• Tarihte kadının yeri ve önemi...
    Geç tarihi! Görüyoruz şuan verilen değeri!
    Ve bizim için şuan önemli!

    Her insan inandığına göre değer verir insana!

    Uzun zamandır toplumumuzda yer alan Kadın'a yönelik olumsuzluk içeren her türlü eylem neden sorusunu akıllarımıza ve vicdanlarımıza bir ok gibi sapladığının düşüncesindeyim. Sadece ülkemizde yaşananlar açısından ele almak tabi ki de sorunun ulusal olmadığını göstermeyecektir. Dünya genelinde yaşanan bir durumdur. Fakat özellikle ülkemizde yayılması ve bunun haber kaynaklarınca yayınlanması ve sosyal medya tarafından yayınlanması aslında toplum olarak ne kadar zor bir durumda olduğumuzun, ne kadar birbirinden habersiz ve birbirimizi umursamaz olduğumuzun acı bir görselidir.

    Neden ?
    "Ta ki, işlenen bu kötülük emsal teşkil edip zihinlere ve hayatlara yer etmesin, normalleşmesin."(Oyuncak Tamirhanesi - Metin Karabaşoğlu -Syf-99)

    Diyor ve nede güzel söylüyor.

    Şöyle bir örnek vermek istiyorum. Bu birçok insana garip gelebilir ve ne var ki bunda olması gereken bu diyebilir. Ama mesele burada değil. Yani olup olmamasında değil, milletin nasıl alıştırıldığını görmekte gizli.

    Doğma büyüme Erzurum'luyum. Ve Erzurum bilindiği üzere muhafazakar bir topluma sahiptir. Çocukluk çağlarımızda kulaklarımıza hep çarpardı. Eskiden Erzurum'da iki sevgili yan yana yürümekten çekinir, eskiden Erzurum'da Ramazan aylarında hiç bir lokanta,kahve,çay ocağı, kafeterya, çorbacı vs. iftar vaktine kadar açık olmazdı bu çok eski bir zaman değil bundan en fazla 15-20 yıl öncesi böyleydi, yani bu dönemleri görmüş ve yaşamış biriyim. Ama şimdi bakıyorum eskinin o manevi yapısı bozulalı çok olmuş. Adı geçen açık işletmeleri geçin artık insanlar gayet normal bir şeymiş gibi meydanlarda bile işi çığrığından çıkarıyor. E haliyle zaman zaman tatsız olaylarda yaşanıyor. Bu durumları 15-20 yıl öncesinden yapmayanlar saygısından , edebinden, hayasından yapmıyorlardı. Korktuklarından değil. Korkuyorlardı ama sadece Allah'tan... Bunlara esnaf kesimi de dahil. Buna sebep kişisel menfaat ve çıkarların zamanla toplumu esir etmesi, yani o yaptı bende yapayım düşüncesinin yayılmasını görüyorum.

    Şöyle ki böyle bir durum şunu düşündürüyor insana, bugün batı diye nitelendirilen toplumda hiç mi yaşanmıyor? Yaşanıyorsa neden basına,sosyal medyaya yayılmıyor? Yayılıyorsa hangi oranda ? Bugüne kadar şahsen karşılaşmadım. Gözümden kaçmış olabilir, görmemiş de olabilirim. Ama bu olmadığını, yaşanmadığını kanıtlamaz.

    Söylenecek her sözü o kadar dikkatle seçmeliyim ki, kimse incinmesin, alınmasın, darılmasın. O kadar hassas bir konu. Fakat gerçeklerin acı verdiği bir zamanda yaşadığımız içinde bu durumda kendime ne denli engel olabilirim bilemiyorum. Aslında fazla uzatmak niyetinde de değilim. Tarihi derinlikleri değerlendirecek kadar bilgi sahibi de değilim. Ama akledince nelerin eksik olduğunu kendimce görebiliyorum. İnsan ne tarafa meylediyorsa karşısında olan durumları kendince yorumlayabiliyor, eksik ve hatalı görebiliyor. Bu sebeple belirteceğim şeyler kendi düşüncelerimden ibarettir. Gerçekte toplumumuza yönelik olsada bireysel olarak kimseye karşı yazılmamıştır ve art niyet taşımamaktır. Ben inancıma göre gördüklerimi , ama olmaması gerekenleri dile getirmeye çalışırken, yanlış olanları da eleştireceğim. Bir kadın söz konusu olunca onu genelde tek başına anlatmak mümkün değildir. Bunun için karşı cins bir figüranın olması da gereklidir. Burada Oscar Wilde'nin şu sözü bana karşıt olsa da katılmamak elde değildir.

