• 464 syf.
    ·6 günde
    Başlarda sıkan; ortalarda akıp giden; sonlarda tekrar sıkmaya başlayan...
    'Albaya Mektup Yok', 'Kırmızı Pazartesi' ve 'Kolera Günlerinde Aşk' kitabından sonra yazara ait okuduğum dördüncü kitap.

    Yüzyıllık Yalnızlık kitabında yazar, babaannesinin anlattığı gerçeküstü hikâyelerden yola çıkar. Gerçek hayattan beslenebildiği için dünya çapında bilinen ve sevilen bir kitaptır. Marquez kitabının arkasında Yüzyıllık Yalnızlık adına kendi dilinden şunları söyler;

    "Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım. Ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı büyük bir dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."

    Kitabın arka kapağındaki yazarın tanıtım yazısı ve kitabın ön kapağındaki resim aslında kitabı tam manasıyla özetliyor... Tabii ileride değineceğim birkaç husus dışında. Kitap, fantastik öğeler içermekle birlikte sıradan insanların hayatlarını anlatmakta. Sıradanlığın ve fantastiğin iç içe geçmişliği ile hayranlık uyandıracak derecede zengin bir içeriğe sahip roman çıkmıştır ortaya.

    Roman, bir yerleşim yeri olan Macondo’nun kuruluşunu, gelişimini, yok oluşunu ve bu yerleşim yerinin en önemli ailelerinden Buendia’ların tarihini anlatıyor. Bunun içinde destansı bir anlatıma başvuruyor yazar. Büyücüler, uçan halılar, sihir yapan çingeneler, ölüler diyarından çıkıp gelen ruhlar, birkaç kere öldükten sonra çıkıp gelen Melquiades, büyük kırmızı karıncalar, toprak yiyen kız.. Ve öte yandan gerçek yaşamın sıradanlığı. Hâsılı epik bir roman ortaya koymaktadır yazar. Her epik romanda olduğu gibi bu romanında belli bir toplumun tarihsel gerçekliğiyle bağlantıları var.
    Latin Amerika ülkesi olan Kolombiya’nın tarihi ile bağlantılıdır aslında romanda anlatılanlar. Roman, Kolombiya’nın, 19.yy.'ın başlarında İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesi ile başlayan tarihi süreci de konu ediniyor. 19.yy.'ın sonlarındaki iç savaş romanda hiç bitmeyecek gibi süregiden iç savaş şeklinde, 5 Aralık 1928'de Cienaga'da yaşanan katliam da romanda istasyon meydanını dolduran binlerce kişinin katledilmesi şeklinde anlatılmıştır. Kolombiya’nın ağırlıklı olarak siyasi tarihini anlatması romanda belli bir siyasi mesaj mı var sorusunu akıllara getirmiştir...

    Romanda istasyon meydanında gerçekleşen, tarihte ise 1928 yılında Cienaga'da meydana gelen katliama değinmek gerekecek: Bana göre yalnızlık temasını bir kenara koyarsak romanın ana teması bu olaya dayanmaktadır. Romana göre istasyon meydanında gerçekleşen katliamın nasıl gerçekleştiğini anlatmak için öncelikle muz şirketinin kuruluşunu anlatmak yerinde olacaktır.

    Macondo kasabasında henüz demiryolu yoktur. Albay Aureliano Buendia’nın gayri meşru çocuklarından Aureliano Triste ve Aureliano Centeno birlikte buz ticaretine atılırlar. İşi öyle geliştirirler ki, kasabanın dışına da buz ticaretini taşımak isterler. Bu arada Buendia ailesinde erkek çocuklara hep Aureliano ve Jose Arcadio ismi verilmektedir. Bu isimlerle birlikte hem yaşadıkları hem kişisel özellikleri tekerrür eder. Bu da romandaki döngüsel tarih anlayışının varlığını gösterir. Tabi sadece döngüsel tarih anlayışı değil doğrusal tarih anlayışı da mevcuttur romanda. Macondo’nun sıfırdan kuruluşu, iç savaş yaşaması, sonra ekonomik refaha ermesiyle birlikte manevi çöküşe sürüklenmesi ve nihayetinde fiziksel olarak yok olması, döngüsel tarih anlayışının göstergesidir. Kaldığımız yerden devam edecek olursak, buz ticaretini kasaba dışına da taşımak isteyen Aureliano kardeşlerin aklına bir fikir gelir;

