• 264 syf.
    ·8 günde·10/10 puan
    Zweig çok sevdiğimi bilmeyen kalmamıştır diye düşünüyorum. Anlatımı, betimlemeleri, seçtiği konuları ve başlı başına muhteşem dili kitaplarına hayran olmam için bir sebep. Ayrıca kısa novellalardan sonra uzun bir kitabını okumak bana büyük bir keyif verdi.
    Kitabın kalın olması gözünüzü korkutmasın, kitap 7 öyküden oluşmakta. Kitabında en sevdiğim öyküsüne karar veremedim ama Erika Ewald'ın Aşkı ve Zıt İkizler öykülerini çok beğendim.
    Öykülerinde birden çok farklı konu geçiyor. Aşk, yalnızlık, öfke, tutku, özlem,kıskançlık ve melankoli...
    Öykülerinde hüzünlü kahramanları melankoli havasında anlatıp konuyu yavaş ilerletmiştir. Ama buna rağmen sonları oldukça güzel bitti.
    Kitabi okuduğumda Zweig'in yine kalemine hayran kaldım. Karmaşık bir duygu yoğunluğu ile kitabı okuyorsunuz. Ben severek ve beğenerek okudum. Klasik seven herkese tavsiye ederim.
    Keyifli okumalar
  • 236 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10 puan
    Kitabı şuan bitirdim ve cidden kötü hissediyorum. Beni en çok Yusuf ‘un iç dünyası etkiledi. Özellikle verdiği kayıplara tepkisiz oluşu...
    Kitaptaki şu cümleler harbi daha da kötü hissettirdi;
    “Zaten, bir felakete sükun ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir.”
    Şuan çok karmaşık duygular içindeyim, kendimi cidden kitabın içindeymiş gibi hissediyorum...
  • 304 syf.
    ·3 günde·9/10 puan
    Karmaşık duygular içerisindeyim. Nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Uzun süredir tek solukta kitap okumamıştım. Son sayfalarını okurken sadece boşluğa bakmak istediğimden bahsetmiyorum bile.
    Kelebek koleksiyonu yapan bir memur. Aklındaki çılgınca fikirleri harekete geçirecek paraya sahip oluyor. Saplantılı olduğu sanat öğrencisi Miranda’yı kaçırmak için fırsat kolluyor. Ve kaçırıyor da. Hiç tanımadığı birisinden onu sevmesini bekliyor, korkunç.
    Esir alınma sürecini iki gözden de aktarıyor bize kitap. İki karakterin de davranışlarını ve ruh hallerini daha net bir biçimde görmemizi sağlıyor. Miranda’nın gözünden bakılan kısımda yaşadığı duruma karşı uyguladığı yolları ve pes etmeden savaştığını görüyoruz. Bu kısmı okurken maruz kaldığı duruma olan sinirinizin artması kaçınılmaz bir durum.
    Ona Shakespeare’in Fırtına adlı oyunundaki canavar figürü olan Caliban’ın ismini veriyor. Yer yer bu oyuna gönderme yapıldığından eseri daha önceden okumamış olduğuma üzüldüm. Kitabı okumadan önce bu eseri okuyanlar iki karakter arasındaki benzetmeden dolayı iki eserden de keyif alacaktır. Naçizane tavsiyem.
  • 424 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10 puan
    Yazarın okuduğum 2.kitabıydı. Daha önce Kadın – Erkek Beyni kitabını okumuştum. Dili akıcı ve sürükleyiciydi. Yazarın derdinin salt bir roman yazmak olmadığını hepimiz biliyoruz. Nörobilim uzmanı olan yazarımız bu bilim dalıyla ilgili teknik terimleri harmanlayarak bize bir roman yazmış. Sürükleyici bir romanın yanında bu terimleri bize öğretme, aşina olmamızı sağlamak istemiş diye düşünüyorum.

    Bu kitapla ilgili incelemeler arada bir gözüme çarpıyordu. Genelde kurgusunu ifade etmenin güç olduğunu fark etmiştim. Haklılar tabii. Teknik terimleri yorumlamak öyle kolay değil. Daha önce burada yine bir kitap yazarının stilini taklit ederek hikâye yazmıştım. #87928948
    Bu kitaba da aynı şekilde yaklaşarak acaba nörohikaye mi yazsam diye düşündüm. Çok zor bir işe giriştiğimin farkındayım. Sonuçta ben Nörobilim uzmanı falan değilim. Aslına bakarsanız fen bilimleri noktasında da acayip kötü sayılırım. Bu dezavantajlara rağmen yine de hikâye yazarak denemek istiyorum. Hikâye için değerlendirmelerinizi yazarken yapıcı eleştirilerde bulunursanız eksiklerimi görebilirim. Bu hikâyenin bir kurgu olduğunu ve içerisinde yer alacak teknik terimlerin yanlış da olabileceğini unutmayın. Yukarıda ifade ettiğim gibi ben uzman değilim. Bak şurada yanlış ifade etmişsin, doğrusu bu derseniz çok memnun olurum.

    Bu arada hikâye ne kadar uzun olur bilmiyorum. O yüzden çayınızı, çorbanızı yanınıza alın da öyle okuyun derim :D Nörohikaye girişimine :D başlıyorum.


    ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    “İrtifa kaybediyoruz Şekip.” dedi Muhittin.

    “Ne irtifası Muhittin?” dedi Şekip.

    “Şekip, 6 saattir uyuyorsun. Nerede olduğumuzu unuttun. Guatemala’ya görev için gidiyorduk. Hatırladın mı?” dedi Muhittin.

    “Hatırladım, hatırladım. 12 saat uçakla yolculuk yapmak tamamen saçmalık. Yıl 2025 ve biz halen kıtalar arası çok uzun süren seyahatler yapıyoruz. Devlet, ülkedeki Bilim insanlarına boşuna para veriyor. Teknoloji bu kadar ilerlemişken halen ışınlanmayı bulamadılar. Sadece teknoloji olarak uçakların kapasitesi artıyor. O kadar.” dedi Şekip.

