• Şimdi de, karışık ve çelişik duygular içinde uykusuz, sabahı bekliyor.
  • Duygular, karışık düşünceler, anılar, sorular, yaşanmışlıklar, solgun çıranın ışığında uçuşuyor.
  • 342 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Daha önce inceleme atmıştım ancak bu yazarı ve kitabı inceleme cüretini yanlış bir zamanda gösterdiğimi anlayıp kaldırdım. Kendisinin ilk kitabı Yengeç Dönencesi olsa da ben bu kitabıyla tanıdım. Bu kitabının arkasından ise Yengeç Dönencesi, Marousi’nin Devi, Cinsellik Dünyası, Kara İlkbahar, Rimbaud ya da Büyük İsyan, Hatırlamayı Hatırlamak, Seksus(hala okuyorum) ve Cennette Bir Şeytan kitaplarıyla haşır neşir oldum. O yüzden bu kitap hakkında bir kaç söz edebileceğimi düşünüyorum.Tek kitabı okunarak inceleme yazılabilinir olsa da kitapların yarı otobiyografik olması sebebiyle yazarın anlatmak istediklerini anlayabilmek için kendisini, hayatını, düşüncelerini, aşklarını tanımak gerektiğini fark ettim. Bu yüzden daha önceki incelememi silip, daha kallavi bir inceleme yazma içgüdüsüne karşı koyamadım. Çünkü hak ediyordu.

    Burada laf ettiğimde anında edebiyattan anlamayan, hadsiz konumuna düşürtecek bazı yazarlardan söz etmek isterdim… Kendilerinin kalemini sevmediğimden… Bu herkesin içinde bulunan bir herkesten farklılık çabasından çok bana büyüleyici ya da samimi gelmeyen bir kaleme sahip olmaları… Yaptıkları tanımlamalar, tasvirleri, büyülü dilleri mükemmel etkileyici gelse de sizin zaten sahip olduğunuz veya sahipmiş gibi yaptığınız duyguları tanımlamaktan öteye geçemiyorlar. Bir öykü,roman yazmak hayal gücü ve kalemle birleşince ortaya kusursuz sonuçlar çıkartabilir. Büyüleyici olabilir. Ancak ben kendi adıma bu duygudan koptum. Beni dünyadan alıp götüren ya da içinde yaşadığım dünyaya ayak uydurmamı zorlaştıran, isyan ettiğinin farkında olan isyanlardan sıkıldım…Bunu neden söylediğimi ise size şöyle aktarabilirim…Ne Maldoror’un Şarkıları’nın ne de Rimbaud’un eserlerinin üstüne bir isyanla tanışmadım henüz…Yandığının bilincinde olan isyanlar değildi bunlar…Bunlara şahit olduğunuzda da hak verirsiniz ki en sevilen yazarlar,en sevilen şairler bile gerçekten tat vermemeye başlıyormuş…Kişisel beğeniler de söz konusu olabilmekle beraber size kendinizin dahi sahip olduğu ve yaptığı isyanların samimiyetini sorgulatan isyanlar bunlar…Ve ortak noktaları neydi biliyor musunuz tüm bu kişilerin isyanlarının? Tüm karanlığa rağmen ışığı barındırmaları….Burası önemli çünkü kuyunun dibine indirip orada bırakan çok yazar tanımışsınızdır. Onun rehberliğinde oraya inersiniz ancak geriye dönüş yolunda yalnızsınızdır ve sizin o çok sevdiğiniz yazar sizi aslında yarı yolda bırakmıştır…Bu yüzden bazı yazarlar sizi etkilese de sizde onlardan kalan tek şey umutsuzluktur… ki umutsuzluğa gereksinim duymadığımız bir çağda yaşıyoruz kendimce… Tabii burada başka olgular da ortaya çıkıyor. Birincisi, eğer gerçekten yazarın hislerini paylaşıyorsanız ve bunda samimiyseniz, o dipsiz kuyuya zaten her gün iniyor ve çıkıyorsanız, yazarın sizi yalnız bırakması bir sıkıntı sebebi olmuyor. Hatta yazar kendisini anlayan, hissedenlere bu denli güveniyor da denebilir… İkincisi ise, siz zaten şov peşinde olan, dikkatleri üzerine çekmek isteyen ve o kuyunun gerçekten tadına bakmamış olan bir şovmensinizdir. Çünkü o kuyunun dibindeki insanlar ışığı arıyorlar…Siz sahip olduğunuz ışığı vermeye, ışığınız yokmuş gibi görünmeye, kışsa evde battaniyenizin altında, yaz ise klimanın altında dünyaya isyan eden , adeta acı çeken bir adamı oynayan oyuncular gibisiniz...Bu rolleri boş verip kendinizi oynamanızı ah ne çok isterdim....” Bunlar hiçbir zaman kendi yaşamlarına yön vermeyi denememişler, durmadan ustalarını taklit etmişlerdir…Başı çekmek değil, izlemek…insanoğlunun yıkımı işte burada( Henry Miller-Cinsellik Dünyası).” Bir bakış açısı da şuradan verelim, hem göstermiş olur hem de kendi önyargılarımı kırmama vesile olur belki: “Yirmi yıl sonra yani otuz yedi yaşına bastığın o günlerde dünyadaki bütün kötülüklerin, yani yoksulların bu kadar yoksul ve akılsız olmalarının ve zenginlerin bu kadar zengin ve akıllı olmalarının, kabalığın, şiddetin ve ruhsuzluğun, yani sende ölme isteği ve suçluluk duyguları uyandıran her şeyin nedeninin herkesin herkes gibi düşünmesi olduğunu en sonunda anlamış olacaksın( Orhan Pamuk-Kar).” Yani diyeceğim o ki, taklit edecekseniz, herkes gibi düşünecekseniz bunu umutsuzluk hakkında yapmayın…Kötülük, dibe vurmuşluk...Bunlar bu dünyanın sefaleti ve sefaletten keyif almayın… Belki ben de bunları görüyormuş gibi yapan adam rolündeyimdir, kim bilir…Işığa sahip olana karanlık çekici gelir... Evet canım isyankarlar duyuyorum : Işık yok, umut yok,sevgi yok, saygı yok diye aklından geçirebilecekleri…O halde daha fazla tahammül etmeyin sıkın kafanıza… Siz ışığın gölgelerini karanlık sanan, karanlıktan nasibini almamış olanlarsınız… Dilerim ki zaten hiç almazsınız ve yine dilerim ki umutsuzluğun prim yaptığı yerde umutlarınızla huzur bulursunuz….Beni o kuyunun dibine inmek zorunda olanlar, inmek zorunda bırakılmış olanlar anlayacaktır… ki bu inceleme yolculuğuna başlamamın da sebebi onlar olmakla beraber buradan sonra devam etmek istediklerimde kendileridir… O yüzden tekrar hoş geldiniz…

