• 400 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    HANGİ RUH HALİNDE OKUNMALI
    - Kitabı bir ölümden etkilendiğiniz sırada okumak sizi büyüleyecektir.
    KİMLERE HEDİYE EDİLMELİ
    - Okuma kültürü zayıf olanlara
    - Fotoğrafçılığa merak duyanlara
    - İstanbul’a yeni taşınanlara
    - Kafasını dağıtmak isteyenlere
    YAZAR VE ESER HAKKINDA:- OKUMA HEYECANINI KAÇIRIR.
    Çok iyi! Süperdi falan diyemeyeceğim. Kitap dikkatle okunursa mantık hatalarıyla dolu. Birazdan bunlardan sayfalarını vere vere bahsedeceğim.
    Kitap ben diliyle yazılmış. Ki bana sorarsanız en amatör yazar üslübudur. Neyse... Edebi zevki korusun da, okuruz elbette. Bir kahramanın olan olayları anlattığı bir kurgu bu. Ama nasıl anlatmak... Ben kimseye önemli, oldukça önemli bir olayı anlatırken; “ertesi sabah yağmurlu bir güne açtım gözlerimi” demem. S:362 Yani demeye çalıştığım şey ayrıntıları daha öz cümlelerle betimlerim. Kitapta buna benzer yüzlerce paragraf yer alıyor ve 400 sayfalık kitabın ilk elli sayfasından sonra 230. sayfaya kadar saçma sapan şeyler okuyorsunuz. Konuyla ve kitabın sonuyla alakasız şeyler.
    Sevgili Ahmet Ümit ara ara sizi Beyoğlu ansiklopedisine sokuyor. Oysa biz en başında üç kafadar arkadaşın anısını dinliyorduk.
    Bir Katya karakteri karakteri okuyoruz ki dillere destan bir Türkçesi var. Ama yazar 108. sayfada bir anlık gaflete düşerek kahramanını ilk ve son kez “Kenan gelmiş olmak” diye konuşturuyor. Başka yerde hiçbir zaman Türkçesi bozulmuyor sevgili Rus Katya’nın.
    Bir başka mantık hatası sayfa 149’un son paragrafında. Eşiyle iş seyahati dolayısıyla 9 gün uzak kalan kenan, bunu sekiz gün olarak çelişik hale getiriyor.
    Çok abarttığımı düşünebilirsiniz. Ama ben her satıra gerekli dikkati vermeye çalışıyorum.
    Devam edeyim.
    Yazar rahatsız eden bir seviyede her aramada “numarayı tuşluyor.” Numara tuşlamak demek o numaraları ezbere bilmek demek. Bu hiç inandırıcı değil.
    Cinayet romanlarını çokça okuyan ve Türkiye’de de bu alanı sahiplenmek isteyen yazar, cinayet işlenen bir evin polis tarafından mühürleneceğini göz ardı ederek cinayet yerinde arama yapıyor. elin kolunu sallayarak. Üstelik buradan bazı dergi ve kitapları da çekinmeden alıyor. Kahkaha atmıştım.
    Devam edelim.
    Okuyanlar bilir, kitabın bir yerinde cezaevindeki Yunus karakteriyle görüşme faslı vardır.
    Bizim karakterler savcılık iznine falan gerek duymadan görüşüyorlar kader mahkumuyla.
    Devam ediyoruz.
    Sayfa 321’de komiser Cüneyt’ten azar yiyen Kenan 369’da Nihat karakteri oluveriyor. Yani Nihat’a değil, Kenan’a azar yedirildiği unutuluyor. Dönüp tekrar baktım.
    Gelelim kitabın sonuna...
    Şaşırtıcı...
    Sebebi ne derseniz, sebebi cinayetler olay anlatılırken devam etmesine rağmen okura hiçbir zaman şüpheli bir tavır okutulmuyor. Bir defa Katya’ya sorulan öylesine bir soru dışında hiçbir cinayet şüphesi de verilmiyor. Biri bana şu an kardeşin katil dese ben de şaşırırım. Ama şaşırma sebebim bunu hiç hissedememek olur.
    Hissedilmeyen her şey şaşırtır. Bence yazarın burada bir mahareti yok.
    Biz yazarın yetenekli olduğunu kabul edeceksek, kendimizin de paranoyak olduğunu onaylamamız gerekiyor.
    Yazar kitabın sondan bir önceki paragrafında şu güzel itirafı yaparak bizlerden helallik alıyor.
    Bu romanı neden yazdığını yani aslında böyle bie itirafı niye yaptığını şöyle açıklıyor.
    “Yanıt vermek mi? Hayır, tümüyle bilmediğim bir soruyu nasıl yanıtlayabilirim ki. Ben bu romanı Kenan’ı neden öldürdüğümü bulabilmek için yazdım,
    - Bulamadı/
  • Bu yazı ''Filiz Hiç Üzülmesin'' Kitabı'ndan, Filiz Ali tarafından okurlarımızla paylaşılmıştır.
    *

