1000Kitap Logosu

Karşı Sabah

832 syf.
·
Beğendi
·
8/10 puan
kitapta ölümler boldur ve bu ölümlerin görünüşte bir ilginçliği yoktur. hiçbir karakter idealize edilmez, ölümleri de öyle. ama az önce derste sözlüde öğretmenin kendisini ayağa kaldırmasından korktuğu için kıvranan hanno'nun günlük sıradan hayatı verilmişken hemen bir kaç sayfa sonra ölümünün mezarına yağan yağmurdan dem vurulmak yoluyla ilan edilmesi okuyucuyu biraz ters köşeye yatırıyor. öte yandan bir önceki bölümde dersteki sözlü krizini atlatırken özdeşleşme yaşayarak bağlanabileceğimiz hanno, ölümü ile üzüyor. mann bunu murad etmişse gayet iyi başarmış durumda. böylesi bir romanda ağlayabileceğimi hiç sanmazken hanno'nun ölümü iki gün boyunca her aklıma geldikçe ağlamama neden oldu. çünkü dersteki sözlüde hanno'ya bağlanmıştım. sanırım mann'ın başarısı da bu. mann romanda hiçbir karakteri korumuyor ve kayırmıyor. hayat nasılsa romanın kurgusu itibarıyla doğrudan onun aktarıcısı oluyor. olayları, karakterleri gözlemci gibi, geniş tasvirler, psikolojik çözümlemelerle derinlemesine verirken, duygularınızı kışkırtarak boşandıracak hiçbir klişe, acıma, idealleştirmeye başvurmadan kendi duygularınızı özgürce oluşturmanızı sağlıyor. olaylar ve karakterlerle doğrudan karşı karşıyayken yazarın sunduğu alaycı mizahtan keyif almak da olayların, karakterlerin davranışlarının birbiriyle ilintisinde saklı. hanno'ya üzüntüm beni etkilendiğinden hep onu yazdım oysa romanda geniş yer verilen hanno'nun babası thomas'ın debelendiği ruhsal bunalımlar esnasında yaşadığı bir aydınlanma anının ertesi sabah yerle yeksan oluşunun mizahi olarak verilişi bence yazarın varoluşçu çizgisinin en belirgin olduğu kısım.
Buddenbrooklar
8.6/10
· 740 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
2
Kıymetli Kardeşlerim; Anlatmak istediğim, ileri tarihlere not düşeceğim çok önemli bir mesele var. Fakat bunun öncesinde bir misal vermek istiyorum. Farzedin ki azılı bir düşmanınız var. Öyle biri ki bu, her ama her an keskin bir şekilde karşınıza çıkıyor. Hatta beyninizde sürekli onun fısıltılarını duyar hale gelmişsiniz. Sabah akşam tehtidler alıyorsunuz. Sizin, evladlarınızın, ailenizin dehşet içinde ölmesi için çabalıyor. Sizi tamamen profesyonel bir şekilde hedefine almış, ve asla bıkmıyor, yılmıyor. Böyle bir durumdayken geceleri rahat uyuyabilecek olan var mı? Ya da umarsızca önüne geleni yiyebilecek olan? Ona her gelene güvenebilecek olan? Asla dediğinizi duyar gibiyim.. Asla.. Tedbirimizi alır; icabında sokağa çıkmaz, kimsenin getirdiğini yemez, kimseye itibar etmeyiz diyoruz değil mi? Oysa biz doğduğumuz andan itibaren bu vasfettiğimden daha beter bir düşmana sahip değil miyiz? Sırf gözümüz görmüyor diye mi bu gaflet? Ne buyruluyor Araf Suresinde? -Bana, insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.. -Haydi, sen mühlet verilenlerdensin! Ve.. (İnsanoğlu ve iblise hitaben) -Birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin! Buyurmadı mı Rabbimiz her kelamı hak olan kitabımızda? Ümmet olarak unuttuğumuz sahne, unuttuğumuz ayetler.. Biz insanoğlu olarak en ama en azılı düşmanımız olan ŞEYTANI UNUTTUK! Onun kıyamete kadar and içtiğini, damarlarımızda kan gibi akacağını, bir an bile vazgeçmeyeceğini.. Sanki bu şeytan sadece namazda vesvese veren, gece tırnak kesince gelen, Ramazanlarda bağlanan öyle kendi halinde dolaşan bir varlık.. Bize ilk ve en keskin tuzağı "Kendini unutturması" olmuştur ne yazık ki.. Her devrin kendine göre imtihanları vardır. Ve insanoğlunun baş düşmanı her devre göre giyinmiş, o devrin şartlarına göre sahne almıştır.. Nisa Suresinde Şeytanın şöyle bir yemini geçmektedir; "...Kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler!!!" Bu