• 56 syf.
    ·Beğendi·8/10
    İlkel devirlerde, temenni odur ki insanlar ilk sesleri Güneş'e bakarak çıkarmışlardır. Güneş var edendir, yaşamın kaynağıdır. Güneş varsa ışık vardır, yoksa karanlık. İlk saatin ortaya çıkışı da gene Güneş sayesinde olmuştur. Dünyamızda ilk kullanılan saat Güneş saatidir. Bir kazık, 90 derecelik açı ile yere dikilir ve Güneş'in hareketleri sonucu kazığın gölgesi hareket eder. Böylece gündüz vakitleri bölümlere ayrılmıştır. Ancak buradaki temel sıkıntı Güneş saati ile yalnızca gündüz vakitlerinin belirlenebilmesidir. Peki ya gece ne olacak? Güneş saati Mısırlı kuzenlerimizin icadıydı. Gece vakitleri için kullanılacak olan Su saati de gene bu kuzenlerimizin icadı olmuştur. Daha sonra Kum saati ve Ateş saati icat olmuş. En son ise mekanik saatler ortaya çıktı. 1300'lerin ortalarında ortaya çıkan bu saat türü, günü 24 saatlik dilimlere bölüyordu. Ayrıca zamanı da görsel olarak görebilmemizi sağlıyordu. Bunu başaran kişi ise Giovanni Di Dondi'dir. Sarkaç, sekteli rakkas dişlisi ve ağırlıktan güç alarak açlışan bu saatler, oldukça fazla ağırlıktan oluşuyordu. Zemberek sayesinde küçük boyutlarda olan ve taşınabilir özelliği bulunan saatler geliştirildi. Bunu başaran da Peter Heinlein'dı. Ancak zembereğin de bir kusuru vardı. Zemberek gerildikten sonra üstün performans göstermesi, bunun nihayetinde de performans düşüklüğü yaşamasıydı. Bu da gündebir saatlik aksamaya sebep oluyordu. Bu sefer de Cristiaan Huygens adında bir adam ortaya çıkarak balans yayını icat etti. Böylece zembereğin vücuda getirdiği aksama giderilmiş oldu. Bu arada tabi Dondi'nin tasarlamış olduğu sarkaç ve sekteli rakkas dişlisinden oluşan saatte, saati görmemizi sağlayan kadran yoktu. Bunu da aslında Galileo ölmeden önce tasarlamıştı ancak somut hale getirmeden ölmüştü. Bu da Cristiaan Huygens'a nasibiyet verdi. Kadranı da Huygens geliştirdi. Şimdi ben bunları neden yazdım? Zacharius Usta'yla bu adamların ne alakası var? Cevabı basit, bu kitabın yazarı Jules Verne kardeşim. Bu adamın ne özelliği var? Jules Verne, kahin olmadığı halde kehanetimsi öngürülerde bulunmuş, gezgin olmadığı halde bir maceraperest gibi hareket edebilmiş ve bir bilim adamı olmadığı halde onlar gibi düşünerek genç nesillere ve her yaştan insana bilimi sevdirebilmiştir. Bu Jules Verne'in okuduğum ilk kitabıdır. Bu talihsiz bir büyük kayıptır. Çünkü ben çocukken de çok fazla hayalperest, tarihe meraklı, bilimi büyü gibi ilgi çekici bir teknoloji olarak gören bir çocuktum. Hayalperestliğim bazen çocuk sınırlarımı aşar, aslında olmayan yalnızca kafamda kurguladığım hayali oyuncaklarla oynar olurdum. Rüyamda büyük şahsiyetleri görmeye çalışır ama tabi ki göremezdim. Bu yüzden yarım uykuya daldığım vakit sanki rüyadaymış gibi görsel hayallerimi kontrol ederek o şahsiyetlerle konuşmalar yapardım. Bir çocuğun hayal gücünün sınırları olmadığının en açık göstergelerinden biri bizzat kendimdirim. -Bu arada eğer çocuk sahibiyseniz çocuktur anlamaz diyerek olumsuz konuşmarınızı onların yanında yapmayın; kesinlikle her şeyi anlıyorlar.- Peki madem öyleydi de neden Jules Verne kitaplarıyla daha yeni tanışıyor olmam büyük bir kayıp? Çünkü inanıyorum ki zamanında tanışmış olsaydım Jules Vern'le bugün farklı bir meslek grubunda olabilirdim. İnsanlığa güvenlik hizmeti değil de bilim hizmeti verebilirdim. Ben buna oldukça fazla bir şekilde inanıyorum. Çünkü çocukların su misali, büyüdükleri ortamın şeklini aldıklarına inanıyorum. Gene yerimizde duramadan, öznel edebiyat yaptık. Dönelim kitabımıza zira çok açılmaya gerek yok, çünkü her ne kadar Karadenizli olsam da yüzme bilmiyorum. Ve geçmiş her zaman derin ve tehlikeli sulardır. Jules Verne'in Zacharius