• 561 syf.
    Yazar, kışı ve kitaba da ismini veren kış deyince aklımıza ilk gelen kavram olan karı, hayli ustalıkla kullanmış ki kitabı okurken kendime sık sık "Keşke kitabı kışın okusaydim" dedim. Üstelik bu sene oldukça kar yağışlı bir kış geçirmişken...

    Kitabin, on iki yıl yurtdışında siyasi sürgün hayatı yaşadıktan sonra İstanbul'a dönmüş bir şair olan Ka'nın, son zamanlarda oldukça artan intihar vakaları sebebiyle dikkatlerini üzerine çeken Kars'a hem bu olayları hem de yaklaşan tartışmalı yerel seçimleri haber yapmak için gidişi ve bunun ardından yaşanan trajikomik bir olayın ön planda olduğu ancak bunun arkasında da Ka'nın aşkının işlendiği bir konusu olduğunu görüyoruz.

    Ka, Türkiye'nin bir ucunda olan Kars'ta türban taktiklari için okula alınmayan kızların yaşadıkları zorluklarla, türbanlı kızları okula almamak durumunda kalan müdürün yaşadığı zorluklarla karşılaşır. Bunların yanısıra ülkemizin diğer sorun ve olaylarina; Kürt milliyetciligine ve teröre, tutucu laik, Atatürkçü kesimin davranışlarına, Siyasal İslamcı görüşe, şeriatci terör örgütlerine, tarikatlara ve bunların şeyhlerine olan halkın kör bağlılığına, halkın ufkunun darlığına, yaşam standartlarının düşük oluşuna, Kuran'a yönelik eleştiriler yazan Turan Dursun başta olmak üzere dinciler tarafından öldürülen insanlara ince ince değinilmis.

    Bu hassas konuları yazar olabildiğince kendisini dışarı çıkarıp, farklı kesimlerin bu konular hakkındaki fikirlerini, söylemlerini dile getirmiş. Bu yüzden hassasiyeti fazla olan insanlar haliyle bu söylemlere takılıp kitap hakkında hemen peşin hükme varabilirler, bence varmadan kitabı okumayı denemeniz çok daha faydalı olacaktır.

    Yazar, halkımızın olaylara bakış tarzını bence çok iyi analiz etmiş ve bunu abartıya kaçmadan ve okurun gözüne sokmadan gerçekçi bir şekilde işlemiş. Buna bir örnek olarak, muhafazakâr kesimin kitapta ateist olan Ka'yla ateizm ve din üzerine konuşmaları, tepkileri... Diğer bir örnek, türbanlı kızları okula almadığı gerekcesiyle Tokat'ta bir tarikattan okul müdürünü öldürmek için gelen kişiyle müdürün diyalogları... Bu diyaloglarda bence yazar özellikle bu dinci genci çok gerçekçi bir şekilde anlatmış. Okurken belki sinirlenenler olacaktır ancak sakinleşip, objektif şekilde düşündügünüzde siz de çevrenizde bu tarz insanların olduğunu hatta fazlasıyla olduğunu göreceksiniz ki biliyorsunuz zaten. Bu tarz deyip havada kalmasın; mesela dinde zorlama yoktur ya da hoşgörü barış dini deyip iki dakika sonra din konusunda bir eleştiri yapılınca veya kendisine bir eleştiri yapılınca içinden 'canavar' çıkan insanlar... Tabi bunun yanısıra özellikle 90li yıllarda daha baskın olan (ki kitap 90li yıllarda geçiyor) Atatürk'ün arkasına saklanarak, Atatürk'ü başka tarafından anlayıp, Atatürk'ü, kendi yaptıkları adaletsizliklere, faili mechullere hatta zulumlere kılıf yapan sözüm ona Atatürkculere de bence güzel bir şekilde deginilmistir. Atatürk'ü insanlardan sogutan biraz da Atatürk hakkında bir kitap bile okumamış ama dilinden beylik lafları eksik etmeyen sözüm ona Atatürk aşıklarıdır diye düşünüyorum.