sözler 1000 sene önce "dişleri inceltmek" olarak algılanıyordu. Sonra "dövme yaptırmak" olarak algılandı. Cerrahinin gelişmesi ile "estetik ameliyatlar" ile burun, ağız, yüz değiştirmek olarak bildirildi. Fakat günümüzde insan genomunun incelenmesi ile "Dna değiştirmek" yani büsbütün insan fıtratından çıkıp, başka bir forma geçmek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bazı müfessirler bu ayet hakkında şu dehşet ifadeyi kullanmıştır. "MAHLUKU HALİK YERİNE KOYACAKLAR!" Yani yaratılmışları, yaratan gibi görecekler! Bugün karşımıza çıkan "mRna, crispr" gibi korkunç yöntemlere katolik kilisesi dahi "TANRICILIK OYNUYORLAR" diye karşı çıkıyorken, 58. Dozu bekleyen Müslümanlar kitaplarını ne derece anlamışlardır? Bugün "Benim para ile işim yok, ben Tanrının işini yapıyorum!" Diye o kıt aklınca kainata nizam vermeye çalışan ama özünde bozguncunun ta kendisi olan bu adamlara itibar edip, dünyayı bir bilinmeze sokanlar, büyük bir vebal almamış mıdır? Peki ya bu topluma ne olduğu belirsiz, sonucu belli olmayan, insanı insanlıktan çıkaracak bu teknolojileri bir şifaymış gibi sunan; canımızı, kanımızı, evladımızı, neslimizi emanet ettiğimiz doktorlar aslında "kendi ayaklarına sıktıklarını" anlamazlar mı? Bu ne fehimsizlik? Bu ne basiretsizlik.. Bakın tekrar ediyorum. Bugün bizi icabında "hain" ilan eden, yobazlar diye aşağılayan bu modern tıbbın sözde temsilcileri, şuan kendi ayaklarına sıkıyor; kendi sonlarını hazırlıyorlar. Modern tıbbın sonu geldi! Bu izahları yaptıktan sonra asıl meselemi yazıyorum; Lütfen kaydedin. "Demişti" denmesini asla istemiyorum ama "demişti" diyeceksiniz. Bir Müslüman olarak biliyoruz ki Adem Aleyhisselama her zerreyi öğretti Rabbimiz. Yani onlar yemek pişirmeyi, avlanmayı, ekip biçmeyi, okuyup yazmayı, dinlerini ve insana gerekli herşeyi biliyorlardı. Adem Aleyhisselamın elinde suhufları vardı sayfa sayfa.. Öyle karanlık maymundan evrilme çağlar yaşanmadı bize ilkokulda öğrettikleri gibi(!) Velhasıl Adem Aleyhisselam'dan beri süregelen bu dinin bir tıbbıda vardı. Kadim bilgilerle Lokman Hekimler nice hastalıkları tedavi ettiler. Nice bilgileri bizlere ilettiler. Ibn Sina, Fahreddin Razi gibi hekimleri şuan anlayacak kapasitesi dahi yok kimsenin. Elektrikler bir kesilse, ne profesörlükleri ne doktorlukları kalacak.. Makinalara endeksli bir tıp anlayışı.. Yemin ettikleri hipokrattan dahi çok uzak, köreltilmiş bu insanlar şuan bir piyonlar. Ve bu kirli eller aslında onları kullanarak son oyunlarını oynuyorlar. Nasıl ki modern makineler, cerrahi robotik aletler, sentetik ilaçlar keşfedilince kaynatılan söğütler, kekikler, merhemler, hacamatlar kötülendi cahilane görüldü ise, sıra modern tıp ve öğretilerine geldi. Bugün kendi kendilerine ürettikleri bu sahte virüs için çeşitli tedaviler denediler. Tarihi geçmiş, leblebi gibi yutulan ilaçlar.. Ne oldu? Aaa meğersem şuna şuna yol açıyormuş hadi tedavülden kaldıralım. E bunca insan? -PARDON! dedik ya kardeşim! Aaa meğersem o kadar hasta entübe edilmemeliymiş.. E ölenler? -PARDON! İşte bu kadar.. Fazlasıyla güven ve itibar kaybı yaşadılar. Ama yine de akıl nimetinden mahrum bir şekilde hala onların sözleriyle biyolojik sıvıları toplumlara zerk etmeye çalışmaktalar. Bu biyolojik iğneler neticesinde zaten şuan bile üzeri kapatılan bir çok ölüm ve yan etki yaşanmakta ama 2-3 seneye kadar insanlar başlarına gelenler karşısında çaresizce o iğneyi vuranların yakasına yapışacaklar. Zaten itibar kaybeden modern tıp ve doktorları işte o gün bizlere "komplocu" demenin bedelini çoook ağır ödeyecekler. Çünkü modern tıbbı bitirip; bugün öve öve bitiremediklerini hain ilan edip her birini bir köşeye atıp; nano, robotik, sibernetik tıbba geçecekler! Bakın