    "Buraya demiryolu getirmeliyiz." Ancak yazarın trenin gelişine yorumu şöyle olacaktır; "Bir yığın kuşku ve kesinliği, bir yığın tatlı ve tatsız olayı, bir yığın değişikliği, felaketi ve özlem duygusunu Macondo'ya bu sapsarı, masum tren getirdi."

    Trenin gelişi aynı zamanda yeni yüzlerin, farklı kültürlerin ortaya çıkması demekti. Yani 'yabancılar' gelmişti kasabaya. Ve Macondo git gide yabancılaşıyordu. Bunlara birde kuzeyden gelen Muz Şirketi eklendi. Ancak Muz Şirketi, işçileri insandan bile aşağı görüyor ve onları sömürüyordu. Çalışma koşulları hiç iyi değildi. İşçiler için yapılan lojmanlarda tuvalet bile yoktu. Sıhhi tesisatları yoktu ve sağlık hizmetlerinden yoksundular. Her gün çalışıyorlar, pazar günü çalışmak istemiyorlardı. Muz Şirketi için önemli olan olabildiğince çok muzu pazara sürmek ve patronların ceplerini doldurmaktı. Ancak işçiler greve başlar. Muz şirketi ile sözleşme yapmak ister. Hatta şirketin patronuna bir şekilde toplu sözleşmeyi imzalatırlar. Fakat patron, siyah takım elbiseli avukatlarının türlü oyunları ile sözleşmeyi imzalamadığını 'ispat eder'. İşçiler istasyon meydanında çağırdıkları yakınları, arkadaşları ile büyük bir eylem gerçekleştirirler. Muz şirketi yöneticileri aslında sadece Muz Şirketini değil sahip olduğu ekonomik güç ve hükümet içindeki adamları sayesinde hükümeti de yönetmektedir. Bu yüzden hükümet istasyon meydanına askerlerini gönderir ve halkı katleder. Ve istasyon meydanındaki bu olay kasabalılardan saklanır. Adeta resmi tarih yazmamaktadır bu olayı. Tabi ülkemizde de resmi tarih yazımında birçok olayın üstü örtülmüş, bazı olaylar konusunda üstü örtülmek şöyle dursun, olay tamamıyla farklı anlatılmıştır. Kolombiya tarihinde vuku bulan olay romanda kısaca böyle geçmektedir...