Usta'sı... Kitaba göre bizim saat ustasına gelene kadar insanlık, ilk satır başlarında ifade ettiğim gibi Eflatun'un icat ettiği bir çeşit su saatini kullanıyorlar. Mekanizmaya değil sanata önem verilmiş, zamanın ilerleyişi umursanmamış. Akşamları yat borusu çalınıyor geceleri de avaz avaz saatler bildiriliyormuş. Zacharius Usta da işte bu sarkaç, sekteli rakkas ve kadranlı saati bulan kişi olarak mizansen edilmiş. Jules Verne zekası işte. Ama Zacharius o kadar yetenekli bir saat ustası ki yaptığı saatler gerçekten de muazzam ve göz alıcı. Ancak kitabı ilgi çekici kılan unsur Zacharius'un gizemselliği. Jules Verne ne kahin ne gezgin ne de bilim adamı değil demiştik. Ama yazılarıyla verdiği mesaj tam da buydu işte. Ama ben açıkcası biraz da ezoterizm ve okült ilimler de seziyorum. Çünkü Zacharius Usta'nın ömrü çalışan saatleri kadardır. Yani saatleri durduğu vakit kalbi de duracaktır. Buna bir nevi ölümsüzlük iksiri de diyebiliriz. Ancak Jules Verne, burada ölümsüzlüğü salt bir okültik iksire değil de bilimsel bir mekanizmaya bağlamış. Açıkcası bu tarz gelişmeleri genellikle buuuuu okültik ve ezoterik yapılanmalarda görüyoruz. Ya da duyuyoruz daha doğru bir tabir olur sanırım. Çeşitli televizyon programlarına da muhteviyat olan bir konu gizemli örgütler ve ezoterizm. Acaba Jules Verne de böyle bir okültik ve ezoterik örgütün üyesi miydi? Kafadaki deli soruları bir kenara bırakıp devam edelim. Zacharius Usta'nın yaşamının yarattığı saatlerin Zacharius Usta'ya yaşam vaat ediyor olması açıkcası beni, endişe uyandırıcı bir meraka sürükledi. Çünkü bu insanlığı aşan bir yetenek. Artık ilahisel bir boyuta geçmiş oluyorsunuz. Tam da bu durum, bizim saat ustamız Zacharius'u kibre sürüklüyor. Zacharius artık kendisini Tanrı'ya eşdeğer görmeye başlıyor. İnsan, Tanrılaşıyor. Açıkcası bunun Tanrı'nın hoşuna gideceğini sanmıyorum. Zacharius'a sonsuz bir yaşam vaat eden bu insanüstü yetenek ya Tanrı tarafından Zacharius'a bir armağandı ve saat ustamız kibre kapılarak kendisini Tanrı'ya eşdeğer görmeye başladı ya da Şeytan Zacharius'u Tanrı'ya karşı kışkırttı. Zacharius Usta'nın çırağı Aubert'e söylediği şu sözler oldukca çarpıcı ve hayret uyandırıcıdır : "Hiç beni deli yerine koyduğun olmadı mı? Bazen felaketlere yol açan çılgınlıklara kapıldığımı düşünmüyor musun? Düşünüyorsun değil mi! Kızımın gözlerinde ve seninkilerde, sık sık beni suçladığınızı gördüm. Hayatta en çok sevdiğin insanların bile seni anlamaması! Ama haklı olduğumu sana bir güzel ispatlayacağım. Başını sallayıp durma, çünkü hayretler içinde kalacaksın! Beni dinleyip anlamayı becerdiğin gün varoluşun sırlarını, ruh ve bedenin esrarengiz bütünleşmesinin sırlarını keşfettiğimi göreceksin." Bu satırlar Jules Verne'in müthiş hayal gücünün ürünü müydü yoksa bilmediğimiz başka bir dünya görüşünün mü bilinmez. Ancak Jules Verne'in Tanrı'nın eseri olan insana bakarak, ondaki ruh ve beden bütünleşmesinin bir benzerini kurgulayıp Zacharius Usta ve saatlerini yarattığı muhakkak. Zacharius Usta'nın yüreği kibir ateşiyle dolup taşmış, kendisini Tanrı gibi görmeye başlamış. İslam peygamberi Hz.Muhammed'in şu yedi şeyden kaçının dediklerinden biri sihir biri de Allah'a şirk koşmaktı. Zacharius Usta, bu sınırı fazlasıyla aşmış, Tanrı'ya meydan okumuştur. Hikayenin sonuna doğru anlıyoruz ki bu bir armağan değil bir lanettir. Ve bir lanet ancak Şeytandan gelebilir. Zacharius'un saatlerinin onun kalbi olmasını sağlayan, onu kibre düşürerek cehennemin kapılarını açtıran kişi Şeytan'dır. Bunu da Zacharius Usta'nın dini vecibelerini yerine getirmediğinden ve hatta dini terk etmesinden anlıyoruz. Ayrıca kendisini ziyarete gelen şu gizemli kişinin söyledikleri de bunu ortaya koymaktadır:

    "Belzebuth'un kendisini Tanrı'yla kıyaslamaya sizin kadar hakkı yoktu!" Belzebuth, Katolik Hıristiyanlıkta, Lucifer ile birlikte cehennemi yöneten iki cehennem lordundan biridir. "Bilgi ağacının meyvelerini yemek gerekir" ve "İnsanoğlu bilimin kölesi olmalı, onun uğruna yakınlarını ve ailesini feda etmelidir" diyen Zacharius Usta'nın son nefesini verirken cehennemden gelen şu ses kibre kapılmamak gerektiğini bir kez daha biz insanlara hatırlatmaktadır "Tanrı'nın dengi olmaya kalkışan, sonsuza kadar lanetlenecektir."
  • 576 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Kitap aslında Dan Brown’ın Robert Longdon serisi demek istemiyorum,serinin Robert’a ait ikinci kitabı. İlk okuduğumda ‘ Bilimin ; dini anlamak için çok genç olduğu ‘ kanısı bende uzun bir etki bırakmıştı. Yer yer yüzeysel katolik kilisesinin ve ortaçağın derinliklerine inen kitap aslında İllüminati denen yapının izole taşlarını birebir kafaya sokuyor. Aynı kitapta bunca bilginin bunca tozlu rafın karıştırılması nitekim pek çok yazar da görülememiş cinsten sanırım yazarımızı Dan Brown yapan etmenlerin başında bu süregeliyor.Olumsuz tek bir yargıda bulunamıyorum çünkü Dan Brown bilgi verme konusunda, orta çağ konusunda,tarikatlar,mezhepler ve buna bağlı olan yapılar konusun da usta ve ilgiyi buna yoğunlaştıran birçok konuyu öyle entellektüel bir şekilde işliyor ki kendini orta Çağın karanlık tarihini incelerken buluyorsun. Yeniden okumak oldukça keyifliydi dilerim okuyan herkesinde aynı keyfi alması dileğiyle..
  • 250 syf.
    ·223 günde·Beğendi·10/10
    Dinsel reforma karşı çıktığı halde; Rönesans’ın öncüsü, vaktinden önce yaşamış bir Elizabeth Çağı adamı ve sözcüğün tam anlamıyla tam bir hümanist olan Thomas More, bu başyapıtı yazmasaydı unutulup giderdi. Bu konuda gerçekçi olmalıyız. Günümüzde onu; inançları uğruna can veren, erdemli ve idealist bir devlet adamı olarak anardık. Ancak bu başyapıt onu ölümsüz kılmıştır.