diyecekler; Bir virüsü dahi izole edemedikleri gibi, hepinizi kobay ettiler. Yarınızı öldürdüler, her biriniz yan etkilerle boğuşuyorsunuz! -Gelin vatandaş, nano tıbba, sibernetik tıbba, ASIL ÖLÜMSÜZLÜK BURADA(!!!) Allah her birimizi yaratırken genlerimizi şifrelemiştir. Kodladığı sistemler vardır. Onlar bugün bedenlerimize zerk ettikleri sıvılar neticesinde hücre çekirdeğimize kadar girip bu sistemi bozmak istiyorlar. İstiyorlar ki şeytanın vaadi yerine gelsin!. Ne diye haykırıyordu? -Emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler!!! Genom projesi nedir bilmeden ahkam kesen, fetva verenler. Bu ayeti hiç mi indirmediniz dudaktan kalbe? Bilmez misiniz bugün Sibernetik tıp diye adını verdikleri bilim dalı insanlara "ölümsüzlük" vaad etmekte! Hiç mi Rasulullahın hadisleri, Allahın ayetleri ile bağdaştırmıyorsunuz şu başımıza gelenleri? Oysa hepsi bir bir bildirilmiş açık, net! İmam Buhari elleri ile yazmış o güzel Rasulun bildirisini; -Deccal ölüleri diriltecek! Bunu ne ile yapacaklar sanıyoruz biz? Durduk yere hiçbirşey gökten zembille inmeyecek ki herşey yavaş yavaş oluyor ve biz hepsine alışıyoruz! Yarın bu modern tıbbıda kadim öğretiler gibi kötüleyip rafa kaldıracaklar. Ve o gün vaadleri ölümsüzlük, hemen iyileşen hastalıklar, sürekli yenilenen ve hiç arızalanmayan sağlıklı organlar olacak. Ve artık zihinlerimiz, duygularımız, düşüncelerimiz, davranışlarımız tek bir elden kontrol altında olacak.. Bizde bunları "ama sağlıksa herşey mübah" fetvalarıyla birer birer kabul edeceğiz. Ondan sonra "alnında kafir yazdığını göre göre nasıl deccale tabii olunacak" hadisini izaha gerek kalacak mı sizce? Herşey bu dünyada bir dakika daha fazla kalabilmek için mi? Bizim mücadelemiz şahıslarla değil, milletlerle değil. Bizler ŞEYTANI unutmadık, yeminlerini unutmadık! Bizler 1400 yıl önce her namazda Deccalden Allaha sığınan bir Peygamberin ümmeti olarak Deccalizmin artık bağıra bağıra geldiği bu devirde en büyük tedbirleri almaya çalışan bir avuç insanız. Ve uyarıyoruz. Bu yoldan dönün, çünkü bu işin asıl hedefi sizlersiniz.. Modern tıp adı altında çalışan doktorlar, profesörlerdir. Sizi bizden evvel bitirecekler ama siz kitlenmiş bir şekilde hala onlara hizmet etmektesiniz. Bu kelamlarımı tarihe not olarak düşüyorum. Her biriniz kaydedin.. Selam ve dua ile. Allâh’ım! Cehennem azâbından, kabir azâbından, hayatın ve ölümün iptilâlarından ve Deccâl fitnesinin şerrinden Sana sığınırım!” (Müslim, Mesâcid, 128) Yağmur İbiç/22.09.2021
7
48 syf.
·
1 günde
·
9/10 puan
Kültür, sanat ve edebiyat dergisi İzdiham, 52. sayısıyla okurunu selamladı. “Hepimiz ölecek yaştayız” mottosuyla elli ikinci kez yayımlanan dergide birbirinden farklı konular ve isimler yer alıyor. Ön kapağına toplumsal bir sorunu taşıyan İzdiham, gelir-gider tablosunu paylaştığı görsele “Grafikere Haciz Geldi” notunu ekledi. Derginin kapağı, okurlarına geçmiş sayılardaki “Grafikerimiz Aşık Olduğu İçin Kapak Yapamadık” notunu hatırlatsa da artan maliyetler karşısında okurlarına ve edebiyatseverlere karşı şeffaf davranma yolunu tercih eden İzdiham, büyük takdir topladı. Yeni sayının arka kapağında ise Maksim Gorki ve ona ait bir pasaj var. Yeni sayıda Özer TURAN, Feride ÇİÇEKOĞLU, Mücahit GÜNDOĞDU, Gökhan ÖZCAN, Halil ECER, Erhan İDİZ, Tuğba KARADEMİR, Ali AYÇİL, Muammer YAVAŞ, Bülent PARLAK, Seda Nur BİLİCİ, Saadet YAZGIÇ, Serdar AYDIN, Sulhi CEYLAN, Yağız YILMAZ, Neslihan HASPOLAT, Faruk SARIKAVAK, Yasin KARA, Beyza ŞEN, Atakan YAVUZ, Ahmet Enis GÜRCAN, Cüneyt GÖNEN, Emine ŞİMŞEK, Şeyda KAZEZ, Mustafa TOPRAK, H. Demet AKAN, Çiğdem YAZICI ve İzdiham Okurları, Hüseyin HAKAN, Dilek KARTAL ve Maksim GORKİ yer alıyor. Özer Turan, klasikleşen İzdiham Maarif