    Öncelikle Henry Miller kimdir diye başlamak istiyorum. Bu incelemeyi, tanıtımı bu kitabına layık gördüm çünkü her kitabına 10 versem de bu kitabına 11 verdim. O yüzden tüm hissettiklerimi, tüm deneyimlerimi buradan aktarmak istedim. Bu sebepten incelemenin uzun olacağını da tahmin edersiniz. Zira girişe baksanıza! Daha kısa ve verimsiz kitaplar bile görmüşlüğüm vardır…Reklamın iyisi kötüsü olmaz felsefesinin bu ülkede çok iş yapmasından ötürü isim kullanmıyorum… ”Yüznumaraya götürülen büyük bir kitap, hiçbir zarara uğramaz. Yalnızca küçükler zarar görür. Yalnızca küçükler tuvalet kağıdına dönüşür ( Henry Miller- Kara İlkbahar).” Ne kadar da haklı…Bu tarz kitapların her zaman efektif kullanılması gerektiğini düşünmüşümdür… Bu yüzden bu kitabın incelemesi elimden gelen en iyi şekilde yapacağım…Tuvalet kağıdından ne kadar farklı olduğunu anlayasanız diye…

    Sınanmadığın acılar üzerinde ahkam kesmek kolaydır, hepimiz bilirz bunu… Peki sınananlar? İşte onlarca kitapla bazı güçlü yazarların kaleminin arasındaki fark burada ortaya çıkıyor… Başkalarının yaşadığı acıları çok edebi anlatabilen güçlü kalemler olsa da samimiyet dediğim o noktaya temas edemiyorlar… Henry Miller ise yaşadıklarını, gördüklerini, tecrübelerini, kendi psikolojisini yansıtmakta gerçekten çok başarılı bir samimiyet bulunduruyor… Yeraltı edebiyatına giren kitaplarda kendi edindiğim izlenim şudur çoğu zaman: Yazar öyle güzel sisteme söver, geçirir ki siz heyecanlanırsınız… Ve sonuç: “bu adam bir harika dostum!” Yani sizin gazınız alır, tekrar o sisteme geri dönersiniz. Bu gazınızın alınması artan uyumsuzluk hissiyle beraber tahammüllerinizi zorlar. Gazınız alınır, sosyal medyada sayar, söver ve rahatlarsınız ancak, sonucunda kabullenemediğiniz tüm duygular ile tek başınıza kalırsınız. “Kimse beni anlamıyor” dersiniz… Yazar sizin gazınızı almakla size umut vadetmez. Aksine sizinle ortak olan görüşleri sayesinde sanırsınız ki tüm düşünceleri gerçekten doğrudur…Ve uyumsuzluk mükemmel bir ahenkle dans eder… Henry Miller müstehcenliği, kimine göre ahlaksızlığı, argosu ile yeraltından yer üstüne söver gibi gözükse de tamamıyla hayatın içinden yine hayata sövmektedir. Çünkü Henry Miller sistemi kabul etmiştir. Ve bildiğiniz gibi bir hastalığın tedavisi önce kabulünde yatmaktadır. Onun ne kadar kötü olduğunu durmadan söylemekte ve eleştirmekte değil…Yani sıcak yatağından, kendi şahsı sistemin içinde zaten yeterine mutluyken , sizlerin duygularını bir araca dönüştürmekten uzaktadır… Zamanının toplumunun gazını almaktan çok uyandırmak, gözlerini açmak için yazmıştır. Yazma sebeplerinden birini ise şöyle açıklamaktadır; “ Yarın ya da üç yüzyıl sonra gelecek bir sonu sezerek, işte bu yüzden harıl harıl yazıyorum kitabımı. Yine bu yüzden düşüncelerim, zaman zaman, sarsıntıya uğruyor; bu yüzden, ateşi sürekli olarak canlandırmak zorundayım, hem cesaretle hem umutsuzlukla çabalıyorum; çünkü söylemek zorunda olduğum şeyleri bir başkasının söyleyeceğine inanamıyorum. Hızlı ve karmakarışık anlatıyorum, denemelerde bulunuyorum, kullanabileceğim tüm ifade biçimlerini arıyorum; tanrısal bir kekemelik sanki bu. Dünyanın görkemli yıkılışı şaşkına çevirdi beni! ( H.M – Kara İlkbahar)” İçinde bulunduğu zamanda içinde bulunduğu toplumu anlatan bir kitaptan ziyade senelerce hüküm sürecek bir umutsuzluğu sezen bir yazarın eseri Oğlak Dönencesi… Bu yüzden kıymetli… Bu kitapta abartı gelebilecek olan ama aslında abartıdan çok tamamen gerçek olanlar yansıtılmış. “Bokun bok, meleklerin melek olduğu klasik bir katıksızlık istiyorum ( H.M- Kara İlkbahar).” Can Yücelvari göte göt demekten daha fazlası değil yaptığı…Tüm bu dayandığı temelin gerekliliği olarak da tahmin edersiniz ki cinsellik kaçınılmaz bir noktaya geliyor. Konuşulmaması gereken, ayıplanması gereken, hayatın içinde yokmuş gibi yapıldığında sonuçlarının nelere sebep olduğunu biliyoruz. Bu yüzden bunların kaleme böyle gerçekçi bir şekilde kaleme yansıması kaçınılmazdır. Georges Bataille Gözün Hikayesi’nde şöyle der; “ Edebi biçim olarak pornografi iki örnekle çalışır: Biri erotik özne-kurbanın ölüme doğru önlenemez şekilde yol aldığı trajediye, diğeri de cinsel egzersizin saplantılı hedefinin nihai mutlulukla, eşsiz biçimde arzulanan cinsel partnerle birleşmeye ödüllendirildiği komediye denktir.” Edebiyatta pornografiyi, cinselliği bu açıdan ele aldığımızda ve yine Henry Miller’ın Cinsellik Dünyası kitabını göz önünde bulundurduğumuzda bu kitaplardaki cinsellik vurguları önemsenecek en son şey olmaktadır. Daha doğru tabirle, salt akıla geldiği anlamıyla ele alınan cinsellik son konusudur kitabın. Ama tabii zamanında da anlaşılmadığı, ya da gerçek amacı çok iyi anlaşıldığı için müstehcenliği bahane edilerek yasaklanmak durumunda kalmış bir başyapıt Oğlak Dönencesi….