    "Kadınlar sevilmek için yaratılmıştır, anlamak için değil."
    Oscar Wilde

    Bu sözü hayatlarımıza tatbik edebilsek. Belki de bir çok sorun temelinden çözülecek duruma gelecektir. Burada toplumumuzda olan şu eksiklik akla geliyor. Görmek ve bilmekte üstümüze yoktur. Amma uygulamada her daim geri kalırız. Ki bu söze gelmeden önce Fahri Kainat Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) ne diyor Veda Hutbesinde

    "Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta
    Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. "

    Düşünenler, akledenler için elbetteki nasihat ve ders veren bir emir vardır.

    Ve yine Fahri Kainat Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) buyuruyor.

    اَلدُّنْيَا مَتَاعٌ وَخَيْرُ مَتَاعِهَا الْمَرْأَةُ الصَّالِحَةُ

    "Dünya (başlı başına) bir faydalanma(imkanı) dır. Dünyanın en hayırlı nimeti de saliha kadındır“. 
    (Müslim, rada' 64; Nesai, nikah 15; Ahmed b. Hanbel, II, l68; Abd bin HUmeyd Müsned hadis no: 327;Beğai, Şerhus Sünne hadis no: 2241; Ebi Nuaym, Hilyetül Evliya hadis no: 4364.)

    Ve yine ilahi emir çınlıyor kulaklarımızda "İnsanoğlu nankördür."

    (Adiyat Suresi, 6. ayet)
    "Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür."

    Ve yine insanın ziyanda olduğunu gösteren bir ilahi emir.

    Asr Suresi Meali.
    ﴾1﴿ Asra yemin ederim ki,
    ﴾2﴿ İnsan gerçekten ziyandadır.
    ﴾3﴿ Ancak iman edip iyi dünya ve âhiret için yararı işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler başkadır.

    Ne emrediliyor bize ? İyilik, hak ve sabrı tavsiye etmek. Bunlardan uzaklaşınca ziyanda,zararda olacağımız uyarısı yapılıyor. Bugün biz toplum olarak ne yapıyoruz.? Bireysel çıkarlarımızı bütün kültürel,ahlaki,dini ve insani değerlerden üstün görüyoruz. Peki toplumumuzda geçmiş zamanlarda yaşanmış o kadar çok güzel örnek var ki hangisini dile getirsem bilemiyorum. Sadaka taşlarından sadece ihtiyacı olanların almasınımı, siftah eden esnafın , siftah etmeyen komşusuna müşterisini yönlendirmesini mi yoksa hepsinden önemlisi Fahri Kainat Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav)'in "Komşusu açken tok yatan, bizden değildir." diye kesin bir dille belirtmiş olduğu birliği ve beraberliği mi? Bizi toplum olarak değerlerimizden ve kültürümüzden uzaklaştıranın ne olduğunu anladığımız gün birlikteliğimizi yeniden tesis edeceğimiz gün olacaktır. Tarih boyunca İslam ile şereflenmiş bütün toplumlar gittikleri bütün coğrafyalar da huzuru ve adaleti taşımışlardır. Bunun en belirgin şehri Kudüs'tür. Kudüs tarihinde Müslümanlar dışında ona hükmeden hiç bir toplum tarafından huzur bulmamıştır ve bugün buna şahitlik ediyoruz.! Ama susuyoruz.!

    Şimdi nereden nereye geldik diye yakınanlar olabilir. Belki buraya kadar okumayanlarda olabilir. Ben bunu kendi vicdanımı sorgulayabilmek için yazıyorum.

    Ne diyorduk bir figüran gerekli bir kadını anlatabilmek için. Buda mümkün olmayacak gibi. Kendimi örneklendirip nefsime hizmet etmek istemiyorum.

    Aslında temel sorun nefislerimizi tam manasıyla tanımamamızdan kaynaklanıyor. Bence böyle. Konuları dağıtmakta üstüme yoktur. Dağınıklığı sevdiğimden değil. Bütünlüğü sağlayamadığımdandır.:)

    Biz toplum olarak ne zaman her daim düşmanımız olan ve hiç bir zaman kalkınmamızı istemeyen batıya uyarak , örnek alarak ama gereksiz şeyleri, ve bir çok şeyin empoze edilmesine sessiz kalarak kendi sonumuzu kendimiz hazırlamışız aslında . Ama bizi uyaran biri var ta 1400 yıl öncesinden . Yine görmemiş, yine dinlememiş, yine kulak asmamışız.


    “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.”

    Gayr-i müslim­lere veya fâsıklara benzeme ve onların nefsânî hayat tarzlarını taklit etme hastalığı, îmânı tehlikeye atan hususlardan biridir. Îman temelindeki çözülmelerin, fikrî ve ahlâkî yozlaşmaların birçoğu, bu tür taklitlerle başlar.

    Taklit, zamanla alışkanlık ve huy hâline gelir. Sonrasında ise şeklî beraberlik, zihnî beraberliğe, zihnî beraberlik ise zamanla kalbî beraberliğe kadar gider. Bunun içindir ki hadîs-i şerîfte:

    “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.” buyrulmuştur. (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)"

    Şimdi sorunun temeli anlaşılmıştır diye umuyorum.


