• "Kendini riske atıyorsun."
    "Bu da ölmenin iyi yanlarından biri; eğer kaybedecek bir şeyin yoksa, istediğin riske girebilirsin."
  • 224 syf.
    ·3 günde·8/10
    Yoksa siz hala komünistleştiremediklerimizden misiniz?
    İncelemeye bu başlıkla başlamamın sebebi komünist manifestonun yazım amacının da Kapital gibi analitik değil de daha ikna edici , retorik tarzda yazılması. Ve itiraf etmeliyim ki gerçekten oldukça cesur , etkileyici ve hatta halk diliyle gaza getirici bir metin.
    1. Burjuvalar ve proleterler
    2.Proleterler ve komünistler
    3. Sosyalist ve komünist yazın
    4. Komünistlerin çeşitli muhalefet partileri karşısındaki konumları

    Kabaca dört bölüme ayrılmış bir metin ve üçüncü bölümün alt başlıkları da var.
    Aslında bu çok meşhur ve tartışmalı metni sayfa sayfa dahi incelemek istesem de daha kısa ve genel değineceğim.
    Öncelikle biz bu metinde Marx’ın burjuvayı ve kapitalizmi yerden yere vurduğunu düşünürüz ancak üzerinde tepinmeden önce birinci bölümde detaylı bir şekilde burjuvanın tarihsel değişimine ve modern devletteki konumuna değinir. Burjuvazi bugün modern devlette yürütmenin bile onun çıkarlarını koruduğu önemli bir sınıf. Yerden yere vurmaya başlarsak ‘’Burjuvazi, üstünlüğü ele geçirdiği her yerde, bütün feodal, ataerkil, pastoral ,ilişkilere son verdi. İnsanı ‘doğal efendilerine’ bağlayan çok çeşitli feodal bağları acımasızca kopardı ve insan ile insan arasında çıplak çıkardan katı ‘nakit ödeme’den başka hiçbir bağ bırakmadı’’syf 119 daha neler neler modern köleliğimizin ve kamçılarımızın sorumlusu ‘burjuvalar’ modern şeytanlarımız. Peki gerçekten biz insanlar daha önce hiç sömürülmeyi tatmamıştık da bir zamanların feodal soyluluğunun egemenliği altında ezilen bu sınıf üstünlüğü ele geçirdiğinde biz birdenbire sömürülmeye başladık? Tabi ki de hayır ‘’Tek sözcükle, dinsel ve siyasal yanılsamalarla maskelenmiş sömürünün yerine, açık, utanmaz, dolaysız, kaba sömürüyü koydu.’’ Syf 119
    Yani artık egemen sınıf bizi dolaylı yoldan değil hiç lafı dolandırmadan sömürüyor. Marx burjuvaziyi sadece yeriyor mu ? Hayır bu da yetersiz bir bakış olur ‘’İnsan etkinliğinin neler yapabileceğini ilk gösteren o oldu Mısır piramitlerini , Roma’nın su kemerlerini ve Gotik katedralleri kat be kat aşan harikalar yarattı; daha önceki bütün tarihsel göçleri ve haçlı seferlerini gölgede bırakan seferler düzenledi ‘’syf 120
    Acaba burda burjuva sınıfıyla birlikte kapitalizmin olanaklarına ve yapabileceklerine de mi bir atıf var? Sonuçta tüm bunları egemen sınıf kapitalizmin imkanlarıyla gerçekleştiriyor. Yani bu ilişki sadece burjuvaziyi yermek olmadığını daha geniş bir inceleme olduğunu görüyoruz. Belki de Marx- Kapitalizm ilişkisi sadece nefret ilişkisi değildir de inişli çıkışlı tutkulu bir aşk hikayesidir. Ploreter ise kısaca bir meta haline gelmiş bir ticaret nesnesidir. Makinenin bir uzantısı haline gelişi, becerisiz bir iş yapması , yaratıcılığını yitirmesi meşhur ve aşina olduğumuz kavramlar.
    Metnin ikinci kısmı daha çok komünistlere yöneltilen eleştirilere cevap veriyor ve benim de ilgimi oldukça çeken bir bölüm. Çünkü kendimi ne komünizm davasının yılmaz bir yoldaşı ne de bir kapitalist olarak tanımlarım. Marx’ı da bir şeytan olarak ilan edenler en çok özel mülkiyeti elimizden alıp bizi devlet idaresine mahkum etmekle suçlar. Bu sorulara çok detaylı ve farklı yönlerden cevaplar var. Özel mülkiyetin zaten ancak toplumun onda birinin tekelinde olması , küçük köylü ve zanaatkar mülkiyetinin ise zaten sanayileşmeyle yok olması , ücretli emeğin proleter için asla mülkiyet oluşturmaması dahası zaten sermaye denen şeyin kolektif bir çabanın ürünü olması gibi ikna edici açıklamalar var. Şu meşhur sona gelecek olursak ‘’Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim korkusuyla titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok. Kazanacakları bir dünya var. ‘’
    ‘’BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİN’’
    Marx işçilerin bir vatanı olmadığını işçi sınıfına dahil olduklarını söylüyor , o yüzden bütün ülkelerin işçilerinin birleşebileceğini düşünüyor. Yani ezilen ezene karşı. Sahi mümkün mü böyle bir şey ? Yoksa Marx’ın söylediği gibi o kadar da maskesiz sömürülmüyor muyuz acaba ? Hala sarıldığımız , uyuştuğumuz ‘değerlerimiz’ var. Burjuvaların dayattığı değerler.
  • "Eeee, Resul Ağa efendimiz, senin gibi bir
    ağa efendi tekmil Toros ülkesinde, Binboğalarda, güneşi çok Anadoluda, bütün
    Çukurovada yok. Eeee, beni tutsak kılıp da işkence yaptıklarının hesabını nasıl vermek istersin?" Yanındaki çinke taşa bir de kurşun sıktı. Taşın kırıkları Resula değdi, Resul sıçradı ama, bu sefer yere yığılmadı. Mustana doğru birkaç adım attı, durdu. Yalım gibi gözlerini
    kırpmadan Mustanın gözlerinin içine dikti.
    Gözleri ışıl ışıl yanıyordu. Mustan şaşırdı, ürktü, korktu. Kendisini hemen toparlayamadı. Ölü birden dirilmiş, canlanmış gibiydi. Neden sonra kendini toparlayan Mustan yürekten bir kızgınlıkla bağırdı:

