• Los Angeles Yolu - Toza Sor John FANTE


    Her şeye ama her şeye (aklınıza ne gelirse) yemeğe,içmeye,Anneye,Kardeşe,Tanrı'ya hatta ve hatta kendisine bile muhalefet,çekimser bir tarafı da yok,kesin ve net.Arturo Bandini karakteri film olmalı ;)


    Birde 2. ve 3. kitabı okuduktan sonra nedense aklıma Günday Klasiklerinden biri olan DAHA'dan şu alıntı geldi.Sanırım buraya cuk oturur,tabi bu alıntı bura ile ne alaka derseniz,size sadece bu iki kitabı okuyun ve görün derim.
    DAHA-ALINTI;
    Ne zaman ki hikâyemi anlatıp susacağım,artık sadece yeni hatalar yapacağım!Zamanı dörtnala koşturacak kadar yabancı hatalar!Duvar saatlerini mıknatısa tutulmuş pusulaya çevirecek kadar bilinmeyen hatalar! Daha önce kimsenin yapmadığı,adını bile duymadığı hatalar!Kayıp bir kıtanın ya da dünya dışı bir hayatın keşfi kadar muhteşem ve tanımlanamayan hatalar!Makineler yapan makineleri yapan insanları yapan makineleri yapan insanlar kadar olağanüstü hatalar!Tanrı’nın icadı kadar dev hatalar!Tanrı’dan sonraki en büyük icat olan karakter kadar öngörülemeyen hatalar!Yeni doğmuş bir bebeğin ilk hatası kadar büyülü, doğmak kadar ölümcül bir hata yapmak!Tek isteğim bu…Belki biraz da morfin sülfat.


    Bahara Kadar Bekle Bandini'yi okuyup kendimizce incelemesini sunmuştuk.Bu inceleme de serinin 2. ve 3.kitapları yani Los Angeles Yolu ve Toza Sor kitaplarının ortak başlık altında yapılmasına karar verilmesiyle oluştu(kararı ben verdim :D ).Bilindiği üzere bu seri 5 kitap ancak 5 kitabı birleştirsek anca bir kitap yapar ama hakikaten çok sağlam bir kitap yapar.



    2. ve 3. kitapları okuyunca Bukowski'nin Fante'de ne bulduğunu anlayabildim,tabi burada yine kendim için çevirmeni Avi Pardo'yu es geçmeyeceğim ;)




    Fante yazım,karakter,olay örgüsü,mekan anlatımı bakımından Yeraltı edebiyatı olarak sınıflandırılır,1.kitap hariç ama o değişik,yani Yeraltı deyince ille de aklıma Bukowski,Palahniuk ve bunların ilahı SADE gelir ki okumanın zevki bir başkadır.



    Fante Yeraltı edebiyatı'nda değişik bir kalem,adam yeraltı yazıyor,okuduğunuzda ne okuduğunuzu farkediyorsunuz ama bunu naif bir dille kibarca yapıyor,yani yeraltı yazacağım diye sizi tacizlerin,küfürlerin,lanetlerin içinde boğmuyor,çok güzel bir kalem Fante.



    2.Kitap da (Los Angeles Yolu) Arturo Bandini'nin zihnine giriyoruz (şimdi söyleyeceklerim kitap da yok öyle algılama),manyak bir zihin,psikopat,sosyopat ne kadar pat'lı put'lu hastalık varsa çok başarılı bir şekilde beyninde toplamış bir eleman Arturo,1.kitapdan tanıdığımız Arturo yok artık.,bir düşünün zıplayarak yörüngeden çıkıp yer çekimsiz ve havasız bir ortam da intihar edebilirmisiniz?,başkalarının mutsuzluğu sizin mutluluğunuz,bir kaç saat sonrada kederiniz olabilir mi?Yanlızlığınızı kendi sözcüklerinizle nasıl anlatabilirsiniz?Sizi sevmeye çalışan insanları aşağılamak adına kendinizi ne kadar alçaltabilirsiniz ve bunları yaparken ne kadar zevk alabilirsiniz?



    Dünya üzerinde yaşayan diğer insanlara ve hayvanlara ne kadar düşmanlık besleyebilir ve onları ne kadar aşağılayabilirsiniz?