    Peki cinsellik bu kadar mevzu bahis ediliyorken asıl arkasında yatanlar nelerdir bu kitabın? Anlayabildiğimi anlatayım ki siz de mevzu cinsellik mi yoksa başka şeyler mi bir tahminde bulunabilin henüz okumamışken…(Hazır yeri gelmişken belirtmek istiyorum ki, incelemenin içinde Oğlak Dönencesi dışındaki kitaplarından alıntılar yapmaya çalışıyorum. Bu sayede okurken altında yatan metinleri, düşünceleri kendi dilinden ve tabii benim bağdaştırmamdan izlemiş olun. Bu sayede hem size başka bir perspektif sunuyorken, hem de sizin de benim göremediğim başka bağlantılar görmenizi sağlayacağı umudundayım. )

    En başta kurmuş olduğum bir cümle vardı sonu sıkın kafanıza diye biten… Vicdanları rahatsız eden, saygısız biri olduğum düşüncesine yol açabilecek kadar sert bir ifade biçimi olduğunda hemfikirizdir. Ancak şu noktada ayrılacağız ki fiziki bir eylemi desteklemekten ziyade tamamen açıklaması şudur: “Izdırap, milyonlarca hücreden oluşan bir beden gibi büyür,büyür, büyür, kendisiyle beslenir, milyonlarca çoğalır, tüm dünyayı kaplar bilmecenin cevabı olur. Acıdan, ızdıraptan başka her şey geçer, her şey ölür. Herkes, her şey, kendi yaşam biçimine göre belirlenir. Ne ürkünç, ne sürekli bir işkence… Ve akla gelen ilk çözüm: İntihar. Ama bir çözüm mü bu? Biraz gülünç değil mi? Ahlaki intihar çok daha kolay. Yaşama ayak uydurmak, deniyor. Olması gerekene, ya da olabilecek olana değil ( H.M – Cinsellik Dünyası).” Zaten intihar etmiş olana intihar et demem vicdansızlık sayılmayacağı ortada…ben intihar etmeyene umut vadeden adamın incelemesini umutla barındırmaya çalışıyor ve bunu gören gözleri okumaya davet ediyorum…

