• Siz ya felsefe yapıyor ya da yoksulluktan dem vuruyorsunuz. Size göre yoksulluktan daha büyük mutsuzluk olamaz. Ama bence paçavralar içinde dolanıp da bir dilim ekmeğe muhtaç olmaktan çok daha beter şeyler vardır... Fakat sizin anlayacağınız bir şey değil bu...
  • "Fikirlerinize katılmıyorum ama o fikirleri ifade edebilmeniz için canımı veririm."
    Ece Üner
    Sayfa 39 - Destek Yayınları
  • Kız evlatlar , babaları için genelde pek önemli değildir.
  • “Ortama uymuyorum çünkü dünyada evimde değilim. Dünyayı evi sayanların suçuna katılmıyorum."

    İsmet Özel
  • "Fikirlerinize katılmıyorum ama o fikirleri ifade edebilmeniz için canımı veririm..."
    Hah bir de Uganda Devlet Başkanı İdi Amin'in konuyla ilgili bir sözü vardır:
    "İfade özgürlüğü var ama ifade ettikten sonra olacakları garanti edemem."
    Ece Üner
    Sayfa 39 - Destek yayınları
  • 360 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kasvetli bir Ankara sabahına uyanıyorum. Hava, gerçekten soğuğu sevebilen benim gibi insanlar için gerçekten huzur verici görünüyor. Bu güzel pazar gününe onlarca aktivite sığdırabilirdim, bir sürü plan yapabilirdim ama haftalardır tek düşündüğüm şey ‘’pazar günü Hakan Günday okuyacağım’’ düşüncesi koca bir günümü ayırmak için aslında güzel bir sebep. Kahvaltımı yapıyorum, biraz koşmak için parka gidiyorum. Birazdan başıma geleceklerden habersizim. Koştukça nefesimin açılması sağlığım açısından çok önemli bir hâl alıyor çünkü birazdan nefesimin kesileceğinden, bir kitabın kalbimle alay edeceğinden de habersizim. Eve gelip kitabımı ve notlar alırım diye kullandığım defterimi alıp parka çıkıyorum. Hava birden güzelleşiyor ve keyifli bir okuma aktivitesi için bütün şartlarım hazır, kitabın kapağını açıyorum.

    Hiç olmadık bir anda içinizde bazı hisler belirir ya hani, henüz kitabın çok başında çok sakin ilerlerken birden içime bir huzursuzluk çöküyor. Yoksa çevremden duyduğum, birkaç kişiye sorup karşılığında ‘’Hakan Günday okumak çok zordur, miden , kalbin, beyin kaldırmayabilir’’ diyenler haklılar mı? Bunun cevabını almak için saatlerce beklemeyeceğimden emin bir şekilde okumaya devam ediyorum. Tıpkı Dostoyevski okurken yaşadığım tarzda bir huzursuzluk bu ama Dostoyevski okurkenki hislerim daha çok psikolojik sebeplere dayalı. Şimdi ise karşımda 11 yaşında bir kız çocuğu görüyorum.

    Huzursuzluğum artıyor, sayfalar geçtikçe korktuğum başıma geliyor. Şimdi söyleyeceklerimi yargılayabilirsiniz; kitabın içine bir anda sakalı karnına kadar uzamış, dinci bir tavır takınan, her on cümleden yirmisi Allah olan karakterler giriyor. İçinde din olan her şeyden korkmuşumdur. Çünkü ‘’din’’ altında yapılan öyle kötü, korkunç, açıklanamaz, yıkıcı şeyler gördük ki insanlar olarak din içeren şeylerden, dinci insanlardan korkuyoruz. Bunlardan birisi 11 yaşındaki kızımıza talip olunca oturduğum çimenlerde huzursuzca hareket ediyorum.

    İsmi Derdâ olan bu güzel kızın olması gereken yer bir park, okuldaki bir sınıf, saklambaç oynanan sokak olması gerekirken; kendini bir anda kocaman bir adamın elinde buluyor Derdâ. Daha mahallesinden çıkamamışken bir anda Londra’nın yolunu tutuyorlar. Ve nefesimin düzensizleştiği ilk an , yazarın ''...ve Derdâ'yı döve döve sikti. Londra'da sabah olana kadar...
    O gece Londra tarihinin en uzun gecesi oldu, çünkü güneş bile doğmaya utandı .'' syf59 #115849686 cümlesiyle beynimden vuruluyorum . Bu geceden sonraki 4 sene boyunca Derdâ , doğup büyüdüğü evden binlerce kilometre uzaklıktaki, ismi Londra olan, bakkala gitse şeker dahi isteyemeyeceği bir cehennemde dört duvar arasında yaşıyor. Her gün dövülüyor. O dövüldükçe ben kahroluyorum. Ama ‘’ okurken mahvolacaksın, çok şaşıracaksın, hayal gücün seni bitirecek’’ diyenlere katılmıyorum. Nedeniyse çok basit: dünyanın pembe bir sayfa olmadığını, insanın özellikle ‘erkek’ denen şeyin dünyanın başına gelmiş en kötü şey olduğunu ben yıllar önce kabullendim zaten. Bu tarz olayların varlığından haberdar olmak için orada yaşamamıza gerek yok. Gözlüklerinizi çıkartıp hayata daha gerçekçi bakarsanız, elinizi günde 20 tane hikaye attığınız, yediğiniz her şeyi paylaştığınız telefonunuzdan çekip dünyaya gerçekten bakarsanız, buna benzer binlerce olayın var olduğunu zaten bilirsiniz. Neyse kendi fikirlerimi kendime saklayım bence de :)

    Derdâ’nın sonrasında başına gelenleri anlatmak istemiyorum, bu bir inceleme olmalı, kitap özeti değil. Hakan Günday’ın müthiş bir gerçekçilikle yazdığı kitabını konuşmaya devam edelim.