    2.Kitabı okumak değişik bir deneyim oldu,bu kitap da yeraltı kendini buldu,Arturo ile birlikte düşünemeyeceğim ve hiç tahmin etmediğim kadar eğlenceli saatler geçirdim.Cidden çok hoşlandım,çok sevdim mutlaka okuyun derim.Önce Los Angeles Yolu'nu okursanız,Toza Sor'la nasıl muhteşem bir bütünlük kurduğunu görebilirsiniz ;)



    3.Kitaba gelince;işte burada karşınıza çıkıyor ustalık,Bukowski demişti ki'Bir gün kütüphane de elime istemsiz bir kitap aldım(Toza Sor) ve o kitabın ilk sayfaları benim için çılgın bir mucizeydi,çöpte bulunan altın gibi'.Dahası da var ama önsözde ki satırları okura bırakıyorum,detaya girmeyeceğim.



    Fante'yi sevdim çok fazlası ile sevdim,kitapları da birer lokma zaten.Bence de Bukowski'nin dediği gibi Fante Yeraltı'nın İlahı!Küfürle,tacizle,tecavüzle işkence ile yeraltı'nı bende yazarım (onlar kadar olmasa da çizerim bişiler ;) ),zor olan Yeraltı'nı Fante gibi yazmak.Yeraltı Edebiyatı okuyan ve hiç okumayıp da okumak isteyen arkadaşlara kesinlikle tavsiyedir.Fante olabilecekten çok daha iyi.



    Birde not:Aslında 3.kitabın adı Los Angeles Yolu olmalıymış,neden derseniz kitabı okursanız anlarsınız.


    Biraz uzun olacak evet ama mazur görün artık,burada bir insanın bile olsa taptığı bir Tanrı'dan bahsediyoruz o zaman ne yapalım,size birazcıkda Fante'yi tanıtalım,Fante tanınmayı kesinlikle hakediyor.

    John FANTE - Kaynak:listelist
    ------------------------------------------------

    İtalyan bir baba ve İtalyan – Amerikalı bir annenin çocuğu olan Fante, 1901 yılında Amerika Colorado’da doğdu.
    İş kurma ve zengin olma ümidiyle İtalya’dan Amerika’ya göç eden babası Nick Fante, bir duvar işçisiydi. Babasının iş hayatında bir türlü dikiş tutturamamasından dolayı iki kardeşi ve annesiyle beraber hayatları uzunca bir süre yoksullukla geçti. Koyu bir Katolik anneye sahip olan John, üniversite eğitimi için Colarado Üniversitesi’ne kaydını yaptırdı.



    Babasının ailesini başka bir kadın için terk etmesi, hayatının dönüm noktası oldu.
    Kendi parasını kazanmak zorundaydı ve üniversiteden ayrılarak Kaliforniya’da balıkçılık yapmaya başladı. Bununla beraber yazarlık serüveni de başlangıcındaydı artık. Vakit buldukça kısa hikayeler yazmaya başlayan Fante’nin yazıları ilk başlarda gereken ilgiyi görmedi.



    Yazıları dergilerde yayınlanıp emeğinin meyvelerini toplamaya başladığında 23 yaşına gelmişti.
    Yazdığı kısa hikayeler uzun uğraşları sonucunda The Atlantic Montly, Esquire, Harper’s Bazaar dergilerinde yer aldı ilk olarak. 1933 yılında ilk romanı Los Angeles Yolu’nu bitirse de ilk basılan romanı, çocukluk yıllarından bir kesit sunarak yazdığı, yarı otobiyografik eseri Bahara Kadar Bekle Bandini oldu. Bukowski için Henry Chinaski neyse Fante için de Arturo Bandini oydu artık.



    Bahara Kadar Bekle Bandini, hem Fante’nin çocukluğu hem de o yıllarda Amerika’ya göç eden İtalyanlar hakkında fikir verir bizlere.
    İlk basılan kitabı olduğu için ayrı bir öneme sahip bu kitapta, bir İtalyan göçmeni olan duvar ustası baba, dindar bir anne ve iki kardeşiyle beraber yaşayan Arturo Bandini’nin hikayesini anlatır. Bahara Kadar Bekle Bandini, Los Angeles Yolu, Toza Sor ve Bunker Tepesi Düşleri kitaplarında ana karakter olarak Arturo Bandini’yi görürüz.