    "Söyle ulan, bana hakaretlerini, işkencelerini
    nasıl ödeyeceksin?"

    "Senin gibi yalvararak, ayak öperek değil...
    Ödesem ödesem ölerek öderim," dedi, sert tok, bütün sonucu şimdiden kabullenmiş.

    Mustanın öfkesi birden geçti. Şaşkınlığı daha da büyüdü. Bunu hiç beklemiyordu. Daha önce; böyle böyle olacak, Resul bunu söyleyecek deseler ona düş gibi gelirdi.
    Yaşar Kemal
    Sayfa 144 - Yapı Kredi Yayınları
  • Bu da ölmenin iyi yanlarından biri; eğer kaybedecek bir şeyin yoksa, istediğin riske girebilirsin.
  • Beni gene okuyor olmanız büyük bir mutluluk. Tabii bu mutluluğu alışılagelmiş bir anlamda ne yazık ki yaşayamıyorum. Beyoğlu 7. Noteri Sulhi beye Ocak 1980 tarihinde verdiğim bu 'son' yazılarım
    ölümümden yirmi beş yıl sonra zarfından çıkarılarak yayımlanabilecek. Siz bu satırları okurken köşe yazarınız çoktan nehri geçmiş, ölüler âleminin kalabalığına karışmış olacak.

    "Orada havalar nasıl?" diye soran alaycı gençleri duyar gibiyim. Onları ayıplamıyorum, ben de onlar gibiydim. Ama hayat denen şeyin acılarını fark etmiş, mutluluk peşinden haldır haldır koşmanın yorgunluğunu yaşamış ve varolmak denen tuhaflığın bir anlamı olduğundan zaman zaman şüphelenmiş, ister gençten ister yaşlıdan, ister erkek ister kadın meraklılar ve
    bilgeler için bir-iki söz söyleyeyim.