    “Çok konuşma Şekip. İrtifa Kaybettiğimizi söyledim. Geç şu ikinci direksiyona.” dedi Muhittin.

    “6 saattir uyuduğumu söyledin. Hemen nasıl direksiyona geçebilirim? Eminim şu an beynimdeki nöronlar halay çekiyordur. Onları geri işlerinin başlarına getirmem için biraz beklemem gerekmez mi?” dedi Şekip.

    “Geç şu direksiyona artık. Çok narin çıktın. Nasıl özel time alındın anlamıyorum.” dedi Muhittin.

    Şekip, direksiyona geçti. Bir süre daha irtifa kaybettiler. Sonra uçak düzeldi ve rotaya uygun bir şekilde ilerlemeye devam ettiler.

    “Benim anlamadığım şey Türkiye’den Guatemala’ya kadar Ahmet’i kaçıranlar hiç iz bırakmamış da Guatemala’da nasıl izlerine ulaşmışlar? Türkiye’den uçak ile çıkarken nasıl kimseye yakalanmamışlar?” dedi Şekip

    “Elimizde kesin bir bilgi yok ama büyük ihtimalle Türkiye’de Ahmet’in kaçırılmasına göz yuman, ön ayak olan büyük abiler var. Başka türlü ülkenin hava sahasından çıkarken adeta görünmez olup çıkamazsın. Guatemala’da da bir ajanımız var. Şans eseri de ajanımız, sızdığı örgütün üst düzey yetkililerini dinlerken Ahmet’in kaçırılmasına denk gelmiş. Sonra da hemen bizi haber vermiş.“ dedi Muhittin ve ardından ikisi de sustular. Ahmet’i kurtarmak için tam gaz Guatemala’ya gidiyorlardı.

    Ahmet, elleri, ayakları, ağzı ve gözleri bağlı bir şekilde bekliyordu. Saatlerdir odada yalnızdı. Yakınında duyabileceği en ufak bir ses belirtisi yoktu. Neden kaçırıldığını bilmiyordu. Bir gece İstanbul’daki özel laboratuvarından çıkmış, otonom aracına doğru ilerliyordu. Birden 4 kişi Ahmet’in etrafını sarmış ve aralarından birinin elinde bulunan nano teknolojiyle yapılmış silah ile bayıltılmıştı. Bu silahın özelliği ise karşısındaki kişiyi anında bayıltırken geçici bir amnezi etkisi bırakmasıydı.

    Amnezide, kişiler Alzheimer gibi ileri demans hastalıklarından farklı olarak kendi kimliklerini, motor ve dil becerilerini ya da mekân algılarını kaybetmezler; ancak geçmiş olayları hatırlama, yeni anı oluşturma ve yeni bilgileri öğrenmede problem yaşarlar. Amnezinin beynin Hipokampus bölümünü etkilediği düşünülmektedir. Çünkü yapılan son araştırmalara göre yeni anı – hafıza oluşumunun görevini Hipokampus üstlenmiştir. Bu silah da yeni anıların oluşmasını geçici olarak engellediği için Ahmet, nasıl kaçırıldığını, Guatemala’ya nasıl geldiğini, o depoda neden bağlı şekilde durduğunu hatırlamıyordu. En son hatırladığı şey arabasına doğru yürüdüğüydü.

    Kapı açıldı. İçeriye esmer, uzun boylu, kolları yara izleriyle dolu olan General Hugo girdi. General Hugo, telsizdeki kişiye bağırarak talimatlar yağdırırken Ahmet’e doğru geliyordu. Ahmet, kapının açılma ve General Hugo’nun sesini duymuş, kafasını kaldırıp sesin geldiği yere doğru bakmaya başlamıştı.

    Koca Generalin direkt olarak depoya gelip Ahmet ile ilgilenmesi dikkat çekici bir noktaydı. Çünkü Ahmet, ünlü bir Tıbbi Onkoloji uzmanıydı. Son yaptığı çalışmada vücutta bulunan kanserli hücreleri tedavi etmenin ve hasarlı dokuların onarılmasıyla ilgili önemli bir keşif yaptığını dünyaya duyurmuştu.

    Ahmet, bu keşfini ücretsiz olarak dünyaya yaymak istiyordu. Kanser ilaçları bu kadar pahalıyken Ahmet’in yaptığı bu keşif, insanlık için umut dolu ve mükemmel bir haberdi. Ahmet, bu davranışıyla çok fazla dikkat çekmiş, kimilerinin takdirini ve desteğini kazanırken kimilerinin de hedefi olmuş olmuş olabilirdi. Örneğin; kanser tedavisiyle ilgili geçici çözümler üretip, sadece umut satan ilaç firmalarını kızdırmış olabilir miydi?

    General Hugo, telsizdeki talimatları bitirdikten sonra Ahmet’in yanına geldi. Ahmet’in ağzındaki bantı açtı. Ahmet’in yanındaki masadan su dolu bardağı Ahmet’in ağzına dayadı, içmesini sağladı.

    “Neden burada olduğunu biliyor musun?” dedi Hugo.

    Ahmet, sesi duyuyor ama henüz konuşamıyordu. Saatlerdir bağlı olduğu için vücudu henüz sağlıklı olarak fonksiyonları yerine getiremiyordu.

    “Heyyy, sana diyorum. Beni duymuyor musun?” dedi Hugo ve bir süre bekledi.

    “Duyuyorum. Neredeyim ben? Neden beni bağladınız? Siz kimsiniz?” dedi Ahmet.

    “Benim adım Hugo. General Hugo. Koca generalin seninle direkt ilgileniyor olması sana garip gelmemeli. Gerçekten çok büyük kişilerin tekerine çomak soktun Ahmet. Seni bu yüzden kaçırttılar. Birazdan sana bazı sorular soracağım. Eğer istediğim şekilde yanıtlar verirsen sağ salim evine döneceksin. Ama istediğim şekilde yanıtlar vermezsen olacaklar hiç hoşuna gitmeyecek Ahmet.” Dedi Hugo.