    Şimdi bunu dediğim için bile hemen üzerine düşünmeden tepki gösterecek insanların olduğu ve kitapta da üzerinde çokça durulan türban konusu, farklı kesimlerin bakış açısıyla tarafsız bir şekilde romanın kurgusuna herhangi bir zarar vermeden işlenmiş. Türbanin dini yönünden nasıl siyasal islamcilarin bayrağı haline geldiği ve oluşan kaotik durum, kitaptaki farklı görüşteki karakterler üzerinden başarılı şekilde anlatılmış.

    Kitapta, Almanya'ya hicret edip orada hicret gazetesi çıkaran dinci lider, Seyhin önünde kuyruk olan insanlar, Ahit gazetesi ve bunun yanisira Mızrak gazetesi, iki dinci karakterin isimleri; ki birisi ateizme doğru meyleden Necip ve Necip'in bu duygularını içinde hissedip korkan, daha kapalı olan Fazıl yüzümde tebessüm uyandırdı.

    Kitabın bir de diğer yüzü var. Yanı aşk... Ka, yalnız ve bu yalnızlığı sürgünde geçen on iki senede kendi kimliği haline gelmiş ama öte yandan da aşık olmak, sevmek isteyen bir karakter. Gençliğindeki devrimcilik ateşine tebessüm eden, siyasete ilgisini kaybetmiş hatta bence hayata ilgisini kaybetmiş ve yeniden bu ilgiyi ancak aşk ile sağlayabilecegine inanmış. Kars'a gitmeyi kabul etmesinin asıl sebebi de üniversiteden arkadaşı Ipek'in Kars'ta yaşamasıdir. Ka, özellikle Ipek'e karşı ilk andan bir aşk duyduğu için mi yoksa birine aşk duymak istediği ve halihazırda Kars'a haber yapma işi çıktığı için aniden aklına İpek geldiği için mi ona aşk duymak istediği tartisilabilir olmasıyla beraber bence ikincisi ağır basmaktadir.

    Ka, Kars'in yalnızlığında, terk edilmiş, ücra bir köşede unutulmuşluğunda aslında kendini görür. Sürekli yağan kar ise onun üzerine ilham perilerini taşır ve yeşil kaplı defterine on dokuz adet şiirini yazar kitap boyunca. Ancak tiyatro gösterisi sırasında okuduğu ve o an aklına gelen şiiri unutur ve kitabı kendisinden dinlediğimiz arkadaşı bu eksik şiiri ve tabi diğer şiirleri arar. Diğer şiirler de bir sebepten ötürü kayıptir.

    Kitabin tek eleştirecegim noktası, kitap boyu başarıyla işlenmiş Ka'nin kar ile ilhamini aldığı bu şiirlerine kitapta yer verilmemiş olmamasıdır. Tabiki Ka kurgu bir karakter ve bu şiir konusu da kurgu ancak demek istediğim şiirleril de yazılıp kurgu içine yerleştirilseydi bence çok daha güzel olurdu. En azından kayıp olan ve kitap boyu kendisini merak ettiğimiz şiir yazılıp kıtabin sonuna eklemiş olsaydı...

    Kıtaptan şu alıntıyla incelememi bitirmek istiyorum;

