• Hayret etmek, pathos olarak felsefenin arkhe sidir.

    Yunanca arkhe sözcüğünü bütün anlamıyla anlamalıyız. O, birşeyin nereden başladığını dile getirir. Ama bu "nereden", ondan yola çıkılırken geride bırakılmaz, aksine arkhe, arkhein fiilinin dile getirdiği şeye, egemen şeye dönüşür. Hayret etme pathbs’u öyle basit olarak felsefenin başlangıcında durmaz, örneğin elleri yıkamanın cerrahi operasyondan önce olması gibi. Hayret etmek, felsefeyi taşır ve ona baştan sona egemendir.

    Aynı şeyi Aristoteles söyler (Met. A2, 982 b): dia gaz. to thaumezein hoi anthropoi kat nun kaiproton erxsanto philosophein. "Zira insanlar, hayret etmek içinden geçerek hem şimdi, hem de ilk olarak felsefenin egemen başlangıcına vardılar" (felsefi düşünmenin başladığı noktaya ve felsefi düşünmenin yol alışım baştan sona belirleyen şeye vardılar.)

    Platon ve Aristoteles’in burada sadece, hayret etmenin felsefi düşünmenin nedeni olduğunu saptadıklarım düşünmek; oldukça yüzeysel ve her şeyden önce Yunanca düşünmemek olurdu. Onlar bu düşüncede olmuş olsalardı, o zaman bu, şu demek olurdu: herhangi bir zaman insanlar hayret ettiler, yani varolana, varolanın varolmasına ve ne ise o olmasına hayret ettiler. Bu hayret tarafından harekete geçirilen insanlar, felsefi düşünmeye başladılar. Felsefe başladıktan sonra neden olarak hayret etme, fazlalık olur ve böylece ortadan yok olur. Sadece bir uyarıcı olduğundan dolayı, yok olabildi. Ancak: hayret teme, arkhe’dir: felsefenin her adımına baştan sona egemendir. Hayret etmek pathos’tur.

