma dedenin kız kardeşi olduğunu söyleyen yaşlı bir bayan geldi. Dedenin öldüğünü ve tek varisi sen olduğunu söyleyerek seni bulmamı istedi. Çok şükür buldum" 
"benim dedem öleli bir yıldan fazla oldu. Üstelik bir kız kardeşi vardı. O da dedemden önce öldü. Sanırım yanlış kişiyi buldunuz" 
"hayır, doğru kişisin. Elbette bunu DNA testleri ile ispatlayacağız. Ben buradaki dedenden bahsetmiyorum. Babanın ailesinden bahsediyorum." 
Konu şimdi Harun’un ilgisini çekmişti. Onlar hakkında hiç bir bilgisi yoktu. Bildiği kadarı ile o da annesiyle evlenince evlatlıktan reddedilmiş ve bir daha da görüşülmemişti. Hatta babası ölünce annesi onlara da gitmiş ama görüşmeye bile tenezzül edilmeden geri gönderilmişti. Her şeye rağmen o merhamet dolu delikanlı yüreği cız etti. Adam anlatmaya devam etti: 
"uzatmayacağım. Ortada bir miras var. Öyle abartılacak bir şey değil amma yabana da atılacak gibi değil. Gençsin. Önünde uzun bir hayat var. Geleceğini baştan düzenleyebilirsin. Bu miras tek başına senin şu anda, tabi istersen.”
Harun’un başından kaynar sular dökülmüştü. Miras neydi ki. Bir adama kız kardeşini ölüme terk ettiriyordu. Bir babaya oğlunu evlatlıktan reddettiriyordu. İyi bir şey miydi? Kötü bir şey miydi? Bela mıydı yoksa huzur mu? Birden öfkesi kabardı sinirlendi. Ayağa kalkarken de avukata hışımla dönüp:
“ben bir şey istemiyorum.” Dedi ve tam dönüp gidecekti ki yerde oturmakta olan adam onu bileğinden tuttu.
“neden böyle davrandığını bilmiyorum ama yanlış yapıyorsun. Sen kabul etmezsen bu miras kötü yerlere gidecek. Bildiğim kadarı ile deden öldükten sonra velayetini alan olmamış. Bu nedenle senin velayetini alacak her hangi biri bu mirasa konabilir. Tam zamanı kendi iradenle kullan. Ben şimdi gideceğim. Karar verdiğinde beni ara ya da bana gel. Bir hafta içinde aramazsan ya da gelmezsen reddettiğini büyük halana ileteceğim. Hoşça kal” diyerek eline bir kart tutuşturdu. Ve ardına bile bakmadan arabasına gitti.
İki yumurtadan oluşan akşam yemeğini yemiş dağdan aşağıdaki köyleri seyretmeye çıkıyordu ki aşağıdaki yoldan çıkmakta olan dayısının arabasını gördü. Sinirleri bozuldu. Yanılmasına imkân yoktu. O arabayı iyi tanırdı. Bu adam asla da hayır için gelmezdi ona. Birden avukatın sözlerini hatırladı. Velayetini alabilecek en yakın akrabası dayısıydı. Tüyleri diken diken oldu. Üstelik nasıl haberi olmuştu bu ayrı bir muammaydı. Kan kokusu almış vampir gibi Hemen öğrenmişti.
Zihnini meşgul eden düşüncelerden dayısının sesine ayıldı.
“yeğenim nasılsın?” dehşet ve ibretle dayısına baktı. Yüzündeki sahte gülümsemeleri ise tam bir kusmuk gibi iğrendiriyordu. Bozuntuya vermedi. Ne de olsa büyüğüydü. Çay koydu. Kapının önüne birlikte oturdular.
Sohbet ettiler. Dayısına söz verdi velayetini onun almasına ses çıkarmayacağına. Muhtardan yeğenini arayan avukatı, avukat daha köyden çıkmadan da yakalayıp her şeyi öğrenmişti. Şimdi de yeğenini ikna etmiş olmanın mutluluğu ile oradan ayrılıyordu. Birkaç hafta içinde konacağı mirasın hayali yüzünden sanki yere damlıyordu. Onun ardından da Harun’un yüzünde karar vermişliğin sinsi gülümsemesi vardı.
Sabah işe çıkmadı. Doğruca patrondan izin almaya gitti. Çıraklığı ile birlikte üç yıldır burada çalışıyordu ve ilk defa izin istiyordu. Patronu çok itiraz etmeden izin işini kabul etti. Lakin ilçeye bırakmaya yanaşmadı. Çünkü misafiri gelecekti. Yinede çözümü aşçıda buldular. Patronun arabası ile aşçı onu götürecekti.
Üç günlük izin bittiğinde işinin başındaydı. İkinci kademede kesim devrilmiş bloklar parçalanıyordu. Parçalanan blokları dışarı taşıma işi Harun’a verilmişti. 25 tonluk bloğu omuzlayan sanki makine değil Harun’du. Araç zorlanıyordu. Blok ters kalmış uzununa duruyordu. Bu şekilde alamayacağını anlayan Harun bloğun soluna geçmek için üç metre geri çekilip sola kıvrıldı. Her zaman yaptığı kesimin ucundan tam döndüğü sırada aracın sol ön lastiği bir anda boşa çıktı. Altındaki kaya parçası kopmuş kepçe dengesi bozulunca titremeye başlamıştı. Birkaç saniyenin sonunda da dokuz metrelik kesimden aşağı yuvarlandı. 
Harun düşüşle birlikte koltuğundan fırlayıp kafasını cama çarptı. Yere çarpan kabin onu mutlak bir ölümden korumuş olsa da otuz tonluk aracın altında tamamen ezildiği için ağır şekilde yaralanmasına engel olamamıştı. 
Kasıklarının ve göğsünün üstünde korkunç bir ağırlık vardı. Eziliyor ezildikçe de sanki ağırlık artıyordu. Ağırlık bastıkça ciğerleri sıkışıyor nefes alması zorlaşıyordu. Artık dayanacak gücünün kalmadığını hissetti. Her şey bitmişti oracıkta. Şimdi çok anısı olmayan babası karşısındaydı. “en çok ben bekledim seni oğul” diyordu. Ardında annesi hastalığı geçmiş pembe yanakları ile ona gülümseyip “hasret bitti kara kuzum. Burada kimseden korkmayacağız yoklukta çekmeyeceğiz” diyordu. Dedesi mahcup başı önde susuyordu.
Derin bir nefesle gözlerini açtı. Kepçe sumo güreşçisi gibi tamamen üstüne çullanmıştı. Etrafına baktı. Gülümsüyordu. Dün attığı imza onun hayatta verdiği en isabetli karardı. Bütün mirası kimsesiz çocuklara devretmişti. Artık içi rahattı. Acı çekiyordu. Bu acıyı hissetmemek için gözlerini kapattı. Gülümsedi yeniden. Ölüyordu
Ölüm neydi ki? Gidip de gelmemek miydi? Gidiyordu bir daha da gelmeyecekti. Kalabalığın uğultusu yavaş yavaş azaldı ve sustu. En son yaşlıca bir işçi “öldü” dedi.
Uğur UKUT

