• "Analar karşılıksız sever."
    "Meğer gerçek sevgi de buymuş."
  • 444 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    Eğer bir kitap onu bitirdikten bir ay sonra dahi ‘Beni inceleee.. analiz eeeet.. beni görmezlikten gelemezsin değil mi?’ diye kımıl kımıl kulağınıza sokuluyor, peşinizi bırakmıyor, kendini ille de yazdırtıyorsa o kitap olmuş-uçmuş-pişmiş bir kitaptır. Evet 'Divan’ın haykırışlarına karşı koyamadım. Boynu büyük durdu sanki yorumumu esirgeyince. ‘Sen’ dedi, ‘Benden bu denli lezzet, bilgi, hayat ve alan dersi aldıktan sonra beni nasıl bir köşeye itersin?’ ‘Ölürüm Allah yakanı bırakmam!’ ‘Borcunu öde.’ Haklıydı. Bu borcu ödemezsem rüyalarımdan çıkmayacaktı. Ki bu kitabın bu kadar kült olup çok az yorum alması da beni üzdü. İşte böyle böyle kanıma girdi veled..

    Öncelikle birazdan hafiften psikoloji kavramlarıyla da süslediğim yazımda kitaba önyargı ile yaklaşırsanız suçlusu benimdir, kitap değil. Affola. Zira kitap herkesi kucaklayan türden. Kitabın dili son derece açık ve anlaşılır. Evet yer yer alan terimleri geçiyor fakat kitabın dilinin çok ağır olduğuna dair bazı yorumlara epey bi gönül koydum. Salt bu alanı ilgilendiren değil, her kitap okuyucusunun keyif alacağı ve yaşamını gözden geçirteceği bir kitap. Zaten Nietzsche Ağladığında’yı okuyanlar Yalom’un her kesime hitap ettiğini bilir. Siz efenim bu yorumlara kulak asmayın. Kitabın bunun aksine çok sıcak bir dili var. Çevirisini başta yapay hatta acemice, komik bulduğum ama sonrasında bana kitabı ve olayın geçtiği yeri içimizdeymişçesine hissettirdiği için sevdim, benimsedim, içime aldım. Kabulümdür. Çevirmen yahut yayınevi bu yolu bilinçli tercih ettiyse eğer onları tebrik ediyorum. Amerikan futbolunu bizim holiganlara dönüştürerek kitabı ısıttırmayı başarmış çünkü böylece. Fakat yok eğer hiç böyle bir amaç gütmediyse çok garip bi çeviri. İnşaallahlar, ekmek çarpsınkiler, Allahın izni ileler… Daha neler neler. Hayır şaka değil. Üstelik bir iki yerde de değil kitap boyunca bu üslup kullanılıyor. Özellikle kumarbaz hastamız Shelly’nin konuştuğu kısımlar evlere şenlik. Bir iki örnek vermezsem gözüm açık gider: “ ‘Hey Doktor, nassın yav? Vay, n’aber kız Sheila’ diyerek garson kıza bir öpücük gönderdi ve ‘Bana da Doktorun yediğinden getir’ dedi”. “Hişşş, Doktor. Şu ‘Bay Merriman’ı bırakalım artık. Bu alemde sizi, bizi bırakacaksın. Racona uyacaksın. ‘Shelly’ ve ‘Marshal’ anlaştık mı?”. İşte böylece Shelly’i kadırgalı Nusret’e çeviren Özden Arıkan’a selam olsun!. Her ne olursa olsun sırf bu detaylar bile kitabı okurken gülümsetiyor insanı..