    "Yirmi yıl sonra yani otuz yedi yaşına bastığın o günlerde dünyadaki bütün kötülüklerin, yani yoksulların bu kadar yoksul ve akılsız olmalarının ve zenginlerin bu kadar zengin ve akıllı olmalarının, kabalığın, şiddetin ve ruhsuzluğun, yani sende ölme isteği ve suçluluk duyguları uyandıran her şeyin nedeninin herkesin herkes gibi düşünmesi olduğunu en sonunda anlamış olacaksın,"
  • “Noolsa olmuyo yaa... Ağlasan "karı gibi", gülsen "kaltak gibi".. Konuşsan "dırdır ediyo" derler, sussan "frijit"... E, nedir yani?”
  • O yılın Eylülünde,
    Türkiye Cumhuriyetinin bir başbakanı, iki de bakanı asıldı.
    Aynı ay,Metin Toker, Ekim ayında yapılacak seçimleri Cumhuriyet Halk Partisinin büyük bir ekseriyetle kazanacağını ilan etti dergisinde.
    Albay Talat Aydemir, Albay Halim Menteş'e Ekim seçimleri istenildiği gibi sonuçlanmaz ise, yeni kurulacak Meclis'e müdahale etmeleri gerekeceğini söyledi,
    Amerikalı astronot, Albay John Glenn, Mercury uydusunun içinde uzaya gidecek Enos adlı maymunu selamladı, yerinde olmak isterdim dedi.
    Brezilya'lı romancı Frico Verissimo,O Arquipelogo'yu yayımladı,
    Nobel ödüllü ünlü İktisatçı Jan Tinbergen, Devlet Planlama Teşkilatının, birinci beş yıllık plan hazırlıklarında danışman olmayı kabul etti.
    Dr.Isuzu, ısısı on derecenin altına düşürülmüş bir çocuk yüreğinin kulakçıkları arasındaki deliği tıkadı, annesine can verdi.
    Sovyetler Birliği, Harranın yarısı bir ovaya,yarım kilo karbon karı kullanarak yüz bir ton yapay yağmur yağdırdı.
    Bizimkine en yakın güneş sistemi, ışığı dört yıl sekiz ayda gelen Alfa Centuari'nin aslında, birbirlerinin etrafında dönen üç sarı yıldızdan oluştuğunu saptadı.
    Bedri bir resim yaptı,
    Oktay maça götürüldü,
    Suna keman dersine gitti,
    İkizler balık tuttu,
    Nurdan'ın pamuk altı mercimekleri filizlendi.
    İşkenceci ne duydu ne gördü, ne kokladı, ne dokundu.
    Çok iyi tecrit edilmişti aile boyu beton sanduka. İçeriye ne somut ne soyut hiçbir uyarı sızdırmadı.
  • Sen karı erimeyen bir dağsın güneş olursa sözcüklerim.
  • Bugün bir arkadaşımla karşılaştım. Aslında bu onu 2. görüşüm. Öyle ayak üstü nasılsın ne yapıyorsun gibisinden konuştuk. Ben elindeki telefonu gördüm sonra bi de yüzüğünü falan. Evli olduğunu ilk gördüğümde öğrenmiştim zaten. Şakayla karışık " Kocan zengin herhalde " dedim. O " Yok kız ne zengini " dedi. Sonra elindeki telefonu ve yüzüğü belirterek " Ama telefonla yüzük pırlanta " gibisinden bir şeyler söyledim. O da " Daha bunlar ne ki çok varda ben takmıyorum" dedi. Kocası uzman çavuş. Arkadaşımı tanıdığım kadarıyla, dışardan saf görünen ama çok kurnaz bir kız olduğunu söyleyebilirim. Ki yaptığı evlilikte bunun bariz bir örneği. Bir uzman çavuşla evli olmayı az çok tahmin edebiliyorum. Çünkü benimde 2 tane uzman çavuş sevgilim oldu zamanında. Ve emin olun ki çok parası olması karakterine çok yansıyor. 2 eski sevgilimde de gördüm. Sanıyorlar ki para her şeyi satın alıyor. Öyle bir dünya yok. Eski sevgilim hakkarinin dağlarında elalemin ruslariyla gününü gün gecesini gece ederken ben başına bir şey gelir mi diye korkuyordum. Ne büyük fedakarlık yapıyordum onun için... Ve tabiki de hiç değmediğini gördüm. Gördüğümde de zaten her şey bitmişti 😉
    Sonra aklıma sevdiğim adam geldi. Onunla bu bilgiyi paylaşmayı düşündüm bi an. Bana diyeceklerini de gayet iyi biliyordum. "Keşke sende zengin bir koca bulsan. Aslında sana da öyle bir koca lazım sevgilim" gibisinden şeyler söyleyecekti kesin. Ve buna karşılık içimden şunlar geçti; önemli olan gerçekten zengin bir kocayla evlenmek mi? Yoksa pırlantalar altınlar içinde yaşam sürmek mi? Benim için bunların önemi yok. İyiki de benim sevdiğim adam zengin biri değil. Parasını değilde, kalbini onu sevdiğimi böylelikle daha iyi anlar çünkü. Zengin bir kocam olmasa kaç yazar ki mesele zengin koca bulmak mı? Önemli olan birbirini bulmak değil midir hayatta? Ben sevdiğim adamla tamamlandım. Biz birbirimizin eşiyiz. Parası olmasa ne yazar. Kalbi var sevgisi var. Ve öyle de büyük ki bazen ben bile şaşıp kalıyorum beni sevişine. Öyle güzel ki öyle mükemmel ki daha ne isteyebilirim şu yalan dünyadan... Beni mükemmel bir aşkla koca bir sevgiyle seven mükemmel bir sevgilim var. Daha ne olsun. Hem öyle ki, ben şu an hayatımda neye sahipsem neye benim diyebiliyorsam; nasıl canımın istediğini yiyip içebiliyorsam bu sevdiğim adamın sayesinde. Ben hayatım boyunca 20 TL nin üzerinde para sahibi olmadım. Ta ki sevdiğim adama kadar. Hiçbir zaman da hiçbir sevgilimden özellikle de o uzman çavuş olanlardan 1 kuruş dahi para istemedim, almadım, teklifinin dahi edilmesine müsaade etmedim. İlk defa baba dışında bir erkekten para aldım ve alıyorum. O da sevdiğim adam. Çünkü aramızda hiçbir gizlilik saklılık yok. Eş gibi yaşıyoruz, karı koca gibi. Onunla öylesine mutlu huzurlu ve de rahatım işte. Belki arkadaşım mutsuz olacak belki aldatilacak bilemem ne yaşar ama paranın çok olduğu bir yerde saadet olmaz. Çünkü çok para insanı değiştirir, bozar, doğru yoldan çıkarır. Bi askerle birlikte olmak nedir iyi biliyorum. Hele de öyle uzman çavuşla. En güvenilmeyecek ve de evlenilmeyecek kişilerden uzman çavuşlar. Uzun lafın kısası, fakir diye kimseyi hor görmeyin. Emin olun ki öyle kişiler sevginin kıymetini daha iyi bilir. Çok parası olan insanlar -istisnalar hariç- sevgiden anlamaz. Eşine değer vermez. Gözleri hep dışarıda olur. O yüzden siz siz olun her şeyde 1 değil 10 kez düşünün. Her şeye sahip olmak bile insanı mutlu etmeye yetmiyor. Bazen sahip oldukları bile bir insanın verdiği mutluluğu huzuru veremiyor insana. İşte o yüzden sen sevdiğim adam iyiki varsın iyiki hayatımdasın iyiki benim sevdiğim adamsın (E.Y) 😍 Seni her şeyden çok seviyorum ❤❤❤