    Son Yolculuk
    *
    Babam, Edirne'ye peynir yüklemeye gidiyor hesapta. Ancak yanına şoför muavini olarak Ali Ertekin diye birini alıyor. Ali Ertekin Yugoslav göçmeni, ordudan silah kaçırdığı gerekçesiyle astsubaylıktan atılmış biri. Bulgaristan'a adam kaçırdığı, hatta Emniyet'le ilişkisi olduğu sonradan ortaya çıkan bilgiler arasında. Ali Eryekin olay ortaya çıktıktan sonra sorgu yargıçlığında verdiği ifadede şöyle söylüyor:
    '' Kızılcadere köyünde kamyondan indiklerini, şoför Salim'i geri gönderdiklerini, gece Üsküp ile Yündolan arasında Sazara köyü istikametine yürüdüklerini ve işte bu sırada Sabahattin Ali'nin Marko Paşa gazetesinin sahibi olduğunu, Bulgaristan'a geçerek oradan da Moskova'ya gideceğini öğrendiğini..''
    Bu durumda milli hislerin galeyana geldiğini, birdenbire iradesini kaybettiğini ve elindeki sopa ile kitap okumakta olan Sabahattin Ali'nin kafasının sol tarafından yüzüne doğru şiddetle vurduğunu itiraf ediyor Ali Ertekin. İfadesine '' ... suratı, gözlüğü, kulağı kan içinde kalmıştı, arkasından aynı yere şiddetle bir daha vurdum. Bu iki darbeden sonra Sabahattin Ali sol tarafına doğru yere yıkıldı. Ağzından burnundan kanlar boşandı. Dikkat ettim. Hafif hafif nefes alıyordu. Bu defa üçüncü bir darbeyi ensesine vurunca nefesi tamamen kesildi. Ölmüştü.'' diyerek devam ediyor.
    2 Nisan 1948, Sabahattin Ali kitap okurken öldürülmüş ve öldüğü yerde, dere yatağında öylece bırakılmış. Babamdan haber alamamamız annemi çok tedirgin etmiyor, Rasih Nuri İleri eliyle gönderdiği mektupta babam ''... bu mektubu aldığın zaman ben İtalya, Fransa veya İngiltere'de olacağım. Filiz'in okulu bitince sizi yanıma aldıracağım...'' dediğine göre meraklanacak bir şey yok.
    Ben Haziran ayında Mimar Kemal İlkokulu'nu bitiriyorum. Diploma törenimiz çok güzel geçiyor. Annemin diktiği pembe organze tuvaletim ile Johann Strauss'un valsleri eşliğinde peri kızları gibi dans ediyorum. Sonra da milli giysilerimizle Tamzara ve Harmandalı oynuyoruz. Sükse bin beş yüz. Ne var ki ilk kez yaz tatilini Ankara'da geçiriyoruz. Ne kadar bunaltıcı bir yaz bu... Sonbaharda Ankara Kız Lisesi'ne kaydımı yaptırıyor annem. Babamdan hala haber yok. Okulda özellikle ingilizce dersim çok iyi, Hocam Lamia Hanım'a bayılıyorum. Okulun müdürü Perihan Hanım babamın İstanbul Yüksek Muallim Okulu'ndan arkadaşı, beni kolluyor o da.
    Yanılmıyorsam 1949 yılının Ocak ayı. İngilizce dersi yaparken sınıfa lise bir öğrencisi koşucu Üner Teoman giriyor ve Lamia Hanım'ın kulağına bir şeyler fısıldıyor. Gazeteciler gelmiş, avluda beni bekliyorlarmış, babamla ilgili bir konu varmış. Üner Teoman'la avluya çıkıyorum. Gazeteciler bana bir şey söylemeden aniden fotoğraflarımı çekmeye başlıyorlar. Rüyada gibiyim.
    O akşam eve iki genç gazeteci gelip anneme '' Sabahattin Ali'nin Bulgaristan'a kaçarken öldürüldüğü iddia ediliyor ama doğru değil, bu konuda ne söyleyeceksiniz?'' gibi sorular sorup gidiyorlar. Ertesi günkü gazetelerde benim fotoğrafın altında ''Öldürülen Sabahattin Ali'nin küçük kızı Filiz'' yazısı, manşette ise '' Sabahattin li'nin karısı Aliye Ali ' Kocamın başına ne geldiyse kitapları yüzünden geldi'' dedi cümlesi. Annem panik içinde. Avukat dostumuz İsmail Hakkı Balamir bu sözleri tekzip ediyor hemen. Dostlar evde kalmamamıza karar veriyorlar. Ortalık sakinleşinceye kadar gazeteci Emin Karakuş'un evinde kalıyoruz birkaç gün.
    Kapkaranlık, dipsiz bir kuyuda gibiyim. Kendimi bildim bileli her akşam uyumadan dua ediyorum. Bu duadan annemin de babamın da haberleri yok. Yazları annemin anneannesinin Suadiye'deki evinde gaz lambası ışığında her gece bana ezberletmeye çalıştığı ''Rabbi esir, velatu asir...'' diye başlayan duayı '' Allahım ne olur ben iyi bir çocuk olayım, annemi ve babamı üzmeyeyim, annem ve babam ölmesinler'' diye bitiririm. Ne var ki Allah benim bu duamı kabul etmemişti işte. Dünyada en çok sevdiğim varlığı, babamı elimden almıştı. Bunda besbelli benim de suçum olmalıydı ki cezalandırılmıştım. Yeterince iyi bir çocuk olamamıştım demek ki. İnatçıydım, kıskançtım, anneme istediği kadar yardım etmiyordum, ama babamın ölmesine neden olacak kadar büyük bir suç ne olabilirdi?
    Babamın ölümünü izleyen günler, haftalar aylar ve yıllar boyu çözemediğim bu suçluluk duygusuna bir de çevrenin baskısı eklenirse o yıllar yaşanan kabusun korkunçluğu daha iyi anlaşılabilir. Sabahattin Ali öldürüldüğüne göre suçluydu. Suçu neydi? Komünist olmak. Ben kimdim? Komünistin kızı. Kimlerle konuşuyor, hangi kitapları okuyordu bu komünistin kızı? Komünistin kızının arkadaşı olmak da tehlikeliydi. Onu yapayalnız bırakmak, cüzamlı gibi tecrit etmek gerekiyordu.
    '' Sabahattin Ali'nin öldürülüşü aylarca sonra resmen açıklanınca, bütün burjuva basını en ağır karalamalar, sövgüler ve suçlamalarla Sabahattin Ali'ye saldırdı. Onunla ilgili çirkin hikayeler uydurdu. Öylesine bir baskı, korku ve yılgı havası yaratıldı ki kimse Sabahattin Ali'yi göze alamadı, gerçeği açıklayamadı.''
    Sabahattin Ali'nin suçu ne idi? Sabahattin Ali kendi suçunu itiraf ediyor aslında öldürülmeden bir yıl önce:
    '' NAMUSLU OLMAK NE ZOR ŞEYMİŞ MEĞER. BİR GÜN ALMANLARIN PABUCUNU YALAYAN, ERTESİ GÜN İNGİLİZLERE TAKLA ATAN, DAHA ERTESİ GÜN DE AMERİKA'YA KAVUK SALLAYAN SOYSUZLAR GİBİ OLMAK İSTEMEDİK. YALNIZ VE YALNIZ BİR TEK MİLLETİN ÖNÜNDE SECDEYE VARDIK. O DA CEFAKEŞ MİLLETİMİZDİR. MEĞER NE BÜYÜK GÜNAH İŞLEMİŞİZ! KANUNLU, KANUNSUZ BASKILAR ALTINDAEZİLE EZİLE PESTİLE DÖNDÜK. BUGÜNÜN İTİBARLI KİŞİLERİ GİBİ, KESE DOLDURMADIK, MAKAM PEŞİNDE KOŞMADIK. İÇ VE DIŞ BANKALARA PARA YATIRMADIK, HAN, APARTMAN SAHİBİ OLMAK, SAĞDAN SOLDAN VURMAK VE MİLLETİ KASIP KAVURMAK EMELLERİNE KAPILMADIK. BÜTÜN KAVGAMIZDA KENDİMİZ İÇİN HİÇBİR ŞEY İSTEMEDİK. YALNIZ VE YALNIZ BU YURDUN BÜTÜN YÜKÜNÜ OMUZLARINDA TAŞIYAN MİLYONLARCA İNSANIN DERDİNE DERMAN OLACAK YOLLARI ARAŞTIRMAK İSTEDİK. BU NE AFFEDİLMEZ SUÇMUŞ MEĞER! NEREDEYSE, YOLDAN GEÇERKEN MİDE UŞAKLARI ARKAMIZDAN BAĞIRACAKLAR. ' GÖRÜYOR MUSUN ŞU HAİNİ! İLLE DE NAMUSLU KALMAK İSTİYOR VE AHENGİMİZİ BOZUYOR... '
    ÇALMADAN, ÇIRPMADAN, BİZE EKMEĞİMİZİ VERENLERİ AÇ, BİZİ GİYDİRENLERİ DONSUZ BIRAKMADAN YAŞAMAK İSTEMEK BU KADAR GÜÇ, BU KADAR MİHNETLİ, HATTA BU KADAR TEHLİKELİ Mİ OLMALIYDI?! NAMUSLU OLMAK NE ZOR ŞEYMİŞ MEĞER! BEREKET, ZORA KATLANMASINI BİLEN BU MİLLET DE NAMUSLU.''
    Bugün bu yazının altına imzasını atmaktan kaçınacak herhangi bir aydın var mıdır acaba? Ne gariptir ki aradan geçen elli yılın, Sabahattin Ali'nin yazdıklarını doğruladığını görüyor ve tarihin tekrarlanmasına hep birlikte bugün de tanık oluyoruz.
    Babamı kitap okurken öldürüp (kim öldürdüyse) Kırklareli'nin Üsküp Nahiyesi'ne bağlı Hedye köyü yoluna elli metre mesafede orman içindeki çatağa öylece bırakan katil veya katiller, aylarca sonra bulunan tanınmaz haldeki bu cesede bir mezarı bile çok gördüler. Kemikleri bir torbaya konup oradan oraya teşhis için dolandırıldı. Gömüldüğü yerden çıkarılıp tekrar incelendi. Sabahattin Ali'nin canını almak yetmedi, ölüsünü de rahat bırakmadılar bu gözü dönmüş vampirler ve dünyada hiç iz bırakmasın diye kemiklerini bile yok ettiler.
    Ama Sabahattin Ali, sanki canilerin onu mezarsız bırakacaklarını çok önceden sezmiş gibi ve
    '' BENİM MESKENİM DAĞLARDIR'' diyerek şiirini yazmıştı.
    ***
    Gerçek Gazetesi, 22 Şubat 1950
    Asım Bezirci, Sabahattin Ali, Gözlem yayınları, İstanbul 1974
    Ali Baba, 1. sayı, 25 Kasık 1947
  • 141 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bazı kitaplar hangi zamanda yazılırsa yazılsın okuyucuya göre günüzümde yazılmış hissi uyandırır. Bu dönemde yaşanılanları yazmış ama yazdığı dönem günümüz değil, deriz. İşte o kitaplardan biri ile karşınızdayım. Sabahattin Ali kendine özgü kalemiyle yazdığı içinde on üç öykü ve dört tane masalın bulunduğu Sırça Köşk kitabıyla.