    Kitabın birinci bölümü, More’u ileride ölüme götürecek olan kralın adıyla başlar; “Eşine az rastlanır üstün zekâsıyla tanınmış, yenilmez İngiltere Kralı Sekizinci Henry”* ve devam eder…

    Kral Henry ile Kastilya Prensi’nin arası açılınca More bu durumu düzeltmek için Antwerp’e gönderilir. Orada dostluk kurduğu ve kitapta övgüler yağdırdığı Peter Giles’in yanında gemici olduğu güneşten yanmış teni ve uzun sakalından anlaşılan Raphael Hytloday ile tanışır. Raphael pek çok yolculuk yapmış ve neticesinde çok çeşitli anılara sahip bir gemicidir. More bu anıların canavarlar, ejderhalar ve çeşitli fantastik öğeler barındıran kısmı ile hiç mi hiç ilgilenmez. Onun ilgilendiği, Raphael’in doğrulukla ve akılcılıkla düzenlenmiş bir topluma rastlayıp rastlamadığıdır. Raphael ise Utopia Adası’nda tam da bu tarz bir düzene rastladığını belirtir.

    Aslında açıkça biliniyor ki Ütopya’dan bahseden Raphael Hytloday değil, Thomas More’un ta kendisidir. More bu kitabı ve hayalindeki toplumu yazabilmek için kendisinin açıkça söylemeyi göze alamayacaklarını Antwerp’te tanıştığını varsaydığı Raphael’e söyletir. Raphael ile More arasındaki konuşmalar More’un kendi kendisiyle yaptığı eristikten başka birşey değildir.

    Kitabın ikinci bölümünde, Raphael Hytloday -daha doğrusu Thomas More- sanki gerçek bir yermiş gibi ve orasını kendi gözleriyle görmüş gibi Ütopya’yı anlatmaya başlar.

    More’un Ütopya’sı, o dönem yani Ortaçağ Dönemi dünyasından tamamiyle farklıdır. O dönemde kralların baskısından yılmış bir dünya varken; Utopia’da kralsız bir özgürlük vardır. Dünyada yönetimlerde kargaşa varken; Utopia’da kusursuz bir düzen vardır. O dönemin zorba dinsel yapısına karşın Utopia’da inançta hoşgörü vardır. O dönemde insanlar mal ve mülk kazanma çabasındayken Utopialılar ruh dinginliği ve bilgi peşindedirler. Utopia’da çalışan herkes ulusal servetten eşitçe yararlanabilmektedirler. Herkes çalışır, herkes üretir ve herkes tüketir. Utopia’nın bu ve bunun gibi pek çok özelliğinden görüldüğü üzere aslında tam bir sosyalist düzen hakimdir. Ve bu sosyalist düzenin Tanilli’nin Marksist-Leninist Sovyet Rusya toplumsal düzenine aşırı derecede benzerlik göstermesi de dikkatleri çeken bir diğer konu!

    More’un Ütopya’sı tabii ki çoğumuzun hayallerine çok ama çok yakın ancak, bu eserde içime sindiremediğim konular da yok değil!

    Örneğin;

    Sayfa 74’te belirgin olarak örneklendirilen kölelik, Ütopya’da çok yaygın. Genelde ağır suçlar işleyenler kölelik ile cezalandırılır ancak köleliğin tamamen kaldırılmalması daha temelleri sağlam bir düzen sağlayacaktır. Ağır suçlar işleyenler kişisel kölelik yerine toplumsal hizmet ile görevlendirilebilirler. -Bu sadece bir çözüm önerisi, üzerinde tartışılabilir –

    Sayfa 76’da belirtilen Ütopya’nın evlilik yasalarının da pek iç açıcı olduğu söylenemez açıkçası. More evliliği sadece ölümün bitirebileceğinden bahsediyor. Bu durum özellikle günümüz düzeninde pek normal gelmiyor. Bir evlilik ölüm dışında epeyce çok olumsuz etkiden dolayı bitebilmelidir pek tabii ki! Evlenmeden önce cinselliğin yasak olması da sorgulanması gereken bir başka konu.

