• “Romanı, saatte 300 km. gidebilen bir spor araba gibi tasarlıyorum. Dileyen okur yavaş yol alabilir, fakat hızlı okunmaya elverişli bir anlatımı benimsiyorum.”

    Bu sözlerin sahibi Murat Menteş. Bu sözlerin ardından okumaya karar vermiş ve önce Ruhi Mücerret’i okumuştum. Ardından Korkma Ben varım ve az önce (01.12.2018 02:24) Dublörün Dilemması kitabını bitirdim. Olayların, karakterlerin iç içe geçtiği bu kitaba bir inceleme yazacaksam en uygun an bu an deyip hemen bilgisayar başına geçtim. Geç bile kalmış olabilirim çünkü kitabı bitirmemin üzerinden 6 dakika geçmesine rağmen “acaba yanlış mı hatırlarım” endişesi sardı bile.

    Murat Menteş’in yukarıda bahsettiğim röportajında Milan Kundera’nın bir sözünü de bize sunuyor: “Roman, romancıdan biraz daha zekidir.” (Bu arada bahsettiğim röportaja şu linkten ulaşılabilir. http://begenmeyenokumasin.com/murat-mentes-bulusmasi/ ) Ruhi Mücerret’i okuduğum zaman hayran olduğum kalemini Korkma Ben Varım kitabıyla iyice sindirmiştim. Dublörün Dilemması kitabıyla ise hayranlığım daha da arttı. Belki kimi okurlara göre yazar, hep aynı tarzda yazıyor, yeni bir şeyler denemiyordur. Ama ben o düşüncede değilim. Kendine has olan kalemini onlarca kitapta kullanmak en doğal hakkı değil mi?

    Ben yazarın en çok, absürt, ‘daha neler’ diyerek tabir ettiğimiz olayları sanki gayet mümkünmüş gibi bize sunmasını seviyorum. Karakterlere verdiği isimler bile bilinçli yapılan absürtlüğün olağanlaşması. Nuh Tufan, Başak Tör, Umur Samaz ve daha niceleri.

    Diğer kitaplarında olup olmadığını pek hatırlayamasam da Dublörün Dilemması’nda bol bol şarkı, film, kitap, tablo isimlerinin geçmesi. Bunlardan bazıları;

    -Tom Waits – Rain Dogs (Şarkı)

    -Zenon Paradoksu (Bir işin veya ödemenin önce yarısını, daha sonra yarısının yarısını diye sürüp giden paradoks)

    -Bernard Shaw

    -Oscar Wilde

    -Arthur Schopenhauer

    -Adam Philips

    -Pulp Fiction (Quentin Tarantino filmi, ki izlemeyenler varsa izlemelerini öneririm.)

    -Matrix (Film olduğunu belirtmeye gerek yok bence)

    Rezervuar Köpekleri (Yine bir Quentin Tarantino filmi ve yine izlemeyenlere önerimdir.)

    Elbette bütün şarkı, yazar, yönetmen isimlerini buraya yazmak hata olur. En azından bunlar fikir sahibi olmak için yeterli.

    Kitaba gelebilirim artık. Okuduğum diğer iki kitabı gibi, yine dili (benim için) oldukça eğlenceliydi. Ben okurken sanki anlamıyormuş gibi hissederken aslında aldığım tat damağımda uzun süre kalıyor. Üzerine, bir de nokta atışı tabiriyle yazılmış cümleleri gelince insan okurken “iyi ki Murat Menteş okuyorum.” dedirtiyor. Mesela benim için bunlardan birkaçı şöyle;

    #36882882

    Özellikle bu;

    #36882014

    #36880484

    Hani sinemaya aktarılsa muhteşem olur dediğimiz kitaplar olur. İşte bana göre bu da onlardan biri. İç içe geçmiş ve birbirine örümcek ağı gibi bağlı olaylar, özgün karakterler, ince ince düşünülmüş olay örgüsü ve bütün bunları harmanlayan zeki bir yazar. Kendisinin de söylediği gibi romanı, Murat Menteş’in önüne geçiyor bence. Bu da sanırım birçok yazarın hayalidir.