Takvimi’ni hazırladı. Çiçero, Yusuf Has Hacip, Sartre, Sorrentino ve diğer birçok isimden alıntılara yer veren Turan, geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılan Seza Karakoç ve Ş. Teoman Duralı’yı da unutmadı. Günlere anlamlar biçen İzdiham Maarif Takvimi’ni merakla okuyacaksınız. Uçurtmayı Vurmasınlar başlıklı metniyle bir durum anlatısı kaleme alan Feride ÇİÇEKOĞLU, herkesin içindeki bam teline dokunuyor. İnci’yi nerede görsek tanıyacağımız bir hatıranın merkezine yerleştirip soruyor: “Kuşlar tutsak yaşayamazlarmış. Ya çocuklar, İnci?” Aşina olduğumuz bazı değerlerin arka planını araştıran Mücahit GÜNDOĞDU, kültürümüzün yapı taşlarından Nasrettin Hoca’yı yazdı. Geleneğimizde bir efsane olarak kuşaklar boyu aktarılan Nasrettin Hoca ile gerçek hayatta yaşayıp yaşamadığı tam bir sır olan Nasrettin Hoca arasındaki bağlantıyı işleyen Gündoğdu, temel iki sonuca varıyor. Kültürel bir değer olarak var edilen Nasrettin Hoca, yaşamış olduğu varsayılan gerçek Nasrettin Hoca’dan daha değerlidir. Diğer yandan gerçekliğin araştırılması noktasında da öz değerleri işaret eden metinde ufuk açıcı birçok noktayı okuyabileceksiniz. Gökhan ÖZCAN, insanın zamanla olan imtihanında durduğu yeri sorguluyor. Yaşanmaya değer bir hayat ile farkına varılmadan harcanan bir ömrün ortasında sorulacak soruları, söylenecek sözleri yazıyor. “Bazıları için hayat,” diyor, “boş bir kale ve kaçırılacak sayısız gol pozisyonundan ibaret!” Halil ECER, ulaşılan her şeyin çabucak değersizleşmesinin ardındaki nedenleri kovaladığı metninde belirsizler üzerinden ilerledi. Ulaşabilme arzusuyla hareket eden insanın ulaştığı şeylere atfettiği değerleri aşındırdığını söyleyen Ecer için değerli olan şey, hâlâ elde edilemeyendir. Toplumun ve bireyin amaç-yönelimsel tutumunu ele alan metin son sayıda. Kelimelerin kökenbilimiyle ilgilenen ve ülkemizde büyük yankı uyandıran Etimoloji, Erhan İDİZ’in kalemiyle artık İzdiham’da. Kelimenin “yara” olduğunu öğreten, cebimizde kelimeler biriktirmeyi öğütleyen Etimoloji sayfasını İdiz, sizler için hazırladı. Tuğba KARADEMİR, insanın içine yuva kuran bazı hisleri elle tutulur kılmaya devam ediyor. Sevmek, çok sevmek, özlemek ve çok özlemek arasındaki dipsiz kuyudan sesleniyor Karademir. Gussa, unutmayı beceremese de unutulmayı dileyen herkes için yazıldı. Okuduğumuz kitapların arasında unutamadığımız, gıpta ile kıskançlık arasında bir yerde durup izlediğimiz niceleri vardır. Ali AYÇİL, iz bırakan dört kitaba özgün üslubuyla birer kısa mektup yazdı. “Keşke ben yazsaydım” dedirten yönlerini, kitapların yazarlarına birinci ağızdan ilan etti. Yeniçerilerin top mermileri gürültüleriyle kaldırıldığı vakayı yorumlayan Muammer YAVAŞ, lirik bir anlatımla bizi o günlere götürüyor. Ölümün göreve başlamadan önce son anlarına şahit tutuyor bizleri. Vak’a-i Hayriyye, günümüzden gerilere bakınca kapanan bir devrin üzerine söylenen okunaklı bir metin. Bülent PARLAK, sevginin bıraktığı burukluğu kursakta kalan bir hevesle anlattı. Şiirleriyle insanın içine bir gezinti yapan Parlak, “benim en güzel mesleğimdir seni sevmek” deyip bir bilinmeyeni ayaklarımızın altına seriyor. Psikolojik tahlilleriyle insan ve varoluşuna ışık tutan Seda Nur BİLİCİ, var olabilmenin önkoşullarından olan “anlaşılma isteğini” Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabı üzerinden ele alıyor. Salinger’in kült eseri ve eserin kahramanı Holden’in toplumsal eleştiri aracı olarak kullandığı metodu merkeze alan Bilici, sanatın yalnızca acıdan doğmak zorunda olduğu algısına alternatif oluşturuyor. Ona göre sanat, insanın anlatmakla var olacağı bütün duyguların dışa vurumu ve tahammül edebilme yoludur. Saadet YAZGIÇ, filmlerinde oynadığı anne rolüyle