    Kitabın yorumundan önce bu kitabın 1947 yılında toplatıldığından bahsetmek istiyorum. Yorumlayacağım kitap bir dönem Türkiye'de yasaklanmış. Peki neden yasaklanmış?


    "Sabahattin Ali’nin öldürülmeden önce yayımlanan son kitabı Sırça Köşk, bir öykü kitabıdır. Kitapla aynı adı taşıyan öykü, devlet yapısını, iktidar sahiplerini eleştiriyor ve halkın bilinçlenince sırça köşktekileri nasıl indirebildiğini anlatıyordu. Sabahattin Ali’nin daha çok kendi hayatından esinlendiği, bazen de tamamen kendi anılarını anlattığı öyküleri ve yönetime, düzene gönderme yaptığı başkaldırı niteliğindeki masallarından oluşan kitabı 1947’de yayımlandıktan hemen sonra toplatıldı.
    1966 yılında Varlık Yayınları tarafından basılan Son Hikayeler – Esirler kitabının açıklama bölümünde şöyle diyor: “Zamanın hükümetini kastettiği şeklinde yorumlanan Sırça Köşk hikayesi yüzünden bu kitap, o zamanın kanunlarının verdiği hakla Heyeti Vekile kararı ile toplatılmıştı. Bugün başka bir imza ile yayımlansa en küçük bir sakınca dahi görülmeyecek kadar masum bir nitelikte de olsa, yazarın adının uyandırdığı alerjileri göz önünde tutarak, Sırça Köşk hikayesini bu cilde koyamadık. Edebiyat tarihimiz bakımından bir eksiklik sayılabilecek bu davranışımız için okurlarımızdan özür dileriz.”"
    Sırça Köşk öyküsünü -ya da masalını da diyebilirim- okuduğumda neden toplatıldığını ve yasaklandığını anladım. O dönemdeki kutuplaşma ile devlet eleştirisi harmanlanınca ortaya çıkan sonucun edebiyat dünyasına etkisine şahit olmuş oldum.

    "Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. 'Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?'"

    Yazılması gerekenleri yazmalıydı. Yazmalıydı ki halk okumalıydı olanları, yaşananları.. Yaşananlar yazılmalıydı ve önlemler alınmalıydı. Yapılan hatalar önlenmeliydi. İnsanların sadece çıkarlarını düşündüğü bu topluma vicdan akıtılmalıydı. Belki de vicdan yetersiz kalacaktı ama bir yerden başlanmalıydı.

    Okuduğum öykülerde kimi zaman Sabahattin Ali'nin anılarını okuduk, kimi zaman Anadolu'ya gittik, kimi zaman İstanbul'da boğazda denizi izledik. Masallarda yaratılan yerlere konuk olduk. Sabahattin Ali'nin güçlü kalemi ve yazdığı betimlemeler ile öyküleri hissederek okudum. Bazı öyküleri okurken yüreğimde bir sızı oluştu. Bu sızı ile düşündüm. Çıkarların hala önemli olan günümüzü düşündüm. Belki de vicdan insanların kalplerinde yaşamaya çalışıyordur kim bilir?

