• 456 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Hayatımız boyunca bir şeyler için yaşarız. Kimi bir aşka tutunur, Kimi kitapa, Kimi varlığını bildiği halde yokluğuna alıştığı insana. Bir şekilde sürdürürüz yaşamımızı. Bu bir tutunak gibi.
    Çok şey isteriz, çok şey biliriz fakat hayat öyle bir kumar ki.
    Beklentilerimiz istediğimiz zaman değil kaybettiğimiz zaman gerçeklerşir.



    Ahh Martin bu hayatta bir erkeğe sahip olmak isteseydim. Martin derdim. Bir kitap karekteri olsam Martin derdim.
    Seni okumadım, yaşadım. Büyük bir hayranlık var içimde sana karşı. Kitapları çabuk bitirmeyi çok seviyorum. Ama seni sindire sindire okudum. Hissesede, hissede. Kitap bitince üzüldüm açıkçası çok alışmışım farkında olmadan.
    Kesinlikle okunması gereken bir yapıt. Öneririm...

    Burdan sonrası spoiler içerir.

    Birazda martinden bahasedeyim size. Kendinden emin pes etmeyen ve aşk dolu bir kalbe sahiptir. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybeden eden. 11 yaşından beri kendimi ayakları üzerinde durmaktadır. Kendi kendine bakar. Denizcilik yaparak geçimini sağlayan Martin daha ağır işlerde yapmıştır. Hayatı boyunca hep bir şeyler için yaşamış ve kendine güveneni yitirmemiştir.


    Martın çalışmayı bırakıp şiir, öykü denme yazmaya başlar kısa yoldan para kazanmak için fakat. Parayı sevdiğinden değil hepsi Ruth 'u sevdiğinden. Ya da sevdiğini zannettiğinden. Eden ortaokul mezunu olmasına rağmen kendini bilgili sananlardan daha zekidir. Çünkü çok fazla kitap okur. Ve bu onu herkesten farklı yapar.



    Uzun uğraşlar sonucu yazdıkları hiçbir dergide kabul edilmez. Herkes bir işe girmesini aylak aylak dolaşmamasını söyler ama o hiçbir söylenene kulak asmaz. Günler boyunca açlık çeker ama yazmayı bırakmaz. Ruth sevdiği kadın onu bırakır ama o yazmayı bırakmaz.


    Ruth'un ailesi edeni sevmez çünkü kendileri soylu olduğundan yakıştırmazlar. Bu yüzden Ruth edenden ayrılır. Eden için en zor zamanlar. Başlar.


    Edeni bu hayatta anlayan tek bir insan vardır. En yakın arkadaşı. Fakat oda intahar eder. İki kayıp yaşar. Önce Ruth sonra arkadaşı. Hayattan artık bir tat alamaz. Hayat bitmiştir onun için.

    Her şeyi kaybettiği sırada yazıları kabul edilir. Fakat o hiç mutlu olmaz. Kaybetmiştir çünkü. Eden'ın yazdıkları dünyaya yayılır. Eden artık zengindir. Değişen eden değil insanlardır. Herkes eden'e hayranlık besler inanmadıkları edene, aç bıraktıkları edene.

    Herkes tarafından yemeğe davet edilen eden. Düşündüğü şudur. Ben günlerce açken hiç ibiriniz yemeğe davet etmediniz. Şimdi ne değişti. Ben mi???
    Ahhh hayır hayır. Para sizi değişirdi, şöhret hepsi bu.

    Ruth'a gelir edene hala ona aşık olduğunu söyler eden'in cevapı aynıdır. Şöhret olduktan sonra mı?Neden daha önce gelmedin. İşte orda anlar Ruthu gerçekten sevmediğini.


    Dünyanın bütün zenginliklerine sahipti. Ama kaybettikten sonra. Tüm zenginlikler, zenginlikten başka bir şey değildi.
  • 340 syf.
    ·1 günde
    Değerlendirme;
    Kitapta insanlar kör olduktan sonra devlet kurumunun onları "karantinaya alması" her ne nedenle olursa olsun dışarı çıkmaları dahilinde öldürüleceklerinin söylenmesi, asıl görevi insanları yaşatmak olan devlet mekanizmasına bir eleştiridir. İnsanların kör olduktan sonra değersiz görülüp öldürülmeleri, silahlı olanın güçlü olması (üçüncü koğuş) kapitalist anlayışa eleştiridir.

    Kitapta birinci kör adam için "yaşadığı karanlığın sonuçta basit bir ışık yokluğu okduğunu, körlük denen şeyin varlıkların ve nesnelerin görünüşünü basitçe örten, onları kara perdelerinin ardında el değmemiş kılan bir şey olduğunu düşündüğü de olmuştu. Şimdiyse, tersine, öylesine ışıklı, öylesine bütünsel bir beyazlığın içine dalmış ki, bu beyazlık nesneleri ve varlıkları emmek yerine, onları yutarak iki kat görünmez kılıyordu."(14.s) denilerek körlüğü insanların görürken ki tasvirlerinde olan körlükten ayrı olduğuna dikkat çekilmiştir.

    "Kör adam o gece, düşünde kör olduğunu gördü." (23.s) denilerek asıl gerçek körlüğün o an yaşanılan körlük olmadığına bunun bir aşamasının daha olduğu anlatılmak istenmiştir.

    Kitapta ilk zamanlarda oto hırsızının doktorun karısına karşı cinsel istekte bulunmasına karşılık "kör oldu diye cinsel isteğin azalması ya da yok olması gerekmiyordu."(57.s) ifadesinin yer alması, koğuşlardaki insanların yemek yüzünden kavga etmesi, kötü durumda olan hastanenin ne hale geleceğini bilmeden tıkanan tuvalatlerden sonra hastane koridorlarını tuvalat ihtiyaçlarını gidermek için kullanmaları ve sonrasında olaylar ilerlediğinde üçüncü koğuştaki körlerin ilk koğuşun kadınlarını yemek karşılığında istemesi bize şartlar ne olursa olsun insanın üç şeyden vazgeçmediğini gösterir. Bunlar: yeme içme, tuvalet ihtiyacı ve cinselliktir.