    Kadın ile ilgili tarihe ismini bir şekilde bırakmış bazı insanların sözlerini paylaştıktan sonra düşüncelerime devam edeceğim.

    Kişiye imandan sonra verilen şeylerin en hayırlısı saliha kadındır. (Hz. Ömer)

    Hz. Ömer’in Mekke halkı ile Medine halkını, kadınlara hâkimiyet bakımından karşılaştırdığı şu sözleri de toplum değiştikçe ilişki ve davranışların da değişebileceğini göstermektedir: “Biz muhacirler kadınlarımıza hâkimdik, sözümüzden çıkmazlardı, Medine’ye gelince gördük ki, Medine’nin yerli kadınları kocalarına hâkim durumdalar, bu defa bizim kadınlarımız da onlara benzemeye, onlar gibi davranmaya başladılar” (Buhârî, “Nikâh”, 83; İbn Âşûr, V, 41-42). (Kuran Yolu Tefsiri Nisa Suresi 34. Ayet Tefsiri)

     "Yeryüzünde gördüğümüz her şey, kadının eseridir."
    Mustafa Kemal Atatürk


    "Kadınlar insandır, erkekler insanoğlu."
    Neşet Ertaş

    Kadın; bilmeyene 'nefs', bilene 'nefes'tir. 
    Şems-i Tebrizi


    "Güzel bir kadın göze, iyi bir kadın da kalbe hoş görünür, birincisi pırlanta, ikincisi hazinedir."
    Napoleon Bonaparte

    Şimdi bu sözlere bakınca temel sorun erkeklerde gözüküyor ki bu kabul edilebilir ama genelleme yapılmayacak bir gerçektir.

    Müslümanlar için bir kadının önemi saymakla bitmez aslında. Ama kadına önem vermek inanç esaslı mıdır? Ya da inanç esaslı mı olmalıdır? diye sorabiliriz kendimize...
    Ki bunu herkes kendi değerleri doğrultusunda değerlendirecektir. Ama doğru her zaman tektir. İkinci bir doğru olmaz , sadece alternatiftir. Ve alternatif tekliflerin aslı dururken önemi yoktur.

    Benim inancım önce insana karşı saygılı olmamı ve sevmemi istiyor ve diyor ki müminler kardeştir.

    "Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin, Allah’a itaatsizlikten sakının ki rahmetine mazhar olasınız." (Hucurat Süresi 10. Ayet Meali)

    Şimdi bu ilahi emirden haberdar olup buna göre hareket etmediğimiz takdirde elbetteki bir cezası,ceremesi olacaktır. Ki dikkat edildiğinde kadın, erkek demiyor. Müminler kardeştir diyor ve sorunları aracı olarak çözmemiz , uzlaştırmamız isteniyor.

    Kadın önemlidir . Çünkü, ALLAH'ın emanetidir.

    Kadın önemlidir. Çünkü, Anne adayıdır. "Cennet annelerin , ayakları altındadır."

    Kadın önemlidir. Çünkü, Ümmetin çokluğuyla sevinecek bir Peygamber'e inanmış ve iman etmişiz.

    Kadın önemlidir. Çünkü, İNSAN'dır.


    Daha sonra yine eklemelerim olacak . :)
  • Bakaloreus: Bilgi ve tecrübe! Bunlar köpük ve sis gibidir. Zekaya denk değildir. Itiraf edeyim ki eskiden beri bilinen birçok şey, bilinmeyen değer olan şerler değildir.
    Mefisto: Çoktan beri ben de bunu düşünüyordum. Ben eskiden bir deli idim. Şimdi ise kendimi iyice boş ve sersem buluyorum.
  • 343 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Sevgili kikirikler herkeşe selam olsun .. İncelemeyi kısa tutmaya çalışıcam ama kitabın yazım sebebi dolayısıyla edebiyatımızın İKİ AMİRAL GEMİSİNİ karşı karşıya getirmek durumundayım .. Kim bu isimler ? YAŞAR KEMAL ve KEMAL TAHİR .. İki ismin EŞKİYALIĞA bakışı olacak incelememizin katığı.. O yüzden kelli hoşgeldin beş gittin muhabbeti yapamıyoruz bugün her zaman yaptığımız gibi .. İlla isteriz derseniz, şu kadarını bilin ki , -4 derecenin hasıl olduğu Ankara ayazında ekmek almamak için yoğun çatışmalar esnasında siperde kaleme alıyorum işbu satırları.. Kalkıp hakkaten dağa çıkasım var isyan bayrağını çekip, "ekmek anneminse dağlar bizimdir" diyerek =)) En sonunda ANGARALI DADALOĞLU yaratacaklar kendi elleriyle .. =))