    Sıra, Bukowski’nin okuduktan sonra kalbinin tam orta yerine yapışan ve Fante ile tanışmasına aracı olan en önemli eseri Toza Sor’a gelir.
    Fante, 1939’da Toza Sor’u yazmıştır. Ana karakter, umutsuz, kafası karışık, fakir bir yazar olan Arturo Bandini’dir yine. Bir gün gittiği salaş bir barda Camilla isimli Meksikalı bir garson kızı görür ve aşık olur. Platonik bir aşk ile başlayan hikayede, Bandini’nin aşkın derin sularında boğulduğuna tanıklık edersiniz.



    Toza Sor için imkansız bir aşkın romanıdır da denilebilir.
    Satırlarında, sevdiği kadınla nasıl iletişim kuracağını bilemeyen ve aynı zamanda büyük bir tutkuyla sevdiği kadına aşk beslerken, kendi egosuna olan aşkından da vazgeçemeyen bir adam vardır.



    Bukowski, kütüphanede bir şans eseri denk gelir Toza Sor’a ve okudukça artık o da bir Arturo Bandini olur.
    Kitabın yazılmasının üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra bir gün kütüphanede rafların arasında gezinirken eli Toza Sor’a ilişir. Okurken sayfaların arasında kaybolup gittiğini, kısa, sade ve derin cümlelerdeki duygu yükünü hissederken Fante’ye duyacağı hayranlığı ‘’o benim Tanrım’’ diyerek dile getirir. Bukowski, ilk olarak Kadınlar kitabında Fante’den bahsedecek ve daha sonrasında Toza Sor’un ön sözünde ilk okuduğundaki hisleri yer alacaktır.



    Fante yıllar içerisinde Gençliğin Şarabı, Hayat Dolu, Üzümün Kardeşliği, Büyük Açlık kitaplarını yazdı.
    1955 yılında şeker hastalığı baş gösterdiğinde yazarlığının en verimli zamanındaydı. İlerleyen zamanlarda bu hastalık onun sadece gözlerini almakla kalmayıp daha sonrasında da bacaklarının kesilmesine sebep olacaktı.



    Görmeyen gözleri ve olmayan bacakları ise onun son kitabını yazmasına engel değildi.
    Eşi Joyce’un da yardımıyla yazarlığa devam eden Fante, son kitabı Bunker Tepesi Düşleri’ni 1982 yılında tamamladı. Hayat Dolu ve Bunker Tepesi Düşleri’nde Fante’nin yazar oluş sürecinden izler görebilirsiniz.