    Pathos’u genelde passion, tutku, duygu taşkınlığı diye çeviririz. Ama pathos, paskhein ile, acı çekme, tahammül etme, katlanma, taşıma, kendini bırakma, kendini tarafından duyumlandırılma ile bağ içindedir. Böylesi durumlarda pathos’u her seferinde iç-duyum hali olarak çevirmek riskli olur: iç duyum haliyle, duyum hali içinde olma ve bunun tarafından belirlenmiş olmayı kastediyoruz. Yine de bu çeviriye kalkışmak zorundayız, çünkü pathos’u yeniçağ-modern anlamda psikolojik olarak tasarlamaktan bizi yalnızca bu koruyabilir. Pathos’u iç - duyuru hali olarak anlarsak, ancak o zaman thaumezein’i, hayret etmeyi de daha iyi tanımlayabiliriz. Hayret sırasında kendimize tutunuruz (être en arrêt). Varolanın karşısında, onun varolması ve nasılsa öyle ve başka türlü olmaması karşısına adeta geri adım atarız. Hayret etme, varolanın varlığı karşısında geri adım atmayla son bulmaz, aksine o, bu geri adım ve kendine tutunma olarak aynı zamanda karşısında geri adım attığı şey tarafından ona doğru çekilir ve adeta tutsak alınır. Böylece hayret etmek, dispozisyondur, öyle ki varolanın varlığı, bu dis-pozisyon içinde ve onun için kendini açar. Hayret etmek, Yunanlı filozoflara varolanın varlığına uygun olarak konuşmayı sağlayan iç - duyum halidir.
  • 🥾 Jack London ile tanışmam Martin Eden ile olmuştu ve bu kitaba hayran kalmıştım. Demir Ökçe, yazarın okuduğum ikinci eseri oldu.
    🥾 Kitap 2600’lü yıllarda bulunan ve 1912-1932 yıllarını anlatan bir el yazmasını içeriyor. Bu el yazmasını yazan kişi Avis Everhard isimli bir kadın. Kitabı da onun ağzından okuyoruz.
    🥾 Avis, dünyadan bihaber kendi pembe dünyasında yaşarken evine gelen misafir Ernest Evenhard ile tanışır. Ernest oligarşinin hakim olduğu dönemde bir emekçidir. Sosyalizmi savunur. Emeğin sömürüldüğünü, hakların yenildiğini, haksızlıkların ve adaletsizliğin en üst seviyede olduğunu Avis’e ve çevresindekilere anlatır. Avis’in dünya görüşü değişirken okuyucuyu yani bizi de etkiler anlattıkları. Avis, Ernest’a aşık olur ve evlenirler. Oligarşiye karşı savaşlarını birlikte verirler.
    🥾 Büyük balık küçük balığı yer. En büyük balık ise büyük balığı yer. Büyük balık küçük balığı yerken bu durumdan çok hoşnuttur ve bu durumu savunur. En büyük balık onu yemeye geldiği zaman ise bu durumdan şikayet eder. Kitapta bu durum ekonomik olarak anlatılsa da insanlığın en büyük ayıbı gözler önüne serilir.
    🥾 Demir Ökçe ; distopya türünün güzel bir örneği gibi gözükse de iş hukuku, yönetim şekilleri ve ekonomi üzerine de oldukça faydalı bilgiler içeriyor.
    🥾 Son olarak çevirmene değinmek istiyorum. Martin Eden’ın da çevirmeni Levent Cinemre gerçekten çok başarılı bir çeviriye imza atmış. Kitap sanki Türkçe yazılmış. Ayrıca çeviri notlarıyla da okuma keyfini zirveye çıkarıyor.
    🥾 Jack London’a hayranlığım bir kat daha arttı. Yazarın diğer kitaplarını da en kısa sürede okumayı planlıyorum. Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • Konusu ilgimi çekmişti beklentim de büyük oldu. İlk kısımları çok çok iyi 1 günde okurum diye düşündürdü yarısına geldiğimde özellikle sonlara yaklaşırken saçmaladı ve aşırı basitleşti. O kadar okumuşken gereksiz ayrıntıları atlayarak sonunu okudum. Keşke başladığı gibi bitseymiş ya da uzatmak için çabalamasaymış yazarımız. Okuyun diyemem okumayın da diyemem puanımdan da belli olduğu gibi arada kaldım
  • Evinde tacize uğrayıp kaçan kız kardeşlerin hikayesini anlatan bir kitap.Kaçarken yanlarına aldıkları kıymetli mücevherin adı ise kitaba adını veren Gelinin Kolyesi.
  • Martin Eden, sevdiğim kitap karakterleri içinde kendine bir yer bulup kuruldu. En sevdiğim kitap karakteri Uğultulu Tepeler’in Hareton Earnshaw’u iken ikinci de Martin oldu. Peki nasıl bu kadar etkiledi beni Martin? Bir kere azmine, mücadelesine hayran kaldım. Martin öyle bir karakter ki günün yirmi dört saati kendisine yetmiyor, öyle yetmiyor ki uyumak için geçen süre boşa geçmiş diye düşünüyor. Uykusuz kalıyor, aç kalıyor, ama ideallerine, hayallerine kavuşmak için gayret etmeyi bırakmıyor. Onca emek verdiği iş beğenilmezken insanlar onu anlamazken yılmıyor.

    Bu incelemenin devamında SPOILER olacak. Çünkü herhangi bir ayrıntıya inmeden bu incelememi bitiremem. Uzun uzadıya konuşasım var Martin Eden hakkında. Dolayısıyla kitabı okumamış olanlar spoilerin bittiği kısıma kadar okumasınlar.