    3 Nisan 2019 22.40

    A.U
  • 1008 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dostoyevski'nin en çarpıcı eserlerinden biri kuşkusuz Karamazov Kardeşleridir.
    Suç ve Ceza romanını okuyanlar bilirler Dostoyevski'nin maharetlerini. Kendi halinde akıllı anlayışlı ve iyi yürekli bir genç olan Raskolnikov'u nasıl iki kişinin katili yaptığını, hele birinin hiç mi hiç suçu yokken..
    Bu eserde ise sıradan hatta aşırı sıradan olan çoğumuzun gördüğünde bırakın hakkında roman yazmayı iki kelime bile etmeyeceğimiz bir aileden 1025 sayfalık bir roman oluşturmuş bir adamdan bahsediyoruz.
    Hemde öyle bir roman yazmış ki iki üç sayfa okuyup bırakmak bir yere dursun, ad arda 100 sayfa okuduğunuz halde bırakmayacağınız bir eser.
    Öyle uçuk kaçık bir şeyler yok içinde. Hata ve hatta bir ara şöyle bir kanıya varacaksınız bu adam romanı yazarken pazarda, çarşıda dolaşarak bire bir insanlardan duydukları şeyleri yazmış.
    Gelelim romanımıza, romanımız bir aile arasında farklı kişiliklere sahip olan bireylerin başından geçen, içinde ihanet, cinayet ve entrikaların bulunduğu dallas dizileri tarzında bir roman.

    Babaları olan Fyodor Pavloviç kendisi ahlaksız, namussuz, karaktersiz, oğlunun sevgilisine bile göz koyacak kadar aşağılık bir insan. Varlıklı oluğu halde kimseye zınnık koklatmayan, içki alemlerinde karı kız ile gününü gün eden bir şaklaban, ilk eşini kahrından ölüme yollayan (ki bu adamın kahrını çekmeye çalıştığı için öldü),ikinci eşinede zulmettiği için kocaya kaçmasına olanak sağlayan bir mahlukat. Romanın bir yerinde oğlu Dmitri Fyodoroviç'in babası için söylediği ""-Ne diye yaşıyor böyle bir adam" sözünü tamamen doğrulatan bir mahlukat.