    Tabi bu tarz konuları sorgularken, More’un Ortaçağ’da yaşamış ve Katolik inancına bağlı olduğunu da hafızaların bir köşesinde barındırmalıyız daima.

    Bu nadir -ama önemli- konular dışında More’un Utopia’sı için “hayalleri süsleyen toplum yapısı” diyebiliriz gönül rahatlığıyla.

    Toplumsal düzen, eğitim, iktisadi düzen, aile ve dostluk bağları, toplum psikolojisi, dinsel hoşgörü, temel özgürlük ilkeleri vb. gibi pek çok konuda herkesi aydınlatacak ve ufkunu genişletecek bu başyapıtı herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum.

    Sanatla kalın…

    Selçuk Korkmaz
  • 93 syf.
    ·2 günde·8/10
    Nice canlar, sanatçılar, liderler mahkum oldu Hitler Faşizmine.

    Zweig’da dahil ne yazarlar umutsuzluğa kapılıp göçtü gitti Almanya’dan, Avusturya’dan hatta Avrupa’dan.

    Thomas Bernhard’da o yazarlardan işte. Pek bilinmiyor ülkemizde. Joyce, Musil, Zweig ve Beckett nasıl çok okunmaya başlanmışsa Bernhard’da aynı şekilde okunacaktır kanımca.

    Onun otobiyografik beşlemesinin ilk kitabı bu. Çocukluğa ve ergenliğe bir DEĞİNİ.

    15 yaşına kadar ki dönemi anlatmakta. Ama ne dönem. 1931 doğumlu Bernhard anlatısını 1946’da sonlandırıyor bu ciltte. Tahmin edersiniz ki genel itibariyle Nazi zulmü ve sonrasında oluşan Katolik baskılardan bahsediyor.

    Ön yargılarınızdan kurtulun kesinlikle. Öyle sıradan bir otobiyografi okumayacaksınız. Bernhard’ın yaşamındaki adımları okurken aynı zamanda Avrupa’yı da okuyacaksınız.

    Ve son olarak Bernhard söylemiyle sonlandıralım:

    ‘Burada yinelemem gerekir ki bugün düşündüklerimi değil, o zamanlar hissettiklerimi not ediyor ya da sadece çiziktiriyor ve değiniyorum.’
  • 250 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Ütopya'yı İş Bankası Kültür Yayınlarından Mîna Urgan'ın incelemesiyle birlikte okudum.
    Haliyle Thomas More'un hayatı, fikirleri ve dramı ile de ilgili epey bilgi edindim.
    *
    Ütopya; hiçbir yerde olmayan, düşler ülkesi, gerçekleşmesi imkansız düşünce anlamlarına geliyor.
    Ütopya kavramını fikir ve edebiyat dünyasına kazandıran Thomas More.
    *
    Önce kuş bakışı hayatına bakalım:
    *
    Thomas More, 16. yüzyılda İngiltere'de Rönesans ve hümanizmin temsilcilerinden biri.
    Erasmus'un yakın arkadaşı...
    Yunanca ve felsefe ile uğraştıktan sonra hukuk eğitimi alıyor.
    Babası yargıç...
    Kendisi aslında bir müddet rahip olmayı düşünmüş.
    Dindar bir Katolik.
    Bazı sebeplerden dolayı bundan vazgeçmiş.
    Erasmus'a göre; bir kıza sevdalanmış ve ''İffetsiz bir rahip olmaktansa iffetli bir koca olmayı tercih ettim'' demiş.
    Şakacı, ironik, güler yüzlü, sakin bir adammış...
    Sonuç olarak avukat olmuş önce, sonra parlamentoya girmiş. Kral 7. Henry'nin vergi politikasını eleştirince Fransa'ya kaçmak zorunda kalmış.
    Kral 8. Henry zamanında yargıç olmuş.
    Londra'da geniş kitlelerin güvenini kazanmış.
    Daha sonra 8. Henry'nin en yakınlarında yer almış hep ve başyargıç, hükümet temsilcisi, Lordlar Kamarası Başkanlığı gibi yetkileri olan Lord Chancellor görevine kadar yükselmiş.
    Aslında More hiçbir zaman ihtiraslı bir adam değilmiş, yüksek mevkileri sevmemiş; ancak kader onu en yüksek mevkilere çıkarmış; daha sonra ise yine aynı 8. Henry döneminde idam cezasına çarptırılmış.
    *
    Olay şu: Kral 7. Henry ölünce büyük oğlu Arthur İspanyol prensesi Arragonlu Catherine ile nişanlanmış. Fakat Arthur 1 yıl içinde ölmüş. Onun yerine 8. Henry ünvanıyla geçen kardeşi ise ağabeyinin dul karısı ile evlenmiş. Fakat günün birinde başka bir kadına aşık olunca Catherine'den boşanmak istemiş. Ancak Katoliklerin boşanmaları Papa'nın iznine tabi olduğundan Papa bu yetkisini siyasi sebeplerden ötürü kullanmayınca kriz çıkmış. Bunun üzerine İngiltere Kralı 8. Henry bir yasa çıkartarak Papalığın egemenliğini tanımadığını ve kendisinin İngiltere Kilisesi'nin başı olduğunu ilan etmiş.
    Fakat Katolik inancına sıkı sıkıya bağlı olan More buna katılmamış ve bulunduğu görevden çekilmiş.
    *
    More zaten makam delisi bir adam olmadığından görevden çekildikten sonra şöyle söylendiği rivayet ediliyormuş:
    ''Aman ne güzel! Artık güneşe günaydın diyorum, devlete iyi geceler!''
    *
    Fakat More'un bundan sonraki hayatı ıstırap ve dramdır.
    Düşüncelerini ve inançlarını Kral baskısıyla değiştirmeye yanaşmadığından idam cezasına çarptırılır ve öldürülür.
    Bu bakımdan ona ikinci Sokrates benzetmesi yapan yazarlar var.
    *
    Ütopya 1516 yılında kaleme alınmış. Yani 500 yıl önce...
    İçindeki bilgiler bugün için bile çok kıymetli.
    Çağını aşan fikirlerle Rönesans ve hümanizm akımlarına ciddi katkılar sunmuş More.
    Ve dünya siyasi / edebi / hukuk düşünce hayatına bir şaheser bırakmış.
    *
    Kitap iki kısımdan oluşuyor.
    Birinci kısım kitabı öyküleştirmeye yarayan bir girizgah, ikinci kısım ise tamamen monolog şeklinde.
    *
    Birinci kısımda Amerigo Vespucci ile seyahatler eden ve sonra ondan ayrılarak Utopia adında bir ada devleti keşfeden Hythloday ile tanışma ve onun 2. kısımda bu devleti bütün yönleri ile anlatması için gelişen diyaloglar yer alıyor.
    Bu arada yeri gelmişken Hythloday ''saçma sapan konuşan'' anlamına geliyor.
    More bu şekilde kelimeler seçerek hedef haline gelmekten kurtulmaya çalışmış.
    Nitekim bu bölümde ülkesi İngiltere'ye yönelik ciddi eleştiriler de var. Fakat More dikkatli olmak adına bu bölümde kralları eleştirip ve onlara söz anlatılamayacağını izah ederken her şeye karşın Fransa'dan örnek vermeyi tercih ediyor.
    Bu bölümde genel olarak Kralların sarayında felsefenin yer alamayacağını More adeta kendisinin yarattığı bir hayali kahramanla kendisini tartıştırarak ironik bir şekilde ortaya koyuyor.
    *
    İkinci kısıma gelirsek...
    Artık burada Hythloday büsbütün monolog şeklinde bir yeryüzü cenneti olan devletin bütün özelliklerini uzun uzadıya anlatıyor.
    Batı Dünyasında ilk sosyalist olarak ilan edilecek olan More'un Utopia'sında özel mülkiyet bulunmamakta, para kullanılmamakta, herkes eşit kabul edilmektedir.
    Herkes günde 6 saat çalışmakta, ihtiyacına göre yiyecekleri almakta, geri kalan zamanda ise kendini geliştiren bilimsel, sanatsal, zihinsel faaliyetlerde bulunmaktadır.
