• ''Korku ve tüketim toplumunun çılgınlıklarına katılma hırsının giydirdiği deli gömleğinden kurtulmak isteyenler, çok yeni bir tutum benimsemek zorunda değil. (...) Korkusuzca hepimizin sonuçta insan olduğunu, bu yıpranmış gezegene muhtaç bulunduğumuzu hatırlamak ve içimizde korku ve hırsa direnen sesi dinleyerek ruhumuzun şefkat, fantezi, sezgi ve duygudaşlık gibi değerlerini yeniden keşfetmek tamamıyla yeterli'' diye yazıyor psikolog Wolfgang Schmidbauer. Sayıca kalabalığız ve yalnızca birbirimize sahibiz. Herkese yetecek kadar zenginlik var. Zenginlerin yoksullara karşı sürdürdüğü savaşın paralı askerleri olmayalım, hep birlikte direnelim.
  • 18-24 yaş aralığındaki her beş Britanyalıdan biri işsiz. Prince's Trust tarafından yapılan bir incelemeye göre, bu genç yaşlarda yaşanan işsizliğin depresyon, aşağılık kompleksi, özgüven kaybı gibi duygusal sonuçları oluyor ve bunlar insanları intihar düşüncelerine kadar sürükleyebiliyor.
    Buna benzer taşkınlıkların meydana gelmesi için, birçok şeyin birikmiş olması gerekiyor. Büyük Britanya'daki tetikleyici neden polisin 29 yaşındaki siyahi aile babası Mark Duggan'ı vurması oldu. Siyahiler Büyük Britanya'da ayrımcılığa maruz kalıyor, özellikle gençler polisin baskısıyla karşılaşmakta. Almanya'da benzer bir durum beklenmiyor. Ancak aşağılanma ve dışlanma, şiddetin biçimleri ve karşı şiddetin oluşmasında büyük bir etkileri söz konusu. İnsanların değerli ve değersiz şeklinde bir ayrıma tabi tutulması früstrasyon ve agresyona yol açıyor ve Nöro-Biyolog Joachim Bauer'in Schmerzgrenze (Acı Sınırı) isimli kitabında gösterdiği gibi acı sınırına dayanıyor. Bu sınırın ötesinde hiçbir empati yok. Dışlanma yalnızca bireyi değil, tüm toplumu tahrip ediyor.
  • Korku suskun; aşağılanma ise saldırgan yapar.
  • Piyasa ekonomisinin buz gibi mantığı, insanı insan yapan tüm değerleri öldürmüyor mu? Ruhu, fanteziyi, özlemi, rüyaları, iç huzuru, hüznü, adalet duygusunu, şefkati... Rekabeti hayatın her alanına taşıyan serbest piyasa öncelikleri birlikteliğimizi zehirledi, herkesi birbirinin korkak rakibine dönüştürdü ve herkesi birbirine karşı savaşa tutuşturdu. Korku ve çaresizlik bir toplumun temelini oluşturamaz, bunlar bireyin gelişmesini engelliyor ve dayanışma, empati ve güven duygusunu yok ediyor. Piyasa savunucularının dayanışma düşüncesinin her türlü kırıntısını ''işe yaramaz bir hayırseverlik'' olarak defetmesine, ''politik kusursuzluk'' diye aşağılamasına ve her türlü toplumsal eşitlik fikrini, sanki kapitalizm demokrasi anlamına geliyormuşçasına, komünist ''tektipçilik'' olarak mahkum etmesine şaşmamak gerek. Oysa tam da Çin'in çok övülen ekonomik büyümesi kapitalizmin demokrasiye hiç ihtiyacı olmadığını gösteriyor. İngiliz bilim insanları Kate Picket ve Richard Wilson, Eşitlik Mutluluktur: Neden Adil Toplumlar Herkes İçin Daha İyidir? kitabında konuyla ilgili tüm araştırmaları bir araya getirdi. İnkar edilemez sonuç: Eşitsizlik mutsuz, hasta ve saldırgan yapıyor. Buna karşın kapitalizm savunucuları, toplumun serbest rekabetten dünyanın herhangi bir yerinde ve herhangi bir şekilde yarar sağladığının kanıtını bulmakla yükümlüdür.
    Bize bankaların ''sistem için önemli'' olduğu anlatıldı. Fakat açlık ve ölüm anlamına gelen gıda maddeleriyle bile spekülasyon yapılmasına izin veren bu sistem, nasıl bir sistem? Yoksullara yardım etmeyip onları kendi kaderlerinin ''girişimcisi'' yapan bir sistem mi? Zenginlere kurban, yoksullara ise fail olarak bakıldığı bir sistem mi? Dünyadaki tüm insanların holding karlarının kölesi haline getirildiği bir sistem mi? Böylesi bir sistem bizim için önemli olabilir mi?