Seda GÖKMEN, Bir Kabusun Anatomisi'yi inceledi.
28 Kas 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Seattle yakınlarında üç çocuk kaçırılır. İçlerinden biri evine geri dönemez. Diğer ikisi yaralı olarak dönse de olayın ardındaki sır perdesi asla aralanamaz. Bu olaydan yirmi beş yıl sonra, dört kişilik bir ailenin tüm fertleri vahşi bir şekilde öldürülür. Cesetlerin yanına kazınan “on üç gün” yazısı, cinayet masası dedektiflerinin çözmesi gereken zorlu bir bilmecedir artık. Üstelik katil, öldürmeye devam etmektedir.Dedektif Alice, cinayetler arasında bir bağlantı olduğuna inanır. Sırf öldürmek için yaşayan bir psikopatı durdurmanın yolu, yirmi beş yıl önceki olayın çözülemeyen gizeminden mi geçecektir? Madison’ın cinayetleri çözmek ve aradaki bağlantıyı kanıtlamak için sadece on üç günü vardır.
Düşmanların müttefik olduğu, tüm bilinmezlerin iç içe geçtiği, geçmişten gelen kinin hayatları paramparça ettiği bir süreç. Karanlık çökmeden önce, son on üç gün…

seyra, bir alıntı ekledi.
12 May 2016 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Karanlık çökmeden evde ol ! Yoksa şeytana hesap verirsin.

Karanlık Çökmeden Evde Ol!, Charles MacleanKaranlık Çökmeden Evde Ol!, Charles Maclean
seyra, Karanlık Çökmeden Evde Ol!'u inceledi.
12 May 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Karanlik çökmeden evde ol. Yillar önce okuduğum ve bayaği begendigim bir kitap. Kizlari esrarengiz bir sekilde onlardan çok uzakta öldürülmüş bir aile , resmi polis soruşturmasindan hic bir sey elde edememistir. Ve Eddie amansizca kizini öldüren kisinin pesine düşer. Kitaba başladiginiz anda elinizden düşüremeyeceğinize eminim. Siber alemin karanliklarini, gecmisin yillar gecse bile bir gün karsimiza çikap intikamini en aci şekilde intikamini alacağini iyi dille aktarmis yazar. En beğendiklerimden.

seyra, bir alıntı ekledi.
12 May 2016 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

karanlik çökmeden
Sanki seni çok eskiden beri taniyormusum gibi hissediyorum,Eddie. Ama birbirimizi nihayet buldugumuz şu an da bu aşkin ellerimizin arasindan kayip gitmesine izin veremeyiz. Çocuk değisimin yaklaştigini hissesiyor. Hayatta bazi riskleri almazsak ödeyeceğimiz bedel bazen çok daha büyük olabilir derken hakliydin. Bunu şimdı anliyorum.
Onu terkediyorum. Bu gece gel , June.

Karanlık Çökmeden Evde Ol!, Charles Maclean (Sayfa 362 - inkilap yayinlari)Karanlık Çökmeden Evde Ol!, Charles Maclean (Sayfa 362 - inkilap yayinlari)