    İncelemeyi bitirmenin vakti geldiğine göre artık toparlamak lazım. Murat Menteş neden okunmalı?

    1) Biraz eğlence için.

    2) “Gelip geçici bir yazar işte, ‘fenomen’ yazar” önyargısının acımasızca olduğunu öğrenmek için.

    3) Türüne az rastlanacak bir kalem olduğu için.

    4) Sıkıcı ve birbirine benzer dedektif, polisiye kitaplarından sıkıldıysan.

    5) Hem eğlenceli olsun hem merak uyandırsın ama bunları yaparken de altını çizebileceğim alıntılar olsun diyenlerdensen.

    6) Bizim de özgün yazarlarımızın olduğunu görmek için.

    Cevapları arttırmak mümkün. Fakat en iyisi okuduktan sonra siz kendiniz ekleyin.



    Kitapla ve elbette sevgiyle kalın.



    NOT: Son zamanlarda genel olarak epub kitaplar okuyorum ve Dublörün Dilemması’nı da bu formatta okuduğum için ve olur da kitaba ulaşamayan veya bir an önce okumak isteyenler çıkar diye epub linki de aşağıda.

    https://yadi.sk/i/SWrvCofD3QJ7yF
  • Simeranya Ulu Hakanı Birinci ve Sonuncu Samim Hazretleri'ne

    Acil Servis önünde eski hasta, yeni mevta yakınlarına o elim haberi vermek zorunda olan toy doktor gibi ben de şu an birkaç saat önce bitirdiğim 'Yalnızız" için lafa nereden başlayacağımı bilemiyorum diyerek lafa başladım. Bu bir paradoks.

    Lafa başladım başlamasına ama devamında bir cümle daha kurabilir miyim emin değilim diyerek ikinci paradoksu kurmuş olduk ancak bu laf keşmekeşi pek iyi yere gitmeyecek gibi. Neyse. Kitap, akışında giden zihinsel süreçlerimi biraz tarazladı sanırım. Kitaptaki hakim karakter -hem kendine hem çevresine hem de kurgunun odağına hakim- olan Samim, okuru fena sarmalıyor, adeta okura da hakim oluyor. Onun gibi düşünebilmek istiyor insan istemsizce.

    Hiç aceleye gelmeden, hikayeyi besleye besleye, karakterleri kanlı canlı tahayyül edebileceğimiz şekilde yaratarak oluşturuyor romanını Peyami Safa. Bir paragrafta anlatıcı olarak, bir paragrafta Mefharet'in ağzından/zihninden, bir paragrafta da başka bir karakterin sesiyle anlatımda çok sesliliği ve çok gözlülüğü oldukça seri ve kıvrak bir şekilde yakalıyor. "Söylenemiyor çok şey, susmadan" diyen Özdemir Asaf akla geliyor birçok sahnede. Çünkü bu romanda ağızdan çıkanlar kadar söylenmeyen, zihinde kalan şeyler de çok şey anlatıyor. Hele Samim'li sahnelerde Samim'in muhatabı olanların konuşmaları da gerekmiyor. Samim; karşısındakinin vücudunun duruşundan, bacaklarının aldığı kavisten, kaçan/dönen gözlerinden ne söyleyeceğine ya da neyi gizleyeceğine vâkıf durumda.

    Yalnızız çünkü tıynetimiz başka, arzularımız başka, hayallerimiz başka, ülkülerimiz başka, bizi mutlu kılan şeyler başka, bizi hüzne boğan şeyler başka. İşin fenası biz kendi içimizde de başka başkayız. Kim bilir içimizde kaç ben var? Hangisi bizi daha mutlu, daha huzurlu kılacak içimizdeki ben'lerin? Hangisini beslemeli, hangisini boğmalıyız? Buna karar vermek de yeterli değil, bunu yapabilecek kadar güçlü olmak da gerekiyor.