    Bahsettikleri dönemine ayak uyduramayan bir adamın, içinde bulunduğu tüm kalitesizlik ve vasatlığa bir sitemi…Şöyle yanlış bir düşünce anlaşılmasın bu adam zaten parası varken, paranın sağladığı sağlayabileceği tarzda zevkleri kalite olarak adlandırmıyor. Aksine paranın varlığına sitem eden, her gün işe gitmek zorunda olan insanların özgürlüğünün sadece bir yanılsama olduğunu, dünyanın güzelliklerinin ve bunların tadını çıkarabilecek insanların eksikliğini kendisine dert edinmiş… Karşısındakine konuşuyor ancak sitemi tüm dünyaya…. Dünyada her şey zaten olması gerektiği gibi güzelken insanın sefilliğinin bunu hırslarıyla, arzularıyla yaşanmayacak bir noktaya getirmesine edilen bir sitem…Tüm kötülüklerin sebebini Tanrı’ya bağlayan ya da Tanrı’nın yokluğuna bağlayan bir zihniyetten bahsetmiyorum burada. Vicdan rahatlatmak, yükü başka bir yere yüklemek için gerçekten mükemmel bir yol olsa da kimine göre varlığı-kimine göre yokluğu, bunun tüm sorunlardan bağımsız bir şey olduğunu göstermeye çabalayan bir kalem… “Bugün eskiye oranla çok daha fazla acı çeken kitleler, endişe ve korku ile felce uğramış gözüküyor. İçlerine kapanıp kendi yarattıkları mezarlara çekiliyorlar; bedensel gereksinimleriyle ilgili olanların dışında gerçekle olan tüm ilişkilerini yitirmiş durumdalar. Bu arada beden de, ruhun tapınağı olmaktan çıktı tabii. Dünyadan göçen biri, artık Yaratan’dan da göçüyor ( H.M –Cinsellik Dünyası).” Önceden sadece ruhumuz bu dünyaya ait değildi. Şimdi ise aklımız, vicdanımız bu dünyanın egemenliği altında değil, ikisi de kabullenemiyor düzeni. İsyan etmemeniz ait olmadığınız yere alışmaya çalışmanızdan, alışamamızdan… belki de en çok dünyaya isyan edenlerdir bir Yaratıcının varlığına ihtiyaç duyan ve belki de kanıtlayan…
    Toplumun ahlak değerlerinin bozulmuşluğu, güzellik duygularının yitirilmişliği ve basitleştiği, isyan etmekten eyleme dönemeyen çabalarının tek bir ağızdan atılmış olan ve belki o an için o sistemin içinde duyulmayan bir çığlığı…Belki de bunu da zaten öngörüp demiştir : “Sanıyorum, gelecek çağlarda insanlar beni görmezden gelmeyecekler ( H.M – Kara İlkbahar).” Bu çığlık diğer isyanlardaki gibi bir sitemden ziyade uyandırışın çığlığı… Alışamadığı dünyaya ettiği sitemi, huzursuzluğunu göstererek bunu katlanabilir olmak kılmak için değil, aksine bunu kabul etmiş ancak sizleri uyandırmaya çalışan bir adamın çığlığı…Onun değişmezliğini kabul edip sindirilmiş, ayak uydurmuş bir kabulleniş değil, onun o an için değişmezliğini kabul etse de daha sonraki insanlara bunu göstererek yıkın bu düzeni dercesine bir çığlık… peki kaç kişi duymuş…üzücü bir sonuç maalesef…peki bu isyanın aynısını yapan kaç kişiyi duyuyor insanlar? Herkes isyankar görünümünde ama kimse düzeltmeye çabalamıyor…Değiştirmeye çabaladıkları kendilerini değiştiriyor…ve sonucunda yaşam herkesi bozuyor… kimisi korkuyor sesini çıkarmaktan… kimisi korkuyor insanlarla uğraşmaktan…kimisi korkuyor yanlış yapmaktan….Tüm korkaklar birleştiğinde düzen düzensizliğiyle bir düzen oluşturarak daha da kendisine temel sağlıyor…”Korku, kuşlar yer diye toprağa tohum serpmemektir.” Bizde serpmiyoruz. En fazla serpiyormuş gibi yapıyoruz…

    “Hepimiz katiliz bir anlamda. Tüm yaşam biçimimiz karşılıklı soykırım üzerine kuruludur. Dünya dünya olalı hiç böylesine güven gereksinimi içinde olmadığı gibi, yaşamımız da hiç bu kadar güvenden, güvenceden yoksun olmadı ( H.M – Cinsellik Dünyası).” Ne kadar haklı değil mi? Hayatımıza yön veren şeylere baktığımda görebildiğim- ki sizin de gördüğünüzdür diye düşünüyorum- sadece güvensizlik, umutsuzluk, can sıkıntısı, aidiyet eksikliği, anlayışsızlık ve saygısızlık…belki liste uzar gider ama tüm bu olumsuz noktalarla hala dünyayı olumlamaya çalışan bir umutta taşıyoruz içimizde. Her şeyin düzelebileceği umudu..Düzeltilebileceği umudu… Peki kaçımız bu duyguların varlığını gerçekten kabul ettik ve bunları değiştirmek için çabalıyoruz? Kendi adıma ben çabalamıyordum. Benim için sadece hiç yok denecek bir ışık mevcuttu… Ama içimde kabul ettim diye kendimi kandırdığım duyguların kabullenilmekten çok uzakta olduğunu anladığımda ışık büyüdü…büyümekte de… Henry Miller sağladı bunu bana…O gazımı almadı. Değişmesi gerekenleri gösterdi ve bunları değişmesi için çabayı başkalarından beklemek yerine kalk kendin çabala dedi adeta…

    “Yaşamak için insanın uyanık olması yetmiyor, dikkatli olması da gerekli. Gözlerimizi iyice açtığımız takdirde günlük yaşamın ürkünçlüğü karşısında donup kalırız. Aklı başında olan hiç kimse, bugün bizlerden her gün, her an istenen çılgın şeyleri yapmaz. İster yukarda olun, ister aşağıda ya da ortada, hepimiz kurbanız. Kaçmak istesek kaçamıyoruz. Korunmak istesek korunamıyoruz. “ Tüm bu yaşadıklarımızın sorumlusu bizlerden öncekiler değil sadece…Aynı zamanda bizleriz. Çünkü kimse inanmıyor. Biliyor yanlışlıkların olduğunu, bozuk olduğunu her şeyin. Ancak düzeltmek için gerekli gücü kendisinde göremiyor…” Tek güvenilir güç olan aşka, sevgiye kimse inanmıyor. Kimse, ne kendinde, ne komşusunda yüce bir varlığın var olduğuna inanmıyor. Her yerde korku, kıskançlık, kuşku var. Henüz vakit varken, gelin aklınızı başlarınıza devşirin, insan kardeşlerim!” Henry Miller’ı bizden ayıran noktası belki de eyleme geçmesidir. Onun seçimi buydu. Yazmalıydı. “insan en çok kimse inanmıyor diye yazıyor” demekti onun kaderi. O bu düzenin değişmesi için olan katkısını yazarak yaptı. “Her insan gibi, ben de kendimin düşmanıyım. Ancak, başkalarından beni ayıran nokta, aynı zamanda kendi kendimin kurtarıcısı olduğumu bilmemdir.” Kimileri her sabah sokaktaki temizlik görevlisine “günaydın” diyerek yapıyor… Kimisi geri gelmeyeceğini bile bile kitap verirken arkadaşına….kimisi affederek yapıyor…kimisi penceresini açıp güneşli bir günün başlangıcında derin bir nefesle yapıyor…kimisi severek karşı koyuyor düzene…kimisi güvenerek…kimisi çalışarak…kimisi yazarak….Sanırım bizimde bu dünyanın karamsarlığını kabul etmemiz gerekiyor artık…umutsuzluktan umudu, karanlıktan aydınlığa giden yolu bulmamız lazım…Her insanın içinde barındırdığı güzellikleri yine başkalarına rağmen ortaya çıkarmasının kaçınılmaz olduğu yere gidiyoruz…Ya bizler bunu çıkaracağız bu isyanlara kulak verip, ya da susup sıramızın bize gelmesini bekleyeceğiz nasılsa birisi düzeltir dediğimiz dünyadan göçüp gitmenin… daha kötüsü olan sistemi destekleyenler içinse edilecek sevdiğim bir tavsiye vardır – ki yapanı göründüğünden fazladır- ; “ Düzen üretmeye kabiliyetiniz yoksa kaosa tapınmayınız.”