    Martin tüm azmini ve gayretini aslında idealize ettiği aşkına kavuşmak için gösterdi. Amacı yazar olmaktı, ama yazar olmayı da para kazanmak ve tanınmak, böylece de sınıf atlamak için istiyordu. Peki neden; Ruth’a kavuşmak için. Oysaki kitabın başından beri Ruth’un kendisi için doğru insan olmadığı konusunda söylendim durdum. Martin, Ruth için çevresindeki diğer insanlardan farklı biriydi. Dolayısıyla Ruth’un ilgisini cezbetmişti. Pek tabi Martin’in fiziksel görünümünün de hayli çekici olduğunu kitap boyunca okuyoruz. Fakat Ruth Martin’e aşık değildi, zaten aşık bir insan bu kadar çabuk, arkasına bile bakmadan ve karşısındakine kendini savunma hakkı vermeden terk edebilir miydi sevdiğini? Ruth, Martin’in sevgisini hak etmiyordu. Dolayısıyla Martin durumun farkına varıp Ruth’a ağzının payını verdiğinde içimin yağları eridi.
    Martin de Ruth’a aşık değildi, ama sadakati ve sevgisi su götürmez bir biçimde gerçekti. Yoksa Ruth gibi biri Martin’in görüşlerine uymuyordu. Ruth kendi dar kalıplarının içinde yaşayan, yeniliklere kapalı olan ve üniversite okumasına rağmen özgün düşünceleri olmayıp ne verilirse onu kabullenen biri. Martin bilgi ve yetenek bakımından kendisinin kat kat üstündeyken sırf sınıf farkı denen ayrılıktan ötürü zaman zaman onu ve eserlerini küçümseyen tavrı sinirimi bozdu. Hele bir kısımda Martin’in yazdıklarına burun kıvırıp “Biliyorsun ben edebiyat okudum. “ demesi vardı ki Ruth’un karşısına geçip bir ton ezici laf söyleme isteğiyle dolup taştı içim. Ruth, Martin’i hiç ama hiç hak etmiyordu. Martin de Ruth’un kendisine değil, herhangi birine aşık olma ve onun için didinme düşüncesini sevmişti bence. Kaldı ki bu durumu sonlarda dile getirse de kitabın ortalarında da bu durum anlaşılıyordu. Martin sık sık kendine, Ruth’un düşünceleri yanlış olsa da onu düşünceleri için değil Ruth olduğu için sevdiğini hatırlatmaya başlamıştı. Kısaca Ruth’u hiç sevmedim, hiç.

    Tekrar Martin’in mücadelesine değinecek olursam azmine hayran kaldım. Şuanda bana gereken de böyle bir azim ve çalışma isteği. O yüzden kitap o yönden de iyi geldi bana. Ama Martin’in gönderdiği her yazısı kendisine geri döndüğünde, “Sorun sende değil, onlarda, kimse seni anlamak istemiyor, değmezler. Yazılarını para kazanmak için değil içindekileri anlatmak ve büyük bir sanatçı olduğunu kanıtlamak için yaz. “ demek için kitabın içerisine girebilmek isterken Brissenden geldi de rahatladım. Brissenden, boşver dergileri, yazılarını yayınlatacak yayınevi bul dedikçe haklı diyip durdum içimden. Brissenden, Ruth’u beğenmeyip bunu dile getirdiğinde sonunda biri bunu Martin’e söyledi diye memnun oldum.
    Kitabın sonlarında Martin bütün yaşama sevincini kaybetmişken gidip silkmek istedim onu. Kendine gel, sen neleri başardın diyip canlandırmak istedim. Martin Joe’ya tahammül edemezken, Joe adına üzülürken buldum kendimi; silkin kendine gel Martin dedim. Al Lizzie’yi ve git buralardan dedim, olmadı. Peki ben bunları bu kadar içten nasıl dedim, çünkü karakterler çok ayrıntılı bir biçimde tasvir edilmiş. Sanki karakterleri tanıyormuşum gibi hissettim kitabın kapağını kapattığımda.

    SPOILER bitmiştir.

