• Bazı deniz kurallarının (Soru sorma!) karlı dağ başlarında ya da susuz çöllerde de geçerli olacağını hiç düşünmemiştim.
  • İnsanlar anlaşamadıklarına göre dilsizliğin de bir önemi yoktu. Birbirleriyle takışır, birbirlerinden hoşlanır, öpüşür ya da tepişirlerdi. Ama herkes yine kendisini düşünürdü. Coşkularımız, anılarımız, duygularımız sazdan perdelerin ırmağı kıyıdan ayırdığı gibi bizi birbirimizden uzak tutuyordu. Dikkati çekecek kadar yüksek ama göğe erişmeyecek kadar alçak karlı dağ tepeleri gibi, aşılmaz vadilerin ötesinden birbirimize bakıyorduk. 
  • O GÜNLER

    O günler geçip gitti O güzel, o sağlıklı; yaşam dolu mutlu günler O berrak pırıl pırıl gökyüzü O kiraz yüklü dallar Sarmaşıkların yeşil sığınağında birbirine yaslanmış evler O haylaz uçurtma damları Ve akasya kokusundan başı dönmüş o sokaklar geçip gitti... Ah geçip gitti o günler Geçip gitti kirpiklerimin arasından Şarkılarımın hava kabarcıkları gibi uçuştuğu Gözlerimin üzerine kaydığı her şeyi taze su gibi içtiği o günler Geçip gitti... Kabına sığmayan neşeli bir tavşan vardı sanki Gözbebeklerimin ortasında. Yaşlı güneşle birlikte her sabah kalkıp giderdi Merakın ve arayışın o bilinmeyen kırlarına Ve geceleyin Karanlığına ormanların. O günler geçip gitti O karlı, o suskun günler... Yalnız benim olan o temiz kar Usulca yağardı ahşap merdivenlere Gevşek çamaşır ipine Ve bahçedeki ihtiyar çamın saçlarına Usulca ve yumuşacık bir yün gibi yağardı. Ve ben pencere camlarına dalıp gider Yarını düşünürdüm. Ah!.. Yarın... O kaygan ve beyaz uzam yarın; Büyükannenin giydiği çarşafın hışırtısında başlardı. Kapı aralığında beliren ve ansızın Işığın soğuk gerçeğiyle yüzleşen karmaşık gölgesinde Ve pencerelerin renkli camlarında uçuşan güvercinlerin O başı boş desenlerinde... Sıcak odanın rehavetiyle uyuklayan annemin bakışlarından uzak Çabucak ve hiç sakınmadan Öğretmenin o anlamsız iptal çizgilerini silerdim Eski okul defterlerindeki ödevlerin. Ve kar dindiğinde Çıkar hüzünle dolaşırdım bahçeyi; Ve ölü serçeleri gömerdim Kurumuş yasemin saksılarının dibine. Ah... Geçip gitti o günler O şaşkın, o cazibeli O uyku ve uyanıklık günleri... Her gölgenin bir gizemi vardı. Ve bir hazine saklardı bütün kapalı kutular Her bir köşesi sandık odasının Başka bir dünyaydı sanki o öğlen sessizliğinde. Ve karanlıkta korkusuz olan Bir kahramandı benim gözümde... O günler geçip gitti O bayram günleri O güneş ve çiçek özlemi... Ve kışın son sabahında Kente gelen ziyaretçilerin Utangaç ve suskun kalabalığında titreşen O hoş kokusu dağ nergislerinin; Ve yeşil lekelerin uzun caddesindeki seyyar satıcı sesleri. Avare kokular içinde yüzerdi kapalı çarşı; Keskin kahve ve balık kokusu. Çarşı, ayaklar altında ezildikçe yayılır, genişler Ve kuşatırdı yolun bütün anlarını; Ve çarşı uyuklardı oyuncak bebeklerin camdan gözleri dibinde. Çarşı anneydi... Hediye paketleri ve dolu torbalarla Renkli, akıcı derinliklere doğru hızla giden Ve geri dönen... Anne... Yağan yağmurdu çarşı Durmadan yağan, yağan, yağan... Geçip gitti o günler Bedenin sırlarını keşfetme günleri Ve güzelliğini vücudun mavi damarlarının... Geçip gitti o mahcup tanışma anları... Duvarın ardındaki bir el Çağırırdı tek bir çiçekle öteki eli; Bu heyecanlı, ürkek elin üzerindeki Karmakarışık mürekkep lekeleri Aşkını anlatırdı; Mahcup bir selamla... Kendini anlatırdı. Sokağın tozu toprağına yazılmış aşkımızı okurduk O sıcak günün ortasında... Ve havada uçuşan pisilerin yalın diliyle tanışık kalplerimizi O masum, sevecen parklara götürür Ağaçlara borç verirdik. Ve top Gidip dönerken ellerimizde... Gidip dönerdi öpücükler Gidip dönerdi. Aşktı... Avlunun alacakaranlığındaki o karmaşık duygu Ansızın bizi kuşatan Ve kalp atışlarının, Nefeslerin ve gizli gülümsemelerin yakıcı harmanına çekiveren.  Geçip gitti o günler ah... Geçip gitti güneşte kavrulan bitkiler gibi; Akasya kokusuyla sarhoş olan o sokaklar Kaybolup gittiler. Dönüşü olmayan yolların o parıltılı kalabalığında, Ve yanaklarını sardunya çiçeği yapraklarıyla süsleyen o kız Yalnız bir kadın şimdi; Yalnız bir kadın. Yalnız... Yalnız...
  • Yazacaklarımı okumasanız da olur. O kadar güzel yaşanmışlıklar ortaya döküldü ki benim şimdi burada yazacaklarım onların yanında ne derece hissiyatımı yansıtır bilemiyorum. Lakin yine de bir şeyler karalamak istedim. Evet, bir öğretmen değilim (aslında öğretmenim) -parantez içi bir kenarda dursun… anlatacaklarım, o yöne doğru aksın istemiyorum- bu sebeple kitaba, bir öğretmen gözü nazarıyla yaklaşamayacağım yahut okurken onların gözyaşlarının neden bende yer etmediğine dair açıklamalar da yapmayacağım. Sadece yazacağım… Yine de bu yazıyı okumaya devam etmek istiyorsanız buyurun…