    Büyük oğlan (ilk eşinden) Dmitri Fyodoroviç bazı huyları babasına çekmiş olmakla birlikte içinde yinede insani bir kaç özellik bulunan içkici, karı kız peşinde koşan ahmak adamın teki. İnsanlar iyi ise Dmitri'de iyidir. İnsanlar kötü ise Dmitri'de kötüdür.

    Ortanca oğul (ikinci eşinden) İvan Fyodoroviç okumuş tahsili ama bir o kadarda kibirli ve dinsiz sayılacak bir adam. Romanın ilerleyen kısımlarında Dmitri Fyodoroviç'e destek verme olayı olmasa kimseyi umursamayan ruhsuz bir insan sınıfına kolayca girebilecek bir insan...

    Ve üçüncü oğul (ikinci eşinden) Aleksey Fyodoroviç namı diyer Alyoşa romanın etrafında şekillendiği tanıyanların insan görünümlü Melek dediği, herkesin sevdiği ahlaklı, anlayışlı kısaca Karamazov olmayan Karamazov.
    Baba ve iki oğul din konusunda sıfır konumunda iken Alyoşa oldukça dinci birisi olarak karşımıza çıkıyor.
    Baba ve oğlun arasını açan hem babayı hem oğlunu ayartan yaşadığı kötü hayatın hıncını bu şekilde insanları ayartarak dalga geçerek gidermeye çalışan bir kadın Gruşenka da romanda önemli bir rolde..
    Yeter bukadar romanı anlatmak hadi okuyun sizde.
  • …Miraçta Hz. Peygamber (a.s.m)’e şu üç şey verildi:

    - Beş vakit namaz verildi
    - Bakara Suresinin son kısmı (Amenerresul) verildi
    - Bu ümmetten Allah’a şirk koşmadan ölen kimsenin günahlarının bağışlanacağı hususu (söz verildi).

    (Hadis-i Şerif)


    - Miraç nasıl oldu?
    Hazreti Peygamber (asm) Mescid-i Haram’dan (Mekke'den), Mescid-i Aksâ'ya (Kudüs'e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi.[8] Kudüs'e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa'nın (as) makamına uğradı, orada iki rekât namaz kıldı,[9] daha sonra Mescid-i Aksâ'ya geldi.[10]Orada içlerinde Hazreti İsa, Hazreti Musa ve Hazreti İbrahim’in de (Aleyhimüsselam) bulunduğu peygamberler topluluğu kendisini karşıladı.[11] Hazreti Muhammed (asv) bu peygamberlere imam olarak onlara iki rekat namaz kıldırdı.[12]

    Bu hadiseden sonra Hazreti Peygamber’e (asm) iki kap getirildi ki; kabın birisinde şarap, diğerinde süt vardı.[13] “Bunlardan hangisini istersen, al!" denildi.[14] Peygamberimiz (asm) sütü seçti.[15] Cebrail (as), Peygamberimiz’e (asm): "Sen fıtratı seçtin[16], eğer sen şarabı almış olsaydın, senden sonra ümmetin azardı.[17]Sütü tercih etmekle sen de fıtrata yöneltildin, ümmetin de fıtrata yöneltildi. Şarap size haram kılındı!” dedi.[18]

    Semanın bütün tabakalarına uğradı.[19] Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. İsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim (Aleyhimüsselam ecmain) gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin!..” dediler, tebrik ettiler.[20] Sonra her gün yetmiş bin meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret etti.[21]

    Bundan Sonra Hz. Cebrail (as) ile birlikte sidretü'l-müntehâ'ya geldiler.[22] Sidretü’l-müntehâ; kökü altıncı kat gökte ve gövdesi, dalları yedinci kat göğün üzerinde, gölgesiyle bütün gökleri ve cenneti gölgeleyen, yaprakları fil kulakları gibi, meyveleri küpler kadar, bir ağaçtır.[23]
    -----------------------
    - Refref ve Öteler Ötesindeki Buluşma
    Cebrail (as), Peygamberimiz’i (asm) yukarı götüre götüre, nihayet (kaza ve kaderi yazan) kalemlerin cızırtılarını işitecek kadar yüksek bir yere çıkardı.[24] Peygamberimiz (asm); cennetten, yemyeşil bir Refref (ipek döşek)'in birden ufku kapladığını gördü. Peygamberimiz (asm), onun (Refref’in) üzerine oturdu.[25] Cebrail (as), Peygamberimiz’den (asm) ayrıldı. Peygamberimiz (asm); Aziz ve Cebbar olan Rabbine yükseltilip yaklaştırıldı.[26]