    Sayın canikolar ve sevgili cevizkabukları ... 1950ler ve sonrasında edebiyatımızda şaha kalkan köy edebiyatı akımı ile köyün ve köylümüzün halinin anlatıldığı eserler kalem alınmaya başladı .. Bu böyle olunca, kaleme alınan eserlerin içerisinde yeryer eşkiyalar da boy gösterir oldular .. Okuyan okumayan herkes , İnce Memed'in bir eşkiya romanı olduğunu biliyor misal..Ulan şimdi İnce Memed için spoiler verdin falan diyecek olan varsa lokasyon bildirsin.. Füzeler rampada !! Neyse efenim ... İşte bu kitap İnce Memed ve o dönemde yükselişe geçen ," yiğit -mert ve iyiliksever eşkiya" modeline karşı bir ANTİ-TEZ olarak kaleme alınmış.. Bu o derece böyle ki , Kemal Tahir daha kitabın başında şu alıntıyı getirip koyuyor önünüze ÇÖT diye..

    “Ahlak düzeni sağlam OLMAYAN ve soyguncularıyla başa ÇIKAMAYAN bir toplum, - ruhunda artakalmış barbarlık duygusunun da baskısıyla -soyguncularına karşı HAYRANLIK duyar.” - Andre MAUROIS İngiltere Tarihi -

    Şimdi İnce Memed ve Yaşar Kemal fanları sinirlenip yıkmasınlar ortalığı .. Kitap eşkiya kavramının bir eleştirisi dediğim gibi ..Yaşar Kemal ve İnce Memed de nasibini ister istemez alıyor haliyle.. Şimdi kısaca toparlamaya çalışarak, konu başlıklarını ve görüşleri ele alacağız ..Ama öncesinde kitaptan kısaca bahsedeyim ki kafalar karışmasın , hamur sulanmasın bebişler ..

    Pekmezsever kankitsular ,bu roman esasen eşkiyanın son kullanım tarihinin , yani raf ömrünün dolduğu günlerde geçmekte .. Köyler arasında süre gelen çekişmelerin içerisine yerleştirilen eskinin eşkiyalarının çevirdiği dümenler ve son derece cabbar ceval olaylar süregeliyor kitapta.. Biliyorsunuz ben spoilerdan yana değilim pek .. Yani size kalkıp "Ali yazıyor, Veli bozuyor, Zöhre bacı kan ağlıyor." diyerekten romanı anlatacak değilim .. Yalnız şu kadarını söyleyeyim ki kurgu MUH TE ŞEM!! Oyun içinde oyun denir ya hani ..Kitabın sonlarına doğru Kemal Tahir' i ayakta alkışlayası geliyor insanın .. Kitapta ,kabaca ele alacak olursak 2 kısım var .. Birinci kısım eşkiyalık yapan Uzun İskender ve yoldaşları .. İkinci kısım ise EN AZ onlar kadar yoldan çıkmış ve kötülüğün simgesi olmuş köy eşrafı ile Çerçi Süleymanağa.. Bu iki zümrenin birbirlerine ettiklerini şeytan hakkaten gerçek dünyada görse secdeye falan varır .. O derece diyeyim sen anla sevgili monçiçi .. Yani ben okurken cidden şu tribi yaşayıp, KİME VURACAĞINI , KİME KIZACAĞINI ŞAŞIRAN FATİH TERİME DÖNDÜM! =))
    https://www.youtube.com/watch?v=daRZVb8b_MA
    (30. saniyeden sonra KÜHEYLAN MODU ile beraber gönül gözü açılıyor!GARANTİ !! KESİN BİLGİ YAYALIM !! ) =))
    Bkz: OLACAK O KADAR TOKATLARI EFSANEDİR...