    Okur, kitapları da dostlarını seçer gibi seçmelidir. (Bu başlangıç, yazı özelinde oldukça mantıklı bir gaye olabilir yani okurun kitap seçimine ya da dostunu belirlemesine veya fikir edinmesine yardımcı olacak bir gaye/gaye temennisi.) Her okurun, kitaptan beklentisi pekâlâ farklı olabilir. Bu beklentiler, edebi lezzetten tutunda atmosferin yoğunluğuna yahut kitabın açıklılığına kadar çeşitlilik doğurabilir. Yazarlarımız ise bu çeşitlilikleri kendilerine; az-az, az-çok ya da çok-çok edinerek bir üslup edinirler ve bir zaman sonra okur, bir alıntı gördüğünde veya bir paragrafa tesadüf ettiğinde der ki; İşte bu yazım filanca yazarındır imkânı yok başkası olamaz. Okur nezdinde, üslubun varlığını hissettirdiği dışa vurumlardır bunlar. Sonrasında okur, okuya okuya kendine yakın üslupları arar olur ya da üslup seçiciliği hastalığına tutulur mu demeli emin değilim. Kimisi postmodern yazımları okuyamaz, kimisi ise halk edebiyatı yazımlarını sıkıcı bulur. Birde şiir dünyası vardır ki orası apayrı bir dünya, bilhassa en doğru kelimeleri seçecek ve oldukça kısa vaziyetiyle birleştirecek ama aksi istikamette bütünüyle geniş anlamlar doğmasını sağlayacaksın. Hiçte kolay bir iş gibi gözükmüyor.

    Sanırım konuya dönmem için şu açıklama ile yazıya devam etmem gerekiyor; Yukarıda roman ve şiir ile alakalı bir takım bilgilendirmelerde bulundum kendi zihnimdeki halleriyle… Birisi çıkar, hayır filanca verdiğin bilgi doğru değildir aslı şöyledir derse şaşırmam ona kızmam da doğruyu belirttiği için teşekkür bile ederim ama anlatmak istediğim farklı bir husus. Farklı bir yazarı farklı bir anlatı ile tanıtmak istedim belki de...