    En çok merak edilen soruya cevabım: Burası, öteki dünya ne Florya plajı benzeri, mahşer yeri gibi tıkış tıkış bir kalabalık ne de şairin bir zamanlar sandığı gibi "asude bir bahar ülkesi." Burada her şey geniş bir zamana yayılmış vaziyette ve mekân denen şey de tamamen kaybolmuş gözüküyor.

    Böyle bir âlemi gözünüzün önünde canlandıramadığınızı hissediyor, konuyu size daha ayrıntılı anlatmak istiyorum ama tabii dikkatiniz dağılacak, yazı için de yer yok, ilan gelmiş. Ama gene de söyleyeyim: Ölümün güzelliği yaşarken pek az kimsenin onu düşünmeye cesaret edebilmesidir. Ölümü gerçekten düşünebilen birkaç gözüpek cesur kişi de kısa hayatlarının acıklı durumunu anlar hemen ve dut yemiş bülbül gibi neşesiz şakasız bir sessizliğe bürünüverir. Yaşarken asıl mesele hayatı ve ölümü, varlığı ve yokluğu derinlemesine hissettikten sonra hayata içtenlikle gülümseyebilmek. Bu satırları okurken "sen bunları bizim gibi ölmeden önce yazmışsın, öte dünyayı ne bilirsin!" diyecek olanları da işitir gibiyim. Son yirmi beş yılda ciddi hayat sorunlarının, metafizik endişelerin, en temel felsefi soruların köşe yazarının alanından çıktığına inanmak istemiyorum.

    Bana kalırsa ülkemde her şey üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bende, yirmi beş yıl sonra sevgili okurlarıma seslenme ihtiyacı ve iştahı uyandıran da bu zaten. Hükümet oy almak için dindar seçmene gene göz mü kırpıyor? Askere ve devlete saygılı bir cumhurbaşkanı mı seçelim, yoksa millete ve hukuka saygılı birini mi seçelim tartışmaları da gene eminim kızışmıştır. Komşularımızın hangisiyle kavga etsek, filanca Osmanlı paşası Fransız elçisine haddini nasıl bildirdi, hileli sucuk, kurtlu mercimek satanları nasıl teşhir etsek, eskiler nasıl ahlaklı insanlardı...
    Ben de çoğu köşe yazarımız gibi ekmeğimi bunlardan kazandım, küçümsemiyorum bu dertleri. Ama bu hayattan iyice uzaklaştığım bu günlerde, yazılarımda hayatın anlamından gene de söz edebilmek isterim.

    Mesele hayatla aramıza bir uzaklık koyabilme işidir. Ne kendimizi kaybedecek kadar içinde olalım hayatın ne de büsbütün dışında.

    Gazete okumak için de aynı kural geçerli. Gazete okuma alışkanlıklarımızda hayatımızdaki eksikliklerin, fakirliğimizin, iç sıkıntılarımızın, keyifsizliğimizin, ham halat halimizin ve siyasi sefaletimizin suçlusunu bulma telaşı var hep. Bizler de suçluyuz biraz, bugün yaşasaydım okurlarıma bunu söylemek isterdim, ama biliyorum dinlemek de istemezlerdi. Köşe yazarlarını, hatta gazeteleri bunu okumak için almıyor kimse. Suçlu kim, içimizde mi dışımızda mı? Kabahat kimde, kimi nasıl cezalandırmalı, kim konuşmalı, kim haddini bilip susmalı? Benim zamanımda bunlar için okunurdu köşe yazısı, şimdi de belki öyle.
    Ama iyi köşe yazısının anlamı bulduğu suçluda, yakaladığı kabahatte değil, yazarın dikkatinde, kelimelerin işaret etmeden gösterdiği şeyde ve okur ile yazar arasındaki sevgi ve alışkanlık köprüsündedir. Şimdi uzaklardan bu köprüyü kurmak zor.