    Son zamanlarda ince, novella tarzı kitapları biraz daha sık okudum; dolayısıyla bu denli ayrıntılı, karakterlerin gelişimini süreç süreç okuyabildiğimiz ve karakterlerin psikolojilerini anlayabildiğimiz bir kitap okumak iyi geldi. Gerek karakterleri gerekse kurgusu ile çok beğendiğim bir kitap oldu. Kitabı okumadıysanız Martin Eden ile tanışmanızı tavsiye ederim. İyi okumalar…
  • Başka bir gece nöbeti, ikinci kat penceresinden Ruth'un görünüşü ile ödüllendirildi. Onun yalnızca başını ve omuzlarını gördü. Bir an için, kanı şaraba dönüştü ve damarlarında şakıdı.
  • “Uzun zaman önce,” diye yazmıştı şair Ovidius, İsa’dan biraz önce,
    Dünya... daha iyi şeyler sunardı - ekmeden ürün verirdi,
    Dalda meyve, meşe oyuğunda bal olurdu.
    Hiç kimse tarlaları sabanla deşmezdi
    Toprağı sınırlara bölmezdi hiç kimse
    Ve suları kürekle yarmazdı -
    Kıyı dünyanın sonuydu.
    Ah doğuştan zeki insan, buluşlarının kurbanı
    Öyle korkunç ki yaratıcılığın,
    Ne işe yarar şehirleri çevreleyen şu yüksek duvarlar
    Ve niye savaşmak için silahlar?

    Yaşı biraz büyük olanlar bilir ( liseliler üzgünüm ), 2012 görünürde olmasa da arka planda bütün dünya insanlarında düşünce anlamında kırılmanın olduğu enteresan bir yıl oldu. Haliyle yazım dünyası da bu kırılmadan nasibini aldı. 2012 öncesine baktığımızda The Secret - Sır tadında yeryüzünün en minnoşu sensin, işte karmanın işi gücü yok senin köpeğin olsun emret yapsın, sen şöyle mükemmelsin de böyle içindeki gücü keşfetmelisin diye diye milleti yürüyen kibir abidelerine çeviren kitaplarla dolmuştu ortalık. Hatta bu söylemler o kadar ele ayağa düştü ki, migrosa un almaya gittiğinizde hemen yan tarafında bu kitaplarla karşılaşabilirdiniz. Düşünsenize altın gününe kek yapmak için un almaya gittiğiniz marketten size hayatın sırrını vaad eden bir kitapla dönüyorsunuz. Düşünemediyseniz o korkunç döneme denk gelmeyen şanslı insanlardansınız demektir. Kendinizi alnınızdan öpebilirsiniz.

    2012 sonrasında ise Yuval Noah Harari 'nin Sapiens'i gibi '' Hayır arkadaşım sen öyle sana söylendiği gibi mükemmel, dünyanın merkezinde olan bir varlık değilsin. Gel beraber ta en başından bugüne kadar senin tarihinde bir yolculuk yapalım. Dünyayı nasıl mahvettiğini , kendi türün dahil ne kadar büyük katliamlar yaptığını, doğanın sana olan bütün cömertliğine karşılık ona nasıl ihanet ettiğini kendin gör. '' diyerek gerçekleri tokat gibi yüzümüze vuran kitaplar Secret'ların yerini almaya başladı. İlerlemenin Kısa Tarihi ise yayımlandığı tarih ve içeriği itibariyle kendi kulvarında fark atan harika bir kitap. Yirmiden fazla dile çevrilen 182 sayfalık bu konsantre kitapta Ronald Wright; insanlığın hikayesini Neandertal - Cro magnon katliamlarından itibaren anlatmaya başlayıp, sonrasında Sümerler, Mayalar, Mezopotamya, Roma, Mısır, Çin gibi kadim uygarlıkların da hikayesi ile harmanlayıp medeniyetin geldiği ve gitmekte olduğu yön üzerine zengin bir kritik sağlıyor okuyucusuna. İlerlemenin insan ırkı üzerindeki neredeyse algoritmik bir işleyişle tekrarlayan olumsuz yönlerini ve sonunda kendi kendisini tüketen ve fasit bir daire halini alan tarihini çarpıcı bir dille aktarıyor meraklılarına. Kısa ama ihtişamlı bu yolculukta, medeniyet dediğimiz kavramın aslında ne kadar kırılgan olduğuna antropolojik ve arkeolojik bulgular rehberliğinde şahitlik edeceğiz. Ve Ronald Wright 'ın özellikle Paskalya Adası, Sümerler, Mayalar ve Roma tarihi üzerinden yaptığı analizler ve düşünce örgüleri sayesinde medeniyetlerin şahlanışı ve çöküşü üzerinden kendi global medeniyetimiz nereye gidiyor sorusuna cevaplar bulacağız.