    Gelelim kitabın içindeki on üç öykü ve dört masala:

    İlk öykünün adı Portakal. İstanbul'dan İskenderun'a yanaşan 55 yıllık vapurda yaşanılanlara ve vapurun geri dönüşünde olanlara şahit oluyoruz.

    İkinci öykü Beyaz Bir Gemi. Ressam Tevfik Aravurgun boğazın oralarda resim yapmaya karar verir. Etrafında bir şeyler bulmalıydı ama öyle rastgele bir şey değil. Çirkin de olsa güzelleştirebileceği bir şey. Ve o beyaz gemiyi gördü. Bundan sonra yaşananları okuyoruz.

    ”Sanat, yeryüzünde ve insanların içinde olup bitenleri, çöplükle sarayı aynı hakikatten uzak ve güzelleştirici örtüye börüyen ay ışığı gibi, tatlı bir yalan bulutunun arkasından göstermeye mecburdu...”

    Üçüncü öykü Katil Osman. Hapishanenin dış avlusunda dışarı seyrederken gönlü de dışarıda olmak ister. Hapis ona tutsaktır. Limandan gelen sesleri ile kendini denizin uçsuz bucaksız sularda hisseder. O anda yanına gelen Mürteci Yakup Hoca onun yanına sokularak Katil Osman'ın durumunu anlatmaya başlar.

    "Bu dünya böyledir işte,kimi adam öldürdüğü için katil diye anılır, kimi adı katile çıktı diye adam öldürür."

    "Ama ruhumuz böyle gökyüzlerinde uçup dururken birdenbire yere inip insan küçüklüğü ile karşılaşmak ne tuhaf oluyor."

    Dördüncü öykü Böbrek. Niğde eski Nüfus Müdürü Avni Akbulut böbrek ağrılarından kurtulmak için İstanbul'a gelir. Onun yaşadıklarını okuyoruz.

    Beşinci öykü Cıgara. Beyoğlu'nda vakit gece yarısına yaklaşmış sokakta kavga eden çocuklar görür. Onları izlemeye başlar. Yaşadıklarını okuyoruz.

    Altıncı öykü Millet Yutmuyor. Şehirde her sene kurulan panayıra doğru bir yolculuk yapıyoruz.

    Yedinci öykü Bahtiyar Köpek. Bu sefer kendisinin de dediği gibi açlıktan, ızdıraptan, nefretten değil sevgiden, tokluktan , rahatlıktan bahsediyor. Bir köpek için yapılanları okuyorsunuz bu öyküde.

    ”Ah, ben hayvanları çok severim. Bütün canlı mahlukları,hayatı, güzelliği, saatedeti severim. Bahtiyar bir köpek bile benim içimi sevinçle dolduruyor. Ben karanlık şeylerden bahsetmek için dünyaya gelmemişim. İçim tatlı, sıcak, neşeli şeyler anlatmak isteğiyle yanıyor.
    Hele cümle âlem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım!”

    Sekizinci öykü Çilli. İzmir'in sıcak akşamlarından birinde bu sıcak havada soğuk bir şeyler içmek için bir gemici barına gidiyoruz. Orada yaşanılanları okuyoruz.

    "Böyle budala yerine koymuyorlar mı, işte insana asıl o dokunuyor."

    Dokuzuncu öykü Dekolman. Ankara'da işsiz olduğu günlerde kendi ihtiyaçlarını gidermek için çevirmenlik yaparken tanık olduğu bir hikaye okuyoruz.

    "İşte görüyorsunuz ki, bir mesele üzerinde ciddi olarak çalışılınca aynı doğru neticelere varılıyor."

    Onuncu öykü Hakkımızı Yedirmeyiz!
    ”Namuslu adam kalmamış bu dünyada iki gözüm. Müslümandır, namazında, orucundadır, hakkımızı yemez diyorduk ama, biz onun hatırını saydıkça o, bizim tepemize bindi. Eh, artık çocuk değiliz, yemiyoruz bu numaraları, değil mi ya?..” Ve hikayeyi anlatmaya başlıyor.

    On birinci öykü Cankurtaran. İkindi vakti Asiye'nin sancıları başlar. Daha sonra olanları okuyoruz.

    On ikinci öykü Çirkince. Efesos Harabelerini görmek için biletini ona göre ayarlamıştır. Oralara gittiğinde yaşadıklarını eski anılarının peşinden gidilişini okuyoruz.

    On üçüncü öykü Kurtla Kuzu. Rıfat , polis müdürlüğünün kapısında duruyordur. İçindeki korkunun ağır basmasıyla hızlı adımlarla oradan uzaklaşır. Tramvay'ı beklerken onunla karşılaşır. Ve yaşanılanları okuyoruz.

    "İnsan dedikleri mahlukun içinde neler kaynaştığını biliyor muyuz? Öyle anlar olur ki en ummadığımız adam en beklemediğimiz şeyleri yapabilir."

    "Zaten işkence nedir? İrademiz ve kafamız bizi küçültecek bir iş yapmadıkça, işkence sade bir fizyoloji meselesidir."

    Birinci masal Bir Aşk Masalı. Bir zamanlar insanların mutlu olması için çalışan kadın hükümdar varmış. Bu ülkede bütün insanlar mutluymuş.Bir gün sarayın tam karşısına genç bir derviş gelmiş. Ondan sonra yaşanılanları okuyoruz.

    "Ondan daha talihli insan var mı? Asıl bahtiyar, bir ömür boyunca hasretini çektiği şeye kavuşan değil , ona erişeceğini anladığı anda, saadetinin en yüksek noktasında bir 'Ah' diyerek diyerek düşüp ölebilendir."

    İkinci masal Devlerin Ölümü. Yeryüzünde kocaman devlerin yaşadığı zamanda onların nasıl yok olduğunu okuyoruz.

    Üçüncü masal Koyun Masalı. Başında çobanı ve köpekleriyle yaşayan bir koyun sürüsünün yaşadıklarını okuyoruz.

    “ Bu dünyada çobansız da , köpeksiz de yaşanabilirmiş. Ama bunu anlamak için her defasında kanlı kurbanlar verecek olursak pek çabuk neslimiz kurur. Bari siz gözünüzü açın da , ileride başınıza yeniden itler , hele kendisini kurt sanan palavracı itler musallat olursa, sürüyü canavarlara paralatmadan onları defetmeye bakın!”