hepimizin yüreğinde iz bırakan Adile Naşit hakkında etraflıca bir metin kaleme aldı. Okurken yer yer hüzünlendiren yer yer şaşırtan bilgilerle usta oyuncu Adile Naşit’i daha yakından tanıyacağız. Arabesk müziğinin göz önünde olmayan isimlerini titiz bir çalışmayla sayfasına taşıyan Serdar AYDIN, merkezin sansürüne rağmen kaybolmayan ve kendi “bağımsız” alanını oluşturan Lapsekili Tayfur’u yazdı. Kendi dünyasında en iyi bildiği işi yapıp aşkın bir halle şarkı söyleyen Lapsekili’nin merak uyandıran yaşam öyküsü Serdar Aydın’ın anlatımıyla İzdiham dergide. Sulhi CEYLAN, on beş maddelik metinlerine kitap okumamak için gerekçelerle devam ediyor. Yer yer bütün kalbimizle katıldığımız sebepleriyle Ceylan, bir bakıma doğru ve nitelikli okumanın kazandıracaklarını da ortaya çıkarmış oluyor. Röportajlarıyla hoş bir iz bırakan Yağız YILMAZ, Yeşilçam’ın dev isimlerinden Fatma GİRİK’le konuştu. Sinemayla iç içe geçen yıllarından güncel hayata dair fikirlerine kadar hemen her şeyi samimi bir şekilde paylaşan Fatma Girik’le yapılan röportajı tebessümle okuyacaksınız. Neslihan HASPOLAT, başkası ve başka amaçlar için yaşayıp tükettiğimiz hayatımızı anlattığı bir öyküyle son sayıda yer aldı. Her sabah yetişmesi gereken işinden dolayı anlık mutlulukları ıskalayan bir adamın kendisine söyleyeceği sözleri vardır ve bunun için bir an için durup kendisine kulak vermesi gerekir. Kendisine yabancı olan bizim, kendimizle tanışacağımız o anına dair değerli bir öykü. Açık bir yaradan oluk oluk akan özlemi bir de hiç bitmeyecek bekleyişle büyüten bir öykü kaleme aldı Faruk SARIKAVAK. Her aşkın öyle ya da böyle raylarda biteceği gerçeğini bir de sevilmediğini anlayan Hüseyin’den aktaran metinde karşılıksız aşkın olabilecek en masum, en saf ve fiyata endeksli halini bulacaksınız. Her şey bittiğinde bile yeniden başlamak için hâlâ geçerli sebeplerin olduğunu anlatan Yasin KARA, bir aynanın üzerinde “Kaybeden hesabı öder” notundan yola çıkarak bir anlatı yazdı. Meksika Sınırı’ndan bütün sokağa, oradan da dergiye ve sizlere ulaşan dünyanın en güzel yeniden başlama metinlerinden birisi. Eksik, kırık, yarım ve yıpranmış da olsa kalanlarla hâlâ güzel şeyler yapılabileceğine dair değerli bir anlatı. Türkçe’de ilk kez İzdiham’da yayımlanan çevirilerin altında imzası olan Beyza ŞEN, bu sayıda Albert Camus’un Franz Kafka ve yapıtlarını nasıl ele aldığını yazdı. Karşılaştırmalı ve tematik eleştirilerin odağına Kafka’nın alındığı bu ilk ve tek metin, İzdiham dergide okurlarını bekliyor. Atakan YAVUZ, Şifasız Bilgiler Ansiklopedisi’nde sevmenin bir seçme eylemi olduğunu; var olabilmenin ve varlığın; kötülüğün ipuçlarını kaleme aldı. Sevmek eyleminin kutsiyetini seçimle denkleştirip bir an soluklanarak yaşamın tadına varılacağını yazdı. Yavuz’a göre her ne olmasın istediysek onlar oluyor. Çıkış yolu yok, varsa da metindeki şifasız bilgilerde. Çizimleriyle özgün bir anlatım geliştiren Ahmet Enis GÜRCAN, Hilal-i Ahdar’ın, yani Yeşilay’ın kurucu Mazhar Osman’ı anlattı. Yüzbaşı Mazhar Osman’dan Ordinaryüs Profesör Mazhar Osman’a varan süreç, Gürcan’ın titiz çizimleri ve yalın anlatımıyla İzdiham dergide. Sinemanın asla sadece sinema olmadığını, sermayedarlar ve otoriteler elinde ideolojik bir aygıta dönüşebildiğini Cüneyt GÖNEN yazdı. Politik ve kültür algının yönlendirilmesi, değiştirilmesi ya da güçlendirilmesi için etkili bir araç olarak kullanılan sinemanın yakın tarihini ve sanat olmaktan çıktığı noktaları Cüneyt Gönen’in kaleminden okuyacaksınız. Düzyazının imkânlarıyla psikanalizin sınırlarını birleştiren Emine ŞİMŞEK, öz ve imaj arasındaki ilişkiyi Orhan’ın gıyabında yazdı. Sevginin bir yanılsama, aldanma sonucunda kutsanacak ve inanılacak şekle sokulmasının