    Kitaba aynı isimde ama -a- harfinde şapkası olmayan Derda adındaki bir erkek katılıyor bu sefer. Evinin yanındaki mezarlıkta, mezarları sulamakla görevli kendisi. Annesinin ansızın ölümüyle gerçek hayata öyle bir hızda, öyle bir karanlıkta atılıyor ki, elimi sayfaya uzatıp tutup çekmek istiyorum Derda’yı. Ama o insanlardan umudunu öyle kesmiş ki bana da inanmıyor, benimle gelmek istemiyor ve resim dersinden bile sınıfta kalan yüreğiyle kendi çizdiği yoluna devam ediyor. Bu kardeşimiz Oğuz Atay ismiyle tanışıyor ve hayatı Oğuz Atay aşkıyla şekilleniyor. Bu uğurda adam bile öldürüyor, çünkü Derda’ya göre insanlar kendilerini anlamadıkları gibi Oğuz Atay’ı da anlamadılar. Atay’ın ölümünün yalnızlıktan, fazla düşünmekten ve en önemlisi umutsuzluktan kaynaklandığını düşünüyor. Atay ise neredesiniz okurlarım diye bize seslenip bizden ufacık bir kıvılcım bekliyor karanlık bir gecede bir tren istasyonunda . ‘’O akşam Derda, evdeki tek ampulün ışığında Korkuyu Beklerken'i bitirdi. O akşam Derda, üç yıldır konuştuğu taşın sesini duydu. Kitaptaki son öykü olan 'Demiryolu Hikayecileri-Bir Rüya'nın son cümlesi şuydu:
    ''Ben buradayım sevgili okuyucuyum, sen neredesin acaba?''
    Buradayım! diye bağırdı Derda'' . syf 254 #115894641 ‘.
    Atay’ın yalnızlığa Derda ortak oluyor ve gittiği her yerde, attığı her adımda yüreğinde bir his ve elinde Tutunamayanlarla yanında taşıyor Oğuz Atay’ı.

    Derdâ ile Derda’nın hayatlarının seneler önce nerede nasıl kesiştiğini okuyunca anlayacak ve bu inanılmaz tesadüften müthiş bir keyif ve huzur alacaksınız…


    Neden her şeyin çokluğunu istiyoruz? Çok para, çok sevgi, çok huzur, çok mutluluk… 3 harflik bir kelimeye neden bu kadar tıkılıp kalıyoruz. Hiç ‘az’ istemeyi denedik mi? Az mutlu olursak aslında çok mutlu olacağımızdan daha da çok mutlu olacağımızı bilebilir miyiz? İşte buna cevaben kitabın sonuna ''Seni az seviyorum'' dedi Derdâ.
    ''Ben daha az'' dedi Derda.
    Bir daha da konuşmadılar... syf 354 #115923564 diyaloğunu ekliyor Günday, düşünmek lazım…

    Evet arkadaşlar, pembe gözlükleriniz varsa bu kitaba bulaşmayın, ama hayatın uzaklardaki ütopik yanına karşı miyopsanız, buyrun okuyun bu kitabı.
    İnsanın ruhunun haritasını çok iyi öğrenmiş Günday, insan denen şeyin nasıl bir şey olduğunu müthiş resmetmiş kafasının içinde ve bunu da bize ‘’Nereden bilebilirdi insanoğlu? Varlığının sonuçlarını.
    Hepsinin de yanıtı aynıydı: Hiçbir yerden...
    Belki de bu sayede hayat devam ediyordu. Kimse, neye neden olduğunu önceden bilemediği için... Çünkü her davranışın zaman içindeki büyün sonuçlarına önceden tanıklık eden kişinin ilk tepkisi, büyük ihtimalle, durmak olurdu. Durmak ve durdurmak. Dehşet içinde. Hareket etme korkusundan kalbi durana kadar. Çünkü her hareketin nihai sonucu acıydı ve belki de, insanoğlu bunu bilse, hiç doğmazdı. Belki de daha kötüsü, bütün bunları bilse de doğmaya devam ederdi. Ne de olsa, insandı ve doğası gereği arsızdı. Doğmak için her şeyi yapardı. Gerekirse karnından çıktığı annesinin leşini doğumhanede bırakır, hatta dünyada ikizine yapışık bile gelir, ama yine de doğardı...'' syf 305 #115913804 cümlesiyle aktarıyor.

    Hakan Günday kişisel hayatında nasıl birisi bilmiyorum ama çok sevdiğim bir youtuber, Günday için ‘’Hakan Günday tuhaf bir adam. Hatta psikopatlığını yazarak kamufle ettiğini düşünüyorum.’’ diyor. Müthiş bir tespit, bunu düşündürmeye sevk eden şeyse çok açık : bunca iğrençliği barındıran bu sahneleri, nasıl bu kadar gerçekçi bir dille yazabiliyorsun?
    Kitabın içine politik, siyasi bütün düşüncelerini serpiştiriyor Günday ve ben de sonuna kadar destekliyorum onu ve kendimce ekliyorum:
    Kadınlar MAL değildir! Ve bütün çocuklar MASUMdur!

    İncelememi Günday’ın ''...herkesin bir hikayesi yok muydu? Başlayıp da bitiremediği. Çünkü kimsenin dinlemediği... İçine atmak diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı?’’ syf 285 cümlesiyle bitiriyorum.

    Hikayelerimizi dinleyen kimse yok, belki de böylesi daha iyidir.
    İçimize o kadar attık ki hikayelerimizi, bir yazar yarattık içimizde her birimiz…