    Peygamberimiz (asm), Yüce Rabbinin: "Korkma ya Muhammed, Yaklaş!" buyruğunu işitmeye başladı. Nihayet, hiçbir kimsenin hiçbir zaman erişememiş olduğu yakınlık makamına, İlahî kabule, İlahî ikram ve ihsana nail oldu![27] İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (asm): "Ben, Yüce Rabbimi gördüm!" buyurmuştur.[28]
    -----------------------
    - Peygamberimiz’e (asm) Cennetin Gösterilişi
    Yüce Allah, Peygamberimiz’e (asm) vahyedeceğini vahyettikten sonra, Peygamberimiz (asm), Cebrail (as) tarafından cennete götürüldü.[38]

    Cennetin eni, göklerle (altlarındaki) yer kadar olup.[39] Peygamberimiz (asm) orada:

    İnciden, yakuttan, zebercetten,.. köşkler,[40] cennetin toprağını da, misk kokar bir halde buldu.[41] Peygamberimiz (asm), cennette; iki yanında içi boş inciden yapılmış kubbeler (kubbeli evler) dizili bir ırmak da gördü[42] ki, inci, yakut çakılları ve misk üzerinde akıp gidiyordu.[43]

    Peygamberimiz (asm): "Ey Cebrail! Nedir bu?" diye sordu. Cebrail (as): "Bu, sana Yüce Allah'ın vermiş olduğu Kevser ırmağıdır!" dedi. Kevser ırmağının suyu da, baldan daha tatlı ve sütten daha ak idi.[44]
    -----------------------
    - Peygamberimiz’e (asm) Cehennemin Gösterilişi
    Peygamberimiz (asm); dünya semasında kendisini güler yüzle karşılayan melekler arasında, yüzü hiç gülmeyen, cehennemin bekçisi Malik adındaki bir melekle de karşılaşmıştı.

    Peygamberimiz (asm), onun kim olduğunu Cebrail (as)’dan sorup öğrenince, Cebrail (as)’a:

    "Cehennemi bana göstermesini ona emretmez misin?" diye sormuştu.

    Cebrail (as) da:

    "Olur!" diyerek, cehennemin bekçisi Malik'e: "Ey Malik! Muhammed’e (asm) cehennemi göster!" demişti.

    Malik; cehennemin üzerinden örtüsünü açınca, cehennem öyle kaynamaya ve kabarmaya başladı ki, Peygamberimiz (asm) onun gördüğü her şeyi yakalayıp yakıvereceğini sandı. Hemen, Cebrail (as)’a:

    "Ey Cebrail! Malik'e emret de, onu yerine geri çevirsin!" buyurdu.

    Cebrail (as) da, cehennemi yerine çevirmesi için, Malik'e emretti. O da, cehenneme:

    "Sakin ol!" dedi.

    Cehennem, çıkmış olduğu yerine girince, Malik onun üzerine örtüsünü tekrar örttü.[45]

    Peygamberimiz (asm); cehennemdeki susuzluk azaplarını, azap zincirlerini, azap yılan ve akreplerini, oradaki azaplardan daha bazılarını da gördü.[46]

    Peygamberimiz (asm), bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

    "Eğer benim bildiğimi sizler de bilmiş olsaydınız, muhakkak ki, pek az güler ve çok ağlardınız!"[47]
    -----------------------
    - Peygamberimiz’in (asm) Mekke'ye Dönüşü
    Peygamberimiz (asm), Mekke'ye dönmek üzere, Beytü'l-Makdis mescidinin kapısına bağladığı Burak'a binip Mekke'ye döndü. Peygamberimiz AIeyhisselamın İsrâ ve Miracı, bir gece içinde, yatsı namazı ile sabah namazı arasında vuku buldu.[48]