    “Bahsettiğin büyük kişiler kim? Benden ne istiyorlar? Neredeyiz biz? Siz kimsiniz?” dedi Ahmet.

    “Soru soracak konumda değilsin. Anlat. Kanser için bulduğun keşfi anlat. Çalışmaları nerede saklıyorsun? Sen işten çıkıp arabana doğru giderken adamlarımdan bir grup içeri girmiş. Bırak çalışmaları, laboratuvarı bile bulamamışlar. Koca bir boş alan varmış. Söyle şimdi bana Ahmet. Çalışmaların nerede?” dedi Hugo.

    “Neden bahsettiğini bilmiyorum. Ne çalışması?” dedi Ahmet.

    “Ahmet, sana konuşmamızın başında istediğim yanıtları verirsen diyerek bir cümle kurdum. Hatırladın mı? Beni istemeyeceğim şeyler yapmaya zorlama. Çalışmaların nerede? Keşfi nerede saklıyorsun?” dedi Hugo.

    “Neden bahsettiğinizi bilmiyorum.” Dedi Ahmet

    Hugo, Ahmet’i kaçırtmadan önce araştırmış, kişiliğiyle ilgili detayları öğrenmişti. Onun çalışmalarına son derece bağlı olmasının yanında aynı zamanda tedavinin ücretsiz olmasını savunan bir felsefeye sahip olduğunu biliyordu. Bu yüzden Ahmet’in hemen çözülmeyeceğini de tahmin ediyordu. Bir iki denemeden sonra da bundan emin oldu. Ardından da Hugo, onu konuşturacak birkaç yöntemi düşünüp, uygulamaya başladı.

    Bu arada onlardan yalnızca 58 km uzaklıkta olan bir havaalanına bir uçak iniş yapıyordu.

    Muhittin ve Şekip kuleden izin aldıktan sonra uçağı alana indirdiler. Ardından da uçaktan indiler.

    “Bizi kim karşılayacak demiştin?” dedi Şekip

    “Sana uçaktayken bir ajanımızın olduğundan bahsetmiştim. Adı Şebnem. Yıllardır burada çeşitli görevlerde yer alıyor. Ülkenin birçok bölgesini ve gerek resmi gerek yerli dilini biliyor. Son derece eğitimlidir. Silah talimlerinde, bomba imha eğitimlerinde ve yakın dövüşte dereceleri vardır. Dosyasında bunlar ve katıldığı operasyonların detayları yazıyor. “ dedi Muhittin

    “Madem bu kadar özel bir ajanımız var. Biz neden Guatemala’ya geldik? Şebnem kurtarsaymış ya Ahmet’i.” Dedi Şekip
    “Çünkü Şebnem direkt olarak bize yardım etmeyecek. Başka görevi var. Bize yol gösterecek, Ahmet’in tutulduğu yere götürecek. Operasyonu sen ve ben yapacağız. Ahmet’i alacağız. Ardından tekrar buluşma noktasına geleceğiz. Şebnem bizi uçağa götürecek. Geri döneceğiz.” dedi Muhittin

    Muhittin, bir yandan Şekip ile konuşuyor bir yandan da yürüdükleri yolu gözlüyordu. Bir süre daha böyle ilerlediler ve Muhittin, güneş gözlüklü, esmer bir kadının onlara el salladığını gördü. Muhittin, kadına yaklaştıklarında dosyada son halinin resmini gördüğün için gelen kadının Şebnem olduğunu anladı. Ardından da Şebnem’in bulunduğu tarafa doğru yürüdüler.

    “Merhaba, hoş geldiniz. Vakit kaybetmeden sizi Ahmet’in bulunduğu yere götüreyim. Buraya yaklaşık 60 kilometre uzaklıkta bir depoda tutuluyor.” dedi Şebnem.

    Muhittin ve Şekip başlarını evet anlamında salladılar ve Şebnem’i izlemeye başladılar. Üçü beraber havaalanından çıktılar ve Şebnem’in arabasına gittiler. Arabaya bindikten sonra Şebnem Muhittin’e gidecekleri deponun ve deponun bulunduğu bahçenin bir planını verdi.

    “Şebnem, depoyu tahmini olarak kaç kişi koruyor? Etrafında tuzak, bomba, elektrikli tel vs var mı? Bununla ilgili bilgin var mı?” dedi Muhittin

    “Net bir bilgim yok. Uzaktan biraz keşif yaptım. Yüksekçe bir yerden izlediğim için depo içerisindeki pencerelerden tahmini olarak bir liste çıkardım. Depo bir bahçenin içerisinde bulunuyor. Bahçenin duvarları 3 metre ve üstünde dikenli teller var. 1 ön 1 arka kapı var. Kapıların önlerinde ikişer nöbetçi duruyor. Deponun bir kapısı var. Önünde yine 2 kişi var. Arka tarafta kapı olmasa da her ihtimale karşı nöbetçi dikmişler. İkinizden biri onları da indirmeli. Sonradan önünüze çıkma riskini alamazsınız. Depo da 2 katlı bir yer. Deponun içerisinde tahminime göre 10 veya 15 kişi daha var. Her katta kaç kişi durduğunu bilmiyorum. Dışarıdaki nöbetçilerin ellerinde ağır silahlar ve ani hareketler için ceplerinde taşıdıkları küçük tabancaları var. İçeridekilerin de ellerinde benzer silahların ya da daha fazlasının olduğunu düşünerek içeri girmelisiniz. Anladınız mı? Başka sorunuz var mı?” diye sordu Şebnem

    Hayır dedi Muhittin ve Şekip ile beraber plan yapmaya başladılar. Görevleri gerçekten zordu. Ahmet’i kurtarmaları tam anlamıyla insan ırkını kurtarmakla eş değerdi. Kanser için bulduğu tedavi tüm insanlığı ilgilendiriyordu. Kanserin ne denli tehlikeli ve ölümcül bir hastalık olduğunu hepimiz biliyoruz.