    Yalnızız denince zihinde oluşan ilk imge arayanımızın soranımızın olmaması, dışarıda bir şeyler yapacağımız partner bulunmayışı ve buna benzer senaryolar olacak kavramın en ham, en tıkız anlamıyla. Romandaki yalnızlığı Peyami Safa elbette akla gelen ilk şekliyle ele almıyor. Yanımızda yöremizde insan kalmayışı, kulaklarımızın bir insan sesi duyamayışı, gözlerimizin bir dost yüzü göremeyişi değil; ruhumuzun bir başka ruha temas edememesinden dem vuruyor yazar. Buradaki yalnızlık, sağırlara özel bir havuzda boğulmak üzere olan insanın "İmdat!" çığlığını kimsenin duymaması gibi bir şey.

    Kabaca özetlersek:

    ***spoylır***
    Orta yaşlarını geride bırakmış olan Samim, çevresindeki insanların problemlerini çözmekle kendini mükellef sayan, bundan 150 yıl sonrasındaki dünyayı kurguladığı "Simeranya" adlı bir roman yazmakla uğraşan varlıklı bir adamdır. Bu adamın flörtleştiği henüz olgunlaşmamış, toy ve hoppa kız olarak karşımıza Meral çıkar. Meral'in de kendince hayalleri, arzuları ve zaafları vardır. Samim'in bir gayesi Simeranya romanını tamamlamaksa bir gayesi de Meral adlı bu genç kızın kendini bulmasına yardımcı olmaktır. Romanın temel meselesi Meral'in kendini bulması ya da tamamen kaybetmesi iki zıt kutbunda gelişir ve kazanan tragedya olur.
    ***spoylır***

    Okudukça Peyami Safa'nın bir psikolog, psikanalist edebiyatçı olma ihtimalini sorguluyoruz. Düzenli bir tahsil görmeyip kendi kendini yetiştiren yazarın geldiği nokta Türk Edebiyatının doruk noktalarından biri. Toplumuna ve dünyanın seyrine kayıtsız kalamayan Safa, cemiyetinin aksak bulduğu noktalarını kurgusunun ana-alt temleri yapıyor ve İkinci Dünya Savaşı'nın ardından yazdığı bu romanında dünyayı nasıl sükuna kavuşturabiliriz sorusuna Samim'in ağzından cevap veriyor: Kitabın 412. sayfasında başlayıp bir sonraki sayfada biten "Ey insan! Bu kitabı sana ithaf ediyorum." hitaplı o haykırışı güzel bir nihayet oluyor romana.

    Bonus: Okuma esnasında duyup anlamını tam olarak bilmediğim ya da ilk kez duyup öğrendiğim sözcükler:

    Lakrimal: gözyaşı kesesi
    İhya: canlandırma, hayat verme
    Koketri: beğenilme merakı, hoşluk
    Sürmenaj: çok çalışmaktan doğan bitkinlik
    Menfi: olumsuz, negatif
    Muvakkat: geçici
    Kalbetmek: bir durumdan bir duruma çevirmek
    İntibak: uyum
    İfraz: salgı
    Mücerret: soyut, düşünsel
    Berdevam: devam eden, süregelen
    Ehven-i şer: kötünün iyisi
    Sefih: sefa düşkünü
    Fend: hile, yalan, desise
    Ram etmek: boyun eğmek
    Müstebit: zorba
    Hasis: cimri, bayağı, değersiz
    Zırnık: bir şeyin en küçük ve önemsiz parçası/arsenik
    Tirit: yemek suyu/yaşlı, zayıf kimse
    Gayya kuyusu: karmaşık işlerin döndüğü yer, içinden çıkılmaz durum
    Frapan: göze çarpan, alımlı
    Santimantalizm: aşırı duygusal
    Atalet: tembellik, işsizlik
  • Tibet'in ruhani lideri Dalali Lama'nın bugünkü yaşam biçimimizi çok güzel tasvir eden bir şiiri vardır. "Çağımızın Paradoksu" adli şiirinde Lama şöyle der:

    Evlerimiz büyüdü fakat ailelerimiz küçüldü.
    Artık daha rahatız ama zamanımız az.
    Öğrenim seviyemiz arttı fakat anlama yetimiz azaldı.
    Daha fazla bilgili olmamıza rağmen, daha zor karar veriyoruz.
    Daha fazla uzmanız fakat daha fazla sorunluyuz.
    Daha fazla tedaviye rağmen daha az sağlıklıyız.
    Aya gidip gelerek onca yolu kat ettik ama caddeyi geçip yeni komşumuzla tanışmakta geciktik.
    Daha fazla üretelim diye yeni bilgisayarlar geliştirdik fakat daha az iletişim kurmaya başladık.
    Çok uzun yol kat ettik ama kalitede bir o kadar kısa kaldık.
    Fast food ve uzun sindirim zamanı...
    Anlamlar büyük fakat karakterler küçük.
    Kârlar yüksek fakat ilişkiler yüzeysel.
    Şimdi artık pencerelerimizde çok şeyin olduğu ama odamızda hiçbir şeyin olmadığı zaman...
  • “Seçmiş olduğunuz ve karar verdiğiniz şeylerin bedelini siz ödersiniz; size akıl verenler değil.”

    T. S. Eliot
  • Yazar özgürlük kavramını analitik olarak incelerken özgürlüğü farklı boyutlarla ele almış, aktörün ruhsal yapısı ve iç dinamiklerinden hareketle aktörün psikolojik tutumlarının topluma yansıyan yönünü değerlendirmiştir.

    “ Özgürlük" ancak ve ancak çağdaş insanın kişilik yapısının bütünüyle çözümlenmesi temel alındığında tam anlamıyla anlaşılabilir” açıklamasından da anlaşılacağı üzere toplumu oluşturan bireyin hem fiziksel hem de ruhsal olarak incelenmesi gerektiğine, özellikle kişilik yapısının çözümlenmesine vurgu yaparak bu düşüncesini dile getirmiştir.

    Hem toplumun hem de toplumu oluşturan aktörün dinamik yönü düşünüldüğünde özgürlük kavramını değerlendirmek ve kavramsal olarak bir sınır çizmek neredeyse imkânsız görünmektedir. Bu imkânsızlık düşüncesini değişkenlik kavramı çerçevesinde sosyolojik düzlem içerisinde tekrar ele alırsak hem toplumun hem de bireyin hangi yönde ve nasıl bir evrilmeye doğru ilerlediğini çözümleyebilir ve bir olumlamaya ulaşabiliriz.

    Kültür kalıpları içerisinde kendi değişimini devam ettiren bireyle toplumsal sürecin kendi dinamiğini anlamak aynı kitabın farklı dillerde okumaya benzemektedir. Her yapının ontolojik olarak var ettiği sistemler kontekstinde kendine kavramlar sistemi ve adeta bir lisan da oluşturmuştur diyebiliriz. Bu iki lisan ne birbiri ile aynı ne de tamamıyla birbirinden farklı bir dil olup her iki dilin de çok iyi anlaşılması semantik yanlışlıklara mahal verilmemesi gerekmektedir.

    Özgürlük kavramı insanın varlığı ile birlikte ortaya çıkmış bir olgu olarak görünse de aslında insan kendi varlığından önce dış dünyanın farkına varmış ve evereni gözlemlemiş, sorgulamış, anlamlandırmış, şekillendirmiş ve hatta olanı değiştirmeye çalışmıştır. Doğaya egemen olduğunu yaratılmış her şeyin kendine hizmet ettiğini anladıktan sonra kendi iç dünyasını bizatihi kendi varlığına bir dönüş yaşamış artık içindeki “ben” i sorgulamaya başlamıştır. Burada yazar insanın kendi özgürlüğünü keşfetme sürecini anlatırken özellikle Avrupa’da yaşanılan skolastik döneme ve insan üzerindeki baskısına hayli vurgu yapmıştır. Zira bu dönemde insan kendi varlığını doğadan ya da dini tekelinde bulunduran kiliseden ayrı bir varlık olarak düşünmemekte onun bir parçası olarak görerek özgürlük gibi bir düşünceye de ulaşamamış durumdadır. Aynı zamanda kilisenin bu baskıcı ve totaliter tutumu insanın kendi varlığını sorgulamasına, özgürlük kavramına doğru ilerlemesine de neden olmuştur.