    _________________________________________
    [1]Feyruz Abadi, Kamûsu'l-muhit, c. 4, s. 343.
    [2]İbn Esir, Nihâye, c. 3, s. 203.
    [3]Ebu'l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefa, c. 1, s. 218; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 1 48; Bedrüddin Aynî, Umdetu'l-Kârî, c. 4, s. 39; Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 306.
    [4]İbn Sa'd, Tabakât, c. 1 , s. 214; Belâzurî, c. 1 , s. 255; Beyhakî, c. 2, s. 354; İbn Abdilberr, c. 1, s. 40; Ebu'l-Ferec, c. 1, s. 219; İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 51; Kurtubı, Tefsîr, c. 15, s. 216; İbnSeyyid, c. 1 , s. 148; Ebu'l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 22; Bedrüddin Aynî, Umde, c. 4, s. 39.
    [5]Ebu'l-Ferec, c.1, s. 219.
    [6]İsra, 17/1.
    [7]Necm, 53/7-18.
    [8]Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 148; Buhârî, c. 4, s. 248; Müslim, c. 1, s. 145; Tirmizî, c. 5, s. 301; Beyhakî, c. 2, s. 362-363; Begavî, c. 2, s. 177; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 53; Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 8.
    [9]Mesâf, Sünen, c.1, s. 221-222; İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 52; Ebu'l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 6.
    [10]Nesâî, c. 1, s. 222; Kadı lyaz, c. 1, s. 136.
    [11]İbn Sa'd, Tabakât, c. 1 ,s.214; Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ye'n-nihâye, c. 3, s. 109-110.
    [12]İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39; Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 110.
    [13]İbn İshak, İbn Hişam, c 2, s. 39; Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 329; İbn E bi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 302; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 148; Buhârî, Sahih, c. 4, s. 141; Müslim, Sahih, c. 1, s. 145; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 300; Dârımf, Sünen, c. 2, s. 36; Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 256; Taberî, Tefsir, c. 15, s. 15; Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 387; Kadı Iyaz, c. 1, s. 136; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 53; İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 52; İbn Seyyid, c. 1, s. 144; Zehebî, Târîhu'l-islâm, s. 244, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s.109-110.
    [14]Abdurrezzak.c.S, s. 329; Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 282; Buharı, c. 4, s. 141; Tirmizî, c. 5, s. 300; Tabeıf, Tefsir, c.1 5, s. 12.
    [15]İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39; Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 110.
    [16]Müslim, Sahîh, c. 1, s. 145; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 53; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 144.
    [17]Abdurrezzak, c. 5, s. 330; Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 141; Tirmizî, c. 5, s. 300; Taberî, Tefsîr, c. 1 5, s. 15; Beyhakî, c. 2, s. 357; İbn Esir, c. 2, s. 52; Zehebî, s. 244.
    [18]İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39; Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 15; Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 110.
    [19]İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 45; Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 14; Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 111; Kastlânî, Mevâhibu'l-ledünniye, c. 2, s. 24.
    [20]İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 303; Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 148; Müslim, Sahîh, c. 1, s. 146; Beyhakî, Delâilü'n- nübüvve, c. 2, s. 383; Begavî, Mesâbîhu's-sünne, c. 2, s. 179; Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 137; İbn Esîr, Musannef, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 53; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 144.
    [21]İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 303-304; Ahmed b. Hanbel Müsned, c. 3, s. 148-149; Müslim, Sahîh, c. 1 , s. 146-147; Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 384; Begavî, Mesâbîhu's-sünne, c. 2, s. 179; Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 137; İbn Esîr, Câmiu'l- usûl, c. 12, s. 53-54; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 144.
    [22]Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 207-208; Buhârî, Sahih, c. 4, s. 249.
    [23]İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 304; M üslim, c. 1, s. 146; Taberî, c. 27, s. 54; Beyhakî, c. 2, s. 384; Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 137; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 54; İbn Seyyid, c. 1,s.144; Zehebî, s. 266.