ardından kırılan aynalarla hakikatin başka türlü olmasını anlatan Şimşek, kırılan yanılsamanın ardından yeni bir hakikat inşa ediyor. “Son sözü gökyüzüne doğru fısıldadım.” diyor, “Hoşça kal Orhan.” Şeyda KAZEZ, yaşamı ve yazdıklarıyla sesi sıkça yankılanacak olan Nilgün Marmara’yı yazdı. Göçmen bir ailenin kızı olarak geldiği dünyadan, ruhunu zorlayan her şeye ve yaşamına bir pencere kenarında son vererek ayrılan Marmara’nın şiirleri ve yaşam öyküsü Kazez’in anlatımıyla İzdiham’da. Roman kahramanlarına yazdığı mektuplarla hepimiz adına bir sorgulamaya girişen Mustafa TOPRAK, Kırmızı Pazartesi’nden Santiago Nasar’a bir mektup yazdı. Faili bilinmeyen bir cinayete kurban giden Nasar’a ölüm ve yaşam arasında cereyan eden huzursuzlukları soran Toprak, kaçınılmaz bir son karşısında takınılanları sorguladı. Rüzgar kadar ölümün de hangi yöne savrulacağımıza karar verdiğini anlatan bu mektubu çok seveceksiniz. H. Demet AKAN, Vincent Van Gogh’a bir mektup yazdı. Bir başına ortada bırakılan Sien’e sahip çıkıp onunla evlenecek fedakârlığı gösterdiği için kardeşi dahil herkesten tepki toplan Van Gogh’a destek çıkan mektubu H. Demet Akan yazdı. İnsanlığın riyakarlığını, hesap gününü ciddiye almayan yaşantısını ve inançlarına zıt tutumlarını da eleştiren okunaklı bir mektup. Son sayıda İzdiham derginin okurları da yer aldı. Çiğdem YAZICI’nın derlediği sayfada, Instagram üzerinden yazılan küçürek öyküler bir araya geldi. Okurların zihninden damıtılan öyküleri keyifle okuyacaksınız. Ulaşılan her şeyin değersizleşmesi konusuna kandırılmanın hazzı üzerinden yaklaşan Hüseyin HAKAN, çağın her şeyi teşhir eden merakına karşı yarı örtülü olmanın vereceği hazzı yazdı. İnsanın en başından beri muhafaza ettiği örtülü olma durumunun günümüzdeki konumuyla birlikte ele alan Hakan, “Belki uzaklar şu taraftadır.” diyerek alternatif bir yön tayin ediyor. Derginin son metni, neredeyse kendinden önceki tüm metinlerin toplamı olacak duyarlılıkla yazılan “İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına.” Geçtiğim tuhaf yılın içinde olup biten kabuslara değinen Dilek KARTAL, bütün gücüyle iyi günlerin ileride olacağı algısına gerçekçi bir dille yaklaşıyor. Ezilen, gözden çıkarılan, sömürülen ve hayatı hiçe sayılanlar bu metinde sığınacak bir liman buluyor. Geriye kalan herkese de yerinde bir sitem, ölçülü bir öfke ve artık vaktiyle konuşulsun her şey temennisi. İzdiham dergisini gazete bayileri, D&R, Migros, Karfur, Kitapevleri, Mim Kahve ve İzdihambakkal.com’da bulabilirsiniz.
İzdiham Dergisi - Sayı 52
Okuyacaklarıma Ekle
1
9
Bayram namazı için camiye gelmiş bir müslüman, bayram sabahı vaiz veya hatibden, "bayramın mutluluğu, bayramdan bayrama camiye gelenler için değildir" hükmünü dinlerse, o sabah, içinde, vicdanının derinliklerinde hissettiği af ümidini kırdığı için bu cümleyi söyleyen din adamını sevmeyecektir. Hatta daha ileri giderek bir daha camiye gelmemeye bile karar verebilecektir. Böylesi bir hale sebebiyet veren din adamı şüphesiz vazife yaptığından, dine hizmet ettiğinden bahsetme hakkını kaybetmiştir. Oysaki, o kırıcı cümle yerine, faraza; "bayram müslümanların bayramıdır. Neş'esi, feyzi de onlara aittir. Biz de müslümanız. Bunu, şu anda camide toplanmamızla isbat etmekteyiz. Ancak bayramdan istifade derecesi her müslüman için bir değildir." şeklinde diğer İslami emirleri yerine getirenlerin daha çok yararlanacakları ifade edilecek olsa, herhalde, o sabah için camiye gelmiş olanlar da İslam'a, camiye, din adamına karşı içlerinde bir yakınlık, sıcaklık duyacaklardır. Bu duygular büyük bir ihtimalle o kişilerde, bayramdan ve İslam'dan tam yararlanma arzusu doğuracak, onu daha dindarca bir hayata sevk edecektir.
6
352 syf.