    Kitabın ilk bölümü olan Gauguin’in Soruları kısmında, çocuğunun ölümü sonrasında Gauguin’in çizdiği duvar resmine yazdığı; '' D’Où Venons Nous? Que Sommes Nous? Où Allons Nous? Nereden geliyoruz? Neyiz? Nereye gidiyoruz? '' sorularıyla insanoğlunun sefine-i zaman içerisindeki yolculuğunun nerede başladığı, ne olduğu ve geminin yönünün nereye doğru gittiği üzerine çıkarımlarda bulunulmaya çalışılıyor. Bu kısımda; Sümerler, Mayalar, Mezopotamya, Roma gibi her biri neredeyse 1000 yıl ayakta kalmış ve en sonunda doğayı tüketerek yıkılmış bu antik medeniyetlerin; ilerleme retoriğinin aklın ötesine geçirip, felakete sürükleyen içsel mantığına, baştan çıkarıcı tuzaklarına, vaad ettiği ütopyalara karşın sunduğu yıkımlara dair verdiği örnekler muazzam.

    İlerlemeye, teknolojiye, daha fazla güce, daha fazla zenginliğe olan doyumsuz istek bizleri bağımlı yapar. '' Maddi ilerleme ancak daha fazla ilerlemeyle çözülen -ya da çözülebilir gibi görünen- sorunlar yaratır. Tekrar etmekte yarar var: Burada sorun işin ölçüsündedir. Güçlü bir patlama yararlı olabilir, ancak daha güçlüsü dünyanın sonunu getirir. '' Biz şuan medeniyet olarak '' daha güçlü patlamanın '' dünyamızı yok edeceği şafağın arifesindeyiz. 1970 öncesinde dünya kaynaklarını yıllık ortalama yüzde kırk gibi bir oranla tüketirken, bugün bu oran yüzde yüzyirmibeşi bulmuş durumda. Yani aslında bugün yamyamca tükettiğimiz her şey yarından, çocuklarımızdan, torunlarımızdan gasp ederek tükettiğimiz dünyanın cesedinden parçalar. Bu tüketim çılgınlığını şuan dünyayı dev bir kanser hücresi gibi hunharca tüketen ülke USA üzerinden örneklemek istiyorum. Bir yerde şöyle bir istatistik okumuştum; USA nüfus olarak dünyanın yüzde beşini oluşturmasına rağmen, tek başına dünyadaki kaynakların yüzde otuzunu tüketiyor. Dünyanın geri kalan ülkeleri USA gibi dünyadaki kaynakları gasp edecek olsa kaynakların bize yetmesi için en az beş dünyaya daha ihtiyacımız olacaktı.

    Kılıç dişli kedinin avı tükendiğinde kedi de tükenmiş olacak ama bu gerçeğe kör hale gelmiş durumdayız. Cambridge Üniversitesi üyesi Martin Rees'in, 2003 tarihli Son Yüzyılımız (Our Final Century) adlı kitabında vardığı sonuçta belirttiği gibi avımızı yani kendimizi tüketmek üzere olduğumuzun farkına varmamız için elimizde çok çok kısıtlı bir zaman var sadece. (“Tüm uluslar mevcut teknoloji temelinde düşük riskli ve sürdürülebilir politikalar üretmedikleri sürece... mevcut uygarlığımızın içinde bulunduğumuz yüzyılın sonuna kadar... ayakta kalması ihtimali yüzde elliden daha azdır.” ) Üstelik bizim yıkılışımız ne Sümer'in, ne Paskalya'nın, ne Maya'nın, ne de Roma'nın yıkılışı gibi en fazla yarım milyonun etkilendiği bir çöküş olmayacak, çok daha küresel bir felaketten milyarca insan etkilenecek. ‘’ Bu anlamda böyle bir uygarlık doruk noktasına vardığında, ekolojiden talebi azami seviyeye çıktığında en istikrarsız halini alır. Yeni bir zenginlik ya da enerji kaynağı belirmedikçe, üretimi artırmanın ya da doğal dengesizliklere karşı koymanın yolu kalmaz. İleri gitmenin tek yolu doğadan ve insanlıktan yeni borçlar almaktır. ‘’