    Bir bahar ayında dünyaya gelen Fante, yine bir bahar ayında 8 Mayıs 1983’te hayatını kaybetti.
    Ölümünden bir süre önce, geç de olsa Tanrısıyla tanışma imkanına kavuşan Charles Bukowski de son günlerinde ölüme hızla yaklaşan Fante’nin yanında olmuştu. Bukowski, Tanrısına bir borç olarak görüp, ölümünün ardından kitaplarının basılmasına da öncülük etti. 1933 Berbat Bir Yıldı ve Roma’nın Batısı, Fante öldükten sonra yayımlandı.
  • Vız gelirsin kış!
    Sıfıra düşsün ısı!
    Donsun her yer...
    Kara gömülsün kasaba...
    .........
    Kış....
    Kasım ayı...Yakında kar yağacak...
    Ve sizler, şu an sosyal medyada bu incelemeyi okuyorsanız şayet :)) internet faturanızı ödeyecek paranız, bir akıllı cep telefonunuz ya da bilgisayarınız var...
    Hayata elektrikle bağlısınız ... :))
    Şu an elektrik bağlantınız kesilse hepiniz anında kopacaksınız bu sahte dünyadan! :))
    Ama karnınız tok, muhtemelen çay ve kahveniz elinizde ve kombiniz 40 ile 45 arasına ayarlı...
    “Coğrafya kaderdir.” İbn- i Haldun’un zamanları aşan bu cümlesi romanın atmosferinin belirleyiciliğini vurguluyor...
    Romanda mevsim kış...
    Ayaz...
    Buz...
    Baba duvar ustası olduğu için harçlar donduğundan kışın para kazanacak bir işi yoktur ve dolayısıyla :
    Para yok...
    Yakıt az, ısı yok...
    Tereyağ ve ekmekten başka yiyecek yok...
    Sıcak su yok...
    Sabun yok...
    Yoksunluk ve yoksulluk en cömert varlık...
    .......
    Svevo Bandini :
    Evli. 3 çocuk babası, 42 yaşında bir İtalya şovenizm tipik örneği.
    Maria Bandini:
    Amerikan kadınlarına hayran, gururlu ve dindar, hayatının merkezine tespih ve dualarını dizmiş, Hz. Meryem için yaşayan anne...
    Arturo Bandini : 14 yaşında , 3 çocuktan en büyüğü ve romanın esas karakteri aslında.
    Cennetle cehennem arasında Arafta kalmaya razı; günahlarını ölümcül günah mı, affedilir günah mı olduğunu ölçüp biçmekten,vicdanının terazisinin ayarı hep bozuk. Katolik Kilisesi’nin 10 emrini ezberinden çıkarmaz hiç ve 3. emri en çok ihlal ettiğine inanıp cehennem korkusuyla kavrulur .
    Günahlarının hesabını tutmaktan düğüm düğümdür.
    En iyi bildiği şey ise Rose’ye olan aşkını sıcak tutmak.
    Günahlara mühürlü 14 yıl . :))
    Hiç cinayet işlemese de Tanrı’nın gözünde bir caniden farkı olmadığını keşfettiği andan itibaren “ cehennem” den kaçmanın yolunu bulur kendince : Hızlı koşmak . :))
    Günah çıkarmaya hep zamanında yetişecek kadar hızlı koşucu olduğunu fark eder.
    Tövbekâr Kulübesi’nde diz çöküp tahta paravandan ayrılan bölümde Peder’le konuştuğu her an’ın kendini cennete ne kadar yaklaştırdığını düşünerek sevinir.
    Ona göre günahların bağışlanması “ıslık çalmak kadar kolay.” dır.
    Annesinin içinde pek çok Tanrı olduğuna inanır. Tespih taneleri kadar kalabalık Tanrı... Anneye uzaktır hep .
    Velakin yüreği Akdeniz kanı ile kaynayan fakir ama gururlu, inançlı ama inatçı ama her şeye rağmen umutlu İtalyan babası idolüdür. :))
    ( Svevo’nun 100 bin dolar karşılığında onurunu satıp satmayacağı konusundaki sorgulayışı ve onurunu seçmesi takdire şayan.)

    Akıcı dil, sürükleyici kurgu ile kolay okunan bir kitap.
  • İlim ilim bilmektir
    İlim kendin bilmektir
    Sen kendin bilmezsin
    Ya nice okumaktır.
    x-sonsuz

    Amin Maalouf'un işbu kitabı yazması bizler için büyük bir şans. Müslüman bir coğrafyada (!) doğan katolik bir Arap'tır kendisi. Tabii bu kavrama istinaden hali haraptır da. Lübnan'da başladığı hayatına Fransa'da devam etmiştir. Kimlik bunalımlarını ya da çıkarımlarını yaparken de genellikle bu tecrübeden faydalanmıştır. Kitabın başlarında ise şunu demektedir Maalouf: ''Hristiyan olmak ve anadilimin İslamın kutsal dili olan Arapça olması, benim kimliğimi oluşturan temel çelişkilerden biridir'' Biyografisini okuduğumda karşıma şöyle bir ibare çıktı: ''Tarihsel bir kurguyla bütünlemiş romanlarında Umberto Eco ve Orhan Pamuk gibi ünlü yazarlarla benzer şekilde, ilginç tarihi olayları filozofik ve fantastik bir bakış açısıyla, masal tadında işlemiştir.'' Evet! Buna İskender Pala'yı da ekleyebiliriz sanırım. Hatta liste uzar da gider. Neyse dilimiz döndüğünce inceleyelim bizi öldürmekle tehdit eden kimliklerimizi.