    Öncelikle belirtmek gerekir ki; kanser, çeşitli genetik ve çevresel faktörlerin etkisiyle, vücudun belirli bir bölgesindeki hücrelerin kontrolsüz ve sürekli çoğalmasıyla oluşan bir hastalıktır. Vücudun bağışıklık sistemi kanser hücreleriyle savaşta büyük rol oynar. Kanser nedeniyle hücreler hızla değişmeye başlar. Ahmet’in bulduğu tedavi yöntemi de 3 aşamalı bir işlem sonucunda kanseri tam anlamıyla yeniyor. İlk aşamada değişen kanser hücrelerinin çoğalmasını engelliyor. Hücrelerin etrafına kaba tabirle bir duvar örüyor. İkinci aşamada ise vücutta çoğalması engellenen kanser hücreleri ile savaşması için bağışıklığı arttırıyor. Son aşamada ise zaten mağlup durumda olan kanser hücreleri tamamen tedavi edilip, sağlıklı hale dönüyor. Tabii ki bu tedavinin işe yaraması için kanser çok erken tespit edilmelidir. İlerlemiş olan kanser dokularıyla savaşmak için bu tedavi henüz uygun değildir.

    “Beni anladın mı Şekip?” dedi Muhittin

    “Anladım. Hava kararırken içeri gireceğiz. Sen ön kapıdan girerken, ben de arka kapıdan gireceğim. Nöbetçileri indirip sana haber vereceğim.” dedi Şekip

    “Kulaklığını kontrol et. Çalışıyor mu?” dedi Muhittin

    Şekip kafasını evet anlamında salladı ve havanın kararmasını beklemeye başladılar. Operasyonun başarıyla sonuçlanması için en iyi ihtimalin içeriye hava kararırken girmeleri olduğunu biliyorlardı. Ama Ahmet içeride canıyla uğraşıyordu. Hepimiz biliyoruz ki aslında herkes yalnızdır. Aile, arkadaş, çevresel faktörler tamamen yanılsamadan ibarettir. Doğduğumuz andan itibaren biz sadece geçici olarak insanlar ile iletişim kurarız. Ancak zihnimizde baskın olan da yalnız olanda kendimizizdir. Ahmet de bunu çok acı bir tecrübeyle öğrenmek üzereydi.

    “Söyle. Çalışmaların nerede? Söyle yoksa üçüncü bir tırnağını sökeceğim.” dedi Hugo
    “Asla. Büyük abilerin insanlığın yanında birer hiçler. Onların tekerlerine çomak soktuğum için memnunum. Benim için insanlar birbirinden üstün değillerdir. Büyük abilerin bilim insanlarının sahibi değil sadece onlardan yardım isteyecekleri hastaları olabilirler. Onlar bile ihtiyaç duyduklarında tedaviden ücretsiz faydalanacaklar. Üzgünüm Hugo! Büyük abilerin, tüm sermayelerini başka yerlere aktarmak zorunda kalacak. Yeteri kadar insanlığın kanını emdiler. Artık gerçekten insan olmayı öğrenmeleri gerekiyor.” dedi Ahmet

    “Neden? Milyarlarca insan senden haberdar bile değil. Bu savaşı neden veriyorsun? Burada öldüğünde sadece haber sitelerinde alt yazı ile ismin geçecek. Belki şüpheli ölümün ile ilgili kısa süreli tartışmalar yürütecekler. O kadar. Sen sıradan bir insansın ve insanlık seni asla hatırlamayacak.” dedi Hugo

    “Ahmak herif, meselenin sadece ben olduğunu mu düşünüyorsun? Mesele insanlık. Mesele çözüm üretmek, fayda sağlamak. İnsanlar, avcılık – toplayıcılık yaptığı dönemden beri bir şekilde birbirlerinin hayatlarını kolaylaştırmak için çaba harcıyorlar. Bu çabaların meyvelerini tüm insanlık yiyor. Nesilden nesile yapılan icatlar, bulunan çözümler aktarılıyor. İnsanlık bu şekilde ayakta kalıyor ve kalmaya da devam edecek. Sen beni bugün öldürsen bile benim için sorun olmayacak. Ben olmasam bile başkaları bu tedaviyi dünyaya yayacak.” dedi Ahmet.

    “Ne saçmalıyorsun sen? Geberteceğim seni birazdan.” dedi Hugo ve Ahmet’in üçüncü tırnağını da kerpetenle çekti. Ahmet’in haykırışı deponun içerisinde yankılandı.

    “Duydun mu Muhittin?” dedi Şekip

    “Neyi? Ben bir şey duymadım ama acele etmeliyiz. Hızlan. Fransa’da yaptığımızı hatırlıyorsun değil mi? O taktiği kullanacağız” dedi Muhittin

    “Tamam” dedi Şekip ve operasyon başladı.

    Muhittin, ön kapıdaki nöbetçileri nasıl etkisiz hale getireceğini kafasında tasarlamaya başladı. Oldukça zor bir işin içerisine girmişlerdi. Sakinleşmeye ve daha keskin hareketler etmeye ihtiyacı vardı. Aklına adrenalin hapı yutmak geldi. Muhittin’in nöronları, yuttuğu adrenalin hapı yüzünden daha hızlı hareket etmeye başladı. Çünkü vücuttaki adrenalin veya başka bir ismiyle epinefrin, böbreküstü bezlerinin iç kısımları tarafından öz bölgede salgılanan bir hormondur. Doğada bu hormonun görevi, organizmayı acil harekete hazırlamaktır. Etkisini, nabzın atışı, kanın iç organlar ve deriden kaslara sevk edilmesi, karaciğerdeki glikojenin glikoza değişmesi ve böylelikle, acil bir enerji kaynağı sağlanması şeklinde gösterir. Heyecan ve korku durumunda adrenalin salgılanması artar. Kan damarlarını genişletir. Acı hissini azaltır. Göz büyümesiyle göze alınan ışık artar, daha net ve hızlı görüş sağlanır.

