Geri Bildirim
  • ''İnsan soğudu mu bir kez / hiç üşümez artık.''
  • "Kitapların yakıldığı yerde insanlar itaat eder."
  • Toplumun ahlaka aykırı saydığı kitaplar topluma kendi ayıbını gösteren kitaplardır
  • Kitapların yakıldığı yerde insanlar itaat eder.
  • “Yağmur ve Fransızca” şiirin hikayesini şöyle anlatır Haydar Ergülen : 19 Mayıs Ortaokulu’na 1968 yılında başladım.Büyüyünce ‘edebiyatçı’ olmak istediğim için de yabancı dil olarak Fransızca’yı seçtim. Benim gibi isteyerek Fransızca’yı seçen bir sınıf arkadaşımla kısa sürede iyice yakınlaştık.Adı Şahin’di arkadaşımın sağ gözü görmüyordu,takma göz vardı yerinde.Ama her kitabı yutarcasına ve benden hızlı okuyordu.Benim babam oto tamircisiydi, onun babası da marangozdu.Harçlıklarımızdan artırdığımız paralarla aldığımız kitapları değişerek okuyorduk, Halide Edip’ten Kemal Tahir’e, Orhan Kemal’den Fakir Baykurt’a, Aziz Nesin’e pek çok yazarı ortaokulda okumuştuk bile.Arada bir şehre gelen iyi filmlere gidiyorduk birlikte. Romanlarını çok sevdiğimiz Panait Istrati’nin “Kodin” romanından uyarlanmış “Arkadaş” filmini birlikte gözyaşlarıyla izlemiştik. Genellikle bizim evde olurduk, çünkü babaannemin ve annemin kuzinede yaptığı börekler ve haşhaşlı çörekler de kitaplar kadar ilgimizi çekiyordu, onları da okurcasına yutuyorduk! Bizim edebiyat meraklısı olduğumuzu gören Türkçe öğretmenimiz, okulun duvar gazetesini ‘yayımlama’ görevini de ikimize vermişti. Adını ‘kültür’ anlamına gelen ‘Ekin’ koyduk gazetemizin, sıkı ‘Öztürkçeci’ydik. Böylece bize okulun kütüphanesi de ardına dek açılmış oldu: Maarif Vekaleti’nin Doğu ve Batı klasiklerini, “Tercüme” dergilerini de evimize götürüp okuyabiliyorduk.
    1. sınıfın 2. sömestrinde yeni bir Fransızca hocası geldi. 20’li yaşlarının henüz başlangıcındaki Rukiye Gül Yönel. Avşalı’ydı. O yıllardaki devrimci ve nitelikli öğretmenlerin çoğu gibi Gazi Eğitim mezunuydu. Güzel basma, pazen elbiseler giyen, yanık tenli, kocaman kara gözlü, Latin bir güzellik taşıyan, sıcak, sevimli bir kadındı. İlk görev yeri olan Sıvas’tan Eskişehir’e tayin edilmişti. Sıvas’ta tanıdığı Alevileri çok sevmişti. Benim de Alevi olduğumu öğrenince evimize gelmek istedi. Evimiz okula yürüyerek 3 dakika mesafedeydi. Bir okul çıkışı, Şahin ve Gül Hoca’yla bizim eve geldik. Nazlı babaannemin yaptığı tarhana çorbasından içtiler. Ev tarhanasıydı. Sonra bu gelişler devam etti. Ben de haftasonları Gül Hoca’nın ve Maarif Koleji’nde İngilizce öğretmeni olan eşi Selçuk beyin evlerine gitmeye başladım.
    Şahin’le en çok sevdiğimiz ve çalıştığımız ders Fransızca’ydı. ‘Yazar’ olma isteğimizin yanında, bir de tahmin edileceği üzere ikimiz de Gül Hoca’ya âşıktık. Sınıfın en iyileri de ikimizdik, sözlü sınavlarda bazen Şahin 10 alırdı ben 9, bazen de tersi olurdu. Küçük solculardık, ne bulsak okuyorduk, edebiyat, şiir, sol siyasi dergiler, edebiyat dergileri, yıllıklar. Gül Hoca’ysa ‘bir devrimcinin mutlaka bir ya da iki yabancı dili çok iyi öğrenmesinin gerekli olduğu’nu sık sık hatırlatıyordu bize.Üç yıl böyle geçti, John Steinbeck’ın “Cennet Çayırları”ndaki gibi. Ortaokulu bitirdiğimiz yıl Gül Hoca başka bir şehre tayin oldu, Şahin’in babası Mehmet Amca, işleri bozulduğu için ailesini toplayıp İstanbul’a göç etti. 1970’de hayatımın en sıcak, en kuru, en ıssız yazını yaşadım. Sonra ben de Ankara’ya gittim zaten, 14,5 yaşında, ‘siyasi sürgün’ bir lise 1. sınıf öğrencisi olarak. Ertesi yaz İstanbul Pendik’e Şahin’i görmeye gittim, bir hafta kaldım. İkimiz de birbirimizden habersiz Füruzan’ı keşfetmiş, okumuş ve âşık olmuştuk. Bir açıkhava sinemasında çok sevdiğimiz Cem Karaca’nın konserini izledik, içeriye gizlice soktuğumuz kötü şarabı kafamıza dikerek coştuk, sol yumruklarımızı havaya kaldırdık, ‘devrim’ sloganları attık, devrimci şarkılara katıldık. Şahin’i son görüşüm de bu oldu.
    Şahin İstanbul’da, ben Ankara’da liseyi bitirdiğimiz yıldı, o bayram tatilinde Eskişehir’e gelecekti. Sabırsızlıkla beklemeye koyuldum, iki yıldır görmemiştim çünkü. Birinci gün, ikinci gün, ve üçüncü günün sonunda Şahin’in anneannesine gitmek istediğimi söyleyince, Gül annem gözyaşlarıyla döküldü: Şahin arife günü ölmüştü!
    O yılın yazında Şirket-i Hayriye’de memur olarak çalışmaya başlamıştı canım arkadaşım. İlk maaşını aldığı arife günü, Pendik tren istasyonunda, rayların üzerinden karşıya geçmeye çalışırken bir banliyö treninin çarpması sonucunda parçalanmıştı. Sağ gözü görmezdi Şahin’in, ben de Yaşar Kemal’i anımsatarak, o günlerin ‘kötü’ bir esprisini tekrarlardım ona, “Sen de kör Kemal gibi her şeyi soldan görüyorsun,” derdim.
    İşte bu şiir, her şeyin, yani aşkın, arkadaşlığın, çocukluğun, bir şehrin, Fransızca’nın ‘yarım’ kaldığı üstünedir. Şahin için başka şiirler, yazılar da yazdım. “Kayıp Kardeş”, “Kara Turna Ekspresi” bu şiirlerden bazılarıdır ama,hepsi de benim için ‘yarım’ kalmış, beni ‘yarım’ bırakmış şiirlerdir. Çünkü Şahin benim öteki ‘yarım’dı ve erken vedasıyla bu dünyada beni tümden ‘yarım’ bıraktı. O günden beri de her şey biraz ‘yarım’dır benim için, hayat da, arkadaşlık da, şiir de...-haydar ergülen