• Dünyada hergün 1 buçuk milyar kahve içiliyormuş. Ve ben bu sayının 4 fincanlık yükünü sırtlarken yazıyorum bu yazıyı.
    Kahvedeki kafeinin yanısıra, içilen kahve uyku hormonu salınımını geciktiriyormuş. Bunu farkettim mi bilmiyorum. Üzerimdeki ağırlığın bundan olmadığına eminim ama. Tamam bişeyler gecikiyor ama bu uyku hormonu mu, sanmıyorum. Bu arada Balzac günde 50 fincan kahve tüketiyormuş. Yaşasaydı sayı 1.500.000.050 olacaktı yani. Kötü görüntü.. Neyse dağılmasın konu.

    Kuruluşumun 27 yılı geride kaldı, günde ortalama 8 saatten yaklaşık 9 yılım uykuda geçmiş. Bi kayıp mı, emin olamadım. Bazen hayal mi rüya mı kestiremediğim, ama belki de en güzel anlarım sığınca o 9 yıla pek kayıp gibi durmuyor. Tam 7 sene süper kahraman olma hayali kurdum, 7 yaşında hayalin kelime manasına bakabildiğim bir sözlüğe sahip olduğumda, aslında hayalimde zaten süper kahraman olduğumu farkettim. Hayır tabi ki tayt giymiyordum. Uçuyor muydum ondan emin olamadım şuan. Newton'u tanımıyordum ve 'yer çekimi' kavramına bakmamıştım henüz sözlükten. Keşke uçsaymışım, hazır farkında değilken o bilginin. Bir gece Beşiktaş'ı şampiyon yapan futbolcu oluyordum, bir gece Roket takımından Pikacu'yu kurtarıyordum. Bu arada, Pikacuyum diye atlayan ben değildim. Kahramanlar gizliydi,yapmazdım tabi ki.

    Dostoyevski çok güzel demiş:
    Hayatta hep mutlu olursam, hayalini kuracak neyim kalır.

    Hayalini kuracak çok şeyim var hala. Bu arada yukarıdaki bilgiyi unutun, hormon salınımını pek de geciktirmiş sayılmaz.
  • 575 syf.
    ·18 günde·8/10
    Serinin diğer iki kitabına göre okuması çok daha kolay bir kitaptı Guermentes Tarafı. Seri her ne kadar yedi kitaptan oluşuyor olsa da aslında tek bir kitapmış gibi düşünmek çok daha doğru geliyor bana. Ondandır ki her kitabı kendi özelinde inceliyor olsam da temel görüşüm serinin bütününe ilişkin oluyor. Diğer iki kitap için incelemelerime buradan bakabilirsiniz: #47102686 , #47929813

    Önceki incelemelerimde bu seriye ait okuduğum kitapları krema bolluğundan yenilemeyen pastaya benzetmiştim. Guermentes Tarafı kitabında, bu his bende biraz azaldı ama yerine geçen duygu ise şu oldu: "Üzerine yapay frambuaz sosu dökülmüş cheesecake tadı". Bu tabirle esasında şunu anlatmak istiyorum. Hani yapay soslu "cheesecake"i yediğinizde önce hem görünüşü sizi çeker hem de yeyip bitirdikten hayatınızda yediğiniz en güzel tatlı hissiyatı verir. Fakat bu hissiyat aldatıcıdır ve ağzınızda sonradan oluşan acımsı tadı duyumsadığınızda yediğinizin doğallıktan uzak olduğunun farkına varırsınız.

    Evet diğer iki kitaba göre çok daha rahat okunan, akışkanlığın daha iyi olduğu bir roman olmasına rağmen "fazlalık" hissiyatı seri için bende devam etmekte. Serinin kalan kısmında olduğu gibi bu romanın da edebi dili harikulade ve Roza Hakmen'in çevirisi mükemmel ama ne anlatım ne de içerik açısından ne yazık ki yine beni tatmin edemedi.