    Bununla beraber inceden bir alevi kültürü , efenime söyleyeyim dedelik kavramı ve saz tıngırdatan ozan-derviş tanımı da sorgulananlar arasında yerini almış .. Kitap bu açıdan bakıldığında , bireyler ve olgular açısından son derece muhteşem psikolojik ve sosyolojik gözlemler de barındırıyor .. "Hep iyiler kazanıyor , yetti artık canıma!" diyenlerdensen gel beni dinle şekerim .. Biliyorsun TAHİN PEKMEZ ,TUCO SEKMEZ !! =)) "YAŞASIN KÖTÜLÜK" mottomuz , "İFRİTLİKTİR YOLUMUZ" !! Al oku !! Hatta İnce Memed okuyanlar , okumayı düşünenler bu kitaba da muhakkak bir göz atın..
    İnceleme burada bitiyor .. Bundan sonrasında 2 kitabı ve 2 bakışı karşılaştıracağız .. İsteyen ayrılabilir .. Oyun bozmamak , neşe kaçırmamakla beraber spoilerlı alana dahil olmak isteyenler devam etsinler.. Ha dersen ki, "Yauw Tuco nedir allaanseen bu RAHMET tribi ? " O da sana kitabın sonunda sürpriz olsun caniko !! =))
    --------------------------------------------------
    Arkadaşım kime denir eşkiya ? Hukuki açıdan açıklaması şu : “Mal zapt etmek, öç almak, suikastta bulunmak yahut memleketin dahili emniyetini bozmak için mesken, çiftlik, ağıl, köy, değirmen gibi mahalleri basarak veya yakarak yahut tahrip ederek veya adam öldürerek veya yollarda ve kırlarda soygunculuk yaparak veya adam kaldırarak ve bu fiillerden dolayı mevkuf iken firar ederek silahla dolaşmak suretiyle emniyet ve asayişi münferiden ve toplu olarak tehdit ve ihlal etmektir” Yani ? NURSUZLAR bacım afedersin!!! =)) Yaşar Kemal'in aksine ,Kemal Tahir için eşkiyalığı HIRSIZLIKTAN ayırt etmenin hiçbir yolu yok bu kitaba göre.. Yaşar Kemal içinse eşkiyalık olgusu, devletin olmadığı yerde asayişi sağlayan birimler manasında İnce Memed'e bakıldığı zaman .. Yani bir nevi bozkırlı Robin Hood'luk .. Soylu bir asi..Bozulan nizamı ve işleyişi rayına oturtan , çarkların arasına elini sokup ezilen köylüye arka çıkan , çalandan çırpandan alıp fakir fukaraya veren .. (ulan FAKFUKFON aklıma geliyor zohahahahah =)) delirecem şimdi !neyse sulandırmadan devam!) Kemal Tahir buna da itiraz ediyor yazdığı kitabında ve diyor ki , Yahu arkadaş gez Anadolu'yu .. Gez de sor bir .. Dolaş bakalım acaba zenginden alıp fakire veren bir eşkiya modeli yaşamış mı bugüne dek .. İki farklı isim iki farklı görüş .. İkisine de kısmen katılmamak elde değil ..Bununla beraber Yaşar Kemal ile yapılan bir röportajda kendisi Kurtuluş Savaşımıza katılan eşkiyaları örnek gösteriyor ki o da haklı ! Ortada kabak gibi duran ve kayıtlara geçen isimler var .. Ege’de Yörük Ali Efe, Demirci Efe, Antep bölgesinde Karayılan, Toroslar’da Gizik Duran falan .. Bu kitaba göre eşkiyalığın bunca dillere destan olmasının sebebi , onun tanımıyla elinde saz ordan oraya koşturan zibidiler ve serseriler olarak tanımladığı ozanlar .. Kitapta o tayfayı da ele alıyor ve Uzun İskenderin sofrasında saz şairini şöyle tanımladıktan sonra : "Afyonu avuçla yutar, şarabı, bulursa, tenekeyle içer, sazı da yaman vurur bir besmelesiz."

    kendisine şu dizleri söyletiyor..
    “Kapılara karşı çıkın Er İskender Ağam geldi
    Kırk davullu düğün kurun Er İskender Ağam geldi
    Elde mavzer dilde süphan Yiğitliği ayan beyan
    Osmanlıyı bile soyan Er İskender Ağam geldi.
    Susayı tutmuş üç kişi Kitap yazmaz böyle işi
    Şu dağların müfettişi Er İskender Ağam geldi”

    (Yalnız KuP KuP BoY mahlasıyla rubailer yazan biri olarak şu kısmı belki 100 kere açıp okudum.. Rubailerimi bu kıvama getirmem lazım tez zamanda.. MÖHTEŞ!!! )

    Bu açıdan bakıldığında Kemal Tahir' e "kısmen" hak vermemek elde değil .. Kısmen diyorum çünkü her saz şairi ve ozan bu tanıma dahil olamaz benim nazarımda.. Zaten Yaşar Kemal'in kendisi , saz çalmıyor da olsa bir modern ozan.. Adam ağıtları toplamış .. Destancılık yapıp köy köy anlatmış.. Yetmemiş kaleme almış ve İnce Memed'i yazdıktan sonra toplumda öylesine büyük bir sevgi ile karşılanmış ve kabul görmüş ki, İnce Memed benim diyen tonla adam türemiş piyasada o günlerde .. Bunu kendi ağzıyla da anlatıyor zaten Yaşar Kemal anılarında..

    Eşkiyanın köy yerinde kabul görmesinin sebebi Kemal Tahir'e göre KORKU.. Bu kavramla beraber devlet olgusunu da kendi fikrine göre tanımlıyor .. Ve devlet düzeninin sağlam olduğu bir toplumda eşkiyalık barınamaz diyor .. Ona göre devletin iradesinin çatallandığı mecralarda eşkiyalık olabillir ve eşkiyalar savaş gibi iradenin zayıfladığı durumlarda boy gösterip , at koşturabilirler ..