    Keyifli okumalar!
  • Çin kaynaklarına göre, bu seferin asıl kahramanı Yav Şu idi. Kon­füçyüsçü olduğu için Moğolların kent halkını katletmelerini istememiş­ti. Geleneksel Konfüçyüsçü tavırla, Kubilay'ı tarihten benzer bir örnek vererek şiddet içermeyen bir taktiğin faydalı olabileceğine ikna etti. Kuruluş yıllarında Çin'deki egemenliğini güçlendirmeye çalışan Sonğ Hanedanı'nın ünlü komutanı Tsav Bin'i (930-999) Kubilay'a anlattı. 975 yılında Sonğ imparatoru, bugünkü Nanking yöresinde asayişi bağ­laması için Tsav'ı göndermişti. Komutan, yoldayken hasta taklidi yap­mıştı. Astları hastalığının nedenini sormak için çevresine toplandıkları zaman da, iyileşmesinin tek yolunun Nanking'in yağmalanmaması ve halkın da katledilmemesi olduğunu söylemişti. Buna razı olmuşlardı ve Nanking barışçıl yollarla alınmıştı.8 Yav, Kubilay'ı Tsav örneğini izleme­ye teşvik etti. Ta-li'ye, halkın Moğol üst egemenliğini kabul etmesinden başka bir şey istemediklerini, gereksiz katliam ve yağma yapılmayacağı­nı ilan eden sancaklar taşıyan bir öncü güç göndermelerini önerdi. Yav'a göre bu şiddet içermeyen taktik kaçınılmaz olarak Ta-li'nin savaşmadan boyun eğmesini sağlayacaktı.
    Ancak bu anlatım, Çinlilerin olayın ardından efsane uydurmalarının bir örneğidir. Moğollar, on yıllardır bu taktiği zaten kullanıyor ve barış içinde teslim olan yerleşimlere zarar vermiyorlardı. Kubilay'ın düşman ya da en azından asi bir halka savaşmadan boyun eğdirme yöntemleri üzerinde derse elbette ihtiyacı yoktu. Büyükbabası bu taktiği defalar­ca uygulamış ve korkuyu kullanarak yabancılara boyun eğdirmişti. En ufak direnç göstereni bile en kanlı biçimde yok etme yöntemi sayesin­de Cengiz, yolu üstündeki diğerlerinin gözünü korkutmayı umuyordu. Şimdi de Kubilay tıpatıp aynı tekniği uyguluyordu. Ta-li'nin en önemli ordusunu ağır yenilgiye uğratmıştı ve kalan savunmacıları katletmesine de, başkente cepheden taarruzla birçok Moğol birliğini kaybetmesine de gerek zaten yoktu. Ta-li'nin teslim oluş süreci de Çinlilerin türettikleri efsanelerin göl­gesindedir. Çin kaynakları Kubilay'ın Yav Şu'nun barışçıl yöntem ilke­sine uyduğunu, adamlarına ipekten bir sancak diktirip, başkent halkına boyun eğerlerse yaşamlarının bağışlanacağını duyurduğunu anlatırlar. Böyle bir garanti alan Ta-li, barış istemiştir. Kubilay da sözünü tuttu, yalnızca elçilerinin öldürülmesinden sorumlu olanları idam ettirip, hal­kın gerisine dokunmadı.9 Ancak olayların bu anlatımı, akla bazı sorular getiriyor. Eğer bayrakta Çince yazıyorduysa, Ta-li halkı bunu okuyabi­liyor muydu? Okusalar bile, Moğollar denenmiş, geleneksel ve başarılı "boyun eğme buyruğu" siyasetlerini bırakıp, bu Çinli taktiği uygularlar mıydı? Moğol siyaseti, zaten Yav Şu'ya atfedilenin çok benzeriydi. Bu nedenle de Moğolların Yav Şu'nun bu taktiğine ihtiyaçları yoktu. Kubi­lay zaten Ta-li devletine boyun eğme çağrısı yapmak üzere elçiler gön­derirdi. Bu kurgu, Çin kaynaklarında sunulandan daha olası görünüyor. Her durumda, Kubilay'ın birlikleri pek direniş görmeden başkenti ele geçirdiler. Gav Tay-şianğ, gecenin karanlığında kaçmaya çalıştı ama pek uzaklaşamadı. Kubilay'ın iki komutanı onu izleyip yakaladılar ama Gav, onu alçalmış halde görme zevkini kendisini yakalayanlara tattırmadı. Onun bu kibrine kızan Kubilay, Ta-li kentinin güney kapısındaki kulede başını vurdurdu. 10 Sonra da elçilerinin öldürülmesine karışmış olanları idam ettirdi. Üç elçinin cesetleri için uygun yoğ [gömme töreni-ç.] yapıl­dı ve Kubilay, Yav Şu' dan bu şehit elçilere bir methiye yazmasını istedi.11 Gav Tay-şianğ'ı öldürttü ama ailesini bağışladı. Çocuklarına daha sonra Çin eğitimi verildi ve onlara karşı ayrımcılık yapılmadı.
  • 168 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Çocuk Geliyor, 18 Mayıs 1980 tarihinde Kore'de gerçekleşen Gwangju katliamını ele alıyor.
    Gwangju katliamı, iktidarı ele geçiren ordunun sıkı yönetim ilan etmesi ve darbeyi protesto eden halkın da vahşice katledilmesinin, insan haklarına, insanlık onuruna aykırı bir şekilde muamele gördükleri tarihi bir olay olarak anılıyor.
    Bu katliamda ikiyüzden fazla insan hayatını kaybederken 2000 insandan bu olaylardan sonra haber alınamamış.