    Peki bu kitabımızda neler vardı? Marcel'in bir Guermentes olan asker arkadaşı Saint-Loup'la vıcık vıcık ilişkileri, büyükannenin ve büyük yazar Bergotte'un ölümleri, eski sevgilisi Albertine'in yeniden romana girişi, Mme de Villaparisis'in salonu, M. de Norpois'in türlü türlü garip davranışları ve saçmalıkları ve Mme de Guermantes'in salonuyla birlikte bitmez bilmeyen sosyete, aristokrasi anlatımlı sayfalar, sayfalar...

    En başından beri gıcık olduğum konulardan biri de ultra kibar, sanat anlayışı zirvelerde ergen kardeşimiz Marcel'in kadınlara bakışı. Tamam anlıyorum, ergenlikte hormonlara tavan yapar, uçana kaçana karşı bir ilgi oluşur ama bu ultra kibar arkadaşta duygunun "d" harfi bile bulunmamakta. Tüm kadınları kendi kafasında yarattığı "aşk" hayalinin tekdüze bir vücuda gelmiş hali olarak görüp sanki üzerlerinde çalıştığı bir sanat eseriymişçesine yaklaşmasına ayrı bir gıcığım. Arkadaşına, büyük annesine, tiyatrodaki izlediği sanatçılara bile bünyesinde ultra, delux, süper, hiper, mega hisler barındıran canımız ciğerparemiz "Allah tepesinden bakasıca" Marcel'imiz, ne hikmetse kadınlara karşı bu hisleri bir türlü gösterememekte.

    Fakat şunu da söylemeden geçemeyeceğim, sağolsun Proust Amcamız bu sefer dört başı mamur bir arıza karakter olan M. de Norpois'ya kitapta daha fazla yer vermiş de baştan sona rengi gri olan eserimize biraz can, kan ve kırmızı renk gelmiş. Gerçi Norpois'nun dengesizliklerinden dolayı canım ciğerparem Marcel'ime üzülmedim de değil ama en azından o sayfalarda kısmen olsa bile bir hareketlilik mevcuttu.

    Serinin diğer iki kitabına göre temposu az biraz daha yüksek olsa da romanımız, başrol oyuncusunun yüzüne kamera sabitlendikten sonra, sahnenin dakikalarca devam edip akışta çok az şeyin değiştiği bir sanat filmi kıvamında sürüp gitmekten ne yazık ki bir türlü kurtulamadı. (Bunları Nuri Bilge Ceylan sinemasına hayran birisi olarak yazıyorum. Sinemada bu sahnelere hayranlıkla bakan bir izleyici olmama rağmen inanın sevgili okurlar bu durum kitabı çekilmez kılıyor)

    Hatta benzetmeye benzetme katarak kitabı ve seriyi en doğru şöyle tanımlayabilirim: arkadaşlarına hiç pas atmayıp, çalım üstüne çalım atan, hatta işi abartıp kendi kendine de çalım atmaya kalkan, ne gol ne de asist yapmayı becerebilen Brezilyalı çelimsiz on numara futbolcu.

    Kitapla ilgili yukarılarda birçok negatif cümle kurmuş olsam bile yine de belirtmem gerekir ki, özellikle Fransız Edebiyatı seven, klasik edebiyattan doyasıya haz alan ve de Proust'un yüksek edebiyatıyla, büyülü diliyle karşılaşmak isteyenler için Kayıp Zamanların İzinde serisi bulunmaz bir nimettir. Ne demek istediğime kitaptan şöyle birkaç örnek vereyim:

    "Sessizliğin bir güç olduğu söylenir; bambaşka bir anlamda, sevilen kişinim emrinde, korkunç bir güçtür. Bekleyenin sıkıntısını artırır. Bir kişiye yaklaşmaya insanı en fazla davet eden şey, kendisini ondan ayıran şeydir; sessizlikse, aşılması en imkansız engeldir!"

    "Ben Taquin ile Superbe'ı çok beğendim doğrusu, diyerek, "espri" ertesi gün öğle yemeğinde, soğuk olarak, sırf bunun için davet edilen arkadaşlarla birlikte yenir, hafta boyunca da, değişik soslarla sunulmaya devam edilirdi."

    İncelemeyi burada noktalarken ya da noktalamıyor da olabilirim, olmayabilirim de, dün dündür bugün hiçbir gün değildir; buradan sonrasını okursanız, okuduklarınız aslında ne bir gerçektir ne de hayal.