    Buna karşılık Yaşar Kemal ,eşkiyayı var eden olgunun KORKU ile beraber harmanlanmış bir SAYGIdan varolduğunu savunuyor ve eşkiyanın ,bozulan düzene bir Anakin Skywalker edasıyla "GÜCE DENGE" getirircesine el attığını belirtiyor İnce Memed'de.. Yani işin içinde SEVGİ de var .. Napam kardeşim .. STAR WARS suz olmaz bu işler !! =))

    Velhasıl kelam daha mercek altına alınacak pek çok konu var ama çok uzatıp sizi de sıkmak istemiyorum .. Tekrar ediyorum ! Kemal Tahir romanlarına , özellikle bu kitabına muhakkak bir şans verin .. ÖZELLİKLE SİZ İNCE MEMED OKUMUŞ VE OKUYACAK OLANLAR ...
  • 240 syf.
    İnceleme girmek konusunda biraz kararsız kaldım, 662 adet inceleme girilmiş ve ne yaparsam yapayım diğer incelemelerdeki anlatılanlardan pek de farkı olmayacak, tekrara düşeceğime eminim. Yine de ileride dönüp bu kitap neyi anlatıyordu, bitirdiğimde bana neler hissettirmişti dediğimde okuyacak bir şeyler olsun diye yazmaya karar verdim.

    Koridor yayıncılıktan çıkan ve Rusça'dan dilimize Elnur Osmanov'un çevirdiği kitabın önsöz, giriş kısmı ve son sözü M. Vituhnovskaya'ya ayrılmış. Kitabın ve yazarın daha iyi anlaşılabilmesi açısından bu bölümlerin önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle giriş kısmında yazar hakkında bilgiler verilmesi, Finlandiya'nın yükselişi için kritik öneme sahip kişiler hakkında bilgiler aktarılması ve en önemlisi de yazarın bu kişileri nasıl anlattığı, anlatılanların tarihi bilgiler mi olduğu yoksa kurgu mu içerdiği konusunda netlik kazandıracak bir bölüm içermesi okyucunun bilgilenmdirilmesi açısından önemli.

    Kitapta Finlandiya'nın verimsiz ve dağlık topraklarında yeterli üretimin olmadığı, halkın yoksullaştığı, sağlık sorunlarıyla boğuştuğu kısacası çok kötü zamanlar geçirdiği dönemlerde elini taşın altına koyan bir grup insan ve halkın bu insanlara güveni, topyekün denebilecek bir uğraş ile kalkınması ve çok daha güzel günlere ulaşması nedenler-çözümler-sonuç şeklinde anlatılıyor.

    Kitap 13 başlığa bölünmüş ve her başlık bu mücadeledeki en önemli noktaları işaret ediyor. Yazar Grigoriy Petrov bizlere bu maddelerdeki sorunların ayrı ayrı özenle ele alınarak ancak hepsinin çözüme kavuşturulmasıyla ülkedeki sıkıntıların nasıl giderildiğine veya giderilebileceğine dair bizleri ikna etmeye çabalamış.

    Bu bölümlerin bazılarından kısaca bahsetmek istiyorum. Ülkemizde kitabı okumayı düşünen her okurun çok iyi bildiği bir konu, günümüzde öğretmenlerimizin dahi sıkıntılı olduğunu kabul ettiği eğitim konusu. Bir ülkeyi içerisine düştüğü bataklıktan çıkarıp iyi yerlere getirmek 'istiyorsanız' o ülkenin gençlerine iyi bir eğitim sağlamaya mecbursunuz. Bu maddelerin çoğu kritik herhangi birisine önemsiz demek doğru olmaz ama eğitimi düzeltemeden bir sıçrayış, kalkınma beklemek de abes olur diye düşünüyorum. Eğitime ayrılan bütçe her yıl artsa da, bu bütçeyi genel harcamalara oranladığımızda devede kulak kaldığı da herkesin malumu. Bu konuyu herkes dile getiriyor ancak ben en sık M.Serdar Kuzuloğlu'ndan duyuyorum. Türkiye'nin rakamlarla nerede olduğunu sık sık gözler önüne serip, bu konuya dikkat çekmeyi amaçlıyor.

    Eğitim demişken kitapta askerlik ile ilgili bir bölüm yer alıyor "Kışla". Bu bölümde askere alınan gençlerin tam da eğitilip bilgi beceri kazanacakları çağda oldukları, spor gibi çeşitli aktivitelerle kendilerini geliştirebilecekleri dile getirilmiş. Dönemin kötü şartlarında askerliğin gençlere bir katkısı yokken hatta zararı oluyorken, üst rütbeli askerlerin biraz sorumluluk alarak bu durumun üstesinden gelinebileceği anlatılmış.

    Ülkenin aydın kesiminden yazarın büyük beklentileri var. Halkın bilinçlendirilmesindeki en büyük görev aydınlara düşüyor. Çocuklarına ilgisiz olan ailelerle ilgili çok önemli bir bölüm yer alıyor. Din adamları ile ilgili bir bölüm de var. Dönemin din adamlarının görevlerine ciddiyetle yaklaşmayıp onun yerine farklı işlerle meşgul olduklarından bahsedilmiş. İnançların bir toplum için neler ifade ettiğinin farkında olan ve her din adamının önce kendisine çeki düzen vermesi sonra da halkı doğru bir şekilde yönlendirmesi gerektiği vurgulanmış. Ayrıca başkalarını eleştirmeden, herkesin önce kendisine çeki düzen vermesi gerektiği sık sık vurgulanmış.