    Yazar Han Kang, çocukken bu katliamla ilgili gördüğü bir fotoğraftan etkilenip sonrasında bu işin arkasına düşmüş ve onun sayesinde şu an biz bu kitabı okuyabiliyoruz.
    Kitap hakkında konuşacak olursak, öncelikle kitabı okurken kendinizi psikolojik olarak iyi hissettiğiniz bir dönemde okumalısınız. Çünkü okuduğunuz şeyler o kadar üzücü ve insanlık dışı ki bunun için hazır olmalısınız. Cesetlerin istiflendiği, yakıldığı, toplu mezarlıklara gömüldüğü bir olaya şahitlik ediyorsunuz.
    Kitapta darbe süreci ve sonrasında yaşananlara farklı karakterlerin gözünden şahitlik ediyoruz. Bence kolay okunan bir kitap değil, bunda yazarın anlatım şeklinin de payı büyük. İlginç bir tarzı var ve yazar sanki okuyucunun üzerinde baskı kurmaya çalışıyormuş gibi. Örneğin bir karakter kendini suçlu hissettiği zaman yazar onu öyle bir anlatıyor ki ben de kendimi en az o karakter kadar suçlu hissediyorum.

    Uzun lafın kısası Çocuk Geliyor herkesin sevebileceği türde bir kitap değil ama ben iyi ki okumuşum diyorum. Böyle bir kalemle tanışmak benim için farklı bir tecrübeydi. Çocuk Geliyor'u bir döneme tanıklık etmek isteyen ve adalet, demokrasi, insan hakları, darbe ve katliam gibi kavramların toplum yapısındakini etkisini görmek isteyen herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.
  • İnsanoğlunun tarih boyunca nesneleştirilme süreci, yüzyılımızın ortalarında doruğa ulaşmıştır. İki dünya savaşı, faşizm deneyimleri, toplama kampları, Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan Amerikan atom bombaları bize Resnais'in "Hiroşima Sevgilim" filmini anımsatır. Bu filmde bir kadın ve bir erkek kişisel, belirgin, öznel varlıklar değil, bir işkence ve katliam çağının acılı hayaletleridirler. İnsan doğasının, atalarından gelen faşist yönlerinden kaynaklanan tüm yaşanmış ve yaşanabilecek ıstırapları, devlet ve savaş stratejileriyle özetlenmiştir. Nesnel gerçekliğin, şairi kendi benliğini, varoluş tarihinin tuhaf aynasında kendini tekrar tekrar görmek dışında hiçbir şeyi anımsayamayacak ölçüde unutmaya zorlayacak kadar ağırlığı vardır.
  • Ahmet Yücebağ