    Muhittin, onları gözlemlerken kör bir nokta keşfetti. Kapının üstündeki dönen ışıkların tam bir tur yapması 10 saniye sürmekteydi. 2 nöbetçi rutin hareketler yapıyordu. Soldaki nöbetçi sola doğru 10 adım atıyor ve kapının önüne tekrar dönüyordu. Sağdaki de aynı işlemi sağ tarafa doğru yapıyordu. İkisi de kendi tarafına dönüp yürümeye başladığında onları etkisiz hale getirmesi gerekiyordu. Susturucu kullanıp tabancayla ateş edemezdi. Çünkü birbirlerine çok yakındılar ve Muhittin’in ölümcül olmayan yerlere sıkma ihtimali vardı. Iskalarsa ya da dikkatlerini bir şekilde çekerse sorun olabilirdi. Ayrıca biri vurulup düştüğünde çıkan ses, öteki tarafından duyulursa o nöbetçi telaşlanıp silahına davranabilirdi. Muhittin, riski göze alamazdı. Mecburen bıçağını kullanacaktı.

    Muhittin, tepelerindeki ışığın istediği konuma gelmesini bekledi. Ardından hızla ama sessizce onlara doğru yaklaştı. Bıçağını hazırladı. Sağdaki nöbetçinin bacaklarının aşil tendonlarını kesti. Nöbetçi diz üstü düşerken bıçakla boğazını kesti. Sonra hemen arkasına dönüp, soldaki nöbetçinin sırtına bıçağı fırlattı. Sırtından yaralanan nöbetçi sarsılmaya başladı. Muhittin ona doğru koşup bıçağı sırtından çıkarıp şah damarına sapladı. Böylelikle iki nöbetçiyi de etkisiz hale getirmiş oldu. Ardından, onları yolun kenarına, karanlık bir yere taşıdı ve kapıdan içeri girdi.

    Muhittin, içeri girerken Şekip de içeri girdiğini Muhittin’in kulaklık aracılığıyla aktardı. İkisi de kendi tarafında bulunan adamları indirdikten sonra deponun giriş kapısında buluştular.

    “Ne durumdasın Şekip?” dedi Muhittin

    “Adamlar gerçekten çok güçlüler. İyi eğitim aldıkları çok belli. Beni biraz zorladılar.” dedi Şekip

    “Ağlamayacaksın değil mi? Gerçekten bazen narin olduğunu düşünüyorum. Nasıl seni aldılar? Yoksa torpille mi?” dedi Muhittin ve Şekip bu cevaptan sonra Muhittin’in omzuna sertçe vurdu.

    “Oyalanmamamız lazım. Ahmet’in ne durumda olduğunu bilmiyoruz. Çabuk olalım.” dedi Şekip
    Muhittin tamam anlamında kafasını sallayıp kapıyı yavaşça açacakken durdu ve Şekip’e döndü.

    “Yanlış yapıyoruz. Etraf çok sessiz ve bir tuzak olabilir. Kapıdan giremeyiz. Çabucak enseleniriz. Deponun planlarını çıkar. Başka bir giriş bulmalıyız.” dedi Muhittin.

    Şekip, planları çıkardı ve beraber planı incelemeye başladılar.

    “Çok kapısı varmış gibi durmuyor. İkinci katta birkaç oda var. Tek giriş burası görünüyor. Arka taraftan gelirken gözüne bir şey çarptı mı?” dedi Muhittin

    Şekip düşünmeye başladı ve çok sürmeden “Evet. Arka tarafta bir yangın merdiveni var. Ama yerden 3 metre kadar yüksekte. Muhtemelen aşağı çekmek gerekecek. Onu kullanabiliriz.” dedi

    “Deponun içerisinden dışarıya açılan bir kapının çıkışında olmalı. Ama planda böyle bir kapı yok. Emin misin?” dedi Muhittin

    “Eminim. Zaten başka şansımız da yok. Hadi arkaya gidelim.” dedi Şekip

    “Tamam. Çabuk gidelim.” dedi Muhittin ve hızla arka tarafa gittiler.

    Gerçekten de Şekip’in bahsettiği gibi bir yangın merdiveni vardı. Yanlarında ip olmadığı için Şekip Muhittin’in omzuna çıktı. Muhittin, Şekip’i omuzlarına aldığı için yere doğru çömelmişti. Şekip tamamen yerleşince Muhittin yerinde doğrulmaya başladı ve Şekip yangın merdivenine doğru uzandı. Elleriyle yangın merdivenini yakalayıp aşağı çekti ve önce Şekip sonra da Muhittin çabucak merdivene tırmandı. Düşündükleri gibi yukarıda bir kapı vardı. Kapının nereye açıldığını bilmiyorlardı ama başka şansları da yoktu. Birkaç saniye birbirlerine ne yapacağız anlamında baktıktan sonra Muhittin yavaşça kapıyı açtı ve içeri girdiler.

    Kapı teras gibi bir yere açıldı. Burası oldukça tozluydu. Demek ki uzun süredir buraya ayak basan olmamıştı. Deponun güncel planlarında buranın olmamasının sebebi de belki bu olabilirdi. Zaten kullanılmıyor diye düşünmüş olabilirler. Guatemalalılar da biraz garip sanırım. Yangın merdivenini niye kullanmayasın? Planlara koymamışlar. Bina yanarsa ayin falan mı yapıyorlar içeride? Ne yapıyorlar acaba?

    Muhittin ile Şekip içeri girerken tozu fark edip, ağız ve burunlarını kapattılar. Bir süre ellerini bir tür yelpaze gibi kullanarak ilerlediler. Ahmet, acaba deponun tam olarak neresindeydi? Sesini duymuşlardı ama bu yankı da yapıyor olabilirdi. Vakit daralıyordu. Korktukları başlarına gelmesin diye hemen hareket ederek etrafı kolaçan etmeye başladılar.