    Dördüncü masal Sırça Köşk. Boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş bilmedikleri bir şehre tepeden bakarlar. Birsinin aklına bu şehirde Sırça Köşk yapıp rahat rahat yaşamak gelir. Bu planı uygulamak için yola düşerler. Devlet eleştirisi olan bu masal (öykü) 1947 yılında yasaklanmıştır.

    ”Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmesi bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter."
  • Ebû Süfyân, Kureyş kabilesinin ileri gelenlerindendi. Dedesi, Peygamberimi­zin dedesinin dedesi oluyordu. Bu sebeple akrabalıkları vardı. Ayrıca müminlerin annesi Ümmü Habibe’nin (r.a.) babasıydı. Dolayısıyla Re­sû­lul­lah’ın kayınpederiydi. Muâvi­ye’nin (r.a.) de babasıydı. Mekke’nın Fethi’nde Müslüman olmuştu.

    Ebû Süfyân, 20 yıl kadar Re­sû­lul­lah’a düşmanlıkta bulundu. Düşmanlık­ta o derece aşırıydı ki, bir defasında Re­sû­lul­lah’ı öldürmesi için kiralık bir katil tutup Medine’ye göndermişti. Ancak Cenâb-ı Hak, sevgili Habib’ini bu suikastten korumuştu.

    Ebû Süfyân, Müslümanlara işkence etmekten de zevk alırdı. Hattâ öz kızı Ümmü Habibe (r.a.), işkencelere dayanamayarak Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmıştı. Kızının Hz. Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) eş olmasını bir türlü hazmedemiyordu. Fakat fazla da bir şey yapamıyordu.

    Ebû Süfyân ticaretle meşgul olurdu. Bedir Savaşı’nın çıkmasına onun tica­ret kervanı sebep olmuştu. Bu savaşta azılı müşrik Ebû Cehil’in öldürülmesi üzerine ordu kumandanı olarak yerine geçti. Kureyş’in reisliğini de üstlendi. Peygamberimize ve Müslümanlara karşı ordular hazırladı. Hz. Re­sû­lul­lah ve Müslümanların umre yapması için Mekke’ye girmelerine müsaade etmedi. Ne­ticede Hudeybiye Sulhü imzalandı.

    Hz. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hicret’in 7. yılında birçok hükümdara mektup yaza­rak onları İslamiyet’e davet ediyordu. Dıhye bin Halife’yi de (r.a.) Bizans İm­paratoru Herakliyus’a göndermişti. İmparator mektubu okumuş, mektupta ya­zılanların doğruluğunu anlamış ve kabul etmişti. Ancak gerek saltanat endi­şesi ve gerekse başka mülahazalar, imanını açıklamasına mâni olmuştu.

    O sıralarda, içlerinde Ebû Süfyân’ın da bulunduğu bir ticaret kervanı civarda bulunmaktaydı. Kral acele olarak kervanda bulunanlar içerisinden, Peygambe­rimize neseben en yakın olan Ebû Süfyân’ı huzuruna çağırttı. Herakliyus ile Ebû Süfyân arasında şöyle bir konuşma geçti:

    “Memleketinde peygamberlik davasıyla ortaya çıkan kimdir, bana anlat.”

    “Genç birisi.”

    “Soyu nesebi nasıldır?”

    “İçimizde onun nesebi kadar şerefli bir sülale yoktur.”

    “Öyle ise bu, peygamberliğinin delilidir. Doğru birisi midir?”

    “Yalan söylediği duyulmamıştır.”

    “İşte, bir peygamberlik âlameti daha… Onun dinine girdikten sonra ayrılanlar oldu mu?”

    “Hayır.”

    “Bu da peygamberliğinin bir delilidir. Ona tabi olanlar halkın zenginleri mi, yoksa fakirleri mi?”

    “Bilhassa fakirler…”

    “Artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?”

    “Devamlı artıyorlar.”

    “İşte, bir peygamberlik delili daha… Savaşırken cepheyi terk ettiği oldu mu?”

    “Hayır. Savaştan korkmaz. Bazen yener, bazen yenilir.”

    “İşte, peygamberlik delillerinden biri daha… Sizi neye davet ediyor?”

    “Bir olan Allah’a ibadet etmeye, putları terk etmeye ve iffetli olmaya…”

    Bu sözler Herakliyus’un imanını bir kat daha takviye etmişti. Ebû Süfyân’a şöyle dedi:

    “Senin bu söylediklerine bakılırsa, bu zat bir peygamberdir. Ben bu sıralarda bir peygamberin çıkacağını biliyordum, ama sizden olacağını zannetmiyor­dum. İnanıyorum ki, ayağımın bastığı yerler onun olacaktır. Eğer ona ulaşabile­ceğimi bilseydim, kendisiyle karşılaşmak için bütün güçlüklere katlanırdım. Eğer yanında olabilseydim, ayaklarına su dökerdim…”

    Ebû Süfyân o sırada henüz Müslüman olmamıştı. Fakat kayserin bütün soru­larını doğru olarak cevaplandırmıştı. Kendisi bu hususta şöyle der:

    “Vallahi onun hakkında bana sorulanlar hususunda söyleyeceğim yalanımın arkadaşlarımın orada burada anlatmalarından korkmasaydım muhakkak yalan söylerdim!”

    Diğer taraftan, kendilerinin yalanladıkları, savaştıkları birinin buralarda tas­dik edilmesi onu düşündürdü. O, bununla ilgili olarak da şu itirafta bulunur:

    “Dışarı çıkınca arkadaşlarıma, ‘Muhammed’in davası iyice büyümeye başladı. Baksanıza, Benî Asfarların hükümdarı bile ondan korkuyor!’ dedim. Allah kal­bime İslamiyet’i sokuncaya kadar, onun davasının zafer ve başarıyla sonuçlana­cağına kesin olarak inanmakta devam ettim.”[1]

    Ebû Süfyân başka bir gün de şöyle bir itirafta bulunmaktan kendini alamaz:

    “Müşrikliğin boş ve batıl olduğunu anladım. Ne var ki biz akılları başlarında ol­duğuna inandığımız bir toplulukla birlikte bulunuyorduk. Onların tutup gittik­leri yolu tutuyorduk. Şerefli ve yaşlı kişiler, putlarından yardım dileyerek ayak­landıkları ve ataları yüzünden ona kızdıkları zaman onlara uyduk.”[2]

    Bu hadiseden birkaç sene sonraydı… Mekkeliler, Peygamberimizin müttefiki olan Huzaalılara saldıran Benî Bekirlere destek oldular, onlardan birçoğunun öldürülmesine yardımda bulundular. Bu hareketleriyle Hudeybiye Sulhü’nü ihlal etmiş, tek taraflı olarak bozmuş oluyorlardı. Bu hadise Ebû Süfyân’dan ha­bersiz olarak cereyan etmişti. O, sulhün bozulmasına değil, devam etmesine ta­raftardı. Çünkü Re­sû­lul­lah’ın Mekke’yi fethetmesinden korkuyordu. Bu sebep­le, Peygamberimizle görüşmek üzere Medine’ye gitti. Peygamberimizin huzu­runa çıktı. Şöyle dedi:

    “Yâ Muhammed, ben Hudeybiye Barışı’nda bulunamamıştım. Bu anlaşmayı yenile ve anlaşma müddetimizi uzat. Gel, aramızdaki anlaşmayı bir yazıyla ye­nileyelim.”