    Futbol ile ilgili bir bölüm var ki üzülerek söylemek istiyorum, ülkemizin de içerisine düştüğü en acı durumlardan bir tanesi. Elimde somut bir veri yok ancak Türkiye'nin spora harcadığı paralar içerisinde en büyük payı futbol alıyor diye tahmin ediyorum. Yatırılan bu kadar paranın karşılığında ise günümüzde ne yazık ki somut bir başarı yok. Ülkenin en büyük takımları borç batağında, kim daha çok borç yapacak şeklinde yarışıyorlar. Bazı uluslararası müsabakalarda bayrağımızı dalgalandırmak dışında ülkeye bir faydaları var mı orası da tartışılır. 90 dakikanın harcanmasını bir tarafa bırakırsak, ülkemiz için en kötü yanı da holiganlık. Küfürleri, kavgayı, dövüşü basite indirgedik artık göze görünmüyor, bu sebeple adam öldüren var! Yazara katılmamak elde değil, insan hem spor yapmalı hem de zihnini geliştirmeli. İkisinden birisi eksik kalmamalı, ancak böyle olacaksa futbolun hiç olmaması gerektiğine katılıyorum.

    Kitapta çok değerli bilgiler var ancak anlattıkça uzuyor ve uzadıkça okuyacakların kitaptan alacağı tadı belki de azaltmış olacağım bu yüzden daha fazla uzatmadan bitirmek istiyorum. Yazar G. Petrov karakterleri o kadar pozitif ve heyecanlı ki, okurken bunu hissedebiliyorsunuz. Ancak kitabın sonlarına doğru çoğu kişisel gelişim kitaplarında yer alan; kendinize güvenin, ne olursa olsun başaracaksınız, karamsar insanları dinlemeyin vs. gibi bazı sözlerle aşırıya kaçıldığı kanaatindeyim. Bu da kitap hakkındaki tek eleştirim olsun. Kitap bitince insan ister istemez şu soruyu soruyor "Bu konuda neden Finlandiya başarılı oldu ancak Türkiye başarılı olamadı?" Türkiye'nin başarılı olamadığını nereden anlıyorum, çünkü Finandiya'nın o dönemde çektiği sıkıntıların bazılarını biz bu dönemde halen çekmekteyiz. Çoğu kişinin belirttiği şekilde, kitabın mutlaka okunması gerektiğine katılıyorum.
  • ...müzik insani bir şeydir. Politikanın, dünyada olup bitenin ötesinde bir şey. Bütün insanlığa özgü bir şey, diyebilirim, insan ruhunu ve insan beynini oluşturan bir temel unsur. Ve müzik her zaman olacaktır, doğu olsun batı olsun her yerde, gerek Güney Afrika’da gerekse İskandinavya’da, gerek Brezilya’da gerekse Gulag Takımadalarında. Müzik, haliyle, metafizik bir şey olduğu için. Anlıyorsunuz, değil mi, metafizik, yani sırf fiziksel türden olan varlığın ötesinde, zamanın ve tarihin ve politikanın ve fakirin ve zenginin ve hayatın ve ölümün ötesinde. Müzik-sonsuzdur. Goethe şöyle der: “Müzik öyle yücedir ki hiçbir akıl sırrına eremez; müzikten, her şeye egemen olan ve kimsenin hesabını tutamayacağı bir etki yayılır.”
    Goethe’ye katılmamak elde değil.
    Patrick Süskind
    Sayfa 33 - Kıyı Yay.
  • "Süt gibi bir ten ve pespembe dudaklar en derin bilgileri bile alt edebilir."
    Vladimir Bartol
    Sayfa 176 - Koridor yayıncılık
  • 336 syf.
    ·Puan vermedi
    Aslında bu incelemede bir bütün olarak Saramago'nun tarzını ele alamak gibi bir gözükaralık yapmak niyetinde değilim. Çünkü Saramago'nun Körlük, Görmek ve Mızraklar Mızraklar Tüfekler Tüfekler adlı üç kitabını tek okudum. Bu sebepten dolayı sadece Körlük ve Görmek kitapları çerçevesinde bir inceleme yapmaya çalışacağım.
       Saramago (1922-2010) Lizbon'un küçük bir köyünde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Ekonomik nedenlerden dolayı okulu bırakıp makinistlik eğitimi gördü. Saramago'nun ilk romanı olan Günah Ülkesi 1947 yılında basıldı. Daha sonra yazar oyun, şiir, öykü ve deneme gibi bir çok alanda eser vermiştir. Kısa sürede Milyonlarca satılan yazarın kitapları, kendi dilinin sınırlarını aşarak 20'den fazla dile çevrilmiştir. Okuyan herkeste sansasyonel bir etki bırakan Körlük adlı romanı, 1992 yılında yazara Nobel Edebiyat Ödülü kazandırmıştır. (Ödülü aldığını öğrendiğinde yoğun ilgi ve gelen soru yağmuruna karşı "bırakın eşime gideyim" demesi de, Saramago'yu bu kadar kötüleşen dünyaya bağlayan bağ hakkında ipucu veriyor sanki)