    Kitaptan çok ayrılmışım gibi gelebilir buraya kadar okuma zahmetini girenlere ancak kitabın değil kitaplarının özü benim için budur. Ama biraz daha bu konulardan sıyrılıp kitap özeline gelirsem. Kitap zamansız bir kitap. Yani her dönem okunur anlamında değil. Bu gidişle tabii o da mümkün ama olay örgüsü bir zaman çizgisi barındırmıyor. Tüm olaylar karışık bir zaman diliminde anlatılıyor. Kimi zaman bir sohbetinde gerçekten söylediğine eklemeler yapıyor. Bu eklemeler ise zaten düşündüklerini daha detaylı aktarma olarak algılanmalı. Kurgusal olması da buradan geliyor zaten. Bunu da hepimiz kafamızda yaparız, yapmışızdır…”Ah, onu demek yerine şunu deseydim” ya da “anlatmak istediğim buydu aslında” gibi cümleler kafamızda tilki misali dönüp durur. Bu zaman çizgisi için de tabii sözleri var Henry’nin. Onlar da şöyle : “ Hiç kimse yaşamı boyunca dümdüz bir çizgi izlemez. Kimi zaman tarifede yazılı olan istasyonlarda dururuz. Kimi zaman yoldan ayrılırız. Bazen yolumuzu kaybeder, ya da havalanıp çöp gibi kayboluruz.” Bir yapboz gibi. Siz her yeri bütünlemeye çalışıyorsunuz bu yüzden okunması bir derece dikkat istiyor…

    Henry Miller okuyucusunu kendi yazısıyla, diliyle, kalemiyle seçen bir yazar. Süslü bir edebiyat ve betimleme trafiğinden ziyade salt gerçeklilikle harmanlanmış. Hatta şöyle bir yoruma layık görüyorum kendisini; Henry Miller’ın tek kitabını okuyan ateist olur, tüm kitaplarını okuyan dindar…Kafasında bir dünya yaratmış ve bunu aktarıyor ancak bu ne distopik ne de ütopik. Bu yaratılan dünyadaki en büyük problemi şöyle aktarabilirim. “ Her şey mümkün bütün mesele bu.” Kendi sözleriyle ise, “ Benim düşlediğim dünya- çünkü her zaman var olan bir dünya o! İnsanların ve hayvanların huzur ve uyum içinde birlikte yaşadıkları bir dünya. Sevginin büyüsüyle her gün biraz daha ölümden arınan bir dünya. Düşlediğim ama düş olmayan bir dünya.”

    İşte düş olmayan dünyanın gerçekleştirilebileceğini, toplumun içinden geçer ifadelerle, bozukluklarını kendi kaleminde toparlayarak toplumun suratına tükürmüştür. Kimisi “Yarabbi şükür” der, kimisi mesajı alır…

    Uzun bir inceleme olduğunu biliyorum. Tüm sabrınızdan dolayı şükran duyuyorum. Okuma zahmetinizden ötürü minnettarım. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

    Sizin için “Kar” yağdıran, Güneş’i sadece sizin üstünüze doğmuş gibi hissettiren ve içinizi tüm karanlıklara rağmen umut dolduran kitapları sevin…

    Ölmeden önce okunması gereken 1001 kitaptan birisi olabilir. Benim için yaşamaya gerçekten tekrar başlamak için okunması gereken ilk kitap.

    Keyifli okumalar. Güneş her gün içinize doğsun…
  • 1.Suç ve Ceza – Fyodor Dostoyevski.
    Özeti-Okuyucuyu derinden sarsan ve defalarca okuyabileceğiniz Suç ve Ceza’da yoksul Raskolnikov adındaki bir genç hukuk fakültesini kazanır fakat ekonomik sıkıntılardan dolayı okulunu yarıda bırakır. Bir yandan da paranın aşağılık insanların elinde olmasına öfkelenerek, para sıkıntısı çekmesinin yanlış olduğunu düşünür. Bunun üzerine zengin bir tefecinin kız kardeşini öldürür. Cinayeti işlediğini kimsenin görmemesine rağmen huzursuzluğu bir türlü bitmez. Vicdan azabıyla masumiyetini ve insanlığını yitirdiğini düşünmeye başlar. Psikolojik olarak çok etkilenen ve kendi içinde savaşlar veren Raskolnikov kimseyle konuşmaz, yalnızlığı seçer. En sonunda cinayeti işlediğini itiraf ederek teslim olur. Okurken kendinizi Raskolnikov’un suç ortağı gibi hissedeceğiniz, duygularını birebir yaşayacağınız, dünyanın en önemli yapıtlarından biri olan Suç ve Ceza’yı muhakkak okumalısınız.