    Peygamberimiz, “Biz aramızdaki ahit üzere duruyoruz. Yoksa siz bir hadise çıkarıp onu bozdunuz mu?” buyurdu.

    Ebû Süfyân, Re­sû­lul­lah’ın hadiseyi duymadığını zannediyordu. “Allah koru­sun, öyle bir şey olmamıştır. Biz ahdimizin ve barışımızın üzerinde duruyoruz. Ona ne aykırı bir davranışta bulunuruz, ne de onu değiştiririz.” dedi.

    Re­sû­lul­lah (a.s.m.), “Biz de o anlaşma üzerinde bulunuyoruz. Ne aykırı bir harekette bulunuruz, ne de değiştiririz.” buyurdu. Ebû Süfyân muahedeyi yeni­lemek hususundaki isteğini tekrarladı, fakat Peygamberimiz ona cevap verme­di.[3]

    Bundan sonra Ebû Süfyân sırasıyla Hz. Ebû Bekir’e, Hz. Ömer’e, Hz. Os­man’a ve Hz. Ali’ye müracaat etti. Onlardan vasıta olmaları ricasında bulundu. Fakat hepsinden de, “Ben bunu yapamam; bu, Allah ve Resûlüne ait bir iştir.” karşılığını aldı. Her birine de teker teker, “Öyle ise beni himayenize alır, bunu açıklar mısınız?” diye sordu. Hepsi de ayrı ayrı, “Benim himayemde olanlar, Re­sû­lul­lah’ın himayesinde bulunanlardır.” dediler.

    Ebû Süfyân daha birçok kimseye müracaat ettiyse de hepsinden birbirine ya­kın cevaplar aldı. Sonra da çaresizlik içerisinde Mekke’ye döndü. Olup biteni Mekkelilere anlattı. Müşrikler çok kızdılar: “Demek sen hiçbir şey yapamadan döndün ha! Demek bize hiçbir şey getirmedin. Vallahi biz senin gibi eli boş dönen bir elçi hiç görmedik! Bize ne savaş haberi getirdin ki hazırlanalım, ne de barış haberi getirdin ki güvenlik içinde bulunalım…” Bu, müşriklerin çaresizliği­nin, kendi vatanlarında da artık emniyet içinde olmayışlarının bir göstergesiy­di.

    Mekke’nin müşrik hâkimiyetinden, Kâbe’nin putlardan temizlenmesinin za­manı gelmişti. Peygamberimiz kısa zamanda büyük bir ordu hazırladı. Mek­ke’ye doğru yol aldı. Bu arada Ebû Süfyân bir yandan Müslümanlarla anlaşma­nın yollarını araştırıyor, bir yandan da İslam’a teslim olmayı içinden geçiriyor­du. Putların faydasızlığını artık iyice anlamıştı. “Ben kimlere arkadaş oluyo­rum, kimlerin yanında bulunuyorum? İslamiyet’in doğruluğu artık belli olmuş­tur.” diye derin derin düşünüyordu. Yine de müşrikler ondan ümitliydiler. Bir defa daha elçi olarak Re­sû­lul­lah’a gitmesini istediler. Başka çıkış yolu olmadığı için, kabul etmek zorunda kaldı ve Ebû Süfyân vakit geçirmeden yola koyuldu. Yanına bir-iki kişi daha almıştı.

    Ebû Süfyân, İslamiyet’e ve Müslümanlara yaptığı sayısız düşmanlıklar sebe­biyle “yakalandığında öldürülecek olanlar”ın arasında bulunuyordu. Peygambe­rimiz, Mekke’ye yaklaştığında Ashâbına, “Göz kulak olunuz, muhakkak Ebû Süfyân’ı bulunuz!” buyurdu.

    Öncü kuvvetler bir müddet sonra onu yolda yakaladılar. Öldürmek üzerey­ken Peygamberimizin amcası Hz. Abbas yetişti. Terkisine alarak Re­sû­lul­lah’ın huzuruna getirdi. Peygamberimiz onları Müslüman olmaya davet etti. Ebû Süfyan’ın yanında bulunan iki kişi hemen Müslüman oldukları hâlde Ebû Süfyân biraz mühlet istedi. Re­sû­lul­lah da kabul etti.

    Ebû Süfyân o geceyi düşünerek geçirdi. Sabahleyin ezan sesiyle uyandı. Hz. Abbas’la birlikte Re­sû­lul­lah’ın huzuruna çıktılar. Peygamberimiz abdest alıyor­du. Saha­bi­ler de abdest suyunu yüzlerine sürmek için yarışıyorlardı. Ebû Süfyân şaşırdı. Hz. Abbas’a döndü ve “Ey Fadl’ın babası! Ben şimdiye kadar ne kisrada, ne de Rumların hükümdarında, kardeşinin oğlu kadar büyük saltanatlı­sını görmedim.” demekten kendisini alamadı. Hz. Abbas ise şu cevabı verdi:

    ”Bu, saltanat değil, peygamberliktir. Zaten onun üzerine düşmelerinin sebebi budur. Yazıklar olsun sana! Ona iman et.” dedi.

    Biraz sonra cemaatle namaz kılındı. Ebû Süfyân gördüklerinden bir hayli te­sir altında kalmıştı. Namazdan sonra Hz. Abbas’a sordu:

    “Ey Abbas, Muhammed onlara bir şey emretse onlar o emri hemen yerine ge­tirirler mi?” Hz. Abbas cevap verdi:

    “Evet. Vallahi onlara yemeyi içmeyi bırakmalarını da emretse bunu yapar­lar!” dedi.