    Kitap temelde psikiyatr/terapist/psikolog/psikolojik danışman v.b. meslek erbapları için çok mühim bir konuyu ele alıyor. Birçok alan kitaplarında geçen sıkıcı, bazen çok katı bazen ise yer yer ucu açık, muğlak, netlik kazanmayan/kazanamayan ve biraz da yerden yere, kişiden kişiye, olaydan olaya şekil alan ‘Etik’ konusuna yer veriyor. Olayların tamamı ise bu pencerede keyifle, baymadan, asla uyutmadan; tersine heyecanlı, merak uyandıran, roman havasının hakkını veren bir eda ile çerçeveleniyor. Bu etik mevzusunun içinde Danışan(hasta) ile Danışman(terapist) arasında geçen para, cinsellik, seks, duygusal aktarım, mesafenin ölçüsü, yakınlığın sınırı v.s. bir çok konu var. Ki bunlar alanımızın “işin içine girince bakarız yeaa” diye kulak ardı ettiğimiz, hocalarımız salık verince pekte ciddiye almadığımız epey önemli mevzular. Mevzularmış. Çünkü bunu kitabı okuyunca fark ediyorsunuz. Danışan ve psikolojik danışman arasında ki yoğun duygu aktarımının onları ne boyutlara iteceğini ve olayları nereye taşıyacağını bin nasihat yerine bir musibetle tek tek hatta birazda ufaktan kafaya tokmakla dokunarak gösteriyor. Zaten kitap terapist Dr. Trotter’in hastasıyla girdiği cinsel ilişkinin Psikanaliz Enstitüsü tarafından yargılanmasıyla başlıyor. Sonrasında kahramanlar, hastasıyla yaşadığı cinsel,duygusal,maddi sorunlarla çıkmaza giriyor. Bazısı hasta ile girilen bu ilişki boyutunun zararlarından yakınırken bazısı bu yakınlaşmanın terapinin doğasında var olması gerektiği savını inatla sürdürüyor. Öyle ki hasta ile terapist arasındaki seans ücretlerini bile samimiyetsiz ve çıkarcı bulduğu hissine kapılıyor zaman zaman. Danışan ile Danışman arasındaki ilişkinin merdümperest ve agape(Yunan mitolojisinde 4 sevgi türünden biri. Karşılıksız, boyut aşmış sevgiye tekabül eder) şeklinde olması gerektiğini vurguluyor. Ve Yalom gerçek yaşamda yıllarca bu konulardan kaçan terapistleri, kahramanları vasıtası ile romanında açık yüreklilikle konuşturuyor.

    Kitabın ele aldığı bir diğer konu günümüz modern psikanalizi ile kurallara hala sıkı sıkıya tutunan eski dogma psikanalizi kıyaslaması. Terapistlerin de sıkı analizlerden geçme şartını benimseyen Dr. Marshal ile psikanalizin artık çağdaş psikanalize geçilmesi gerektiğini alttan alta veren öğrencisi Dr. Ernest'in fikirleri temsili olarak sürekli karşı karşıya geliyor. Carl Rogers’ın: “ psikoterapist yetiştirmekle vaktinizi boşa harcamayın, asıl mesele psikoterapist olabilecek adamı seçmektir.” Sözü daha en başta temel fikri veriyor. Ayrıca eski kalıp teknikler yerine terapistin her hasta için yeni bir terapi dili, hastaya özel spontan terapi tekniği geliştirilmesi gerektiği dile geliyor. Ve bunlar hastayla işbirliği içinde gelişirse süreçteki iyileştirme gücüne dönüşmesinin vurgusu yapılıyor. Özellikle de hasta–terapist ilişkisinin artık sahicilikten uzak olmaması ve terapistin terapötik ilişki namına terapi süresince kendini daha sık açması gerektiğini öne atıyor. Daha sonra bu kendini açmanın sınırlarından, ‘hastanın yararına olacaksa kendini aç’a geliyor konu. Ve kitapta bu ilişki ileri boyuta giderse başımıza ne belalar geliri gösteriyor.