·
3 günde
·
7/10 puan
Bilincin ve muhalefetin yok edildiği bir ütopya! “Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkumdur. “ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK Savaş barıştır Özgürlük köleliktir Cahillik güçtür Kitabımız Winston adlı karakterimizin yaşadığı hayatı yaşatılmaya çalışılan hayatı sorgulamaya başlaması ile başlıyor. Tarihin ve bildiklerinizin sürekli değiştirildiğini düşünün bir sabah kalktığınızda 2+2=5 olmayabilir ve çevreniz asla öyle olmadığına inanmış aslında her zaman 2+2=5 olduğunu savunurlar hatta bir sabah 2+2= 4 olduğunda işe herkes zaten 2+2=4 dü her zaman diyebilirler. Sizin tanıdığınız insanların çoğu bir süre sonra hiç yaşamamış yada hiç var olmamış bile olabilirler. “2+2=4 olduğunu söyleyebilmek özgürlüktür. Düşünsenize sürekli sizi izleyen bir televizyon her yerde ve sürekli sizi izliyor ne kadar özgür olabilirsiniz. Bir iktidar düşünün onlarla aynı fikirde olsanız bile sadece açık sözlü olmanız bile ortadan kaybolmanıza sebeb olabilir. Halk o kadar bağımlı olmuş iktidara sürekli yalanlarına itiraz etmiyor vede sorgulamıyor ne derlerse ne isterlerse onu yapıyorlar özgürlüklerini hayatlarını çalsalar bile neden çünkü geçmişleri yok ve sürekli değişiyor değiştiğinden böyle olmadığından emin olduğu şeyleri unutup yeni dedikleri şeylere hemen inanıyorlar çikolata alım limiti 30 dan 20 düşürülüyor ve 2 hafta sonra bir duyuruda 20 ye yükselttiğini söylüyorlar ve halk bunun böyle olduğuna inanıyorlar kimse 30 dan 20 düşürüldüğünü ya hatırlamıyor yada hatırlamamaya çalışıyor. savaş kahramanları zamanında kahramanları yazan gazeteler değiştirilerek o kahramanlar hiç var olmamış o kahramanlar hiç var olmamış oluyorlardı kısacası iktidara karşı isen kim olursan ol ne yapmış olursan ol ölüyorsun. Öyle çok değiştiriliyorlar ki tarih bile bilinemiyor 1984 olduğunu zannediyor kahramanımız. “Parti gözlerinizle gördüğünüze, kulaklarınızla duyduğunuza inanmamanızı söylüyordu.” Halkta tam anlamı ile böyle yapıyordu halkın kısa özeti idi bu cümle teleekranda kim çıkıyor ne söylüyorsa ona inanıyor onun dediklerini yapıyordu. Winston sürekli olarak düşünce polisi olduğu siyah saçlı kız aslında ona aşık olan ve isminin julia olduğu anlaşılıyor ve kitabımız kesinlikle daha akıcı bir hal alıyor. Julia da partiye karşı kin besleyen biri fakat her genç gibi o da sadece baş kaldırışı kendi için yapıyor bir baskını önemsemiyor julia için baş kaldırış sexten ve kuralların çiğnemesinden geçiyordu ama partinin gökyüzü gibi değiştirilemez olduğuna inanıyordu o yüzden partinin egemenliğine başkaldırmak yerine yalnızca paçayı kurtarmaya çalışıyordu. Aslında partinin dünya görüşü onu hiç anlamayan insanlara çok kolay dayatabiliyordu. Kendilerinden istenen iğrençliği hiç bir zaman tam olarak kavrayamadıkları gibi toplamsal olaylarda pek umurlarında olmuyordu. Parti için kimsenin hiç bir önemi yoktu herkesi bi anda ortadan kaldırabiliyordu. Partinin en iyi yaptığı şeylerden biride insanı insan yapan tüm duyguların bir işe yaramadığını inandırmaktı. Kısacası parti için kimse bir önem arz etmiyor halkının onları hiç anlamamasına körü körüne inanmasına vede çocuklarını öyle yetiştirmesini istiyordu zaten çocukları ve aile kavramını sadece çocukların körü körüne partiye inanacağı ve yeri geldiğinde ailesini bile ihbar edebileceği kişilikler olarak yetiştiriyordu. Kardeşlik gerçek! Partinin uydurduğu bir yalan değil. Brien sonunda Winstona yanaşıyor ve kardeşliğe alıyordu julia ile birlikte. Julia ve Winston bu partinin değişmesi için her şeyi göze almışlardı Bile ama bunun kendi zamanlarında olmayacağını biliyordu. En azından Winston artık yalnız değildi. Winston kardeşliğin kitabına ulaşıyor ve okumaya başlıyor Cehalet güçtür Bu başlıkta ne olursa olsun ne adlar takılırsa takılsın dünya da üç sınıf insan vardır yüksek orta ve aşağı asla değişmeyen vede hep tekrardan ortaya çıkan bir olaydı. Savaş barıştır 3 bölümde ülkelerin sınırlarını ve asıl meseleyi anlıyoruz neden savaşların