    İlerlemenin hızı korkunçtur. Eski devirlerde yaşayan insanların çoğu kültürel değişimin farkına varamıyordu. Çünkü dört beş nesil boyunca bile ilerlemenin hızı yeni emekleyen bir bebek hızındaydı. İlk yontulan çakmak taşı ve ilk eritilen demir arasında yaklaşık 3 milyon yıl varken, ilk eritilen demirle hidrojen bombası arasında geçen süre yalnızca 3000 yıldır. İlerlemedeki bu aritmetik artış yüzünden babanızla dedeniz arasındaki ilerleme farkı beş birim birimken, sizin ve çocuğunuzun arasındaki fark 25 birim olacaktır. İlerlemedeki bu devasa fark, yıkım ve çöküşte de aynı oranda fark oluşturur. ‘’ Uygarlıklar genelde ansızın çöker -İskambilden Kule etkisi-, çünkü ekolojiden talepleri en üst seviyeye çıktığında, doğadaki dalgalanmalara karşı savunmasız hale gelirler, iklim değişikliğinin yarattığı en acil tehlike, hava durumundaki ani değişimlerin ekinleri heba etmesi ve dünyanın yiyecek rezervlerinin ciddi biçimde zarar görmesidir. ‘’ Bugün tedbir aldığımızda belki on senede çözebileceğimiz sorunlar çocuklarımızın çözmesi için ertelenecek olursa çözülmesi ve geri dönüşü imkansız felaketlere döneceklerdir. İlerlemedeki aritmetik artış çözümsüzlükte de aynı oranda işler çünkü. Zaman insanı yutmak için ağzını sonuna kadar açmış bir gayya kuyusu. Bugün kuyunun ağzına yakınken çıkmak için çabalamazsak, yarın o kuyunun dibinden çıkmak belki de imkansız olacak.



    Başka bir yerde okuduğum bir istatistikle de bu üretim ve tüketim çılgınlığında yitirdiğimiz hayvan türlerini, bitki çeşitliliğini, tarımsal ürün çeşitliliğini ilerlemeye nasıl kurban ettiğimizi ve bu dünya pazarı denen bu yağmacı canavarın dişleri arasında nasıl öğüttüğümüzü anlatmak istiyorum. 1970 öncesinde var olan hayvan ve bitki türlerinin bugün yalnızca yüzde kırkı yaşıyor. Tarımda nitelik niceliğe kurban edildi. Daha çok üretimle daha fazla insanın karnı doydu ama bu insanların daha iyi yaşadığı veya nitelikli ve besleyici besinlerle beslediği anlamına gelmiyor.
    ‘’ İnsanoğlu geniş bir yabanıl gıda deposunu, bir avuç nişastalı besin uğruna -buğday, arpa, pirinç, patates, mısır- heba etmiştir. Biz bitkileri ehlileştirdikçe onlar da bizi ehlileştirmiştir. ‘’
    Bugün gıda krizine getirebildiğimiz bütün çözümler toprağa ve bitki çeşitliliğine büyük zararlar vermek pahasına da olsa melez tohumlama, gdo ve tarımsal ilaçlamadan ibaret. Bunun da teknik olarak kiri halı altına süpürmekten hiçbir farkı yok maalesef.