    Yalom tüm kitaplarında varoluşçu düşünceyi habire oraya buraya serpiştirir. Temelde bir varoluşçu olduğundan bu kitabının da tümünde bu düşüncenin hakim olmasını beklerken bizi sürprizlerle donatıyor. Varoluşçuluğun yanında Freud, Jung ve Fromm’ un izlerini görüyoruz sık sık. Yalom Dr. Ernest’i adeta kendi sesinden konuşturuyor.Rüya analizleri bir hayli ön planda. Ayrıca Freud’un dogmatizmine zıt olan Jung’un mistitizmi, personaları, köken aile teorisi, mitleri havada cirit atıyor. “insanın hayatının ilk yıllarında yaşadıklarının onu böyle programlamış olması ne kadar ürkütücü.” diyip Fred’un psikosekseksüel kuramının determinizmine atıfta bunulurken; Bir yandan da “Başkalarının kişisel sorumluluklarını gasp etme. Bütün kainatı emziren bir meme olmaya heves etme. İnsanların büyümesini istiyorsan, kendi ana-babası olmayı öğrenmelerine yardım et” o kadar diyerekten Fromm’a sürüklüyor bizi. Muazzam. Ama tabiî ki varoşsal terapiden de mahrum bırakmıyor bizi. Sorumluluk, kişisel seçimler, özgürlük ve bunların getirisi götürüsü hakkında düşündürtüyor. Alın yazım böyle imişe tokat vuruyor. Özellikle Marshal’ın son sayfalarda kendisiyle, seçimleriyle, paraya ve hayatındakilere atfettiği değerlerle yüzleşmesi varoluşa tam bir el sallama. Bakmayınız böyle terimsel anlattığıma, tüm bunları günlük bir havayla sunuyor. Marshal’ın eşine karşı koyduğu mesafe ve cinsel isteksizliğin, eşinin -eşi Budist ve ikebana (Japon çiçek tasarımı) terapisine merak salmıştır- bir açıdan Jung’u, Rollo May’i yahut Freud’un yani aslında Marshal’ın mesleki görüşüne kim ters ise onu temsil ettiği hissine kapıldığından ötürü bunu bir hakaret olarak algılayıp kin beslediğini fark ettiği büyülü an…

    Son olarak kitabın dokunduğu diğer mesele ise terapistlerin de özünde insan oldukları. Ellerin de sihirli değneğin olmadığı. Olsa zaten kel kalmayacaklarını vurguluyor. Klasik düşünce terapistin daima kendine hakim, duygusunu ölçülü ve yerli yerinde hiç şaşmadan ifade eden, yaşamındaki tüm problemlerin üstesinden gelmiş ermiş kişiler olarak görür. Ama onlarında zaafları olduğu, hastalarına karşı duygusal oluşumlar hissedebilecekleri, pot kırabilecekleri, hatta sık sık kendi hayatları ile çıkmaza girdikleri, öyle ki terapistlerinde bir terapiste ihtiyaç duydukları çoğusunun aklına gelmiyor. ‘Yok ya sen Psikolojik danışmansın halledersin’e yumruk atıyor. Terapistin merhem olması için en önce kendisinin ilaç alması gerektiğini yüksek sesle fısıldıyor..
  • KADINDAN NOT-1
    Adam! Sen, seni seven bir kadını kaybettin. Ben senin için ölenlerden olmadım hiçbir zaman. Çünkü gerçek sevgi, birisi için ölmek ile değil, onun için yaşamakla ölçülür. Ben senin için yaşadım, hem de kendim için yaşamayı unutmadan. Bu ölçüyü bilir misin sen? Bilmezsin, bu yüzden ben sana anlatayım. Seni düşünmesi için önce kendini düşünmesi gerektiğini bilen bir kadındım ben. Yani, ben seni sadece kalbimle değil, aklımla da sevdim ve sen sadece kalbime değil, aklıma da ihanet ettin. Sana diyecek pek fazla cümlem kalmadı. Buna üzülmen gerektiğini biliyorsun değil mi? Çünkü sen, seni seven bir kalpten oldun. Sen benim en karşılıksız yanımdan kovuldun. Neyse...
  • Müslüm Baba ile evlatları arasındaki bağı hiçbir sosyoloji ve psikoloji teorisi açıklayamasa da gerçek basittir: Bu çıkarsız, karşılıksız sevgi, hayatta kaybedenlerin sevgisidir. Müslüm Gürses de mazisiyle, aldığı ağır darbelerle, kaybedenlerin piridir.
  • 496 syf.
    ·Beğendi·9/10
    #kitapyorumum
    #ZeynepSahra
    #Ayçöreği
    #ElmalıTurta
    #Renyayınları