    İnsan da sürekli olarak kendini var eden değişim bir kalıba dökülmese de kendi içinde bir tutarlılık bir ahenk barındırmaktadır. Tıpkı uçsuz bucaksız gökyüzünde uçan kuşların belli bir koordinatta uçması gibi.
    Bu bağlamda yazarın şu cümlesi bu düşüncemizi destekler mahiyettedir. “ İnsanı hem kendi iç dünyasında hem de toplum hayatında denetleyen davranışlarının tutarlı olmasını sağlayan ruh ile beden arasında dengeyi kuran bir kuvvet vardır.”

    İnsan ontolojik olarak farklı kişilik ve karakter özelliklerinde yaratılmış, hem karmaşık hem de bu karmaşanın içinde “uyarlanabilen” bir mekanizmaya da sahip bir canlıdır. İçinde yaşadığı zamanın ve toplumun ayrıca kendi içsel dürtülerinin de yadsınamaz etkilerinden hareketle uyum sağlama ya da uyarlanma iç denetimiyle varlığını sürdürmede kararlı ve güçlü bir yapıdadır.

    “ İnsan varoluşu ve özgürlüğü en baştan birbirinden ayrılmaz iki öğedir.” Cümlesinden hareketle yazarın özgürlüğe olan bakış açısını anlayabilmekte, hem anlamsal hem de sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir kavram olduğu sonucuna varabilmekteyiz.

    Yazarın özellikle üzerinde durduğu diğer iki kavram ise “yapma özgürlüğü” ile “ yapmama özgürlüğü” söylemleridir. Bu iki kavram arasında gözle görülmeyen fakat insan ruhunda belli yaptırımlara sahip bir konum bulunmakta bu iki olgu arasındaki mesafenin artmasıyla kişi kendini yalnızlaşmış, tükenmiş ve özgürlüğünü sorgular halde bulmaktadır.
    Bu kitapta özgürlük tanımı yapılırken özellikle çağdaş yani modern insanın özgürlüğüne değinilmekte var olan bireysellikten hareketle ortaya çıkan soyutlanma, bireysel önemsizlik, güçsüzlük duygusu ve yalnızlık hissine atıfta bulunulmaktadır. Skolastik düşüncenin belli aşamalarla önemini yitirmesi, pozitif ve rasyonel düşüncenin hayata entegre olmasıyla birlikte insan kendini ekonomik ve kültürel bağlamda bireysellik yarışında bulmuş, bu yarışı kazandığını düşündüğünde ise varlığını temellendirdiğini düşündüğü manevi bağlardan koparak anlamsızlık seremonisinin içinde kendini yeni bir anlam arayışı içinde bulmuştur. Zira gelenekten gelen dinin ortaya koyduğu normlar ve değerler kapitalizmin de etkisiyle seküler bir yaşam süren insana artık yeterli gelmemekte kopan bağlar “yeni” oluşturulacak manalara yönelmektedir. Bireyselleşen insan özgürlüğünü her açıdan kavradıktan sonra daha önce yaşadığı tutsak düşünce kalıplarına dönüşü reddetmekte değişen manevi istek ve arzularıyla kendi değer ve inanışlarını oluşturmaya başlamıştır.

    Dinsel özgürlük ile göbek bağını kendi elleriyle kesen insan hem özgürlüğü talep etmekte hem de bir dine bir manaya bir ideolojiye bağlanma ihtiyacı duymaktadır. Çağdaş özgürlük insanı böylesi bir ikilemle baş başa bırakmış ruhen ve karakter olarak evrilen aktörü kendi güçsüzlüğüyle tanıştırmıştır. Kapitalizm insanı özgürlük söylemi altında modern bir köleliğe doğru sürüklerken kişiyi hem köklerinden koparmış hem de yalnızlığa iterek kendine bağımlı hale getirmiştir.