    "...Dünyadan o kadar uzağız ki zaman gelecek artık kim olduğumuzu unutacağız, birbirimizin adını söylemek aklımıza gelmeyecek...Köpekler birbirini bizim yaptığımız gibi tanımazlar ya da tanısalar bile, kendilerine verilmiş olan adla değil, onun onun kokusunu diğer köpeklerinkinden ayırt ederek tanırlar, kendilerini de kendi kokularıyla tanıtırlar, biz burada başka tür köpekler gibiyiz, birbirimizi havlamalarımızdan, sözlerimizden tanıyoruz, geriye kalan , yüz çigileri, göz rengi, ten rengi hesaba katılmıyor sanki bunların hiçbiri yok..."(65.s) Dünyada sistemlerin yarattığı şeylere o kadar bağlanmışız ki onlar olmadan sanki yaşam olmayacakmış gibi oysa ki köpeklere baktığımızda yaşamanın basit bir iş olduğunu görürüz.

    "...Ve dinginlik içinde, o da kör olmak, nesnlerin görünen kabuğunun ötesine geçmek, onların özlerine , çaresizlik içindeki kör noktalarına ulaşmak istedi."(66.s) denilerek körlüğün; görünenin ardındaki asıl gerçek olduğuna dikkat çekilmiştir.

    İlk körlerin olduğu koğuşa beş kişilik ikinci körler grubunun gelmesiyle beş kişilik yiyeceği ona bölmeleri hala insani duygulara sahip olduklarına işarettir. Uyuyan körlerin "kollarındaki saatler durmuştu, yeniden kurmayı unutmuşlar ya da bunun zahmete değmeyeceğini düşünmüşlerdi, zamanı göstermeyi sürdüren yalnızca doktorun karısının saatiydi."(79.s) Burada zaman olgusunun sadece "gören insanlar" için bir ifadesinin olduğu belirtilmiştir.
    Oto hırsızının vicdanıyla hesap yaparken "...körler kutsal sayılan kişilerdir, gözleri kör olan birinin bir şeyi çalınmaz." demesi körlüğün kutsallığına işarettir.

    Akıl hastenesinde meslekleri farklı da olsa, başkalarıyla ilgilenmek olan taksi şoförü ve iki polis memurunun aynı şekilde görevleri ilgilenmek olan askerler tarafından öldürülmeleri; sistemler içindeki tutarsızlığa karşı insanı sorguya çeker.

    Doktorun karısı kocasına,"Dünya burada bütünüyle içine kapanık bir bütün"dedi(105.s) Akıl hastanesi tüm çıplaklığıyla dünyanın içine sıkıştığı,girişi olup çıkışı olmayan bir mahzendir.

    Kitapta gözü siyah batlı yaşlı adamın aktardığı gibi "korkunun mülkiyet duygusuna ağır bastığı" bir anki her şey sahipsiz, terkedilmiş olarak duruyordu şehrin içinde. Korkunun insanı doğasına yaklaştırdığına modern hayatın ona dayattıklarından uzak tuttuğuna vurgu yapılmıştır.

    "Belki de her şey gerçek kimliğine körler dünyasında kavuşur."(135.s) "Göz belki de insan bedeninin içinde hala bir ruh barındıran tek uzvudur ve iinsalar gözlerini yitirdiklerinde..."(142.s) burada gözlerini kaybeden insanların ruhsuz bir canlı olduklarına işaret etmektedir.

    "Hepimiz üzerimizde ikinci bir ten gibi taşıdığımız, adına bencilik denen şeyden yoksun kişi henüz anasından doğmadı, o ikinci ten öylesine kalındır ki, birinci tenimiz bir eve ya da hayır yüzünden hemen kanarken ona bir şey olmaz"(180.s) Burada zor şartlar altında birlikte yaşama yüzünden normalde yok olması gereken "bencilik duygusunun" dayanıklığına vurgu yapılmıştır.

    Doktorun karısı "Belki de körlerin en körüyüm, insan öldürdüm çünkü ve gerekirse yine yapacağım."der(200. s)//"... Şimdiye kadar içimizde yaşayan ya da bizi şimdiye kadar yaşatan ve bizi biz yapan duyguları gözlerimize borçluyuz" (260.s) Körlük vicdansız olmakla eş gösterilir.

    "Aslında körlük biraz da bu, hiçbir umudun kalmadığı bir dünyada yaşamak"(218 s) körlük direnmek olarak gösterilir.

    Körler akıl hastanesinden çıktıktan sonra, koyu renk gözlüklü genç kız ilk fırsatta kendi evine gitmek ister. Anne ve babasına karşı duyduğu içten kaygı, toplum ahlakı konusunda yanlış davranışların yaygın olduğu günümüzde, insanlarda anne ve baba sevgisinin bulunmadığını ileri süren önyargıların temelsiz olduğunun göstergesidir.

    "Birinin çıkıp da olayların neden başka türlü değil de böyle gelişdiğini nereden bildiğimizi sorması çok anlaşılır bir şey, ona vereceğimiz karşılığa gelince, tüm anlatılanların evrenin yaratılış anlatısına benzediğini, o sırada kimsenin orada olmadığını, olaya kimsenin tanık olmadığını ama herkesin ne olup bittiğini bildiğini söyleyeceğiz."(274.s) En güzel cümlelerden biriydi bu benim için.
    "... Kendilerinin de köpeklerin de, insanların da, yani hiçbirimizin ve hiçbir şeyin dünyaya ne amaçla geldiğimiz ilk günden bilinemez."(283.s) İnsanların, evrenin yaratılışı, insanın dünyaya geliş amacı hakkında bir bilinmemezlik içinde olduğunu anlatır.