    Ütopia'da demokrasi vardır. Seçimle yöneticiler belirlenir.
    Hatta More, papazların bile seçimle belirlenmesi gerektiği görüşünü ortaya atmıştır.
    Ütopia devletinde genel olarak;
    Kadın ve erkek eşitliği söz konusudur.
    Evliliklerde belli şartlarla boşanma hakkı vardır.
    Savaş aşağılanmaktadır.
    Öldürmeye dayalı bütün mitler ve güç gösterileri şeref dışı ilan edilmektedir.
    Altın ve gümüş gibi madenler yaratıldıkları yer olan ''yerine dibine'' sokulmaktadır.
    Gösteriş ve debdebe kınanmıştır.
    Yasaların az, kısa ve öz olması gerektiği vurgulanmıştır.
    Ruhani zevklerle birlikte bedensel zevkler de ortaya konulmuş, mutluluk, zevkin erdemleşmiş hali olarak anlatılmıştır.
    Ötanazi hakkı tanınmıştır.
    Rahiplere evlenme hakkı verilmiştir.
    Kölelikte ''umut hakkı''ndan bahsedilerek kölelerin özgürlüklerine kavuşmalarının yolu açılmıştır.
    Sınıfsal statüler yoktur.
    Ölüm cezası tenkit edilmektedir. Cezalarda ölçülülük savunulmaktadır.
    Din ve vicdan özgürlüğü tanınmış ve önemi belirtilmiştir.
    Dinlerin birleştirici ve bütünleştiriciliğine çalışılmıştır.
    Yaşam boyu eğitim fikri ortaya atılmıştır.
    Zorunlu askerlik kaldırılmıştır.
    Paralı askerlik düşüncesi ortaya konulmuştur.
    Bilim, sanat ve düşüncenin değerinden bahsedilmiştir.
    Kumar, avcılık gibi eğlenceler tenkit edilerek yasaklanmıştır.
    *
    Bütün bu fikirler 16. yüzyılın başındaki bir dünya için çok ileri ve dikkat çekici fikirlerdir.
    İşte bu yüzden 500 yıldır Ütopya hala dipdiri....
    Thomas More hümanist fikirlerine rağmen reform hareketlerine karşı mesafeli duruşu nedeniyle birçok kesim tarafından çelişkili / kafası karışık / eseriyle hayatı arasında zıtlık bulunan adam diye tenkit edilse de bazılarına göre ise More sanıldığı kadar kafası karışık bir adam değildi.
    Bu kimselere göre onun birtakım pratik sebeplerden dolayı ( savaş karşıtlığı / Hristiyanlıkta birlik arzusu) reform hareketlerine mesafeli duruşu laikliğe dayalı seküler yaşama geçişe mani olucu sonuçlara yol açsa da o inandığı değerler uğrunda fikir / inanç hürriyetini ortaya koyucu kahramanlıkla can veren bir fikir adamı olarak kabul edilmekte.
    (Bu konuda Mina Urgan incelemesinde uzun uzadıya farklı fikirlere yer vererek izahta bulunmakta.)
    *
    Sonuç olarak Thomas More fikirlerinden dolayı öldürülmüş bir hukukçu ve devlet adamıdır.
    Ve ölümünden 400 yıl sonra Katolik Kilisesinin azizleri arasında yer alarak Saint Thomas More diye anılmaya başlanmıştır.
    Onun tartışmalı hayatından geriye ise 500 yıldır okunan bir dünya klasiği kaldı:
    Yeryüzünde cenneti arayan :
    Ütopya!
    *
    Bununla birlikte 20. yüzyıl ütopyaların değil anti-ütopyaların (distopyaların) egemenlik kuramaya başladığı bir yüzyıl oldu!...
  • 438 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Kitap Amin Maalouf'un atalarını geniş bir şekilde anlattığı samimi ,içten bir dil kullanarak okuyucuyu yormadan masalımsı bir tatta güzel bir tarihi yolculuğa çıkarıyor. Ama kitap bittikten sonra kafada birçok soru işareti ve araştırmam gereken onlarca konu ile baş başa kaldım. Ortadoğu başlı başına bir muamma. Savaş nedeniyle göç etmek zorunda kalan Suriyeliler in yoğun olduğu bir kentte yaşamama rağmen onlar ve geldikleri coğrafya hakkında ne kadar az bilgiye sahip olduğumu anladım. Bir zamanlar Fransız mandası olan Suriye-lübnan halkının çoğunun farklı inançlara sahip olduğu coğrafya (müslüman, Katolik ortadoks Hristiyan,Maruni, Dürzi,Yahudi, Sünni, Şii...). Bir zamanlar Ortadoğu'nun hakimi Osmanlı... çoğu halka ilham olan Kemal Atatürk...ve baştan sona kadar ne yapamaya çalıştığını anlayamadığım bilge adam Butros. Daha doğrusu anladığım en önemli şey; bilge adam Butros un öğretilerinden biri o günün Ortadoğusuna özgür inanmayı özgür düşünmeyi özgür seçim hakkını ifade etmesi. Butros un daha dünya savaşı yıllarında aşılamak istediği öğretileri kazanamamanin sancısını çekiyor Ortadoğu. Hala inançları yüzünden dışlanan dinde aşırılığa gidip bunu farklı yorumluyan ve bundan pay çıkarmaya çalışan Emperyalist güçlerin tutsağı Ortadoğu. Butros o dönem başaramadı bunu. Biz de hala başaramadık. Ya sonrakiler...
  • 87 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Euripides'in Dionysos ( Yunanca karşılığı budur. Roma'da ise : Bacchae'dır ) adli tragedya eseri; 1973 yılında çekilmiş olan ve Christopher Lee' nin başrolde oynadığı Wicker Man filmini akla getiriyor. Bilindiği gibi 1970 sineması en radikal dönemdir sinema için ve Wicker Man filminin son sahnesi baya tepki çekmişti. Ve C. Lee'nin en çok sevdiği filmdir aynı zamanda. O büyük oyuncunun sergilediği yetenek görülmeye değerdir.