    Who Am I? Ya da Türkçe sormak gerekirse ben kimim?

    Hayallerim, isteklerim, arzularım, değerlerim vs nedir? Günümüz dünyasında bunların pek bir değeri yok. Daha çok hangi dine ya da dile mensup olduğunla ilgilenen toplumlar bütününün içindeyiz. Bu mensupluk bizi altsoy sıfatı ile belli bir grubun içine sürükler.

    Amin Maalouf Lübnan'da doğmuş birisi. Bir çok örnekte Lübnan'ın sosyo kültürel özelliklerini bize aktarıyor. Ancak anlatırken fark ediyorum aynı coğrafyadan olmanın verdiği benzerlik midir nedir aynı biziz demeden edemiyorum. Biz ne miyiz? Kendinden olanlar ile kendinden olmayanların birbirine çatık kaşlarla ya da düşmancıl gözlerle baktığı bir topluluğuz. Herhangi birisi hakkında çok tanımadan ya da üzerinden çok da fazla vakit geçmeden yargılarımızı savurabilenleriz. İlk amaç hangi grubun üyesi olduğuyla alakalıdır. Eğer kendinden değilse ikincil bir amaca yer yoktur zaten. Çünkü üzücüdür ki kendinden değildir ve doğruların trenini kaçırmıştır. Küçümseler, dudak bükmeler, omuz silkmeler kol gezer bedeninde. İşte bizim coğrafyamızda kimlik, diğer dünyalı dostlarımızın bulunduğu coğrafyalara nazaran başka bir mana taşır. Bu coğrafyanın çarkı kan ile dönmekte. Kendinden olanları yüceltmek (!) kendinden olmayanları ise bazen herhangi bir silah kullanmadan yok etmek. İşte tüm mesele bu: Ya bizimlesin ya da topraklasın!

    Dünya üzerinde 211 ülke, bir çok din, bir çok dil ve birçokta akım mevcut. Bu akımların çoğu insanları amaçlar, hedefler döngüsünde gruplaştırır. Bu gruplara katılım ne kadar çok olursa hedefler de o kadar büyür. Ve her grup kendi içinde mutlak bir zehirlenmeye uğrayacaktır. Bu zehirlenmenin sonucunda grup içindeki üyeler kendilerini istemedikleri bir savaşın neferi olarak bulabilirler. Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum diyen bir insanı eskiden dışlardım. Bunu çok absürt bulurdum hatta. Şimdi ise her şey çok farklı. Aydınlandım mı? Ya da ne değiştirdi düşüncemi? Bu soruların tam anlamda bir cevabı yok benim için. Maalouf'un da dediği gibi ''Bilinçlenme gibi çok belirsiz bir olguya bir tarih koymak kolay değildir.'' Daha doğrusu insanın kendine bile itiraf edemediği durumlar var. Bunu söylerken bile bir itiraf içinde olmak huzur verdi mesela.

    Bu yıl okuduğum kitaplar içimde şu cümleyi sesli olarak tekrarlıyor: ''Ben her şeyi öğrenebilecek, elde edebilecek biriyim ancak ben hiçbir şeyi bilmeyen, kimsesiz bir hiçim.'' Bu cümle aslında kitapların içinde yer alan olguların ben de oluşan tezahürü. Cahit Zarifoğlu'nun ''hiçlik'' vurgusu, Hasan Ali Toptaş'ın ''bilmiyorum''u, Fernando Pessoa'nın ''Hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız'' demesi. Peyami Safa'nın ''olmak'' dramı işbu kitapta beni tekrar karşıladı.

    İnsanoğlu, iyi düşünülmüş ve iyi tanımlanmış kategorilere ayrılmıştır: politik görüşler, dini görüşler, cinsel yönelim, ten rengi, ... zaman zaman, dünyanın herhangi bir bölgesinde, herhangi bir zamanda bu kategorilerden biri aniden önem kazanıyor. Hazır olan formlar, seçimler ve kontenjan sınırı varmışçasına kendimizi hızlı bir şekilde bir grubun, güruhun içine atmak.