    Bir körler toplumu yaşamını sürdürebilmek için nasıl bir düzen kurabilir, örgütlenebilir, örgütlenmek bir bakıma görmeye başlamak demektir, kör insanlar için olduğu kadar gören insanlar için de çünkü o zaman düzen oluşur yalanlar gerçekler gün yüzüne çıkar.

    "Ölülerin yanından onları görmeden geçip gitmek, insanlığın çok eski bir alışkanlığıdır."(309.s)// "Boğazımızdan geçen her lokma bir bakıma vaşkasının ağzından kapılmış demektir, bu hursızlığı aşırıya vardırdığımızdaysa onun ölümüne neden oluyoruz, aslında hepimiz birer katil sayılırız."(325.s)
    moderna hayata ayak uydurmanın sonuçlarına işaret edilmiştir.

    "Resimler onları görenlerin gözleriyle görür." denilerek kilisede tüm resimlerdeki insanların gözlerinin neden beyaz bir bantla kapandığına açıklık getirilir.

    "Sonradan olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, gören körler mi, gördüğü halde görmeyen körler."(339.s) Bu cümle her şeyin özetlemektedir.


    Kitapta En Çok Hoşuma Giden Taraflar:
    Doktorun, genç kızla birlikte olmasından sonra, eşinin ona ve genç kıza "Hiçbir şey söylemezsen seni daha iyi anlarım, dedi. Koyu renk gözlüklü genç kız ağlamaya başladı. Ne büyük bir ayıp bu, diye mırıldandı, sonra, ben de istemiştim, bunu ben de istemiştim, yalnızca doktorun suçu değil, kes sesini, dedi doktorun karısı yumuşak bir sesle, hepimiz susalım, öyle anlar vardır ki sözcükler bir işe yaramaz, şu anda anlayabilmeyi, her şeyi gözyaşlarımla söylemeyi, anlaşılmak için sözcüklere başvurmak zorunda olmayı ben de çok istiyorum."(183.s) demesi, doktorun karısı hastaneden kurtulduktan sonra genç kıza en çok onu sevdiğini, onlarla beraber kalmasını istediğini söylemesi hoşuma giden tarafları oldu kitabın.


    Hikayenin nerde geçtiği ve karakter isimleri belli değil, "gözü siyah bantlı yaşlı adam, doktorun karısı, birinci kör gibi." Moderniteye bir eleştiri niteliğindedir bu yüzden. Eskiden yazılmış olsa da bugün adı bilinmeyen ülkeye kendi ülkesinin adını verebilir, insanlara çevrelerindeki insanların adlarını verebilir her çağda yaşanan ve bu gidişle yaşanmaya devam edecek "sözde düzen" laflarıyla ortaya atılan sistemlerin parçası olmaya devam edecektir.

    Buradaki mekan; akıl ile izah edilen ile edilemeyen yanindelilik boyutu olarak özenti toplumunun bakış açısının çerçevesiyle anlatılmıştır. Bu kitap, insan bencil ve duyarsız mı, yoksa sağduyulu ve hassas bir varlık mı bunun çatışması etrafında oluşturulmuştur. Kitapta doktorun karısının tüm insanlar kör olurken tek gören insan olarak kalmasını "toplumun vicdanı,ortak akıl, nesnel bakış açısı" olarak açıklayabiliriz.

    Kitabın verdiği mesaj ise; bir yerde ağlayan, acı çeken biri varsa bu acılar, gözyaşları bir gün mutlaka bize de bulaşacaktır. Kitap da asıl eleştirilmek istenen konuya baktığımız da ise şunu diyebiliriz ki, gücün hüküm sürdüğü bir yerde bir gün gelir mutlaka o güç zulme dönüşür, şeklinde açıklayabiliriz.
  • Değerlendirme
    Kitapta insanlar kör olduktan sonra devlet kurumunun onları "karantinaya alması" her ne nedenle olursa olsun dışarı çıkmaları dahilinde öldürüleceklerinin söylenmesi, asıl görevi insanları yaşatmak olan devlet mekanizmasına bir eleştiridir. İnsanların kör olduktan sonra değersiz görülüp öldürülmeleri, silahlı olanın güçlü olması (üçüncü koğuş) kapitalist anlayışa eleştiridir.

    Kitapta birinci kör adam için "yaşadığı karanlığın sonuçta basit bir ışık yokluğu okduğunu, körlük denen şeyin varlıkların ve nesnelerin görünüşünü basitçe örten, onları kara perdelerinin ardında el değmemiş kılan bir şey olduğunu düşündüğü de olmuştu. Şimdiyse, tersine, öylesine ışıklı, öylesine bütünsel bir beyazlığın içine dalmış ki, bu beyazlık nesneleri ve varlıkları emmek yerine, onları yutarak iki kat görünmez kılıyordu."(14.s) denilerek körlüğü insanların görürken ki tasvirlerinde olan körlükten ayrı olduğuna dikkat çekilmiştir.

    "Kör adam o gece, düşünde kör olduğunu gördü." (23.s) denilerek asıl gerçek körlüğün o an yaşanılan körlük olmadığına bunun bir aşamasının daha olduğu anlatılmak istenmiştir.