    2.Sefiller – Victor Hugo.
    Özeti-Kitabımızın baş kahramanı olan Jean Valjean, ekmek çalma suçundan 5 yıl kürek cezasına çarptırılır. Ancak defalarca kaçmaya çalıştığı için, cezası artarak 19 yıla çıkar. Cezasını çekip özgür kaldıktan sonra onu daha zor bir hayat beklemektedir. Daha önce hüküm giydiği için toplum tarafından dışlanır. İlerleyen zamanlarda yaptığı bir iş aracılığıyla zengin olur ve Madeleine adıyla yaşamaya başlar. Ancak bir gün Jean Valjean adında birinin yakalandığı haberini alır. Kendinin yerine başka birinin kürek cezası çekmesine gönlü razı olmaz ve gider polise teslim olur. Bir suçlunun yaşam öyküsünü anlatan Sefiller romanı, romantik akımın etkileri olan bir eser. Victor Hugo’nun bu kitabı yazmak için 17 yıl kadar üzerinde çalıştığı yönünde bilgiler bulunuyor.

    3.Anna Karenina – Lev Tolstoy.
    Özeti-Kitabın baş kahramanı adından da anlaşıldığı gibi güzeller güzeli Anna Karenina’dır. Mutsuz bir evliliği olan Anna bir gün, Vronski adındaki bir adamla tanışır, aşk yaşamaya başlar ve ondan hamile kalır. Bir süre sonra kocasına bu durumu anlatır ve boşanmak ister. Ancak kocası itibarının zedelenmemesi adına boşanmayı reddeder. Fakat Anna buna rağmen Vronski ile aşkına devam eder. Sevgilisiyle birlikle bir süre İtalya’da yaşayan Anna, Rusya’ya geri döndüğünde toplum tarafından dışlanır. Psikolojik bir buhran içine giren kadın gittikçe zor günler yaşamaya başlar ve en sonunda intihar eder. Kitap bize yasak aşkın sonunda sevdiğiniz insana kavuşsanız bile, toplumsal ahlak kurallarının buna izin vermediğini; aşkın ve tutkunun da bir yerde biteceğini gösteriyor

    4.Vadideki Zambak – Honoré de Balzac.
    Özeti-MEB’in 100 Temel Eser listesinde yer alan Vadideki Zambak, o dönemin koşullarını birebir yaşayacağınız harika bir kitap. Zor bir çocukluk geçiren Felix‘in büyük bir tutkuyla bağlı olduğu aşkını anlatıyor. Kitabın ilk kısımlarında Felix’in yaşadığı zor günler, ailesi tarafından dışlanması gibi sorunlar anlatılıyor. Daha sonra da yaşadığı büyük aşk en ince detayına kadar okuyucuya aktarılıyor. Felix evli ve çocuklu olan Henriette’e görür görmez aşık olur ve ona hayatını feda edecek kadar çok sever. Aşkın acı yönüyle ele alındığı kitap, romantizm akımında verilmiş en başarılı dünya klasikleri arasında yer alıyor.

    5.Notre Dame’ın Kamburu – Victor Hugo.
    Özeti-Kitap kilisede zangoçluk yapan Quasimodo’nun, Esmeralda’ya olan hüzünlü aşkını anlatıyor. Çirkin bir bebek olarak dünyaya gelen Quasimodo ailesi tarafından kiliseye bırakılır. Burada büyüyen Quasimodo kilise çancısı olarak görev yapar. Ancak ilerleyen yıllarda zil sesinden dolayı kulakları duymamaya başlar. Bir gün güzeller güzeli Esmeralda ile tanışır ve ona aşık olur. Esmeralda ise başka bir adama gönlünü kaptırmıştır. Oldukça karışık olan bu aşk üçlemesinde karakterler bu kadarla da bitmiyor. Bir gün işlenen bir cinayet Esmeralda’nın üzerine kalır. Quasimodo ise onu kaçırarak kiliseye sığınır. Fazlasıyla hüzünlü olan bu hikayeyi okurken göz yaşlarınızı tutamayacağınızı garanti ederim.

    6.Aşk ve Gurur – Jane Austen.
    Özeti-Tüm zamanların en romantik kitabı diyebiliriz Aşk ve Gurur için… Müthiş bir kurgusu olan kitapta, beş kızı olan bir anne, kızlarının evde kalma korkusuyla evlendirme telaşına girer. Ancak abartılı davranışları birçok yerde okuyucuyu gülümsetir. Kitap ilk yazıldığı günden bu yana yıllara meydan okurcasına eskimeyen ve o günlerin koşullarını hatırlatan bir başyapıt. Aşkta gururun ve önyargının olmadığını ispat eden kitabımız mutlu sonla bitiyor.

    7.İlahi Komedya – Dante Alighieri.
    Özeti-Sıra dışı bir konusu olan Dante’nin İlahi Komedya’sı dünya şiirinin baş yapıtları arasındadır. Dante; cennet, araf ve cehennemde yaptığı yolcuğu destansı bir dille anlatır. 1300 yılının, Perşembe gecesi çıktığı yolculuk bir hafta sürer. Bu seyahatte Dante 35 yaşındadır, bunu da “yaşam yolumuzun yarısında” sözleriyle belirtir. Cehennemi 9 daire olarak niteler, işlenen günahlara göre dairelerin sayısı da artmaktadır. Her satırda gerçek dünyayla benzerlik kurulmaya çalışılan, insanı düşündüren, kendini sorgulamasını sağlayan bu devasa şiir, hayal gücünü zorlar nitelikte.