    Ama noter vasıtasıyla hatırlatayım dedim.
  • ’Neil Postman (2009) Teknopoli kitabının girişinde Platon’un Phaedrus adlı yapıtından etkileyici bir hikâye anlatmaktadır. Hikâyeye göre Kral Thamus, sayılar, hesaplama, geometri, astronomi ve yazı dâhil pek çok şeyin mucidi olan Tanrı Theuth’u kabul eder. Theuth Kral Thamus’a bütün buluşlarını sergiler. Theuth bu buluşların faydalarından bahseder ve bütün Mısır’da bilinmesi gerektiğini söyler. Theuth her bir icadını Kral’a ayrıntılarıyla anlatır. Sıra yazıya gelince: “Sayın Kralım, bu Mısırlıların bilgeliğini ve hafîzalarını geliştirecek bir başarıdır. Bilgeliğin ve hafizanın reçetesini buldum? ’ der.

    Thamus Theuth’un bu sözlerini sükünetle dinledikten sonra şunları söyler: Ey mucitlerin piri, icat yapmak ayrı şey, icadın onu kullananlara fayda mı yoksa zarar mı getireceğini kestirmek ayrı şey. Harflerin babası olan sen, kendilerine duyduğun sevgi dolayısıyla onlardan verecekleri neticenin tam aksi bir neticeyi bekliyorsun. Yazıyı kullanmaya başlayanlar hafızalarını kullanmaktan vazgeçecekler ve unutkanlaşacaklar.

    Bir şeyleri hatırlamak için iç kaynaklarını kullanmak yerine harici bir takım işaretlere bel bağlayacaklar. Sen hafıza için değil, hatırlama için bir reçete keşfettin. Bilgeliğe gelince, öğrencilerin, hakikati olmayan bilgelikleri sayesinde şöhrete ulaşacaklar fakat aslında bir yol göstericiden yoksun öğren'cilerin sadece malumat sahibi olacaklar. Sonuçta belki bilgili sayılacaklar ama birçok şeyin cahili olacaklar. Gerçek birer bilge olmak yerine bilgeliğin gururuyla yetinen bu insanlar toplum için de birer yük haline gelecekler.

    Kral’ın uyarılarına kulak asılmamış olacak ki, o gün bugündür mucitler insanların hayatlarını “kolaylaştıracak” icatlar yapmaktan geri durmamışlardır. Her icat yaşamımızı nasıl daha “kolaylaştıracağını” ispat ederek; bize ne türfaydalar getireceğini anlatarak hayatımiza girmeye çalışıyor. Keyiflilik, hız, rahatlık ve çeşitlilik yeni icatların toplumun satın alma motivasyonunu arttırmak için kullandığı argümanlar. Bütün bu argümanların tek kelimelik bir mesajı var: “İyi olacak. Kazanacaksınız"

    'Ihamus’un bilgelik dolu uyarılarından da anlaşılacağı gibi, “kazandıklarımıza” odaklanırken kaybettiklerimizin farkına varmıyoruz. Bilge Kral’ın önüne Bill Gates çıksaydı, bilgisayar ve internet denilen şeyi ballandıra ballandıra anlatsaydı,acaba Bilge Kral bu “kazancı bol aletin” bize kaybettireceği şeyler arasında ilk neyi sayardı?

    Muhtemelen ayırt etme becerimizin köreleceğini söylerdi ve “Bütünü kaybedecek, derede boğulacaksınız” derdi. Ve şöyle devam ederdi:

    Evet, anında dünyanın dört bir yanına ulaşacağız ve her türlü bilgi bir tıkla emrimizde olacak. Ama doğru bilgiyle yanlış bilgi birbirine girecek. Bilgi kirlenecek, internet bir bilgi çöplüğüne dönüşecek. İnsanlar çok bilecek“ ama az muhakeme edecek. İnsanlar çok bilecek, ama sahip oldukları bilgiler arasındaki ilişkiyi göremeyecek. Bu bilgi onların daha doğru kararlar vermesini sağlamayacak! '

    Hz. Ali’nin söylediği “İlim bir noktaydı onu cahiller çoğaldı.” sözü, bilgiyle kirletilen günümüz dünyasını tarif ediyor gibi.
  • Önemli olan akmak; dalgalara binmek...Sörf yapmak gibi. Mutluluğa bir eşya gibi sahip olmaya çalışırsan onu kaybedersin. Şemsiyeni kaybetmek gibi...Şemsiyen varsa kaybedersin, yoksa kaybetmezsin. Kaybedecek bir şeyin yoktur çünkü ...