    Ferit Edgü.

    Muzaffer abimiz bakın ne demiş yazar özelinde; “Kelimeleri seçen, işleyen, onlarla oynayarak yerlerini belirleyip cümle ile istediği anlamı veren, kelime ustası kişidir yazar.”

    Kelimeler seçilmiş, işlenmiş, onlarla oynanıp bir cümle ile meram okura nakşedilmiş usta kişisi tarafından. Hem şiir hem de roman(gibi gibi az biraz şiir, biraz az roman). Akıcılığa anlam derinliğine, az sayıda kelime ile yoğun hislere boğmasıyla bir bakıma şiir, atmosferin yoğunluğu, anlatımın ve betimlemelerin detayları ile de bir roman. Yeni bir tür mü acep? Adı konmuş mu ki ola? Benim rast gelmediğim bir tür böylesine başka bir yazım varsa yazın lütfen. Yazarı anlatmayı burada bırakayım yoksa ucu nerelere varacak kestiremiyorum da işin içinden çıkamam diye korkuyorum…

    Kitaba yazarın Hakkâri’ye seslenişi ile başlıyoruz... esasen geçmişe özlemi de denebilir. Bir denizcinin, bir dağ başına kaza sonucu savrulması ise bir nevi metafor gibi algılanmalı şeklinde düşünüyorum. Denizlerin özgürlüğü, tepelerin, yükseklerin inişe de çıkışa da izin vermeyen karlı kışlı engelleriyle de bir anlamda tutsaklığı ifade ettiğini düşünebiliriz.

    Bu tutsaklıkta neler oldu onlara tanık oluyoruz, okurun okuma aksiyonunda, anlatımın çeşitliliği ve tatlılığı ise itici bir kuvvet görevinde. Kötü şeyler oluyor ya da kötü şeylerin olmasına engel bir şeyler yapılmıyor, elden gelen de bir şey yok. Karamsar bir hava, öğretmen ha kaçtı ha kaçacak ya da kendine bir şey yapacak beklentisi ile okuduğunuz bir kitabın keyfini doruklarda yaşıyorsunuz! Sebebi ise bütünüyle yazarın başarısı mı? Kötü hatta çok kötü olayları okuyarak keyif alınması! Sizce de garip değil mi? Hayır hayır bu yazımda yazar gibi sorular sorarak ona öykünmeye çalışmayacağım ya da şiirimsi öykümsü bir inceleme yazarak da bunu yapmayacağım yalnızca bırakacağım ve bu yazım türü ona özel kalacak…

    İşte böyle bir yazım ve yazar sizi bekliyor onu dost edinecek misiniz size kalmış, benden bu kadar.
  • Bildiğim, anımsadığım şu; karlı bir dağ başında buldum bir gün kendimi.
    Bir kazazede miydim?
    Yoksa bir sürgün mü
    Yoksa bir mahkum mu?
    öyleyse neydi suçum?
  • https://youtu.be/tLXS8yR0lGg

    Taştın yine deli gönül
    Sular gibi çağlar mısın
    Aktın yine kanlı yaşım
    Yollarımı bağlar mısın

    Nidem elim ermez yâre
    Bulunmaz derdime çare
    Oldum ilimden avare
    Beni bunda eğler misin

    Yavı kıldım ben yoldaşı
    Onulmaz bağrımın başı
    Gözlerimin kanlı yaşı
    Irmağ olup çağlar mısın

    Ben toprak oldum yolunda
    Sen aşırı gözetirsin
    Şu karşıma göğüs geren
    Taş bağırlı dağlar mısın

    Harami gibi yoluma
    Aykırı inen karlı dağ
    Ben yârimden ayrı düştüm
    Sen yolumu bağlar mısın

    Karlı dağların başında
    Salkım salkım olan bulut
    Saçın çözüp benim içün
    Yaşın yaşın ağlar mısın

    Esridi Yunus'un canı
    Yoldayım illerim kanı
    Yunus düşte gördü seni
    Sayru musun sağlar mısın

    Şiir - Yunus Emre