    8.Romeo ve Juliet – William Shakespeare.
    Özeti-Kitabın kahramanları Romeo ve Juliet iki düşman ailenin çocuklarıdır. Romeo bir gün Capuletlerin evinde düzenlenen maskeli baloya katılır. Orada Juliet’i görür ve aşık olur. Juliet de bu duygulara karşılıksız kalmaz. O günden sonra Romeo her gece Juliet’in odasının camına gelir ve aşkları bu şekilde ilerler. Çok geçmeden gizli bir nikahla evlenirler. Fakat Juliet’in ailesi onu başka bir gençle evlendirmek ister. Juliet nikahlarını kıyan rahibe giderek durumu anlatır. Rahip Laurence, Juliet’e onu sadece 48 saat ölü gösterecek bir iksir verir. Fakat ailesi onu gerçekten öldü zannederek defneder. Bunu öğrenen Romeo, Juliet’in mezarı başında zehir içerek ölür. Rahip Juliet’i uyandırır, bu kez de sevdiğinin bedenini cansız gören Juliet hançer batırarak kendini öldürür. Dramatik bir aşk öyküsü olan oyunun, günümüze kadar birçok tiyatro, opera ve balede gösterimi yapıldı.

    9.Genç Werther’in Acıları – Johann Wolfgang Von Goethe.
    Özeti-Kitabın ana karakteri Werther, duygusal çöküntüsü nedeniyle şehir hayatından uzaklaşarak bir köye yerleşir. Orada Lotte adında bir kıza aşık olur. Ancak Lotte başka biriyle nişanlıdır ve kısa bir süre sonra da evlenir. Bu süreçte Werther bir aile dostları olarak hep yakınlarındadır. Fakat çok yoğun bir şekilde beslenen duygularla birlikte, daha fazla sevdiği kadının yakınlarında duramayacağını anlar. Bu acıya dayanamayan Werther sevdiğine bir mektup yazar ve hayatına son verir. Goethe’nin bu kitabı yazarken kendi yaşadığı bir aşktan ilham aldığı biliniyor.

    10.Gazap Üzümleri – John Steinbeck.
    Özeti-Kitap Amerika’da başlayıp tüm dünyaya yayılan ekonomik kriz esnasında, bir ailenin yaşam mücadelesini anlatıyor. Yoksulluk, açlık, hayatta kalma mücadelesi ve en önemlisi zorbalık gibi durumların anlatıldığı kitabı okurken kendinizi ağlarken bulabilirsiniz. Birçok aile gibi Joad ailesi de o güne kadar ekip biçtikleri tarlalarından zorla çıkarılırlar. İş bulmak amacıyla çıktıkları yolculukta ise sürekli üzücü olaylar yaşarlar. Kapitalizmin halk üzerindeki etkilerini anlatan eser bir dönem, bazı ülkelerde yasaklandı.

    11.Babalar ve Oğullar – Ivan Turgenyev.
    Özeti-Kitapta katı, muhafazakar bir baba ile, özgürlükçü, yenilikçi ve batı eğilimli bir oğul arasında yaşanan çelişkiler anlatılıyor. İki nesil arasındaki farklılıkların, harikulade bir dille okuyucuya aktarıldığı kitabı okurken, muhakkak kendinizden bir şeyler bulacaksınız. Bazarov ve Arkadi biri ılımlı, diğeri agresif iki genç arkadaştır. Bu genç adamların hem kendi aileleriyle, hem de birbirlerinin aileleri ve toplumla olan ilişkileri anlatılıyor. En önemli dünya klasikleri arasında yer alan kitap bizlere, dünya var olduğu sürece kuşak çatışmasının da olacağını gösteriyor.

    12.Ana – Maksim Gorki.
    Özeti-Kitabın baş kahramanı Ana yani Pelage‘nin kendini sürekli döven kocası ölür. Ardından oğlu Pavel’i büyük zorluk ve yoksulluk içerisinde büyütür. Ancak bir süre sonra oğlunun sürekli kitap okuduğunu ve diğer gençlerden daha farklı bir yapıda olduğunu fark eder. Pavel birkaç arkadaşıyla birlikte devrimcilik yolunda çalışmalar yapmaktadır. Ana, oğlunun özgürlükçü ve yaşama haklarını savunan arkadaşlarıyla tanışır. Bir süre sonra onların toplantılarına katılarak, birlikte çalışmaya başlar. Pavel ve arkadaşları Moskova’ya sürgün edilir. Ana mahkemede yaptığı bir konuşma sebebiyle öldürülür.

    13.Madame Bovary – Gustave Flaubert.
    Özeti-Kitabımız; oldukça sıradan ve monoton bir evlilik süren Madame Bovary’nin hayatına renk katmak adına girdiği arayışları ve maceraları anlatıyor. Bu maceralar arasında elbette yasak aşklar da yer alıyor. Yazarın kitaba kattığı bu kısımlar o dönemde büyük yankı uyandırmış ve çok eleştirilmiş. Betimlemelerin ağırlıklı olduğu kitap, aldatan kadının iç dünyasını çok güzel bir dille aktarmış. Kitabın konusu için aslında yukarıda da yer verdiğimiz Anna Karenina ve Halit Ziya Uşaklıgil’in romanı Aşk-ı Memnu ile benzerlik gösteriyor diyebiliriz.