    Kitapta ilk zamanlarda oto hırsızının doktorun karısına karşı cinsel istekte bulunmasına karşılık "kör oldu diye cinsel isteğin azalması ya da yok olması gerekmiyordu."(57.s) ifadesinin yer alması, koğuşlardaki insanların yemek yüzünden kavga etmesi, kötü durumda olan hastanenin ne hale geleceğini bilmeden tıkanan tuvalatlerden sonra hastane koridorlarını tuvalat ihtiyaçlarını gidermek için kullanmaları ve sonrasında olaylar ilerlediğinde üçüncü koğuştaki körlerin ilk koğuşun kadınlarını yemek karşılığında istemesi bize şartlar ne olursa olsun insanın üç şeyden vazgeçmediğini gösterir. Bunlar: yeme içme, tuvalet ihtiyacı ve cinselliktir.

    "...Dünyadan o kadar uzağız ki zaman gelecek artık kim olduğumuzu unutacağız, birbirimizin adını söylemek aklımıza gelmeyecek...Köpekler birbirini bizim yaptığımız gibi tanımazlar ya da tanısalar bile, kendilerine verilmiş olan adla değil, onun onun kokusunu diğer köpeklerinkinden ayırt ederek tanırlar, kendilerini de kendi kokularıyla tanıtırlar, biz burada başka tür köpekler gibiyiz, birbirimizi havlamalarımızdan, sözlerimizden tanıyoruz, geriye kalan , yüz çigileri, göz rengi, ten rengi hesaba katılmıyor sanki bunların hiçbiri yok..."(65.s) Dünyada sistemlerin yarattığı şeylere o kadar bağlanmışız ki onlar olmadan sanki yaşam olmayacakmış gibi oysa ki köpeklere baktığımızda yaşamanın basit bir iş olduğunu görürüz.

    "...Ve dinginlik içinde, o da kör olmak, nesnlerin görünen kabuğunun ötesine geçmek, onların özlerine , çaresizlik içindeki kör noktalarına ulaşmak istedi."(66.s) denilerek körlüğün; görünenin ardındaki asıl gerçek olduğuna dikkat çekilmiştir.

    İlk körlerin olduğu koğuşa beş kişilik ikinci körler grubunun gelmesiyle beş kişilik yiyeceği ona bölmeleri hala insani duygulara sahip olduklarına işarettir. Uyuyan körlerin "kollarındaki saatler durmuştu, yeniden kurmayı unutmuşlar ya da bunun zahmete değmeyeceğini düşünmüşlerdi, zamanı göstermeyi sürdüren yalnızca doktorun karısının saatiydi."(79.s) Burada zaman olgusunun sadece "gören insanlar" için bir ifadesinin olduğu belirtilmiştir.
    Oto hırsızının vicdanıyla hesap yaparken "...körler kutsal sayılan kişilerdir, gözleri kör olan birinin bir şeyi çalınmaz." demesi körlüğün kutsallığına işarettir.

    Akıl hastenesinde meslekleri farklı da olsa, başkalarıyla ilgilenmek olan taksi şoförü ve iki polis memurunun aynı şekilde görevleri ilgilenmek olan askerler tarafından öldürülmeleri; sistemler içindeki tutarsızlığa karşı insanı sorguya çeker.

    Doktorun karısı kocasına,"Dünya burada bütünüyle içine kapanık bir bütün"dedi(105.s) Akıl hastanesi tüm çıplaklığıyla dünyanın içine sıkıştığı,girişi olup çıkışı olmayan bir mahzendir.

    Kitapta gözü siyah batlı yaşlı adamın aktardığı gibi "korkunun mülkiyet duygusuna ağır bastığı" bir anki her şey sahipsiz, terkedilmiş olarak duruyordu şehrin içinde. Korkunun insanı doğasına yaklaştırdığına modern hayatın ona dayattıklarından uzak tuttuğuna vurgu yapılmıştır.

    "Belki de her şey gerçek kimliğine körler dünyasında kavuşur."(135.s) "Göz belki de insan bedeninin içinde hala bir ruh barındıran tek uzvudur ve iinsalar gözlerini yitirdiklerinde..."(142.s) burada gözlerini kaybeden insanların ruhsuz bir canlı olduklarına işaret etmektedir.

    "Hepimiz üzerimizde ikinci bir ten gibi taşıdığımız, adına bencilik denen şeyden yoksun kişi henüz anasından doğmadı, o ikinci ten öylesine kalındır ki, birinci tenimiz bir eve ya da hayır yüzünden hemen kanarken ona bir şey olmaz"(180.s) Burada zor şartlar altında birlikte yaşama yüzünden normalde yok olması gereken "bencilik duygusunun" dayanıklığına vurgu yapılmıştır.

    Doktorun karısı "Belki de körlerin en körüyüm, insan öldürdüm çünkü ve gerekirse yine yapacağım."der(200. s)//"... Şimdiye kadar içimizde yaşayan ya da bizi şimdiye kadar yaşatan ve bizi biz yapan duyguları gözlerimize borçluyuz" (260.s) Körlük vicdansız olmakla eş gösterilir.

    "Aslında körlük biraz da bu, hiçbir umudun kalmadığı bir dünyada yaşamak"(218 s) körlük direnmek olarak gösterilir.

    Körler akıl hastanesinden çıktıktan sonra, koyu renk gözlüklü genç kız ilk fırsatta kendi evine gitmek ister. Anne ve babasına karşı duyduğu içten kaygı, toplum ahlakı konusunda yanlış davranışların yaygın olduğu günümüzde, insanlarda anne ve baba sevgisinin bulunmadığını ileri süren önyargıların temelsiz olduğunun göstergesidir.

