• Aklın hiçbir şekilde etkilenmeyişi, onun tamamen katışıksız, katkısız olup kararlarında ve ulaştığı hükümlerde tam bir tarafsızlığa sahip olması çok zordur. “Halis akıl” ve “soyut akıl” dan daha fazla anka kuşu gibi (var olmayan) bir şeyin dünyada bulunmasının zor olduğunu hakikat erbabı bilir. Akıl; heyecanlardan, arzulardan, çevreden, özel eğitim ve terbiyeden geçerek özel görüşler ve inanışlara sahip olmaktan, vehim ve hayalden, gaflet ve unutma etkisinden çok zor kurtulur. Bu bakımdan aklın kararlarında daima doğru olması ve ulaştığı hükümlerde kesinlik bulunması öyle anlaşılageldiği gibi pek kolay ve genel değildir.
  • 639 syf.
    Akademik disiplinle yazılmış edebiyat dışı kitap hayli bilgi içeriyor. Kitap hacmi artmasın denilerek yoğunluk tek tanrılı üç dinlere ayrılmış , yeri geldikçe diğer tek ve çok tanrılı inanışlara atıf yapılmış.
    İbrahim ile tek tanrılı dinlerin toplumsal hayatta etkinliğinin artmaya başladığı ön bilgisi ile başlıyor. Sonra Musa'nın tebliğ ettiği din ile tanrının içtimai hayata karışmaya başladığı tezi ileri sürülüyor. O zamana kadar tanrıya şükran yada dilekler iletilir bir karşılık ya da ceza beklenmediği iddia edilir. Yahudi inancınında kabul edilen seçilmiş ırk anlayışıyla tanrının tarafgir, kulları arasında ayrımcılık yaptığı, firavun ve halkına saldığı veba salgını, çekirge istilası gibi cezalarla tanrının kindarlığı eleştirilir. Musa'nın halkı tebliğ ettiği dini hemen benimsememiş yer yer eski pagan inanışlarına dönmüşlerdir. En fazla dini metinde bu inanışa ait olup eski ahit olarak adlandırılmıştır.
    Sonra Yahudiler içinde özellikle hastaları iyileştirme ve ölüleri diriltme özellikleri ile İsa'nın tarih sahnesine çıktığı ve yeni tanrı anlayışı tebliğ etmeye başladığı, Yahudi topluluğu direnişi ile karşılaştığı anlatılıyor. O dönemde yazılan dini metinler ise yeni ahit olarak adlandırılmıştır.
    Her iki peygamber hayatında tebliğ ettikleri yazıya yazılmamıştır. Onların ölümlerinden uzun yıllar sonra yazıya dökülünce de ihtilaflar ve deformeler olmuştur.
    Yazar her iki dinin tanrı anlayışı ile pagan kültürünü yok etmeye çalıştığı ve dünyadan bağımsız tanrının insanların günlük hayatlarına müdahale ederek neleri yapıp yapmayacaklarının emredilmeye başlandığı iddia edilmiştir. Ayrıca her iki dine ait metinerlerin eril cinsiyete sahip olduğu tespit edilmiştir.
    İsa'nın ölümünden yaklaşık 600 yıl sonra kabile savaşları, gelir adaletsizliği ve adalete aykırı uygulamalar nedeniyle Muhammed'in yeni bir tanrı anlayışını ortaya çıkardığı, yeni tanrının Yahudi ve ya hristiyanların tanrı tasavvurundan büyük ölçüde ayrıldığı bu nedenle onlardan esinlenilmediği iddia ediliyor. İslam inancını o dönem ikinci sınıf muamelesi gören kadınlar daha erken tercih etmişlerdir. Yazar bu noktada kadınların ikazı nedeniyle Muhammed'in başlangıçta eril olarak tebliğ ettiği tanrıyı eril ya da dişil ifade etmediği ve gerekli düzenlemeleri yaptığı iddia edilmiştir. Yine Muhammed'in savaşçı biri olmadığı belirtilmiştir. İslam dininin kadını erkekle eşitliğe yaklaştıran tek inanış olup, Muhammed'in tebliğ ettiği hükümlerin onun ölümünden sonra erkek hegoman toplumsal dinamiklerin kadını tekrar ikinci sınıfa iterek diğer dinlere yaklaştırıldığı tespiti yapılıyor.
    İslam dini için ise sıkıntılı iki dönem olduğu birincisinin peygamberin ölümünden hemen sonra başlayan siyasi çekişmelerin adalet duygusunu ortadan kaldırdığı ve savaşları amaç edinen(özellikle kendi içlerinde) bir dini topluluğa dönüşüldüğü , ikincisinin ise 1200'lü yıllara kadar aktif akıl, mantık ve felsefe ilimleri ile gelişmiş tanrı ve bilim anlayışının çeşitli kişi ve unsurlarının baskısı ile ikinci plana atılarak tanrının mistisizmin insafına bırakıldığı iddia ediliyor.
    Yazara göre her üç dinin tanrı inancı deforme olmuştur. Yakın tarihe kadar çeşitli felsefeciler yeni argümanlarla tanrıyı yeniden tanımlamaya çalışsa da başarılı olamamışlardır.
    Yazar tarihi süreci içerisinde özellikle 1000'li yıllardan sonra tanrı ve tanrı felsefesi üzerine bazı isimlere değinse de bu isimler toplum üzerinde ne kadar tesirli olmuşlardır muamma.