    Biraz sonra da tekrar Re­sû­lul­lah’ın huzuruna çıktılar. Peygamberimiz, “Ya­zıklar olsun sana ey Ebû Süfyân! Allah’tan başka ilah bulunmadığını kabul etme zamanın hâlâ gelmedi mi? Yazıklar olsun sana! Ben size dünya ve ahiret saadeti getirecek bir din getirdim. Müslüman olun da selamete erin.” buyurdu.

    Ebû Süfyân’ın kalbi İslamiyet’e iyice ısınmıştı. “Babam anam sana feda olsun! Yumuşak huylulukta, şerefte, akrabalık haklarını gözetmekte senden daha üs­tünü yoktur. Sanırım ki Allah’tan başka ilah olmasa gerek; çünkü Allah’tan baş­ka ilahlar olsaydı, elbette beni zararlardan korur ve bana faydası dokunurdu.” dedi. Biraz sonra da Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldu. Bu durum başta Peygamberimiz olmak üzere bütün Müslümanları çok sevindirdi.

    Ebû Süfyân şair birisiydi. Güzel şiir söylerdi. Bir defasında Re­sû­lul­lah’ı kötüleme bahtsızlığında bulunmuştu. Şimdi hem onu hatırlıyor, hem de yıllardır Müslümanlara yaptığı düşmanlıkları düşünüyor, mahcubiyetinden başını kal­dırıp Re­sû­lul­lah’a bakamıyordu. Söylediği bir şiirle, geçmişte yaptığı hataların affedilmesini rica etti. Şimdiye kadar dalalet içerisinde olduğunu, ancak şimdi doğru yolu bulabildiğini itiraf etti.

    Fakat İslamiyet, önceden yapılan bütün hataları affettirirdi. Peygamberimiz de kendisini affettiğini bildirdi. Ayrıca kendisine bir de imtiyaz verdi. “Karşı çıkmayıp kendisinin evine sığınanlara” dokunulmayacağını bildirdi. Ebû Süfyân (r.a.) bunu az buldu. Pey­gamberimiz, “Kim Kâbe’ye sığınırsa ona da eman verilmiştir.” buyurdu. Ebû Süf­yân (r.a.), “Kâbe’nin ne genişliği var ki?!” dedi. Peygamberimiz, Mescid-i Haram’ı da dâhil etti. Hz. Ebû Süfyân bunu da az bul­du. Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m.), “Kim evine girer, kapısını kapatır oturursa, ona eman verilmiştir. Kim silahını elinden bırakırsa ona da eman veril­miştir.” buyurdu. Ebû Süfyân (r.a.), “İşte bu geniştir.” diyerek sevincini izhar etti. Bundan sonra da Peygamberimiz, Hz. Abbas’tan, Ebû Süfyân’a İslam ordusunun geçişini seyrettirmesini istedi.

    Mekke’ye iyice yaklaşılmıştı. Peygamberimiz, Ebû Süfyân’ı önden göndere­rek Mekkelileri uyarmasını, kimlere eman verildiğini bildirmesini istedi.

    Ebû Süfyân denileni yaptı. Hızla Mekke’ye girdi. Müşrikler telaş içindeydi­ler. Ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini bilemiyorlardı.

    Ebû Süfyân’ın geldiğini görünce hemen etrafına toplandılar. Ebû Süfyân, kan dökül­mesini istemiyordu. “Re­sû­lul­lah (a.s.m.), sizin karşı koyamayacağınız ve dayanama­yacağınız bir orduyla geliyor. Ben sizin görmediklerinizi ve hiç gör­meyeceğiniz şeyleri gördüm. Sayısız erler, atlar ve silahlar gördüm. Onlara kimsenin gücü yetmez.” dedi. Sonra da kimlere eman verildiğini bildirdi. Ebû Süfyân’ın (r.a.) gayretleri sonunda Peygamberimiz (a.s.m.), Mekke’ye kan dök­meden girdi. Sadece Hz. Hâlid, karşı koydukları için birkaç kişiyi öldürmek zo­runda kalmıştı.

    Birkaç gün sonrasıydı… Ebû Süfyân (r.a.), Mescid-i Haram’da oturuyordu. Peygamberimizin önde yürüdüğünü, Müslümanların onu takip ettiğini görünce içinden, “Yeniden asker toplayıp şununla çarpışsam mı, ne yapsam?!” diye ge­çirdi. Peygamberimiz gelip baş ucuna dikildi ve omuzuna vurarak, “O zaman Allah seni yine hor ve hakir ederdi!” buyurdu. Ebû Süfyân (r.a.) başını kaldırdı. Re­sû­lul­lah’ı (a.s.m.) görünce, “Şehadet ederim ki sen Re­sû­lul­lah’sın. İçimden geçirdiklerim hakkında tövbe istiğfar ediyor, af diliyorum!” dedi.3

    Ebû Süfyân (r.a.) bundan sonra artık İslam’ın kahraman bir mücahidi oldu. “Allah’ın ve Resûlünün arslanı” olarak isimlendirildi. Onun Müslüman olarak ka­tıldığı ilk savaş Huneyn oldu. Bu savaşta, daha önceki hatalarını affettirmek için canla başla mücadele etti. Bir ara Müslümanların Re­sû­lul­lah’ın etrafından dağıl­dığını gördü. Etrafında onu koruyan birkaç kişi kalmıştı. Bunlardan birisi de Ebû Süfyân’dı (r.a.). Atından inmiş, kılıcının kınını kırmış, düşmana kılıç sallı­yordu. Bunun manası, “ölünceye kadar Re­sû­lul­lah’ı korumak” demekti. Sonrasını kendisi şöyle anlatır:

    “Allah biliyor ki, o gün ben Re­sû­lul­lah’ın önünde ölmek istiyordum! O sırada Abbas, Re­sû­lul­lah’ın bindiği hayvanın gemini tutuyordu. Yüzümde miğfer oldu­ğu için Re­sû­lul­lah beni tanımamıştı. ‘Kim bu?’ diye sordu. Miğferimi kaldırdım. Hz. Abbas, ‘Yâ Re­sû­lal­lah, kardeşin ve amcanın oğlu Ebû Süfyân’dır. Ondan razı ol.’ dedi. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), ‘Ondan razıyım. Allah onun bütün düşmanlık­larını bağışlasın.’ buyurdu. Ben hemen gittim, üzengideki ayağını öptüm. Bana döndü, ‘Evet, kardeşimdir.’ buyurdu.”[4]

    Başlangıçta dağılma alameti görüldüyse de sahabiler sonradan tekrar topar­landılar ve düşmanı bozguna uğrattılar. Böylece Huneyn Savaşı da Müslüman­ların zaferiyle neticelendi.