    Calvinizmin dikte ettiği “ çalış, israf etme, sermayeye dönüştür” söylemleri çağdaş insanın adeta kutsal metinleri haline gelmiştir.

    Ekonomik hayattaki niteliksiz ve çıkar ilişkileri toplumsal ve kişisel ilişkilerde de kendini göstermiş bu ilişkilerin “insansı” özelliğinin yitirilmesine neden olmuştur.
    İnsan içinde yaşadığı toplumda yaptırımların katı kuralların ve değişmez dini normların etkisinden kurtulduğu anda kendi özgürlüğünün peşine düşmüş maddeye hükmetmeye başlamış her anlamda hazza ulaşmaya çalışmıştır. Bu hazcılık ve bitmek bilmeyen tüketim arzusu bireysellik çıkmazı ortasında kalan insanı köksüz ağaçlara dönüştürmüş manen içsel bir çöküntüye uğramasına neden olmuştur.
    Bu özgürlük paradoksu içinde bunalan insan kendine kaçış mekanizmaları geliştirmiştir. Bu mekanizmalar fundamanadalist bir yaklaşım olup ya boyun eğme ya da egemenlik kurma olarak ortaya çıkmıştır. Bu ortaya çıkan durumlar aşırılıkları ve insanın ruhsal düzlemde bir saplantıya dönüştüğü için “sadizm” e ve “ mazoşizm” e dönüşmüştür.

    Sadist eğilimde de mazoşist eğilimde de soyutlanmış bireyin tek başına ayakta kalma yetersizliğiyle bu yalnızlığı yenecek bir ortak yaşamsal ilişki gereksiniminin bir sonucudur. Kişi ekonomik özgürlüğe kavuşurken yalnızlaşmış güçsüzleşmiş ve yetkeci bir kişiliğin etkisi altına girme ihtiyacı hissetmeye başlamıştır. Bu da yeni dini hareketlerin ve marjinal grupların ortaya çıkmasına ya insanın kendini karizmatik bir lidere körü körüne bağlanarak özgürlükten kurtarmasına ya da üstünlük duygusuyla kendini vazgeçilmez bir güç olarak görmesine neden olmuştur.
    Hitlerin nevrotik kişiliği ve sadist gerçekliğiyle bu aşırılığa bir örnek oluştururken kendine acı çektirerek mutluluğa erişeceğini düşünen toplu intiharlara kadar giden cemaatler de mazoşizme örnektirler.

    Sonuç olarak yazar değişen toplumu ve toplumun yapı taşı insanın fiillerinin nedenlerini anlamak için aktörün karakter analizinin, ruhsal çözümlenmesinin yapılması gerektiğini, ayrıca çağdaş insanın içine düştüğü buhranın, yalnızlığın ve durdurulamaz değişimin hangi yöne doğru ilerleyeceğinin bir ön değerlendirmesini yapmıştır. Yazar tarihi arka plan bağlamında, değişen çağdaş insan portresinin oluşmasında var olan her bir fırça darbesini analitik olarak ortaya koyarken sosyal gerçekliklerin dinamik insan doğasında ne denli önemli değişiklikler meydana getirdiğini de örneklerle izah etmiştir.

    Yaşadığı evrende bir parça konumda olan insan kendi varlığını keşfe çıkmış var olan dinsel hayat, ekonomik değişim ve buna bağlı piyasa hareketleri, kutsallığın yön değiştirmesi özellikle de sekülerleşme ile kapitalizmin yeni normları ile adeta var ettiği özgürlüğünden kaçmaya kaybettiği köklerini yeniden inşa etmeye karar vermiştir. Yapılan tanımlardan hareketle özgürlük, yaşama anlam ve güven veren tüm bağlardan kurtulan çağdaş toplumda soyutlanmış ve güçsüz kalmış bireyin güvensizliğidir.
  • Mutluluk doğru kararlarla, doğru kararlar deneyimle ve deneyim yanlış kararlarla gelir.