    Gel gelelim Saramago'nun dünyaya tuttuğu Körlük adlı "ayna" ya. Biri bana, kitabı bitirdiğinde neler hissettin? Diye sorsaydı vereceğim ilk cevap şu olurdu: korktum, hemde çok korktum. Kitabı bitirdiğimde toplu taşıma araçlarında, metro-metrobüs duraklarında, kalabalık cadde ve sokaklarda kısacası insan yığınlarının olduğu heryerde ya şimdi biri, Kör oldum! Göremiyorum! Diye bağırırsa ne yaparım diye düşünüyordum. Bununla birlikte kafamda türlü türlü Körlük'ten korunma senaryoları oluşturuyor, genelde de bu senaryolarda doktorun karısı gibi Körlük'ten kurtulmayı başarabiliyordum. Kitabı okuduktan yaklaşık 3 yada 4 ay sonra Okan Bayülgen'in bir söyleşisine katıldım ve Bayülgen konuşması sırasında şöyle bir cümle kullandı: İktidar her zaman somut yada görülebilen bir düşmanının olmasını ister çünkü bu düşmanı göstererek insanları kendi etrafında toplayabilir. Bayülgen'in bu cümlesinden sonra ben söyleşiden kopup tekrar Saramago'nun kafamda oluşturduğu kaos ortamına döndüm, ama bu sefer az da olsa taşları yerine oturarak döndüm. O anda aklıma gelen ilk şey şu oldu:  Görmek kitabında, ülkenin yöneticileri 'bu oy kullanmayan insanların mutlaka bir örgütü olmalı' diye düşünüyordu hatta böyle bir örgütün olmasını da istiyorlardı. Böyle bir örgütü tespit edemeyen bakanlar, hem halkın güvenliğini tehlikeye atan bir örgüt hemde bu güvenliği korumakla görevli bir devlet rolünü oynamaya başladılar. İlk iş olarak bir bombalama olayı yapılıyor ve halkı bunun boş oy kullananların bir eylemi olduğuna inandırmaya çalışıyorlar. Çünkü topluma zarar verme potansiyeli olan bir düşman, aynı şekilde toplumu bu düşmandan koruyacak bir "dost" lazımdı. Bunları düşünürken Mihail Gorbaçov'un "aslında biz SSCB'yi bitirerek ABD'ye en büyük zararı verdik, çünkü ABD'yi düşmansız bıraktık." sözü de hafızamı yokluyordu. Saramago kitabın bu yönüyle iktidar sahipleriyle halk arasındaki ilişkiyi kısmen deşifre etmiş olabilir mi? Yada Saramago'nun böyle bir çabası olabilir mi?
    Saramago'nun Körlük romanını yine Saramago'nun “En kolay yapılan şeyin kötülük olduğunu herkes bilir.” sözü çerçevesinde değerlendirilirse daha sağlam sonuçlar elde edileceğine inanıyorum. Çünkü tarih boyunca din, devlet, felsefe ve etik değerlerin tamamı insanları kötülükten uzaklaştırmayı amaç edinmiş ve buna yönelik binlerce yıllık uğraş vermelerine karşın bu amaçlarında başarılı oldukları söylenemez. Konuya bu şekliyle bakıldığında Thomas Hobbes'un insanlar hakkındaki düşüncelerine katilmamak için özel bir çaba harcamak gerekebilir. Saramago yukarıdaki iddiasını kanıtlamak adına Körlük romanın da insanlara müthiş bir kötülük yapma özgürlüğü ortamı sunmuş ve insanların fırsatını bulduğu ilk anda nasıl da çirkinleşeceğini kanıtlamıştır. Kitabı genel bir değerlendirmeye tabi tutarsak ulaşacağımız sonuçlardan biride mutlaka şu olacaktır: uygun koşullar oluştuğunda herkes her türlü kötülüğü yapabilir.
    Son olarak Körlük ve Görmek kitaplarını karşılaştırdığımda kafamda oturtamadığım bir nokta var. Saramago Körlük'te otoritenin olmadığı durumda ortaya çıkan kaosta insanların ne kadar kötü yaratıklara dönüşeceğinden bahsederken Görmek kitabında ise yasal otoritenin kendi vatandaşlarını nasıl bombaladığını anlatır. Bu iki durum karşılaştırılınca yasal bir otorite gerekli mi? Eğer gerekli ise bu otoriteden doğacak kötülüklere karşı vatandaşları kim koruyacak? Gibi sorular beni epeydir rahatsız ediyor.