sürekli olduğunu savaşlar sürekli olmak zorundaydı çünkü halka boş vakit yaratılmamalıydı boş vakit yaratılsaydı halk bilinçlenecek ve okur yazar olup baş kaldıracak refaha erecekti ama üretim durmamalı idi bu zararlı idi çünkü üretim dursaydı her şey herkes için kötüye gideceğinden sürekli süren bir şavaş icat edildi üretilen şeylerin yarışı kullanılmadan hurdaya ayrılıyordu kısacası savaş halkın refaha erişmesini engelliyor sürekli çalışmasını sağlıyor vede boş vakit sağlamayarak halkın bilinçlenmesini engelliyor kısacası savaş gerekli idi 3 ülke içinde. Deney sadece savaş için kullanılıyor hatta deney diye bir şey bırakılmamıştı ortada halk için bilimin bir karşılığı bile yoktu. Sadece halkın düşünce özgürlüğünü daha ne kadar kısarız diye düşünüyordu. Bursa partinin yaptığı tüm şavaş deneylerini şuanki yaşadığımız dünyada da var olduğunu bilmek ürkütücü. Savaş iştenilen zihinsel ortamın korunmasını da sağlar ve yardımcı olur. “Savaşın amacı toprak ele geçirmek ya da toprak yitirmeyi önlemek değil, toplumun yapısının hiç değişmeden sürmesini sağlamaktır.” Savaşlar 3 büyük devletin toprakları arasında olmuyordu yazılı olmayan bir kurardı belli yerler var ve oradaki insan gücü için savaşılıyor sadece orada gerçek savaş diyebileceğim şeyler oluyordu. Cehalet güçtür Dünyada her zaman üç kesim vardır isimleri değişse bile hep aynıdır Yüksek orta ve aşağı sürekli olarak döngüye girmiş olan orta sınıf aşağı sınıfı kardeşlik eşitlik kavramı ile kandırarak yüksek kısımı devirip yerine geçer ve yıkılan yüksek kesimden yeni orta kesimler çıkar ve olaylar bir döngü içinde tekrarlanıp durur ama bu döngüde hiç bir yararı olmayan aşağı kısımdır. Asıl önemli olan ve asıl güçlü olan kısım çalışmakta ve ezilmekten bilinçlenemez ve her zaman aşağı kısım olarak kalır.(kimi vatandaşlarımız hala 12 saat gibi ağır süreler çalışıyor) Üç büyük devletin ideolojisi de bunlardan türemiştir. Bilinçli bir biçimde özgürsüzlügü vede bilinçşizligi sürekli kılmaya çalışıyor. Evet o brien düşünce polisi çıkıyor ve Winston ve juliayı en güvenli sandıkları yerde yakalıyordu ve türlü işkenceler yapıyordu ve sonunda kafasına kursunu yerken tek düşüncesi büyük biraderi sevdiği idi. İnsanları düşünceden ve bilimin ışığından uzak tutarak yapılan bir öngörüyü yaşadık kitapta insan için en önemli şey 2+2=4 diyebilmekti kuşkusuz insanın bunu demesi özgürce ne güzel şey! Bilinçsiz insanlar yaratırdı yaratılıyor koşulsuz şartsız gelip geçici iktidarlara inanılıyor ve onlara tapılıyor bir köle gibi çalıştırılıyor düşünmek için bile vakit bırakmıyorlar bize evet kitabdaki her şey şuanki dünyamızda yavaş yavaş oluyor gereksiz silahlanma yarışları bitmeyen savaşlar. İnsan aslında kendini de bir sorguluyor istemeden de olsa bu duruma bir şeye karşı yada geçmişte yaşamış birine karşı bunları hissettimi diyerek ve bence çoğumuz ne yazık ki hissetti bilinçsiz sevme kafamızda onun hatalarını çok gerilere atma gibi hatalara düştük bir insanın hatası söylenmeli belleğimizin gerilerine atılmamalı kesinlikle bir insana koşulsuz şartsız bağlanılmamalı herkes gibi onun da gelip geçici olduğu bilinmeli bu dünyada. Bir sözlük düşünün iktidarın istemedi şeylerin karşılığı kelime olarak bile yok e o zaman nasıl o şey varılabilir ki? Sözlükle ufkunuzu genişletmek değilde daraltmak isteniyordu. Kitapta nefret haftaları ve dakikaları oluyor düşünün ki siz nefret etmeseniz bile grup psikolojisi ile katılıyor ve nefretinizi hükümetin belirlemiş olduğu yeni yada sürekli düşmanınıza yanşıtıyorsunuz ve tüm nefretinizi ve kininizi orda harcıyorsunuz e o zaman hükümete ne kalacak? Büyük birader bizi izliyor evet herkes aslında sürekli olarak izlenmediğinin farkında ama ya o sıra beni izliyor psikoloji var oluyor o şekilde kısıtlamayı başarıyorlar teleekran ile. Kitap kesinlikle her şeyi içinde bulunduruyor kesinlikle okunulması gereken bir kitap.
1984
8.8/10
· 107,4bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
2
...
750 öğeden 16 ile 30 arasındakiler gösteriliyor.