    [24]İbn Sa'd.Tabakâtü'l-kübrâ. c. 1, s. 213; Buhârî, Sahih, c. 1, s. 92; Müslim, Sahih, 11, s. 149; Beyhakî, c. 2, s. 381; Kadı lyaz, c. 1, s.140, 148; İbn Esîr, c. 12, s. 56; İbn Seyyid, c. 1.S.145; Zehebî, s. 254.
    [25]Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 449; Buhârî, c. 6, s. 51; Taberî, c. 27, s. 57, Beyhakî, c. s. 372; Kurtubî, c. 17, s. 98.
    [26]Buhârî, c. 8, s. 204; Taberî, c. 27, s. 45; İbnEsîr, c. 12, s. 51; İbn Kayyım, Zâdü'l-Mead, c. 2, s. 53; Kurtubî, c. 17, s. 98; Zehebî, s. 267; E bu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 112.
    [27]Kadı lyaz, c. 1, s. 160; Diyarbekrî, c. 1, s. 312.
    [28]Kadı lyaz, c. 1, s. 163.
    [29]Buhari, Ezân: 148, 150; el-Amel Fi’s-Salât: 4, İsti’zân: 3, 28, Da’avât: 16, Tevhîd: 5; Müslim, Salât: 56, 60, 62; Ebû Dâvud, Salât: 178; Tirmizî, Salât: 100, Nikâh: 17; Nesâî, Tatbîk: 23, Sehv: 41, 43-45, 56, 100-104; İbn-i Mâce, İkâme: 24; Nikâh: 19; Dârimî, Salât: 84, 92; Muvatta’, Nidâ’: 53, 55; Müsned, 1:292, 376, 382-4:409.
    [30]Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Altıncı Şua, s.92; On Beşinci Şua, s.642-646.
    [31]Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 422; Müslim , Sahih, c. 1, s. 157; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 393-394; Nesâî, Sünen, c. 1, s. 224; Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 373; Begavî, Mesâbîhu's-sünne, c. 2, s.179; Kadı I yaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 1 42; İbn Esir, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 57; Kurtubî, c. 17, s. 94; Zehebî, s. 255; Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 312.
    [32]İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 304; Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 149; Müslim, c. 1, s. 146-147; Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 384; Kadı lyaz.c.1, s. 138; İbn Esîr, c. 1 2, s. 54; Zehebî, s. 266.
    [33]Buhârî, Sahih, c.1, s. 93; Müslim, Sahih, c. 1 ,s.149; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 57.
    [34]İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 304-305; Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 149; Müslim, c. 1, s. 147; Beyhakî, c.2, s. 384; Kadı lyaz, c. 1, s.138; İbn Esîr, c. 12, s. 54.
    [35]Bakara, 2/285-286.
    [36]İbn Esîr,Nihâye, c. 4. s.19.
    [37]Abdurrezzak, M usannef, c. 11 , s. 17;, Buhârî, Sahih, c. 195; Müslim, Sahih, c. 1, s. 92; Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 8, s. 20, 249.
    [38]Buhârî, Sahili, c. 1 , s. 93; Müslim , Sahili, c. 1, s. 149; Begavı", Mesâbîhu's-sünne, c. 2, s. 179; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 57; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1 , s. 145.
    [39]Al-i İmran, 3/133.
    [40]İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 55.
    [41]Buhârî, c. 1, s. 93; Müslim, c. 1, s. 149; Begavî, c. 2, s. 179; İbn Esîr, c. 12, s. 57; İbn Seyyid, c. 1, s. 145; Zehebî, Târîhu'l-islâm, s.260.
    [42]Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 263; Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 92; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 449; Taberî, Târîh, c. 2, s. 211.
    [43]İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 55.
    [44]Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 263; Buhârî, c. 6, s. 92; Tirmizî, c. 5, s. 449; Taberî, c. 2, s. 211; İbn Esîr, c. 2, s. 55; Tirmizi, c.5, s. 450; Taberî, c. 2, s. 211; İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 55.
    [45]İbn İshak.İbnHişam, Sîre, c.2, s. 45-46.
    [46]İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 55.
    [47]Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 210; Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 190; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 557; İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 141; Dârimî, Sünen, c. 2, s. 216; Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 320; Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 7, s. 52; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2. s. 335; Zehebî, Târîhu'l-islâm. s. 480.
    [48]İbn İshak, İbnHişam, c. 2, s.43; İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 214-215; Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 2; Zehebî, Târıhu'l-islâm, s. 272; Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 110-111; Suyûtî, Hasâisü'l-kübrâ, c. 1, s. 439; İbnEsîr, Kâmil, c. 2, s. 56.