    Muhteşem bir kitap serisi yorumuyla geldim. İki günde soluksuz okuyup bitirdiğim muhteşem bir seri. Yazarın kullandığı dilin sadeliği, etkileyiciliği muazzamdı. Her duyguda inişleri çıkışları yaşadım. Ben Sahra oldum. Yeri geldi güldüm yeri geldi etkilendim yeri geldi ağladım yeri geldi delirdim, şaşırdım kısacası her duyguyu yaşadım. Daha da önemlisi etrafımdaki herkesle birlikte yaşadım. Bazı yerlerde çığlık bile attım. Garip bakışlar gecikmedi değil tabii ki :) Kitabın konusu beni neden bu kadar etkiledi bilmiyorum ama Sahra'nın o kararsızlığı gerçek aşkı arayışı, Emir'in sempatikliği , Ahmet'in çekingenliği bütün karakterlerde ayrı bir samimiyet buldum.
    Konusuna gelince Sahra'nın kendini bildiğinden beri Ahmet'e olan hislerine yenik düşmesi ve evi bildiği yerden uzaklaşmasıyla ve Emir'le tanışmasıyla konu başlıyor. Sonrasında aşk, karşılıksız sevgi, küçük maceralar derken ikinci kitapla seri devam ediyor. Son kitapta Sahra'nın kimi seçtiğini görüyoruz. Başta üzülsem de yaptığı seçimin ne kadar doğru olduğunu finalde anlıyoruz.
    Seride her konudan bir farkındalık vardı sanki, cesaretin önemi vurgulanıyordu. En çokta aşkta korkaklığın yeri olmadığını çok iyi anlayanlar oldu. Sahra'nın farketmemesi beni çok sinirlendirdi bazen insan kendi yaşadığı şeyleri farketmez ya öyle bir şeydi sanırım
    Seride en etkilendiğim şey Romeo ve Juliet'ten çok fazla alıntı olmasıydı. Saf aşkı bu kadar masum işlemek muhteşem bir başarı, yazara bunun için teşekkürler
  • 368 syf.
    ·Beğendi·9/10
    #kitapyorumum
    #ZeynepSahra
    #Ayçöreği
    #ElmalıTurta
    #Renyayınları

    Muhteşem bir kitap serisi yorumuyla geldim. İki günde soluksuz okuyup bitirdiğim muhteşem bir seri. Yazarın kullandığı dilin sadeliği, etkileyiciliği muazzamdı. Her duyguda inişleri çıkışları yaşadım. Ben Sahra oldum. Yeri geldi güldüm yeri geldi etkilendim yeri geldi ağladım yeri geldi delirdim, şaşırdım kısacası her duyguyu yaşadım. Daha da önemlisi etrafımdaki herkesle birlikte yaşadım. Bazı yerlerde çığlık bile attım. Garip bakışlar gecikmedi değil tabii ki :) Kitabın konusu beni neden bu kadar etkiledi bilmiyorum ama Sahra'nın o kararsızlığı gerçek aşkı arayışı, Emir'in sempatikliği , Ahmet'in çekingenliği bütün karakterlerde ayrı bir samimiyet buldum.
    Konusuna gelince Sahra'nın kendini bildiğinden beri Ahmet'e olan hislerine yenik düşmesi ve evi bildiği yerden uzaklaşmasıyla ve Emir'le tanışmasıyla konu başlıyor. Sonrasında aşk, karşılıksız sevgi, küçük maceralar derken ikinci kitapla seri devam ediyor. Son kitapta Sahra'nın kimi seçtiğini görüyoruz. Başta üzülsem de yaptığı seçimin ne kadar doğru olduğunu finalde anlıyoruz.
    Seride her konudan bir farkındalık vardı sanki, cesaretin önemi vurgulanıyordu. En çokta aşkta korkaklığın yeri olmadığını çok iyi anlayanlar oldu. Sahra'nın farketmemesi beni çok sinirlendirdi bazen insan kendi yaşadığı şeyleri farketmez ya öyle bir şeydi sanırım
    Seride en etkilendiğim şey Romeo ve Juliet'ten çok fazla alıntı olmasıydı. Saf aşkı bu kadar masum işlemek muhteşem bir başarı, yazara bunun için teşekkürler
  • Karşılıksız sevgi, o kadar incitici ve aşağılayıcı bir ceza ki, bilinçsizce seni sevmediğimi kendime bile itiraf etmezdim. Sen de, ben de bunu asla öğrenmezdik. Karşılıksız sevgi cinayet demek olduğundan yüreğim bunu benden bile saklar, kimseyi öldürmeme izin vermezdi.