    Bizi bekleyen malum sonu tahmin etmek için Nostradamus olmaya gerek yok . Bunlar geleceğe yönelik kehanetler de değil zaten. Verilerin bize sunduğu önlemez gelecek tahminleri. Dünyadaki en büyük sorun terörmüş gibi kafamızı Yankilerin bize ürettiği yapay gündem kumullarına gömmüş durumdayız. Halbuki dünya üzerinde şuan şu satırları okuduğunuz dakikalarda yaşanan felaketlerin bize bas bas bağırarak anlatmaya çalıştığı üzere dünyanın yani insanlığın en büyük sorunu tüketim çılgınlığı ve adaletsiz dağılan gelirdir. Açlık, kıta ölçeğinde yaşanan bulaşıcı hastalıklar, iklim değişikliği, adaletsiz gelir dağılımı ile kıyaslandığında terörizm, dünyanın en küçük sorunlarından biridir. USA 'in 11 eylül sonrası dünyayı altüst ettiği saldırıda ölenlerin sayısı 3000 iken, dünyada kirli sular yüzünden her gün yirmi beş bin insan hayatını kaybediyor, her yıl yirmi milyon çocuk yetersiz beslenme yüzünden zeka özürlü doğuyor. Açlık ve eşitsizlik her saniye bizden binlerce can almaya devam ediyor. Bu korkunç distopyayı yıkmanın, bu sorunları aşmanın tek yolu kafamızı gömdüğümüz kumdan çıkarıp zor da olsa adaleti talep etmek. Birleşmiş Milletlerin 1998’de yaptığı bir çalışmaya göre dikkatli harcandığı takdirde 40 milyar dolar, dünyanın en yoksullarının temel ihtiyaçlarını, temiz su ve sağlık gereksinimlerini karşılamak için yeterli bir miktar. Bugün militarist dürtüler ve korku imparatorluğunun yarattığı yapay düşmanları, yel değirmenlerini alt etmek için ürettiğimiz, belki de hiç kullanmayacağımız bir silah projesi için harcanan miktardan kat kat az bir kaynakla dünyayı yeryüzü cennetine çevirebiliriz.


    Kur'an'da Mü'min suresinde şöyle bir ayet geçer; “Firavun: Haman! Benim için bir kule inşa et, dedi, Umarım ki böylece yükselebilir, göklere yol bulur da Mûsâ’nın Tanrısına ulaşırım. Gerçi ben onun yalancı olduğunu zannediyorum ya, (neyse!) İşte böylece, Firavun’un kötü gidişatı kendisine cazip göründü ve yoldan çıkarıldı. Sonuç itibariyle Firavunun hilesi ve düzeni de tamamen boşa çıktı.” şeklinde bir ayet geçer. İnsanın kibrine yenik düştüğü bu fasit daire hemen hemen bütün dinlerin ve öğretilerin insanı uyardığı bir tuzak. Kadim uygarlıklardan günümüze varıncaya kadar içimizden bir türlü söküp atamadığımız ellerimizle yaptıklarımıza tapma ve en sonunda ellerimizle ürettiklerimizin bizi tüketmesi durumu kitapta Paskalya Adası örneği üzerinden anlatılmış. Heykel, Kule, Saray, Plaza, Gökdelenler yapıp acizliğimizi ve fakirliğimizi bu kumdan kalelerdeki ihtişamla örtbas etme kültü, ideolojik bir hastalık, kendini yok eden bir delilik sanrısı. Kendimize hangi devirde hangi ismi verirsek verelim; Yahudi, Hristiyan, Deist, Müslüman, Budist, Ateist… İnsanlığın genelinin inandığı tek bir din var: Tüketim dini. Seks, yiyecek, zenginlik, iktidar, ayrıcalık gibi bizi cezp eden ibadetlerle dolu bu din, kapitalist ilerlemenin ana dayanağıdır. Ve bu yanıltıcı seraptan uyanmazsak eninde sonunda ellerimizle ürettiklerimiz bizim sonumuzu getirecek.
    “ Yıkım, tekrar geldiğinde, bu defa küresel olacak... Dünya uygarlığı bir bütün halinde yıkılacaktır.”