    Keşmir'de Özel Statü

    Bölgenin verimli topraklar ve jeostratejik konumundan dolayı tarih boyunca işgallerden nasibini alan Keşmir yaklaşık son iki yüz yıldır işgale ilave zulüm ile devam eden yönetimlerle idare edilmektedir.
    Nüfusun büyük çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen üçe bölünerek; bir kısmı Pakistan elinde ve küçük bir kısmı Çin, çoğunluğu ise Hindistan’ın işgali altındadır. İngiltere’nin işgali son bulduğunda; İngiliz siyasetinin bir gereği olarak her ülkede zayıf ve karıştırılabilir bölgeler bırakarak ileride sorunlu bölge olarak ortaya çıkması için şeytani bir plan ile Keşmir’i üçe bölmüşlerdir. Hindistan bağımsızlığını kazandığından bu yana ayaklanmaları dindirmek için özel statü yasası ile idare edilen Camu Keşmir işgal altında olmasına rağmen bu yasa sayesinde kimliğini, kültürünü ve demografik yapısını muhafaza etmiştir.
    Siyasetini İslami kimliğe saldırı üzerine yapan mevcut Hindu milliyetçisi Modi hükümeti ikinci defa seçimleri kazanarak yönetime devam etmiştir ve yeni hükümetin ilk icraatı anayasanın 370’inci maddesini iptal etmek olmuştur. İptal kararı bölgenin Müslüman kimliğine karşı büyük ve kışkırtıcı bir eylemdir.
    Bölgenin tek savunucusu durumunda olan Pakistan ile kurulduğu günden bu yana savaş halinde olması ve iki ülkenin de nükleer silaha sahip olması durumu küresel anlamda da oldukça kritik hale getirmektedir. Batı yine tarafını netleştirip; sadece Pakistan’ın elindeki nükleer silahların endişe kaynağı olduğunu ifade etmektedir.
    Hindistan, Çin ile de hem tartışmalı toprak hem de bölgesel rakip olmasından dolayı ilişkiler problemlidir. Çin Keşmir konusunda Pakistan ile beraber hareket etmektedir ve Pakistan, Çin için “Yeni İpek Yolunda” önemli bir ortaktır.
    Sorun sadece Keşmir kimliğiyle kalmıyor bölge karıştırılmak isteniyor hem de büyük bir ateş yakılmak isteniyor.
    Keşmir konusunda Rusya’nın Hindistan’a destek çıkması ticari ilişkiler ağır bastığından olabileceği gibi Türkiye ile zıt kutuplarda olmasını garipsemek ise saflık olacaktır.
    Afganistan’ın savaş halinde olması, İran’ın ambargoya maruz kalması ve Batı ile sorunlu olması geriye kalan Pakistan’ı hedef haline getiriyor; ekonomik krizde olan etnik ve mezhepsel ayrılıkların çatışmaya müsait olduğu bir ortamda yarayı biraz daha kaşımak anlamında Keşmir tam istenilen bir durumdur. Ayrıca Çin’in Asya girişi oluşturulan sorunlu bölgelerle kesilmiş olacaktır. Bu durum da kendi küresel hegemonyasını korumak isteyen ABD’ye yaramaktadır.
    Türkiye, Pakistan’ın talebiyle yine arabuluculuğa soyundu. Daha önce 2017 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Hindistan’ı ziyareti sırasında teklif edilmiş ve Hindistan arabuluculuğu reddetmişti. İki ülke arasında telefon görüşmesi yapılmış fakat herhangi bir adım atılmamıştır. Türkiye’nin Pakistan ile ilişkilerin ileri düzey olması barışa yanaşmayan Hindistan için yeterli bir sebeptir.
    İslam dünyasına karşı oluşan yeni saldırı süreci Keşmir’de de yeni bir zulüm olarak ortaya çıkmaktadır. Her üç dört nüfusa bir Hindu askeri hesap edildiğinde Pakistan Başbakanının  “Dünya, Hindistan işgali altındaki Keşmir’de Müslümanlara yönelik Srebrenitsa benzeri bir diğer katliam ve etnik temizliğe sessizce tanıklık mı edecek?” sitemi anlamlı olmaktadır.
  • 528 syf.
    ·52 günde