    Mme de Guermentes'in evindeyiz. Ortam rengarenk gökkuşağı gibi. Prensler, prensesler, markiler, markizler, dükler, düşesler, kontlar, kontesler havada uçuşuyor. Ortam buram buram sosyete kokuyor en nefisinden. Yemeklerin en güzelleri, şarapların en nadideleri ortamı kaplıyor; keman melodileri piyanonunkilere karışıyor ve valsler valsleri kovalıyor. İşte tam bu sırada Marcelo Joao de Joyce Proustinho salona giriyor ve birdenbire her şey bambaşka bir renge bürünüyor.

    Oğlum biz Montpellier çocuğuyuz, taramalı tüfeğe kelime takar püskürtürüz harfleri sosyetiklerin üzerine. Sosyete bulamacıyla soslarım seni tatsız tuzsuz kafasında tuzluklu aristokrat beyzadem. Burjuvaya burjuvazi katar burjelarabın en üst katından atarım seni de kemiklerinden mis gibi en kalitelisinden organik un olur, sonra değmesin sıcak sıcak fırından yeni çıkmış ekmeğimize. Ne diyorduk markilerlemarkizlerden halay takımı kurduk, ver orangutandan bir "Aristokratım Ezelden" türküsü. Alayına, balayına, halayına gider şappi şappi der bizim düttürüdükümüzledüşesler. Kontlakontesler çiğ küfte partisi yapar sarayın en mahrem bölgesinde, halaybaşı kıvamında çiğ küfteler atar avizelerin kristallerine.

    Dakikadoksanbeşuzatmalarınsonanlarındayızsayınseyircilerveseyretmeyenler evetşutveyinegoldeğil yine vurdu dağlara taşlara proustinho. Hakemdüdüğüöttürdüvemaçbitti taraftarlar bağırıyor hep birden "Ölürsem kabrime gelme istemem"