    Amin Maalouf'un bu makalesi aslında, karmaşık kimlik temasını ele alır ve doğru soruları doğrudan ortaya koyar: doğru olanın üzerinde sonsuza dek tartışmaktan ziyade, en mantıklısı, bir çok konuda mutlaka farklı görüşlerin olmasıdır. İlk adım, diğer yaşam tarzlarına bakmak ve mantığı kavramaktır. Başka bir kişinin kültürününün, düşüncelerinin, yaşayışının büyük bir bölümünü keşfetmek için, tereddütlü bir çeyrek adım bile bazen yeterlidir.

    Eğer sorular doğru bir şekilde sorulursa ancak cevaplar umarız. Bazı umutlar benim için tamamen ütopyacı görünüyor: Dünya nüfusunun üç ya da dört dilliliğe dönüşme ihtimali çok zayıftır. Çünkü çoğu azınlık kültürlerinin ve dillerinin sonsuza kadar yaşayacağı umuduna sahip değildir. Aynı şekilde, eğer birisi beni sokakta tekmeleme hakkına sahip olduğunu düşünüyorsa, yaşam tarzlarına çok saygılı olsa bile, birlikte yaşamamız kuşkusuz imkansız olacaktır. Ötekini terketmek için yaşama hakkını bırakmak, her şeyden önce, her fikirde olduğu gibi, sıklıkla tartışılan bir fikirdir. Uygulanabilirliği iseee çoook zorr.

    Kitabı Ankara kitap buluşmasında belirlemiştik. Kimin seçtiğini hatırlamamakla birlikte seçen arkadaşa teşekkür ediyorum. Muhtemelen uzun bir süre okumazdım bu eseri. Kitap başlı başına bir incelemeden oluşuyor. İncelemeyi incelemiş gibi oldum biraz. Ancak elimde ancak bu kadarı geldi. Sıcağı sıcağına yazsam daha çok şey çıkabilirdi. Muhakkak okuyun arkadaşlar ''kimlik'' konusu bireyselliği aşıp evrensel bir mesele halini almıştır. Bu karmaşayı Lübnan'da doğup kendini Fransız hisseden Katolik bir Arap'tan dinlerseniz daha iyi anlarsınız diye düşünüyorum. Türk olup, Almanya'da Türk, Türkiye'de ise Almancı sıfatı alanlar bu kimlik karmaşasını derinden yaşayan insanlardır en basitinden. Keyifli okumalar.

    Dipnot: Haa bu arada demeden edemem Maalouf'un soyu Türk'lere dayanıyormuş :)
  • Kalvinizm mezhebinden ayrılarak Katolik olmasından, öz çocuklarını yetiştirme yurduna yerleştirmesine kadar içinde bulunduğu toplum tarafından önyargıyla acımasız bir tavırla eleştirilen yazarımızın savunması kitabın ana konusunu oluşturmakta. Oldukça keyif alarak bitirdiğim bir yapıt oldu kendileri. Edebiyat sever okurlara rahatlıkla tavsiye edebilirim.
  • Din, bilim ve tarihin bir arada olduğu mükemmel bir kitap. Dan Brown' a kitaplarını yazmadan önce yaptığı araştırmalarından dolayı ayrı bir hayranım. Kitabın başından sonuna kadar heyecan hiç eksilmedi.
    Bir bilim adamının öldürülmesi üzerine Simgebilim Profesörü Robert Langdon çağrılır. Olayı incelediklerinde laboratuvarda üretilen Karşımadde' nin çalındığını ve Vatikan Katolik Kilisesinde saklandığını öğrenirler.
    Karşımadde, kirliliğe ve radyasyona neden olmayan bir damlası bile gün boyunca Newyork'u aydınlatmaya yetecek güçte bir enerji kaynağıdır. Tek kötü yanı, havayla bile temasa geçse tutuşup bir gramı Hiroşima' ya atılan bomba kadar nükleer bomba enerjisi içermesidir.
    Bunun üzerine kahramanlarımız Vatikan' a gider ve macera son sürat devam eder.
  • Edebiyat bağlamında konuşursak, bir kitap, yazarının diğer kitaplarını, yazılarını okudukça, yazarının hayat hikayesini öğrendikçe, yazara ve kitaba dair bilgiler, farklı görüşler edindikçe derinleşir. Tadı artar. Benliğimizde daha özel, daha farklı ve daha kalıcı bir yer edinir. Bize daha yakınlaşır. Bu yüzden kitaptan çok yazar okumak (bir yazarın tüm eserlerini, ayrıca o yazarla ilgili başka yazı ve kitapları okumayı hedeflemek) önemlidir. Yolların Başlangıcı, bu açıdanAmin Maalouf okurları için önemli bir kitap. Maalouf, Yolların Başlangıcı’nda ailesinin, ulaşabildiği en eski tarihine gidip dört kuşak boyunca yaşananları su yüzüne çıkarmaya çalışıyor. Kitapta Maalouf’un ailesine ait tarihsel sürecin yanı sıra, anlatılan dönemlere dair birçok ilgi çekici tarihsel ve sosyal hikaye bulunuyor. Maalouf okurları kitap boyunca bu tarihsel ve sosyal olaylara tanıklık ettikleri kadar, Maalouf’un yazarlığının kökenlerine, kitaplarının hangi hikayelerden beslendiğine de tanık oluyorlar.