    Her akşam ana haberlerde borsa raporları okunup kumarhane kapitalizminin yeni kazanımları kutsanırken, ekonominin bizim için çok karmaşık olduğu ima ediliyor. Ekonomi, gerçekten de bu kadar karmaşık mı? Dünya ekonomik sisteminin yoksulları giderek daha fazla yoksullaştırdığını ve zenginleri gün geçtikçe daha fazla zenginleştirdiğini anlamak bu kadar zor mu?
    Bize ''There is no altenative'' (Başka seçenek yok!) deniliyor. Fakat azınlığın yararına ve büyük çoğunluğun zararına olan bugünkü yapı gerçekten de seçeneksiz mi? Bu sistem, bu dünyada birlikte yaşayabileceğimiz tem imkanı mı oluşturuyor?
    Sistem savunucularının bu gibi durumlarda hep duymak istediği bir ''çözüm''ü elbette burada ortaya koyamam. Zaten tek bir çözüm söz konusu değil, pek çok çözüme yol açan birçok fikir var. Örneğin gıda maddeleriyle spekülasyon yapmak gibi bazı yüz karası olgulara bugünden yarına son verilebilir. Üçüncü dünyanın borçlarının silinmesi ve zenginliklerin yukarıdan aşağıya doğru yeni bir dağılımının yapılması da çok çabuk karara bağlanabilir, büyük bir ihtimalle bağlanacak da zaten, tarihte pek çok böylesi örnek var. Yoksul ülkelerde, insanları kendi ihtiyaçlarını üretebilecek duruma getiren tarım reformları; koşulsuz bir temel gelir; bölgesel para birimleri; toprak, su, enerji, gıda ve diğer kaynakların ortak mal olarak sağlanması; özel holdingler yerine kooperatifler -bunun gibi pek çok allternatif mevcut. Bunların, insan ve kaynakların sömürülmesine dayanan alışıldık ekonomik büyüme fikriyle hiçbir ilgisi yok. Bunlar birliktelik ve bağımsızlıkla ilgili. Bir çözüme varabilmek için, bu yolların tartışılması gerek. Attac mottosu doğrultusunda başka bir dünyanın mümkün olduğunu yalnızca arzu etmek yetmez; buna inanmalıyız da. Ekonominin elitlerinin ise tek bir inancı var: Özelleştirme, deregülasyon ve sosyal giderleri kısma, yani ''serbest piyasanın üçlemesi'' (Naomi Klein)
  • Gerçekten de mikro kredilerin bir sonucu, borçlu insanların topraklarında kalıp kendilerine yetecek kadar tarımsal üretim yapmak yerine iş aramak için şehirlere göçmesi olarak görülüyor. Topraklarında kalmamalarının bir nedeni de, bir çoğunun toprağını satmak zorunda kalması. Şimdi artık her şeyi para ödeyerek satın almak zorundalar. Kendi ihtiyaçları için sebze ve pirinç yetiştiremeyen ve hayvancılık yapamayan insanlar, zaten çok sınırlı olan gelirlerinin en az yarısını gıda malzemeleri için harcamak zorunda kalıyor. Hem de gıda fiyatlarının bir günden öbürüne iki katına çıkabildiği bir ülkede. Ekonomik büyümenin Bangladeş'te, insanların kendisine yetecek kadar tarımsal üretim yapmasını giderek yok etmesi Yunus'u herhalde pek ilgilendirmiyor. ''2005 yılında kırsal kesimdeki tarım dışı faaliyetler en önemli gelir kaynağı olarak tarımsal faaliyetlerin yerini aldı ve gayri safi milli hasılanın yüzde 50'si artık hizmet sektöründe elde ediliyor'' diye yazıyor Yunus övgüyle.
  • Tahsildarlar kadınları her şeylerini satmaya zorlamakla kalmayıp, onlara fahişelik ve hırsızlık ''tavsiye''sinde bulundu. Çaresiz kadınlara intihar iması bile yapıldı; çünkü ölümle birlikte kredi de yok sayılıyor.
  • Shahida Begum'a geri dönecek olursak, 15 yıl sonra Grameen Bank'ın başka bir çalışanı gelmiş ve Shahida'dan 6.000 taka talep etmiş. Elinde herhangi bir makbuz olmadığı için, Shahida borcu olmadığını kanıtlayamamış. Adam hakaretler yağdırmış ve Shahida'yı yalancılıkla suçlamış. ''Adamlar her gün evime geliyor ve gece yarısına kadar kalıyorlardı. Evimi yıkmak tehdidinde bulundular.''
    ''Müşteriler bankaya gelmek zorunda değil, banka müşterilerin ayağına gidiyor.'' Tipik bir Yunus cümlesi! Bu kelimelerin arkasında ne denli acımasız bir gerçeğin bulunduğunu bilmeyenler için kulağa hoş gelebilir. Sonunda Shahida 6.000 takayı yeni bir kredi olarak kabul etmek zorunda kalmış; şimdi bu miktarı geri ödemek için üç yıl vakti varmış. ''Kendimi dolandırılmış hissediyorum'' diyor Shahida.