    Medeniyet, insanlığın son döneminde hızı katlanarak artan bir deneyim. Bu deneyimin özrü ise ilerlemeye mecbur olduğu gibi yol boyunca ilerleme tuzakları ile dolu olması. ‘’ Nehir kıyısında verimli bir arazi üstüne küçük bir köy kurmak iyi bir fikirdir. Ancak köy kente dönüştüğünde ve verimli toprağın sınırlarını aştığında kötü bir fikir haline gelir. Başlangıçta önlemek mümkünken, sonradan tedavi olanaksızlaşır. ‘’ Ama bütün bu korkunç deneyimlere rağmen uygarlık ve refah denenmeye değer bir deneyimdir. Yapmamız gereken bu deneyimin tehlikelerini sümen altı etmek yerine bunların farkına varıp gerekli tedbirleri almak.


    Paskalya adası deneyimini küresel ölçekte yaşamak zorunda değiliz. Çünkü bu sefer yıkım dünyamızı hedefliyor ve en azından şimdilik medeniyetimizi taşıyıp yeni bir hayat kurabileceğimiz bir başka dünyamız yok.
    ‘’ Uygarlık doğal sermaye kullanarak değil, ancak doğanın menfaatini gözeterek ayakta kalabilir. ‘’
    Ve bu reformlar kendimizden fedakarlık yaparak gerçekleştireceğimiz katlanmalara dayanmıyor. Doğayı, dünyamızı onun hayrı için değil kendimizin ve türümüzün uzun vadeli çıkarları için korumak zorundayız. Bu neslimize borçlu olduğumuz ahlaki bir sorumluluk. Ancak hepimizin şahit olduğu üzere kısa süreli, günü kurtaran çıkarlarımıza ve menfaatlerimize ters düştüğünden tüm bu gerçeklere kulağımızı tıkamakla yetiniyoruz. Şuan çoğumuz farkında olmasak da bu tüketim kültürünün ortaya çıkardığı sistem bir intihar makinesinden farksız.
    ‘’ Seyahatinin sonunda Wells’in Zaman Yolcusu uygarlığı, “sonunda kendi yaratıcılarını...kaçınılmaz olarak yok edecek budalaca bir yığma” olarak tanımlar. ‘’


    Bu uyanışın ve gidişatımızın vehametinin farkına varmak adına İlerlemenin Kısa Tarihi’ni dünyada yaşayıp da tüketici olan her bireye okutmak lazım. Uzun zaman için inceleme yapmaya dair bir planım yoktu. Ama kitabı o kadar etkileyici buldum ki sadece okudum diye işaretleyip geçmek istemedim. Lütfen ama lütfen bu kitabı sesli bir şekilde sokaklarda okuyun. Sohbetlerde konu olarak işleyin. Ve dünyamızı kurtarmak adına size düşeni yapın.


    NOT: Kitabın rehberliğinde yapılmış muhteşem bir belgeselden bahsetmek istiyorum size. Martin Scorsese'nin yapımcılığını üstlendiği, Stephen W. Hawking (toprağı bol olsun ) gibi bilim adamlarını ve Margaret Atwood gibi yazarları bir araya getiren, kitabın yazarı Ronald Wright ’ın da bulunduğu "Surviving Progress" isimli belgeseli de kitap sonrası izlemenizi tavsiye ederim.
    https://www.youtube.com/watch?v=fGyU6MEstjU

    Belgeselception notu:
    1- Yıkımı ve bu yıkımdan nasıl geri dönerizi görmek isteyenler için ‘’ Home ‘’ belgeselini de izlemenizi tavsiye ederim. Ekran başında geçireceğiniz en dolu dolu 1.5 saatiniz olacağını söyleyebilirim.
    https://www.youtube.com/watch?v=rurtJhnEkTE

    2- Why Poverty = Neden Yoksulluk Belgeseli - Fakirlerin Hikayesi
    https://www.youtube.com/watch?v=RTTf-spHvyY

    aLi | Cahil Bilge Notu:
    Story Of Stuff: https://www.youtube.com/watch?v=kz0h6VA4I-o
    'Yaşasın Alışveriş': https://www.youtube.com/watch?v=9sIw4TYNE88

    " SON IRMAK KURUDUĞUNDA, SON AĞAÇ KESİLDİĞİNDE, SON BALIK TUTULDUĞUNDA, BEYAZ ADAM PARANIN YENMEYECEK BİR ŞEY OLDUĞUNU ANLAYACAK! ''