    Kitap akademik dilde yazılı olduğu için içeriğini mutlak manada anlayıp idrak ettiğimi iddia edemem. Ama din ve tanrı tarihi açısından bayağı bilgi edindiğimi düşünüyorum. Çoğu ilginç ve dikkat çekici bilgiyi buraya aktaramadım. Yukarıdaki anlatımında yazarın tezlerini onun hitap şekli ile özetledim. Yazarın fikirlerini katkısız aktarmaya çalıştım. Hitaplarıda aynı amaca uygun yazdım.
    İlgilisine önerebileceğim bir kitap.
  • 132 syf.
    ·2 günde·10/10
    Bedia Tuncer.

    Kocaman yürekli dev kadın.

    1960’lı yıllarda Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde personele okuma yazma kursu verirken gönüllü olarak akıl hastalarına da kucak açan iyilik meleği.

    Bizlerin yaptığı gibi akıl hastası birini görünce adımlarını hızlandırarak oradan uzaklaşmamış, onlara belki de hiç tatmadıkları sevginin, şefkatin şiirini okutmuş, belki de yazdırmış. İyi de yapmış. Yüreğine sağlık.

    Akıl hastalarının ortak noktaları nedir biliyor musunuz? Kendi özellerini kimseye açmak istememeleri. Hepsi içinde yaşamak isterler herşeyi. Bu elleri öpülesi kadın yürekten bu kadar ne yapmış ki, kimisi vefasız bir sevgili yüzünden, kimisi ailevi sorunlardan, kimisi yokluktan akıl hastanesine düşen bu insanlar gizli gizli yazdıkları şiirlerini ona sunmuşlar. Gerçi şiirleri okuduğumda akıl hastası onlar mı, yoksa ben miyim bilemedim ya. Belki okuyunca siz karar verirsiniz.

    Peki bu kitabı neden sevdim biliyor musunuz? Saflığı, açık yürekliliği, sevginin en masum halini taşıdığı için. Şiir yazarken şairler çevreyi gözlemler çoğu zaman. Yani yazdıkları, çevredeki olayların kendilerine yöneltilmesinden ibarettir. Çoğu şair de zaten kendi hayatını hiç yazmaz. Çevresini kendisine yontar diğer bir deyişle. Ama bu insanlar direkt olarak kendilerini yazmışlar çevrelerine odaklanamadan. Katkısız, orijinal. Zaten bir akıl hastanesinden hangi çevreye odaklanabilirler ki?

    Hayatımda ilk defa bir kitap ile konuştum ayrıca. Evet bana deli diyebilirsiniz ama konuştuk işte. Sesini, sıcaklığını, bakışlarını, iniltisini hissettim kitabın. Ve ne mi söyledi bana? "Hastaneye düşmeden önce insanlara sevgi ve değer vermelisin." dedi. "Çok geç kalmadan…"

    Sonra bu kitabı okurken ne kafiyeye baktım, ne serbestliğine, ne hece veznine, ne de redifine. Bu kitabı okurken yüreğe baktım. Hislere, duyumsamalara, pişmanlıklara, sevgilere, ihanetlere, iniltilere baktım.

    Bir de kendi insanlığıma…

    Saygılarımla...
  • Yazarın yarattığı cömertlik yağmurunun bir haksızlığın onaylanması için kullanılması ve okuyucunun, insanın insana kulluğunu destekleyen ya da kabullenen ya da bunu yargılamaktan kaçınan bir yapıtı okurken özgürlüğünün tadına varması akıl alacak şey değildir. Beyazlara karşı duyulan nefretle dopdolu olsa da, Amerikalı bir zencinin iyi bir roman yazmış olması düşünülebilir, çünkü bu nefret aracılığıyla istediği şey, kendi ırkının özgürlüğüdür. Ve o beni cömertliğe çağırdığı için, kendimi katkısız bir özgürlük halinde hissettiğim an, ezilen bir ırkla özdeş olmakta güçlük çekmem. Bu durumda beyaz ırka ve, ben de bu ırktan olduğuma göre, kendime karşı çıkarak, insanların bütün özgürlüklerden, karaderili insanların özgürlüğünden yana olmalarını isterim. Ama hiç kimse Yahudi düşmanlığını överek iyi bir roman yazılacağını düşünemez. Çünkü hiç kimse, özgürlüğümün sımsıkı bağlarla bütün öteki insanların özgürlüğüne bağlı olduğunu hissettiğim an, beni bu özgürlüğü bazı insanların köleleştirilmesini onaylamak için kullanmaya zorlayamaz. Böylece, ister denemeci, yergici, mizahçı ya da romancı olsun; isterse yalnızca bireysel tutkulardan söz etsin ya da toplumun yönetim biçimine saldırsın, yazarın, özgür insanlara seslenen bu özgür kişinin tek bir konusu vardır: özgürlük.