    Baachae eseri , Tanrı Dionysos'a- Zeus'un oğlu- inanmayan Pantheus ile catismasini anlatir. Pantheus bir " kâfir " olarak görülür ve tanrıya inanç duymadığı için korkunç şekilde cezalandırılır. Annesi Aguea da oğlunun öldürülmesinde rol oynar. Wicker Man filminde katı bir katolik olan bir polisin, putperest bir kasabada bir kızın tanrıya adak olarak sunulup öldürüldüğünü duyması ile başlar. Polis kasabaya gidip olayın iç yüzünü anlamaya çalışır. Ne var ki kasabadaki herkes polis ile alay eder. Filmde hıristiyanlığa göndermeler de vardır. Filmin son sahnesinde korkunç biçimde katolik polis kurban edilir ve o sahne uzun uzun gösterilir. Heralde çağdaş ama farklı bir yansıması olan böylesi kurban törenlerinin ta insanlığın ilk donemlerinin büyük bir mirası olduğunu görmemiz açısından önemli bir ayrıntıyı göstermektedir.

    Dionysos ( bağbozumu ve şarap tanrısı) imgesi, Hıristiyanlığın karşı olduğu ancak karşı olmasına rağmen isa figürünün çarmıha gerilmesin de ve şarabın kutsal sayilmasinda Dionysos kültünden oldukça etkilenmiştir. Bilindigi gibi Dionysos da çarmıha gerilir. Myster inanışların etkisi tüm bir dinsel alayın iç yüzünü kendi bünyesinde barındırması açısından iyi birer kaynak olmayı bugün bile sürdürür.