    Lise dönemlerimde, kimlik karmaşası içerisinde boş bir tuval olan varlığıma birkaç renk boya katma endişesiyle oradan oraya koştururken, kendimi hiçbir zaman tepki gösterecek kadar etkiye maruz kalmamış kişi olarak nitelendirirdim. Henüz, mahallemden bile tam manasıyla kopamamış olan ben, varlığımın bir "Ayaz Sok. No 25/A" olarak kalamayacağının bilinciyle, her kapıya vurdum. En nihayetinde vurduğum kapı beni bir fotoğrafla karşıladı.
    Bu incelemeyi okuyan herkes birkaç defa karşılaşmış olsa gerek bu fotoğrafla. Muhteşem bir şekilde dizayn edilmiş, sanki insanlar değil de bir çizim belki bir robot gibi duran o dönemin Almanya' sı, Führer'lerinin karşısındaki insanlar. Doğrusunu söylemek gerekirse, çok etkilenmiştim bu görüntüden. Bana gücü, saygıyı, mutlak iradesizliği çağrıştırmıştı. Adolf Hitler! Führer'lerinin karşısındaki o duruş, beni mest etmişti. Kitleleri böyle elinde tutan bu insanı ölesiye merak etmiştim ve bir araştırma sürecine girmiştim.
    Bende derin bir hayranlık uyandırdığını itiraf etmem gerek. Yahudilere yapılan katliamlar, kanlı savaşlar... Bende pek bir etki uyandırmadı doğrusu. Tam manasıyla idrak edemediğimdendir belki, bilemiyorum. Benim hayranlığımı kabartan şey, zekayla harmanlanmış güç ve inançtı. Fakat, etrafın Adolf Hitler' e olan kini beni de tetikledi. İnsanlığın yüzkarası olarak nitelendirilen bu adamın yaptıklarını yavaş yavaş idrak etmemle, benim de nefretimi kazandı. O dönemi anlatan pek çok film izlemekle de, bu duruşum perçinlendi.
    Bu kitap, elime bu süreci unutturacak kadar geç geçti. Aslında var olan şeyin böyle basite indirgenemeyecek oluşunu anladım.
    "Adolf Hitler: Zeka ve güç alkış alkış alkış. Ama katliam yaptı. O zaman olmaaaaaz. Yuh sana Adolf, yuuuh! "
    Adolf Hitler, sadece şartların yoğurduğu genç bir ressamdı. Parasız, genç bir ressam. Harika çizimler yapan ama beş pulsuz bir ressam.
    Zaten, kimi şartlar yoğurmuyor ki ? Kim, "Ben hep buydum ve hep buyum." diyebiliyor ?
    Savaşın psikolojisi pek çok kitapta anlatılır, durur. Savaşı evi gibi görecek bir evsiz, madalyası tüm varlığı olan bir fakirseniz şayet, yalnızlığınızı unutmak için tek sığınağınız hayallerdir. Kendinizi değersiz bir insan müsveddesi olarak görüyorsanız, tek ümidiniz kahraman olacağınız günün hayalidir.
    Herkes gibi pek çok şeyi reddedip, yine de yaşamaktan geri durmayan bir karmaşanın sahibi olan Adolf Hitler, hepimiz gibiydi. Gelin görün ki onu hatırlamamızı sağlayan bu değil.
    İşte kitaptan bir alıntı :

    "Monarşinin çöküşü ve devrimci ayaklanmaların sonrasında toplum kargaşa içindeydi. Bu, Hitler' in zihnindeki soyut kişiliğin gerçekliğe dökülmesi için oldukça uygun bir zemindi. Ve koşullar da hayal ürünü bir adamı ete kemiğe büründürmek için oldukça uygundu."

    Hitler, bir hayalciydi. Hepimiz gibi. Onu canavarlaştıran koşullar oldu.

    Sizi , asla, yormayan, Hitler' e Hitler gözüyle değil de, sen ben gibi insan olarak görmenizi sağlayacak bir belgesel roman bu.
    Baş ucu kitaplarımdan birisi olarak kalacak.
    Bu kitapta, Hitler' e Hitler gözüyle bakmayın.
    Onu Dolferl diyin. Öyle bilin. Ön yargılarınızdan arınarak okuyun. Zira kitap, Hitler' i değil, Dolferl' ı, Hitler'in gençliğini anlatıyor.

    Not: Kitap yaklaşık dört yüz küsür sayfa. Geri kalan yüz küsür sayfa kaynakça.
    Keyifli okumalar...