    Kitabın başında, kimlikleri reddettiğini, kendini herhangi bir dini topluluğa ya da ulusa ait hissetmediğini belirten Maalouf, bir gün kendini uçsuz bucaksız ailesinin serüveni ile özdeşleştirir ve bu serüvene ait mümkün olduğunca çok bilgiye ulaşmaya çalışır. Ailesinin uçsuz bucaksızlığı kitabın daha başında fark ediliyor, bu nedenle kitabın başında bir soy ağacı yer alsa okuyucuların takibi açısında faydalı olabilirdi. Ben kendi adıma okuma sürecimde bir soyağacı oluşturarak ilerledim, olası okurlara da bunu yapmalarını tavsiye ederim.

    Fransa’da yaşayan Lübnan doğumlu yazar, araştırmalarını sadece Beyrut’ta değil, bu serüvenin önemli kahramanlarından amcası Cebrail başta olmak üzere birçok akrabasının göç ettiği Küba’da sürdürür. Kitabın Fransızca orijinal ismi “Origines” Türkçeye Yolların Başlangıcı olarak çevrilmiş. Bu tercihte, kitabın ilk sayfalarında Maalouf’un yaptığı açıklamalar etkin olmalı; Maalouf, ailesinin geçmişine uzanırken “kök” kelimesi yerine “yollar”ı tercih ettiğini belirtiyor ve diyor ki; “Ağaçların tersine, yollar rastgele atılmış tohumlarla topraktan fışkırmaz. Bizim gibi onların da bir başlangıcı vardır. Aldatıcı bir başlangıçtır bu, çünkü hiçbir zaman bir yolun gerçek bir başlama noktası yoktur; birinci dönemeçten önce, orada, hemen arkasında başka bir dönemeç daha vardır ve ondan önce bir tane daha…”

    Kitabın ana kahramanlarından Amin Maalouf’un dedesi Butros’un Atatürk’e olan hayranlığı, Atatürk’ün yaptıklarının o dönemde Anadolu dışındaki coğrafyaları nasıl etkilediği, Lübnan ve çevresindeki Osmanlı topraklarında o dönemin insanlara nasıl heyecan ve umut verdiğini görmek, diğer yandan Maalouf ailesinin serüveni üzerinden Osmanlı tarihi ile karşılaşmak, kitabın Türkiye’deki okurlar için önemini arttırıyor. Butros’un Atatürk’e duyduğu hayranlık öyle büyük ki, 1921’de doğan bebeği kız olmasına rağmen ona, Atatürk’ün onuruna ve Mustafa Kemal isminden esinlerek, Kamal ismini veriyor. Kamal, Amin Maalouf’un halasıdır ve bu kitabın oluşmasında verdiği bilgilerle kitaba en çok katkı verenlerden biridir. Bu nedenle kitabın ithaf edildiği isimlerden biri de Kamal haladır.