    “Daha ne kadar dayanacaksın? Konuşsana be adam. Lanet çalışmaların nerede?” dedi Hugo ve bir tokat daha attı Ahmet’in yüzüne. Gece boyu onu hırpalamıştı ama bir sonuç alamamıştı. Ahmet direnmeye devam ediyordu.

    Tokadı yedikten sonra kanı yere tüküren Ahmet, “Ellerin çok narin. Yapabileceğinin en iyisi bu mu? Nasıl asker oldun sen? Torpil mi yaptılar sana? Belki de bir zavallı olduğun için yalvarmışsındır seni orduya almaları için. Hugo, ne dersin?” dedi gülerek.

    Hugo, sinirlenip bir tokat daha attı ve artık sabrının sonuna geldiğini hissetti. Tırnaklarının çekilmesi işe yaramıyordu. Dayak atmak da Ahmet’in o sarsılmaz iradesini kırmıyordu. Hugo sinirle düşünmeye başladı.

    Sahi biz nasıl düşünüyorduk? Beynimiz bunu tam olarak nasıl yapıyordu?

    Beynimiz o kadar muazzam bir organ ki, müthiş bir denge ve çalışma prensibine sahip. Tüm düşüncelerimizin oluştuğu yer; benlik duygusunun farkında olunmasını sağlayan, insanı insan yapan, beynin en büyük bölümünü oluşturan ve aynı zamanda tüm parçalarını sarmalayan yapı serebrumdur(telensefelon). Bizi biz yapan bu sistemin temel yapı taşı, nöron ismi verilen beynin ana sinir hücreleridir ve bu yapılar embriyonik gelişimin 7. haftasında oluşmaya başlarlar. Hatta o kadar hızlı bir oluşum söz konusudur ki, saniyede yaklaşık 5000 nöron üretiminden bahsedilebilir. Algı, zekâ, akıl, mantık, düşünce gibi bilişsel fonksiyonların hepsi nöral aktivitenin sağladığı fonksiyonlardır ve nöronlar birbirleriyle elektro-kimyasal bir işlemle haberleşerek yeni bağlantılar oluştururlar. Tüm duygular, düşünceler, eylemler kısacası tüm aktivitelerimiz bir nörondan diğerine iletilen elektro-kimyasal sinyallerle meydana gelir. Yetişkin bir insan beyninde ortalama 100 milyar adet nöron bulunur.

    Her nöron; dendrit adı verilen uyarıcı sinyallerin alındığı bir giriş bölgesi ile uyarıları hücre gövdesinden alıp diğer hücrelere ileten çıkış bölgesi yani akson yapılarından oluşuyor. Nöronların temel görevi, beynin verdiği kararlara uygun biyo-elektrik sinyalleri dağıtmaktır. Uyarılan nöronlar şimşek çakması gibi bir hızla diğer nöronları uyararak karmaşık bir nöron ağı oluştururlar. Her nöronun akson ucu, elektrik kablolarındaki gibi miyelin kılıf adı verilen özel bir doku ile sarılarak izole edilmiş haldedir. Bu doku enerjinin iletim hızını arttırarak, düşünme ve öğrenme becerilerini geliştirir.

    Yeni bir şey öğrendiğimizde ve aslında bir şeylere “kafa yorduğumuzda” nöronlar arasında yeni bağlantılar oluşturmuş oluruz. Bu düşünsel olaylar sonucunda karmaşık nöron ağları oluşur. Bu bağlantılar arasındaki boşluğa ise sinaps adı verilir. Her nöron, ortalama olarak 1000 sinaps (sinir bağlantısı) oluşturur. Sinapsların sayısı ne kadar fazlaysa, verilerin işlenebilirliği o kadar fazla diyebiliriz. Beynimize saniyede yaklaşık 400 milyar bit bilgi girer; ne kadar çok sinaps, o kadar çok bilgi işlemek ve bu girdileri verimli bir şekilde değerlendirebilmek demektir. Ortalama bir beyin bu verilerin 2000 bit kadarını işleyebilir ve bilinçli zihin 5–9 bitlik bilgiyi ayırt edebilir. Bu duruma 7 ± 2 dikkat aralığı adı verilir ve dikkatimizi aynı anda birden fazla olaya vermeye çalıştığımızda aklımızın karışması bu yüzdendir. Bilişsel fonksiyonların karşılaştırılması aşamasında ise beynin büyüklüğü yani nöron sayısı değil, sinaps sayısı önemli kıstastır. Yani sinaps sayısı ile zekâ seviyeniz doğru orantılı diyebiliriz. Nöron sayısı azalmaz ama sinaps sayısı azalabilir. Zaman içinde aktif etmediğiniz verileri artık hatırlayamadığınızı görürsünüz. Beynimizde 100 milyar nöron olduğuna göre, toplamda 100.000.000.000.000 (100 trilyon) adet sinaps bulunur! Etkileyici, değil mi?

    Sinir sistemimizin nasıl çalıştığından bahsettiğimize göre gelelim şimdi düşünme işlemimize. Düşünce adını verdiğimiz kavramı, beyindeki hücrelere ulaşan elektro-kimyasal sinyallere verilen biyo-kimyasal tepkilerin tümü olarak açıklayabilmemiz mümkün. Yani düşündüğünüz şey, tamamen bunun için özelleşen hücrelerin meydana getirdiği beyinsel tepkimelerden oluşuyor. Beynimizde her gün ortalama 50.000–70.000 düşünce oluşur. Herhangi bir konu hakkında ne kadar çok düşünürsek, o konuyla alakalı özel nöron ağları güçleniyor ve her seferinde harcanan enerji daha da azalmış oluyor. Bu işlemlerden sonra düşünmüş oluyoruz.

    Hugo’nun beyni çözüm üretmek için düşünürken Muhittin ile Şekip onlara doğru gelmekteydiler.