    https://www.youtube.com/watch?v=5DUY40gLMPs

    Bu da bonus

    https://www.youtube.com/watch?v=2k-B90vYKTk

    Finalimizefinkattıkveson
  • 432 syf.
    ·11 günde·Puan vermedi
    Öyküler hakkında özet bilgi notları olabilir.
    Şüphe Asla Uyumaz'ın içinde 12 adet dava bulunmaktadır.
    Hikayeler şöyle:
    Birinci Öykü: Boş Ev
    Bu öyküyü Sherlock Holmes - Boş Ev adlı kitapta da okumuştum. Bir hesaplaşma polisiyesi. Şerlok'un belalısı olan Moriarty'in adamları ile boş bir evde hesaplaşmaları anlatılıyor.
    İkinci Öykü: Norwoodlu İnşaatçı
    Bu öyküyü de yine Sherlock Holmes - Boş Ev de okumuştum. Norwood'un tanımış inşaatçısı olan Bay Jonas Oldcore'un işleri kötüye gitmektedir. John Hector McFarlane ise genç bir avukattır. Bizim inşaatçı bütün mal varlığını bir zamanlar nişanlısı olduğu kadının oğlu olan bu avukata bırakma kararı alır. Peki ama neden?
    Üçüncü Öykü: Dans Eden Adamlar
    Hilton Cubbit'in geçmişi sırlarla dolu eşi Elsie Patrick'e gelen garip şekillerden oluşan ans eden figürlü gizemli kağıtların esrarı nedir? Bu öykü de Sherlock Holmes - Boş Ev okuduğum bir başka öyküydü.
    Dördüncü Öykü: Bisikletli Takip
    Sık sık bisiklet kullanmaktan zevk alan resim öğretmeni Bayan Violet Smith'i siyah takımlı, koyu sakallı birinin araya mesafe koyarak yine bisikletle takip etme nedeni ne olabilir ki?
    Beşinci Öykü: Priory Okulu Vakası
    Priory Okulunun kurucusu ve müdürü olan Dr. Huxtable, Sherlock ve Watson'un evlerine gelir. Holdernesse dükünün tek oğlu ve varisi olan Lord Sottire'nin ve de Almanca öğretmenleri olan Heidegrer'in okulda olmadıklarını söyler. Bu hem okulun hem de dükün prestiji açısından olumsuz bir durumdur. Sherlock'un yardımına muhtaç duyma isteği ve akabinde Sherlock durumun icabına bakar.
    Altıncı Öykü: Kara Peter Vakası
    Denizciler arasında etrafına saçtığı dehşetten dolayı Kara Peter adıyla bilinen denizci ve fok-balina avcısı Kaptan Peter Corey'in feci şekilde ölümünü saran esrar perdesi için Scotland Yard polis müfettişi Stanley Hopkins, Baker Sokağı'na yardım istemeye gelir. Olayın kontrolü artık Sherlock'tadır.
    Yedinci Öykü: Charles Augustus Milverton Vakası
    Milverton şantajlarla beslenen para avcısının biridir. En son kapanına düşende Dovercourt kontuyla evlilik arifesinde olan Leydi Eva Brackwell'dir. Leydi Eva'nın konttan önce birisiyle yazıştığı masumane mektupları Milverton koz olarak kullanmak ister. Bu öykü kitabın en ilginciydi bana göre. Burada Sherlock'u çok farklı bir görevde göreceksiniz. Acaba görevi nedir?
    Sekizinci Öykü: Altı Napolyon'un Esrarı
    Scotland Yard müfettişi Lestrade, Napolyon heykelleri çalarak onları un ufak eden bir adamın davasını getirir bizimkilere. Gerisi zaten bildiğimiz şeyler. Yıldızlı pekiyi bir çözüm.
    Dokuzuncu Öykü: Üç Öğrenci
    1895'te üniversitesi olan bir kentte kendi özel araştırmalarını yapmak için bulunan dedektifimize St. Luke Üniversitesi hocalarından Bay Hilton Soames ziyarette bulunur. Fortescue bursu için yapılacak sınavın soru kağıtları alınmıştır. Okulun ve hocanın itibarı ile adil olmayan bir şekilde bursun birine gitmesi söz konusudur. Sherlock kendi araştırmasını bırakıp olaya müdahale etmek zorunda kalır.
    Onuncu Öykü: Altın Gözlüğün Esrarı
    Müfettiş Stanley Hopkins soğuk bir kasım günlünde Baker Sokağına gelir. Profesör Coram'ın evinde bir cinayet işlenmiştir. Asistanı olan Smith öldürülmüştür. Katil kimdir? Severek okuduğum bir öykü oldu bu vaka da. Sherlock'un Hercule Poirotvari gri hücrelerine saygı ile.
    On Birinci Öykü: Kayıp Futbolcu
    Cambridge Üniversitesi ragbi takım kaptanı (hocası) Cyril Overton, Scotland Yard pol,s müfettişine gider. Müfettiş vakanın Sherlock'u daha çok ilgilendireceğini belirtir. Overton'un sıkıntısı kısaca şöyledir: Takımın bel kemiği, hücumcusu, kısaca her şeyi olan ünlü oyuncuları Godfrey Staunton bir sonraki gün Oxford ile oynayacakları maç öncesinde kamp yaptıkları otele gelen bir not ile gözden kaybolur. Ne olmuştur Godfrey'e, sırra kadem basmadı ya.
    Güzel bir öyküydü bu da. Polisiye durumunu geçtim çok dramatik bir hikayeyle karşılaşacaksınız.

    Ve son olarak On İkinci Öykümüz: Abbey Çiftliği Vakası
    Yine Scotland Yard müfettişinin getirdiği bir başka vaka. Abbey Çiftliğinde işlenen bir cinayet üzerine Sherlock bir telgrafla bilgilendirilir. Vaka tam da Sherlock'un hoşanacağı türdendir.

    Okumak isteyenlere keyifli okumalar dilerim. Dinlemek isteyenlere de Youtube'da oynatma listesi oluşturdum. Kitapta geçen 12 öyküyü kitaptaki sıralama ile düzenledim. Öyküler Martı Yayınlarına ait kitaptan. Keyifli dinlemeler.
    https://www.youtube.com/...NuJpddptnPBzy4lrX0gT
  • "Lütfen beni bekleyin. Korkunç bir şanssızlık. Sağ açık kayıp: Yarın gerekli... OVERTON."