    14.İki Şehrin Hikayesi – Charles Dickens.
    Özeti-konusu Fransız İhtilali öncesi ve sonrasında yaşanan olaylardan oluşuyor. Suçsuz yere 18 yıl hapis yatan Dr. Manette, Londra’ya döndüğünde birine aşık olur ve evlenme kararı alırlar. Sonrasında ise Fransız İhtilali olur. Kitabın bundan sonraki kısmı ihtilalin insanların hayatları üzerinde oluşturduğu etkilerdir. Bu etkilerin özellikle ruhsal boyutlarına değinen yazar, son sayfaya kadar okuyucunun merakının canlı kalmasını sağlıyor.

    15.Yeraltından Notlar – Fyodor Dostoyevski.
    Özeti-Kitabın ilk bölümü yazarın oldukça karışık iç dünyasını anlatıyor. İkinci bölümde ise kendinizi birdenbire akıcı ve sürükleyici bir anlatımın içinde buluyorsunuz. Kendini son derece zeki bir insan olarak tanımlayan yazar, insanlardan kaçarak, yalnızlığı seçmesini de buna bağlar. İnsanları sürekli eleştirir ve kendini bir türlü anlamayan arkadaşlarından nefret ederek kendini yeraltı dünyasına kapatır.

    16.Savaş ve Barış – Lev Tolstoy.
    Özeti-Dünyanın en uzun romanları arasında 17. sırada olan kitabın orijinal hali dört cilt şeklinde basılmış. Kitap 19. yüzyılda Rusya’da yaşanan olayları anlatıyor. İçerisinde; savaş, barış, sevgi, intikam, dostluk, düşmanlık, varlık, yokluk, sevinç, mutluluk ve daha birçok duyguya rastlayabiliyorsunuz. Bu kadar çok ve birbirinden bağımsız duygular, öyle usta bir şekilde kaleme alınmış ki, yazara hayran kalmamak elde değil. Bunun yanında soylu ailelerin savaşa bakış açılarının da yansıtıldığı kitap, en başarılı tarihi romanlar arasında da gösterilmekte.

    17.Uğultulu Tepeler – Emily Brontë.
    Özeti-Birçok karakterin olduğu kitapta yaşanan olaylar, Uğultulu Tepeler malikanesinde geçiyor. Malikaneye 6 yaşında Heathcliff adında bir çocuk getirilir. Zaman içerisinde Heathcliff birlikte büyüdüğü Catherina’ya aşık olur. Catherina’nın başka biriyle evlenmesi üzerine Heathcliff malikaneden ayrılarak birkaç yıl ortalarda görünmez. Aradan üç yıl geçer ve daha önce ona yapılan haksızlık ve dışlanmışlıkların intikamını almak için geri döner.

    18.Ölü Canlar – Nikolay Vasilyeviç Gogol.
    Özeti-Gogol’un üç cilt olarak tasarladığı Ölü Canlar romanı aslında tamamen bitirilmemiştir. Romanın kahramanı Çiçikov, Rusya’daki şehirleri gezerek, köle köylüleri satın almaktadır. Fakat işin en ilginç yanı, sağlıklı, işe yarar köleler yerine, ölü olanları ister. Civar kasabalarda ölen insanların belgelerini tek tek toplar. Halk onu zengin ve saygıdeğer biri olarak görür, topladıkları belgelerle de kendine işçi aradığı düşünülür. Ancak Çiçikov’un kendi çıkarları uğruna yaptığı oyun bir süre sonra anlaşılır.

    19.Kırmızı ve Siyah – Stendhal.
    Özeti-Yaklaşık 600 sayfa olan kitap edebi bir eser olmasının yanında, analiz yeteneğinizi güçlendirecek bir psikolojik roman. Napoleon Bonaparte sürgüne gönderilir, onun sürgün edilişiyle birlikte başlayan Restorasyon Dönemi anlatılmıştır. Tutkulu bir aşk hikayesinin anlatıldığı kitapta, o dönemin Fransa’sı ile ilgili çok fazla görüş var. Kitabın ana karakteri Julien Sorel, yükselme duygusuyla birçok şeyi yapar. Bunlar arasında ikiyüzlüce davranışlar bile vardır. Öte yandan sürgün edilen Napoleon’a duyduğu sevgi ve hayranlık psikolojik olarak zor günler yaşamasına sebep olur.

    20.Üç Silahşörler – Alexandre Dumas.
    Özeti-Kitabımız Athos, Porthos ve Aramis adındaki üç arkadaşın macera dolu hikayesini anlatıyor. Şövalyelerin arasına katılmak için köyünden çıkıp gelen Dartanyan, üç silahşörler ile karşılaşır. Athos , Porthos ve Aramis‘le kavga çıkararak hepsiyle düello yapmak ister. Aslında bu kavga randevusuyla güzel bir dostluğun temelleri atılmış olur. Dartanyan üçüne de ayrı ayrı saatler vererek sözleşir. İlk yapılacak düelloda Athos, şahit olarak Porthos ve Arami’syi de yanında götürür. Ancak o esnada kardinalin adamları ortaya çıkınca üç silahşörler ve Dartanyan hep birlikte kardinalin adamlarıyla dövüşür. Bundan sonra roman boyunca devam edecek bir dostluk başlar. Harika bir kardeşlik öyküsünün anlatıldığı kitabı okurken çok eğleneceksiniz.
  • Daha çocukluğumda, aynı anda birçok şeyle ilgilenemediğimden, ilgimi çekmeyen her şey için kökten bir umursamazlık gösteriyordum.
  • Fakat sözcükler sese dönüşemiyor.
  • İnsan her şeye içten gelen bir duyguyla,
    her zaman tutkuyla yaklaşmalı.