    “Kaç kişi kaldı? Etrafta kimseyi görebiliyor musun? Yahu manyak herif sen niye gülüyorsun?” dedi Muhittin.

    “Görünürde kimse yok. Adamların hepsini sessizce indirdiğimiz iyi oldu. Bazen bıçak ile bazen susturucu taktığımız M4A1 ile hallettik. İlerideki koridorun sonunda bir kapı var. Muhtemelen Ahmet orada tutuluyor. Ha pardon, sen niye gülüyorum diye soruyorsun. Sabahtan beri pantolonun yırtık çatışıyorsun. Haberin yok. Ona gülüyorum” dedi Şekip

    “Ya ben senin derdini Şekip. Yürü bea adam. Ahmet ne durumda acaba diye düşünürken sen bana gülüyorsun” dedi Muhittin Şekip’i iterek ve koridorun sonundaki kapıya doğru ilerlemeye başladılar.

    “Birazdan uzuvlarını teker teker kesmeye başlayacağım. Çalışmalarının yerini söylemiyorsun ama o çalışmaların ortaya çıkmasına yardım eden uzuvlarından birazdan mahrum kalacaksın. Çok ironik değil mi? Seni kaçırtmadan önce araştırmıştım. Kişilik özelliklerinden tut da üniversitedeki etkinliklerine kadar kurcalamıştım. Direnişçi bir yapın olduğunu biliyordum. Ama yine de itiraf etmeliyim ki iyi dayandın. Karakterin bu kadar sağlam özelliklerle donatılmış olsa bile kimse bundan fazlasına dayanamaz. Kimlere güveniyorsun bilmiyorum ama kimse seni kurtarmaya gelmeyecek. Dünyanın öbür ucundayız.” dedi Hugo ve odanın içinde birden bir kahkaha koptu. Şüphesiz ki kahkahayı patlatan Ahmet’ti.

    “Oscar Wilde’nin çok güzel bir sözü vardır, bilir misin? ‘Hepimiz bir bataklıkta yaşıyoruz. Ama bazılarımız yıldızlara bakıyor.’ der Oscar Wilde. Şimdi söyle. Neden direnmekten vazgeçeyim? Nefes aldığım sürece umut vardır.” diye bağırdı Ahmet ve birkaç saniye içinde bulundukları odanın kapısı açıldı. Muhittin ile Şekip kapıdan içeri girdiler. Ardından da Muhittin tek bir atış ile Hugo’yu indirdi. Başarmışlardı. Ahmet artık kurtulmuştu.












    Dıtttt. Dıttttt. Dıtttt.

    “Kapat şu cihazları Recai. Muhittin, Şekip, ve Ahmet başardı. İstediğimiz verileri elde ettik. Guatemala Simülasyon’u amacına ulaştı. Beyinlerini gözlemlemek için onları bağladığımız cihazı da kapat. Kafalarına taktığımız elektrotları da sök.” dedi Bilal ve odadan çıktı. O çıktıktan sonra da Recai ondan istenenleri yaptı. Muhittin ile Şekip’i de uyandırdı. Recai onlara yiyecek ve içecek bir şeyler getirdi. Birkaç saattir simülasyondaydılar ve acıkmış olmalıydılar.

    “Beklediğimiz gibi duygu durum değişikliklerine göre beynimizde yer alan, duygusal hafıza ve tepkilerin oluşmasındaki birincil role sahip bölge olan Amigdalayı istediğimiz şekilde gözlemleyebildik. Niyetimiz deneklerin karşılaştıkları durumlar ile nasıl başa çıktıklarını öğrenmekti. Umut, korku, öfke vb duygularını gözlemlerken Amigdala’nın tepkilerini renklere göre cihaza aktarmaktı. Bugün bilim için muazzam bir şey başardık. Bu renkleri istediğimiz şekilde anlamlandırabilirsek gelecekte insanların duygu durumlarını kontrol etmeyi başarabiliriz.” dedi Bilal ve ses kayıt cihazını kapatıp koltuğuna yaslandı.

    ----------------------------------------------------------SON-------------------------------------------------------------------


    Yoruldunuz mu? Ben yazarken epey yoruldum :D Sonunu daha teknik terimler ile bağlayacaktım ama daha çok uzamasın diye uğraşmadım. Bazı kısımları o yüzden biraz oldu bittiye geldi. Farkındayım. Ayrıca yazarın hakkını vermek lazım. Bu teknik terimlerle hamur gibi oynayıp istediğin şekle sokup, kurgulamak çok zor iş. Az biraz fen bilimlerini bileydim daha çok şey yazardım :D

    Bu arada yazar isterse bir karakteri sandalyeye oturtup psikolojik tahviller yaparken vücudun o andaki hallerini onlarca, yüzlerce sayfa yazabilir. Onu fark ettim. Aklıma Oblomov kitabı geldi :D İvan Gonçarov’un sinirbilimden anladığını düşünsenize :D Oblomov’u anlatırken yüzlerce sayfa boyunca yerinden kalkmayan, odadan çıkmayan bir adamı teknik terimlerle de ifade ediyormuş yazar :D Muhtemelen kitabın sayfa sayısı 1500’e falan çıkardı :D Her neyse efendim. İkinci hikaye denememi de yapmış bulunuyorum. Yorumlarda beni eleştirmek için sıraya gireceğinizi umuyor ve yapıcı eleştirilerinizi bekliyorum. Atış serbest :D Sonuna kadar okuyabilen varsa harbi tebrik ederim. Çok uzun oldu. Bu arada kitabın okunmasını da elbette tavsiye ediyorum. Adamın yazım stilini taklit edip, övüp bir de kitabı mı tavsiye etmeyeceğim? :D İyi okumalar dilerim arkadaşlar.
  • 392 syf.
    ·6 günde·8/10 puan
    |𝘼ş𝙠-ı 𝙈𝙚𝙢𝙣𝙪|𝙃𝙖𝙡𝙞𝙩 𝙕𝙞𝙮𝙖 𝙐ş𝙖𝙠𝙡ı𝙜𝙞𝙡|

    İlk başta dizisini hiç izlemedim. Ama ikonik repliklerini biliyordum. Kitabını da görünce dedim neden okumayayım?