    "Birinin çıkıp da olayların neden başka türlü değil de böyle gelişdiğini nereden bildiğimizi sorması çok anlaşılır bir şey, ona vereceğimiz karşılığa gelince, tüm anlatılanların evrenin yaratılış anlatısına benzediğini, o sırada kimsenin orada olmadığını, olaya kimsenin tanık olmadığını ama herkesin ne olup bittiğini bildiğini söyleyeceğiz."(274.s) En güzel cümlelerden biriydi bu benim için.
    "... Kendilerinin de köpeklerin de, insanların da, yani hiçbirimizin ve hiçbir şeyin dünyaya ne amaçla geldiğimiz ilk günden bilinemez."(283.s) İnsanların, evrenin yaratılışı, insanın dünyaya geliş amacı hakkında bir bilinmemezlik içinde olduğunu anlatır.

    Bir körler toplumu yaşamını sürdürebilmek için nasıl bir düzen kurabilir, örgütlenebilir, örgütlenmek bir bakıma görmeye başlamak demektir, kör insanlar için olduğu kadar gören insanlar için de çünkü o zaman düzen oluşur yalanlar gerçekler gün yüzüne çıkar.

    "Ölülerin yanından onları görmeden geçip gitmek, insanlığın çok eski bir alışkanlığıdır."(309.s)// "Boğazımızdan geçen her lokma bir bakıma vaşkasının ağzından kapılmış demektir, bu hursızlığı aşırıya vardırdığımızdaysa onun ölümüne neden oluyoruz, aslında hepimiz birer katil sayılırız."(325.s)
    moderna hayata ayak uydurmanın sonuçlarına işaret edilmiştir.

    "Resimler onları görenlerin gözleriyle görür." denilerek kilisede tüm resimlerdeki insanların gözlerinin neden beyaz bir bantla kapandığına açıklık getirilir.

    "Sonradan olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, gören körler mi, gördüğü halde görmeyen körler."(339.s) Bu cümle her şeyin özetlemektedir.


    Kitapta En Çok Hoşuma Giden Taraflar:
    Doktorun, genç kızla birlikte olmasından sonra, eşinin ona ve genç kıza "Hiçbir şey söylemezsen seni daha iyi anlarım, dedi. Koyu renk gözlüklü genç kız ağlamaya başladı. Ne büyük bir ayıp bu, diye mırıldandı, sonra, ben de istemiştim, bunu ben de istemiştim, yalnızca doktorun suçu değil, kes sesini, dedi doktorun karısı yumuşak bir sesle, hepimiz susalım, öyle anlar vardır ki sözcükler bir işe yaramaz, şu anda anlayabilmeyi, her şeyi gözyaşlarımla söylemeyi, anlaşılmak için sözcüklere başvurmak zorunda olmayı ben de çok istiyorum."(183.s) demesi, doktorun karısı hastaneden kurtulduktan sonra genç kıza en çok onu sevdiğini, onlarla beraber kalmasını istediğini söylemesi hoşuma giden tarafları oldu kitabın.


    Hikayenin nerde geçtiği ve karakter isimleri belli değil, "gözü siyah bantlı yaşlı adam, doktorun karısı, birinci kör gibi." Moderniteye bir eleştiri niteliğindedir bu yüzden. Eskiden yazılmış olsa da bugün adı bilinmeyen ülkeye kendi ülkesinin adını verebilir, insanlara çevrelerindeki insanların adlarını verebilir her çağda yaşanan ve bu gidişle yaşanmaya devam edecek "sözde düzen" laflarıyla ortaya atılan sistemlerin parçası olmaya devam edecektir.

    Buradaki mekan; akıl ile izah edilen ile edilemeyen yanindelilik boyutu olarak özenti toplumunun bakış açısının çerçevesiyle anlatılmıştır. Bu kitap, insan bencil ve duyarsız mı, yoksa sağduyulu ve hassas bir varlık mı bunun çatışması etrafında oluşturulmuştur. Kitapta doktorun karısının tüm insanlar kör olurken tek gören insan olarak kalmasını "toplumun vicdanı,ortak akıl, nesnel bakış açısı" olarak açıklayabiliriz.