    Tarihin tekerrürünü, Maalouf’un ailesinin tarihi üzerinden bir kez daha görüyoruz. Yıllarca Osmanlı toprakları içinde yer alan Lübnan, Birinci Dünya Savaşı sonrası Fransa’nın yönetimine geçiyor, daha sonra da bağımsızlığını kazanıyor, ancak coğrafyanın değişmeyen yazgısı din savaşları varlığını hep sürdürüyor. Tarih boyunca dünyanın her yerinde güç sahipleri iktidarlarını baki kılabilmek için dini en etkin politik araç olarak kullanmışlar. Bir kısmı Protestan bir kısmı Katolik olan Maalouf’un ailesinde inanç savaşları en önemli yeri tutuyor. İlginçtir ki dengeyi hep ailenin laik bireyleri sağlıyor. Dört kuşak uzaklıktaki büyük büyük dedesi Tennus, sonra dedesi Butros, daha sonra Butros’un oğlu ve dolayısıyla Maalouf’un babası Rüştü, aydın ve laik kimlikleri ile aile içi barışı, ailenin eğitim ve kültür seviyesinin geliştirilmesini, yeni yetişen kuşakların çağdaş birer birey olmalarını sağlamaya çabalayan kişiler. Tabii dinin ve savaşların izin verdiği ölçüde insanları ne kadar etkileyebilirlerse. Maalouf’un babası Rüştü de şair, yazar ve gazeteci. Ailenin bu laik ve aydın bireylerinin hem kendi ailelerinde hem de toplumda gerçekleştirmeye çalıştıkları çağdaşlaşma çabaları ülkemizde ve dünyada yıllardır yaşanan süreçlere çok benziyor. Maalouf’un dedesi Butros’un 1904-1905 yıllarında ülkesi için söyledikleri, bugün de tüm toplumlar için güncelliğini koruyor;

    “Ülkemizin yöneticilerini eleştirmekte haklısınız; ama bununla sınırlamayın kendinizi; eğer yöneticiler yozlaşmışsa, halkın kendisi de en az o kadar yozlaşmış demektir. Yöneticiler bu genel kokuşmanın yüze vuran görüntüsüdür. Ağacı, kökünden başlayarak iyileştirmek gerekir. Gerek gazetelerde, kitaplarda düşüncelerini dile getirenler, gerekse kürsüden insanlara seslenenler, kendilerini bu çabaya adamalıdırlar.”

    Kitapta birçok şiirine de yer verilen Butros’un aynı yıllarda savaşa dair yazdığı bir şiirin bir bölümü de şöyle;

    “Saldırı ve talandır savaş, yıkım ve insan kıyımıdır;

    Bir suç ki, işleyen krallar bağışlanır ve çocuklara çektirilir cezası!”

    Yolların Başlangıcı; Amin Maalouf okuyucularının Maalouf yolculuklarını derinleştirmeleri için…
  • Neyse efenim geçen aylarda Dan Brown’un “Başlangıç” kitabını okuyup, hem kurgusuna hem anlatımına hayran kalınca bu kitabı da aklıma düştü. İlk 60 sayfası çok sıkıcı geldi. Fazlaca yer ismi ve kişilere anlamaya çalışmak beni çok sıktı. Okumayı bırakıp başkaca iki kitap aldım araya, onları bitirince yarım kalan bu kitapcağızıma döndüm.

    Böyle bilgi dolu bir kitabı bi kaç kelimeyle anlatmak pek mümkün değil ama kısaca şöyle anlatayım : Louvre Müze Müdürü Jacques Sauniere, dünyayı yerinden sarsacak belgeleri elinde bulunduran gizli bir kardeşliğin son temsilcisidir. Belgelerin açıklanmasını kendileri ve Katolik Kilisesi için tehlikeli bulan bir tarikat Sauniere'i öldürür. Sauniere belgelerin yerinin kendisiyle birlikte mezara gitmesini istememektedir ve ölmeden önce kendi kanıyla vücuduna bazı semboller çizer, yanına da bir şifre yazar. Robert Langdon ve Fransız Kriptoloji Uzmanı Sophie Neveu'nun burda dahil olduğu olayların akışı sizi hayrete düşürecek. Yazarın tasvirleriyle kendinizi olayların içinde hissedeceksiniz. Benim gibi okumayanlar kaldıysa macera, sanat tarihi, tarikatlar ilginizi çekiyorsa siz de buyurun okuyun efenim