    Kitabın dili aslında çok karmaşık gibi görünse de değil. Çok akıcı bir şekilde ilerliyor olaylar. Eski kelimelerin kullanıldığı sayfaların altında hemen dipnot düşülmüş ve kitabın akışını bozmamış.

    Sadece iki şey hoşuma gitmedi. Bazı olaylar ve duygular çok betimlenerek tekrara düşmüş. O yüzden buraları okurken biraz sıkıldım. Gerçi oralar olmasa kitap bu kadar iyi olur muydu orası da tartışılır. İkinci olarak dizideki ikonik cümleler yok, göremedim. Mesela "Tabi siz anneleri tarafından size emanet edilen çocuklara her bakımdan yetersiz gördüğünüz bir kadının annelik etmesine şiddetle karşınız ama." cümlesinin bulunmasını çok isterdim. Bir de Bihter ana karakter ve sonunun daha da ayrıntılı işlenmesini isterdim. Bazı sahnelerin çok yetersiz işlendiğini düşünüyorum. Bihter'in sahnesi gibi. Gerçekten kadına haksızlık yapıldı.

    Sonuç olarak bence dizisini izleyenler kitabı izlemeyenler yine kitabı okumalı. Çünkü bir dizi ve kitap arasında o kadar farklılıklar oluyor ki... Anlatsam baya konu uzar o yüzden kısa kesiyorum. Yine de siz kitabına bir şans verin olur mu?

    Ayrıca eski kitap ağır olur diye düşünüyorsanız emin olun bu böyle bir kitap değil. Gerçekten akıyor ve ne ara ben bu sayfaya geldim diyorsunuz. Şimdi sizi alıntılarla başbaşa bırakabilirim.

    Bu iki kız onun gözünde birer rakip, onu böyle elinden ümitlerini ala ala öldürecek birer düşmandı.

    Yeniden kavga etmemiz için mutlak barışmamız gerekiyor.

    Aralarında her vakit halledilebilecek bir mesele, son verilecek bir kavga vardı.

    #birördekyorumu
  • 362 syf.
    ·12 günde·Beğendi·10/10 puan
    Merhabalar. Bu sefer gerçekten ne yazmalıyım ne söylemeliyim diye çok düşündüğüm bir kitabın yorumu ile karşınızdayım. Alper ve Sinem'in çok tatlı aşk serüveni ile başlayan Kitabımız, ilerleyen sayfalarda çok daha farklı yerlere gidiyor. Okurken - özelliklere ortalarda- ağlamama ramak kalan kısımlar oldu. Kitabı okurken iki karakterin gerçekten aşkını gördüm resmen. Ama şimdi ne desem spoiler olacakmış gibi hissediyorum.

    Olaylar aklıma geldikçe kötü oluyorum. Sanki ben yaşamışım gibi hissederek kendimden iğreniyorum. Bir kitap eğer bunu başarıyorsa gerçekten kaliteli bir yazarın kaleminden çıkmış demektir. Sizlere bu kitabı önermeyi çok istiyorum ama ondan evvel şu uyarımı yapacağım. Sanırım biraz spoiler olacak ama öyle büyük bir şey değil. Bu kitabı okuduktan sonra gerçek aşka inancınız kalmayabilir. Karşınızda ki kişiye hemen güvenmemeniz gerektiğini öğreneceksiniz.

    Bu satırları yazarken bile karakterlerin yaşadığı olaylar gözümde canlandı. Hem mutlu oluyorum hem hüzünleniyorum hem de değer miydi diyorum. Karmaşık duygular içerisine girdim. Ben çok sevdim ama bir daha okumam. Bunu kötü algılamayın, şuan bile etkisinden çıkabilmii değilim ikinci tekrar bana ağır gelir. Artık bu kitabın bende ki yeri çok farklı olacak ve şunu belirtmeliyim ki İlk defa bunu bir kitap için söylüyorum. Okuduğum en garip, en güzel ve kelimeler ile anlatılamayan bir kitap oldu.
    Sizlere önererek keyifli okumalar diliyorum
  • 120 syf.
    ·2 günde·8/10 puan
    Stefan Zweig 'ın bu güzel kitabı yedi öyküden oluşmaktadır. Benim favorim "Zıt İkizler" oldu. "Bir yüreğin çöküşü" ve "Karmaşık duygular" da diğer favorilerim..

    "Bir yüreği derinden sarsmak için, kader her zaman sıkı bir hazırlığa ve şiddetli bir darbe indirmeye gereksinim duymaz; onun dizginsiz biçim verme arzusunu asıl kışkırtan, sudan bir sebeple yıkım yaratmaktır. Biz insanlar, bu ilk hafif dokunuşa kendi kısıtlı lisanımızla sebep deriz ve önemsiz bir sebebi çoğu kez şaşkınlık içinde, yol açtığı muazzam sonuçlarla karşılaştırırız; fakat bir hastalığın teşhisin konmasından çok önce başlaması gibi, bir insanın kaderi de aynı şekilde, olaylar belirginleşip görülür hâle gelmeden önce işlemeye başlar. Kader her zaman, bir insanın bedenine dıştan dokunmadan çok önce zihninde de, bedeninde de, içten içe yönetimi ele almış olur. Kendinde olup biteni fark etmek demek, artık kendini savunmaya geçmek demektir ve çoğunlukla boşa giden bir çabadır bu." diye başlar bir yüreğin çöküşü hikayesi..

    " Her şey olması gerektiği gibi olmuştu; çünkü bazı insanlar dünyaya aşk için gelmezler, kavuşmanın acı verici mutluluklarını taşıyamayacak kadar zayıf oldukları için onlarda sadece beklentinin kutsal ürpertisi vardır."