    Kitabın verdiği mesaj ise; bir yerde ağlayan, acı çeken biri varsa bu acılar, gözyaşları bir gün mutlaka bize de bulaşacaktır. Kitap da asıl eleştirilmek istenen konuya baktığımız da ise şunu diyebiliriz ki, gücün hüküm sürdüğü bir yerde bir gün gelir mutlaka o güç zulme dönüşür, şeklinde açıklayabiliriz.
  • Şişko bir şeytanın, çelimsiz bir meleği göğsümün kafesinde patakladığını hissediyorum...
  • Lugatta; çocuğu olan kadına "anne" denilse de, aslında annelik, yavrusunu ilk öğrendiği andan itibaren başlıyor.
    Daha kucağına almadan, kokusunu duymadan hatta bir pirinç tanesinden küçük olduğunu bildiği halde yine de en ufak bir tehlikede avuçları hemen karnına kapanıyor sanki düşse, tutacakmış gibi..
    Nasıl güzel,nasıl kutsal bir durumdur bu değil mi?
    Çünkü Allah öyle bir iç güdü vermiş ki, anne kendi canını hiçe sayıyor çoğu zaman..
    Yemeyip yediren, giymeyip giydiren oluveriyor bir anda..
    Buraya kadar pembe bulutlarla okudunuz değil mi yazdıkları mı..
    Fakat üzülerek, tam da bu hislerinizin nasıl suistimal edildiğini anlatmak istiyorum sizlere.
    Öncelikle; yavrusunu koruma hissiyatı had safhada olan kadıncağıza hamileliğinin doğal bir süreç değil de, bir "hastalık" olduğu lanse ediliyor.
    Kadın hamile olduğunu anladığı andan itibaren gerek psikolojik gerek bedenen karantinaya alınıyor adeta.
    Korkutuluyor ki, ne dense hemen teslim olsun.
    Bir anneyi yavrusunun canıyla korkutmak dünyada ki en çirkin durum değil midir oysa ki?
    -Folik asit kullanmazsan bebeğinde zeka geriliği olur!
    -2'li test yaptırma da down sendromlu çocuğun olsun!
    -Şeker yüklemesini reddet, bebek doğarken ölsün!
    Daha fazla yazmak istemiyorum lakin daha ilk aylardan annelerin önüne sunulan sözlere bir bakın!
    Kadın da sağlıklı bir ruh hali bırakmıyorlar ki sağlıklı şekilde doğuma gitsin.
    Sürekli bebeği üzerinden tehtid ve korkulara mağruz kalan anne kaygılarından yaşayamaz hale geliyor.
    "Kaygıdır, strestir oysa organları hasta eden.."
    Yavrusu üzerinden bu kadar strese sokulan bir anne, nasıl olur da normal bir doğum sürecinde olur?
    Oysa inanın bana hamile bir kadına verilebilecek en güzel ilaç sadece "sevgidir."
    Sevgi öyle kutsaldır ki; bazı hastalıkların düzelmesinin tek çaresidir. Şimdi ise sevgi ve maneviyattan yoksun tamamen kimyasallar üzerine kurulmuş hayatlara mahkum olmuş durumdayız.
    Gün geçtikçe, gelişen teknoloji ile bu uygulamaları azaltıp daha sağlıklı gebelikler sunacaklarına, aksine her geçen gün ismini duymadığımız aletlerle, hiç görmediğimiz hastalıkları bizim zihnimize ekledikçe ekliyorlar. Burda bir tuhaflık yok mu?
    Buna karşı çıkan vicdanlı doktor ve profesörler de oluyor tabi ki..
    Ama sonuç?
    Ya karalama kampanyası düzenleniyor, yada sıfatları ellerinden alınıyor. Hatta Amerika'da onlarca sistem karşıtı doktorun suikaste uğradığını biliyor musunuz?
    Hakkı konuşmak sadece firavun devrinde yasak değildi..
    Her devrin firavunu var ve şuan (Who/Dünya sağlık örgütü(!)) gibi kuruluşlar güya hayrımızı düşünerek Müslüman nüfusunu hedef almış durumda.
    Musa aleyhisselam zamanında ki gibi çocuklarımız tek tek yok edilmeye başlandı mı yoksa?
    -Çoktan..
    Yapılan son araştırmalarda sadece 10 bebekten alınan göbek kordonu kanında, 300'ten fazla ağır kimyasal bulundu!
    Daha anne karnında civa,kurşun gibi ağır metallerin bebeğin kanında ne işi var diye bir Allah'ın kulu sormuyor/soramıyor!
    Anne ilk 3 ay folik asit içmezse bebeğin zekasını sorgulayan sistem, folik asit diye anneye yutturulan sentetik kapsülün içeriğini sorgulamıyor ne yazık ki..
    Oysa ki bir avuç ayçekirdeği, hele hele taze ıspanak en çok folat içeren sebzeyken neden doğalını tüketmek önerilmez?
    Birisi ilaç mümessilleri mi dedi?
    -Pardon..
    Doz doz tetanoz aşısı yapalım, hastanede dikiş atılırken mikrop kapar da tetanoz olursun deniyor da;
    "Yıl olmuş 2018, teknolojide zirve yapmışsınız ama hala ameliyathanelerin hijyeninden emin değil misinizde ben tetanoz olayım? Beni bu kadar kimyasala mağruz bırakacağınıza siz neden ameliyat malzemelerinizi temiz tutamıyorsunuz?
    Sağlıklıyken "hastane enfeksiyonu" kapıp hayatını kaybeden o kadar insan varken tek sorun tetanoz mu yani" diye hesap sorulamıyor mesela..
    Bunun yerine anne jelatin,civa, kurşun ve sair kimyasallarla dolu olan bu iğneye teslim oluyor..
    Ve bir çok annenin bu iğnelerden sonra sağlıklı ilerleyen gebeliği sorunlu bir hale geliyor. Bebek düşürüyor, şanslıysa(!) Erken doğuruyor..
    Hatta geçenlerde bir bebek, annesi tetanoz aşısı olduktan bir gün sonra beyin hasarı ile doğuyor. Anne haberlerde ağzı ile "aşılandıktan sonra oldu bu" diyordu. Lakin kimse o kısmın üzerinde durmadı, sormadı, üzeri kapatıldı ne yazık ki..
    Bende hep merak etmişimdir.
    -Madem ki en ufak bir kesi yada dikiş atılan herkesin tetanoz olma riski varsa neden her ameliyat hastasına bu aşı yapılmıyor da sadece hamile kadınlara yapılıyor?
    -Cevabı yukarıda verdik..
    Anneye uygulanan "kimyasal şeker yüklemesi" sonucunda plasentanın bozulup erken doğumların yaşandığı, sezeryana "mecbur" kalındığı kimseye kapalı bir mesele değildir. Anne bu testler sonucunda o kadar korkutulmuş ki, sağlıklıyken hasta pozisyonuna düşmüş.
    -Yahu ben çok sağlıklı bir kadındım. Allah rahmimde can verdiği bebeğimle beraber benim bedenimi temizliyor zaten. Niye değişik değişik testlere tabii tutup sonunda beni hasta ediyorsunuz? Desin de görelim.
    Ufacık bir itirazında cahil ve geri kafalı etiketi yapıştırılıyor.
    Daha geçtiğimiz günlerde sezeryan sonrası can veren anneyi,sezeryana mecbur bırakanda şeker yüklemesi değil miydi?
    Kim duydu?
    Kim bildi?
    Kim gündem yaptı?
    Ikili tarama testini reddeden, "yavrum down sendromlu olsa da ben razıyım" diyen annelere sakat çocuk resimleri gösteren hatta "bir ucube mi doğuracaksın" sözlerinin sarf edildiği kanıtlar arşivlerimde duruyor ne yazık ki..
    Amniyosentez yapılırken düşen bebekleri nereye gömelim!
    Netice olarak ne down dedikleri, ne sakat dedikleri çocuklar öyle doğmuyor. Hepsi nur topu gibi sapasağlam doğuyor ama kimse dönüpte "niye beni korkuttun, bebeğimi az kalsın alacaktın!" Demiyor/diyemiyor..
    Kadere iman eden bir Müslüman bilmez mi çocuğu sakat doğsa bu onun imtihanıdır.
    Cennet anahtarıdır!
    Yada bilmez mi sağlıklı doğan çocuğu da yarın bir kazada sakat kalabilir!
    Kimin garantisi var buna?
    Sakat doğacak diye annenin psikolojisini bozup bebeğini alan ve alındıktan sonra meğerse sağlıklı olduğu görülen binlerce can yok mu? Niye "kasten adam öldürme" suçu yapıştırılmaz kimsenin üzerine?
    Size son olarak şunu söylemek istiyorum:
    -Testler hata yapabilir ama, ALLAH ASLA HATA YAPMAZ!
    Teslim olun, doğal yaşayın, kimyasaldan uzak durun, eliniz karnınızda bol bol zikredin.
    Hücrelerinizi ayetlerle canlandırın.
    Kuran şifadır buna inanın.
    "Hurma, zeytin, incir" size kâfi gelecektir..
    Tek başına doğum yapan Meryem validemizin hurma ağacı altında doğurduğunu ve bundan rızıklandığını tefekkür edin.
    Başka birşey gerekseydi Vallahi Rabbimiz evvela ona verirdi.
    Kendinizi ve bebeğinizi koruyun(!)
    Siz bu şekilde tevekkül edin, sonuç her zaman taktiri ilahidir..
    Sizin yavrunuza olan merhametinizden daha daha çok size merhamet duyan bir Allah'ınız var sizi çaresiz bırakır mı?
    Tebessüm edin, kaygılanmayın ve çok çok hamd edin🌸
    /Yağmur Mirzayeva/
  • 188 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Her ne kadar bu kitabın farklı isim çevirilerinin hepsinde spoiler verilse bile (öteki ben, ikiz, ikinci kişilik gibi) yine de uyarımı yapayım. İncelememde spoiler bulunur. Zaten daha ilk sayfalarda kitabın ismi sayesinde her şey kabak gibi ortaya çıkıyor. Spoiler yeme tehlikesi yaşanacak bir kitap değil pek. Ayrıca henüz okumamış ya da izlememiş kişileri de uyarayım. Fight Club hakkında da spoiler bulunuyor.