    Ebû Süfyân (r.a.), Peygamberimizle birlikte Tâif Seferi’ne de katıldı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Mugîre bin Şu’be ile kendisini barış için Tâiflilere gönderdi. Fakat onlar barışa yanaşmadılar. Bunun üzerine bir müddet savaş oldu. Bu arada Ebû Süfyân (r.a.) gözünden vuruldu. Hemen Re­sû­lul­lah’a gitti ve “Yâ Re­sû­lal­lah, bu gözümü Allah yolunda kaybettim!” dedi. Peygamberimiz (a.s.m.), “İstersen dua edeyim, Cenâb-ı Hak gözü­nü sana iade etsin. İstersen karşılığında cenneti ver­sin.” buyurdu. Ebû Süfyân (r.a.) böyle bir fırsatı yakalamışken değerlendirmek istiyordu. “Cenneti isterim, yâ Re­sû­lal­lah!” dedi.

    Ebû Süfyân (r.a.), Müslüman olduktan sonra Re­sû­lul­lah’ın sevgisini ve rızası­nı kazanmıştı. Re­sû­lul­lah onun önceki yaptıklarının tamamını affetmiş, birkaç defa kendisine duada bulunmuştu.

    Bir gün de Hz. Ali’yi çağırarak, Allah ve Resûlünün Ebû Süfyân’dan razı oldu­ğunu Müslümanlara bildirmesini emretti.

    Hz. Ebû Süfyân, çok olmamakla beraber zaman zaman Re­sû­lul­lah’a sual sorar­dı. Bir defasında “İhlas nedir, yâ Re­sû­lal­lah?” diye sordu. Peygamberimiz şöy­le buyurdu:

    “Rabb’im Allah’tır, dedikten sonra, emrolunduğun gibi dosdoğru olmandır.”

    Ebû Süfyân (r.a.), Hicret’in 20. yılında hastalandı. Vefat edeceğini anla­mıştı. Aile efradına, “Benim için ağlamayın. Çünkü ben Müslüman olduktan sonra günah işlediği­mi hatırlamıyorum.” diye vasiyette bulundu. Onun cenaze namazını Hz. Ömer kıldırdı.

    Allah onlardan razı olsun!
  • 399 syf.
    ·10/10
    KİTAP YORUMUM

    Kitabın türü Polisiye isminden de anladığımız gibi. Yazarımızın ilk kitabı olan "Katilin Özrü" isimli eserin devamı. Çok iyi tanınan saygın bir işadamının feci bir şekilde öldürüldükten sonra araştırmalarına devam eden Komiser Aylin TÜRKOĞLU acaba katile ulaşabilecek mi? Kitap gerçekten son a'na kadar asla katilin kimliğini belli ettirmiyor ve tahmin edemiyorsunuz. Bu da kitabı heyecanlı kılan bölümü. Size tavsiyem asla gece okumaya başlamayın :) yoksa meraktan uyuyamıyorsunuz. Kitabın en sevdiğim bölümlerden bir tanesi ben de ilgilendiğim için sanırım Reiki ile ilgili bilgi verilmesi. O bölümleri çok sevdim.
    Ve aşk, çok güzel anlatılmış. gerçek aşk koşulsuzdur. Kötü ve iyi gününde birbirlerinin alanlarına da saygı duyarak yürütülür. Kıskanmadım desem yalan olur. Bence her yaralı insanın hayatında bir Hakan olmalı diye düşünüyorum.
    Aylin acaba bu ilişkinin hakkını gerçekten verebilecek mi? Yoksa vazgeçip her şeye rağmen ayrılık kararı mı alacak?
    Kitabın öğretisi çok fazla. Benim edindiğim öğretiler şunlar;
    - Eğer bir yer de bir günah varsa susmadan tüm gücümüzü kullanarak bir canlıyı kurtarabilmeliyiz. Hiç belli olmaz bir gün yıllar sonra bile olsa kurban biz olabiliriz.
    - Gerçek ilişki koşulsuzdur. Yukarıda bu bölümü ayrıntılı yazdım. Bu yüzden burada değinmeyeceğim.
    -Aylin amaç ile araç ilişkisini çözebilen nadir insanlardan birisi. Amacı tüm kötü insanları hak ettikleri cezayı alabilmeleri adına Komiser olması ve mesleğini araç olarak görmesi. Başarısı da bundan geliyor.
    - Eğer başarı varsa orada mutlaka zamansız bir mücadele, çalışma vardır.
    - Kadın olmak zayıf olmamızı gerektirmez. Kadınlar güçlüdür. Ama her güçlü kadının da başını dayamak istediği sevdikleri olmalıdır. (Baba, eş, dayı, amca, aile dostu, erkek kardeş)
    - Uyuşturucu madde asla alınmamalı. Bunun getirdiği hatalar yıllar sonra bile bir kez bile kullansanız size getirisi kötü olabilir.
    Yani saymakla bitmiyor kitabımızın misyonu. En önemli öğretisi ise yakalanmayacağını sanan her katil yakalanacaktır. Kusursuz cinayet yoktur. Geçmiş kesinlikle geleceği doğurur. Hayatı nasıl istersek öyle yaşayalım ama bence en önemlisi İNSAN olarak yaşayalım. Kimseye zarar vermeden, kimsenin hakkını vermeden. Kitabın en önemli öğretisi ise bana göre, tecavüzün getirdiği sonuçlar. Yani siz unutup gittiğiniz zarar verdiğiniz insanlar, siz özel hayatınıza dönüp çocuk çocuğa karışırken kim bilir onlar neler yaşıyor? Zarar verdiğiniz insanlara kötü isimler ile çağırıp muamele yaparken kendi kızınıza, ailenize zarar gelmesin istiyorsunuz. Adalet her zaman yerini bulur. Er ya da geç. Final her zaman iyilerin olacaktır. Ben kitabımızın devamını jet hızıyla bekliyorum. :) Yazarımız 1 yıl sonra dedi ama ben isterim ki yazarımızın kalemini tanıyan birisi olarak yılda en az 3 eseri bizimle buluşmalı. En sevdiğim şeyi yaptım yine okuduğum her kitapta yaptığım gibi yazarımız ile kitabımızın konularını ele alarak fikir alışverişi yaptık ve mutlu oldum.
    Değerli yazarımız Nurhan IŞKIN'a eserini benimle buluşturduğu için teşekkür ediyorum. Mutlaka okuyun... Pişman olmayacaksınız...

    DUYGU SONGÜL KAHRAMAN