    Doğruluk timsali, tüm erdemlerin vücut bulmuş hâli ve maskeyi sadece maskeli balolarda takan 9. dereceden memurumuz Golyadkin, sıradan biri olduğunu bilen ama en ön sıradan olduğunu düşünen biri. Kendisiyle hiç alakası olmayan insanların arasına karışmayı ve erdemlerinin, sıradanlığının bu çevre tarafından takdir edilmesini bekleyen biri. Bir davet sırasında içeriye alınmaması ve akabinde davete gizlice girmesi sonrasında yaşadığı utançla davetten kaçarak koştuğu köprüde kendisine tıpatıp benzeyen ikinci Golyadkin ile karşılaşmasını anlatılıyor Öteki kitabında. Bu karşılaşmadan itibaren ikinci Golyadkin'in asıl kahramanımızın adını, evini, işini, onurunu yani kısaca her şeyini ele geçirmesini, iki Golyadkin'in çekişmelerini ve uzlaşma çabalarını okuyoruz. Kitap şizofreni ve doppelganger hakkında olsa bile yer yer Gogol'un sık sık kullandığı fantastik akımına da kayıyor. Golyadkin'in ikinci kişiliğinin başka karakterler tarafından başka bir anlam çıkarılamayacak şekilde doğrulandığı yerler mevcut. 'Acaba ben mi yanlış anladım,' diye bitirdikten sonra bu konu hakkında ufak bir araştırma yaptım ama bu konuda tartışmalar hâlâ sürüyor. Dostoyevski bunu ne amaçla bazı yerlerde yapmış, net bir şey yok maalesef.


    Tabii şizofreni denilince bugün akla gelen ilk eserlerden biri olan Fight Club'ın bu eserle aynı muhabbetlerde sık geçmesi oldukça normal. Hem ağır şekilde Dostoyevski hayranı hem de Fight Club aşkını bedenine kazıtmış biri olarak ben de bu konu hakkında bir iki kelime etmeden geçmek istemem. Evet, benzerlikler mevcut. Kendisine dayatılan sınırların dışına çıkmayan, kurallara uyan, kadınlarla anlaşamayan, çekingen, olduğu insandan farklı şekillerde olsa bile sıkılan ve hastalıkları sebebiyle kendilerine tamamen zıt bir ikinci kişilik yaratan asıl Golyadkin ve Anlatıcı ile kural yıkıcı, istediğini almak için her şeyi yapan, cüretkar ve kadınları hor gören, kalplerini kıran ikinci Golyadkin ve Tyler arasında benzerlikler kesinlikle var. İkinci kişiliklerin ortaya çıkmasıyla beraber asıl kahramanların hayatlarının tepetaklak olması da benzer. Bunları yadsımıyorum. Ama 'Fight Club'ın başına by Dostoyevski yazmak lazım' gibi birkaç yoruma denk geldim ki buna kesinlikle katılmıyorum. Şizofreni, Öteki'nin tümünü kaplayan bir konudur. Fight Club'da ise bir twist ending'dir. Fight Club'ın başına by Dostoyevski yazmak Fight Club'ı tamamen şizofreniye indirgemek ve türlü konularda yaptığı tespitleri ve verdiği mesajları iç etmektir. Bu da saçmalığın daniskasıdır. Bir elime Öteki kitabını, diğer elime Fight Club'ı alarak söyleyeni tokatlama isteğimi göklere çıkarmaktadır.


    Peki Dostoyevski ilk kitabında Rus halkının yaşadığı yoksulluğu, sefaleti iki karakterinin mektuplaşması şeklinde aktarmayı seçerken, ikinci kitabında neden böylesine farklı bir konu seçmiştir?

    Dostoyevski'nin ilk kitabı İnsancıklar, kitapları basılmadan önce inceleyen, gerekli görürse basılmasına izin vermeyen, belli yerleri budadıktan sonra basılmasına müsaade eden ya da hiçbir sıkıntı olmasa bile bazen bir tek kendilerinin bildiği sebeplerden ötürü bekleten Sansür mekanizmasına takılmış ve hemen basılamamıştır. Dostoyevski, ilk başlarda Rusya'nın en ünlü eleştirmeni Belinski'nin her ortamda dehasını övmesinden ve Belinski ve Nekrassov ile beraber halkın yüksek kesimlerinin bulunduğu ortamlara ve gecelere akarken gördüğü ilgiden sarhoş olmuş ve haz duymuştur. Ancak biraz zaman geçmesiyle birlikte hem Sansürden bir türlü izin çıkmaması ve İnsancıklar'ın basılamamasının verdiği stres hem de girdiği ortamlarda yazarlar hakkında sarfedilen 'ayaktakımı' gibi ifadeleri duymasıyla aslında o ortama ait olmadığının ortaya çıkacağını düşünmesi ve ötekileşme korkuları kendini göstermiş, Dostoyevski'nin zafer sarhoşluğunun yerini üzüntü almıştır. Kardeşine yazdığı mektuplarda 'bizimkiler' diye adlandırdığı gruptan biri olan Belinski'nin sürekli kart oynaması, ortamlarda Dosto'nun ifadelerine karşı çıkmasıyla ve güzel, soylu bir kadının dehasını övmesi sonrası titremeye başlayan ve saatlerce kendine gelemeyen Dostoyevski hakkında, Nekrassov ve bana aşık dediği Turgenyev'in koşuklu bir yergi yazmasının ardından kendini iyice yalnız hissetmeye ve alaya alınmanın utancını dibine kadar yaşamaya başlamıştır. Bir gece odadakilerden birinin espri yaptığı ve odadaki herkesin bu espriye güldüğü sırada odaya giriş yapan Dostoyevski bunu kendi üzerine alınmış ve ortamı terk etmiştir. Onu bulan Turgenyev 'Neyiniz var Dostoyevski?' diye sorar ve aldığı cevap şu olur:

    "Tanrım! Çekilmez bu! Nerede bulunsam benimle alay ediliyor. Beni görür görmez nasıl gülmeye başladığınızı iyice gördüm!"

    Tıpkı düzenlenen yemekte uşaklar tarafından geri çevrilip, yemeğe gizlice katıldıktan sonra herkesi kendine güldüren, rezil olduktan sonra orayı terkeden ve köprüde ikinci kişiliğiyle karşılan Golyadkin gibi, Dostoyevski de benzer bir olay sonrası daha İnsancıklar kitabı basılmadan Öteki'yi yalnızlık, hırs ve utanç duyguları içinde kaleme almaya başlamıştır. Asıl Golyadkin'de kendini ve erdemlerini anlatıyor, ikinci Golyadkin'de ise girdiği çevre tarafından ilk başlarda ilgi odağı olmasından haz duyan ve sarhoş olan tarafını.


    Öteki basıldıktan sonra Dostoyevski büyük eleştirilere maruz kalmıştır. Bu eleştirilerin en büyük nedeni, Dostoyevski'nin ilk kitabında eleştirmesine rağmen İnsancıklar'a hakim olan Gogol'un, Öteki'de etkisini iyice arttırmasıdır. Öteki kitabı Gogol'un Burun adlı kısa öyküsünün kendini tekrar ederek uzatılmış, sıkıcı, dahice bir kopyası olarak görülmüştür. Bu benzerlik o kadar fazladır ki her iki kitabı elinde bulunduran iki dakika açıp bakabilir. Öteki'nin başlangıcı ile burnunu kaybeden binbaşı karakterinin giriş bölümü neredeyse birebir aynıdır. Ayrıca Gogol'un 'Bir Delinin Anı Defteri'ndeki müdürünün kızıyla hayaller kuran deli karakteri ile Golyadkin ve Klara Olsufyevna arasındaki ilişkide de benzerlik oldukça fazladır. Gogol'a bu sefer eleştiri getirmese ve atıfta bulunmasa bile Puşkin'e olan hayranlığını yine boş geçmemiş Dosto. Bu kitabı Dostoyevski'nin edebiyat yaşantısına uyarlarsak öznel görüşüm asıl Golyadkin Puşkin ise, ikinci Golyadkin Gogol'dur. Doğru ve muhteşem bulduğu ama etkisiz Puşkin, eleştirdiği ama etkisinden asla kaçamadığı ve her şeyini, kalemini ele geçiren Gogol.


    Tüm günahlarına ve bence ilk kitabının vuruculuğuna da sahip olmamasına rağmen Dostoyevski'nin tüm kitapları baz alındığında ve bu kitapta yapılan psikolojik tahlillere bakıldığında Dostoyevski'nin başlangıç noktası İnsancıklar yerine rahatlıkla Öteki olarak alınabilir. Freud'u bile coşturan tespitleri yaparken daha tek bir kitabı basılmamış, yirmili yaşlarının henüz başında birini okuduğunuzu unutmayın.

    İyi okumalar.