• NE OKUYALIM?
    Muhatap olduğu ilk çağrı "Oku!" olan bir inanan için "Ne okuyalım?" sorusunun cevabı, kendisine"oku" denilen metni okumakla başlamak olmalıdır. Okuma eylemimiz bizi "Bütün kitaplar bir kitabı izah için yazılir/okunur." sözündeki "O Kitap"a ulaştirmaya vesile olmalıdır. T. S Eliot, "Klasik Nedir?" makalesinde Bati insanına bir klasik hat çiziyor. Ve bugün yazan herkesi, yazdığı her
    şeyiyle o hatta bağlıyor, kopmaz ve tartışılmaz bir bağla. Onun tarihsel klasik hattı şu: Cervantes, Shakespeare, Dante, Virgilius Homeros... Dikkat edin kendisi bir İngiliz olmasına rağmen, İngiliz hattı çizmiyor; bir ümmet, hatta, Virgilius ve Homeros'u katarsak ümmeti de asan bir medeniyet hattı çiziyor. Bu hattin baska bir kaynak aracılığıyla Incil ve Tevrat seferine çıktığını söylemeye gerek yok tabii ki.
    Biz buna zemin metinlere yolculuk diyelim. Hiçbir okuma, bugünkü metinleri mümkün kılan zemin metinlere ulaşmadan ve biz onları okumaya zorunlu bırakmadan kemale ulaşamaz. O zaman ne
    okuyacağımz belli oluyor. Öncelikle kendi kutsal metnimize cikan ve halka halka ondan beslenen klasikleri temin etmek. Öncelik şu: Hangi kitaplar bizim klasiğimiz olarak sayılacak ve bugünkü okumalar bizi ister yerel, ister evrensel okumalarla o hattı pergelin sabit ayağı kabul edip, öbür ayağıyla etrafında dolaştıracak?
    Once tespit, sonra teshis, sonra tedavi!
    Dursun Ali Tökel
  • Kitap 'içindekiler' kısmında da belirtildiği gibi 7 ana başlığa sahip. Kitabı Türkçeye çeviren Dr. Mert Akçanbaş
    ayrıntılı bir açıklama yaparak kitabın içinde neler olduğunu ve 'sevr'den günümüze Batılıların planlarının değişmediğini
    anlatıyor. O yüzden dikkatli olmakta yarar var. Bu kitapta onların 1900'lü yılların ilk döneminde neler düşündükleri anlatması bakımından önemli. Tabi tüm Batılılar bu yazar gibi düşünmüyor ve toptan bir yargılama yapmıyoruz. Ama kitapta bahsedilen konular okunduğunda bazı şeyler daha net anlaşılabilir. Bu kitap Türkçeye çevirisi esnasında konan o üst başlığı ihtiva ediyor, bilginiz olsun. O yüzden rahatsız edecek cümleler duyabilirsiniz.

    Kitabın 1. bölümünün başlığı 'Eski Türk Teorisi'. Bu sayfa içinde güzel bir cümle var. "Tarihi sözler eden kişiler riskli bir
    oyun oynarlar (s.15)". O yüzden ağızdan çıkan her sözü tartarak söylemekte yarar var. Çünkü gün gelir o sözler geri döner. Ama benim öyle bir sıkıntım yok, onu da söylerim bunu da söylerim, o da keyfime kalmış diyebilir de insan.

    Kitap yazarın Türklere yaptığı ağır ithamlarla başlıyor (zaten çevirmen önsözde ve arka kapak tanıtım yazısında bunu belirtiyor.). Birileri 'Hasta Adam' diyor, hayır onlar 'hastalığın kendisidir (s.15)' diyerek içindeki kini daha ilk sayfada kusmaya başlıyor.

    Yazara göre ortada Avrupa devletlerinin 'Güçler Dengesi' planı olduğu için çok önceleri tarihin derinliklerine gitmesi gereken
    Osmanlı İmparatorluğu bu yüzden hala yaşamını sürdürmektedir diyor. Çünkü Rusya'yı sıcak denizlere ulaştırmama politikaları; Avrupa devletlerinin kendi aralarındaki uzlaşmazlığı yüzünden Osmanlı İmpaatorluğu uzun yaşamıştır sonucuna varıyor. Şimdi bu tezi savunan
    tarihçiler de var. Ama bu 'Güçler Dengesi' irdelenmesi gereken bir konu.

    Tabi ki ağır ithamlar mevcut. Eğer karşılıklı olsa anlarım ama sadece biri kesmiş diğeri çiçek vermiş mantığıyla çok öznel
    bir tavır gözüküyor. Ama şunu öğreniyoruz ki, bu ve bunun gibi kitaplar Avrupa'da okutuluyorsa -ki hala okutulmadığı ne malum-, neden bazı problemler yüzyıldır çözülmüyorun cevabı açık olur. Aynı şekilde bu taraf için de geçerli.

    Osmanlının beşyüz yıllık uzun hüküm sürmesi sadece 'kurnaz zekasına' indirgenmiş. Sonuçta tam 'kara propaganda' örneği bir kitap sayılabilir.
    Bu yüzden bunun bilinmesinde yarar var. Türkçeye çevrilmesi iyi olmuş bu sayede üstümüze oynanan oyunları alt yapısını da öğreniyoruz.

    Almanya ise hem Abdülhamid'in koruyucusu hem de Osmanlı'nın koruyucusu olarak görülüp, bazı şeylerin Almanların yüzünden onların istekleri doğrultusunda gerçekleştiği ve en sonunda Abdülhamid'le Kayser'i şeytanla işbirliği yaparak, insanları katletmelerine kadar işi götürür.

    Kitabın 3.bölümü olan 'Ermeni Probleminin Çözümlenmesi' kısmının neler içerdiğini bilmek için kahin olmaya da gerek yok. Tamamen kin, nefret, düşmanlık tek yönlü anlatım doruğa çıkmış. Tabi ki o dönemde sıkıntılar, ölümler yaşanmış ve bunu kimse inkar etmiyor ama burada bahsedilen ve kitabına kaynak olarak aldığı (kendi yazdığı önsözde belirtiyor) kitapların da propaganda olmadığının garantisi var mı?

    Kitabın 4. bölümü olan 'Suriye ve Filistin Problemleri'. Burada da diğer bölümlerden farksız doğrudan olumsuz olarak "Türklerin eziyeti altında ezilen..." cümleyle başlıyor ve devamında neler geleceği de malum.

    Kitabın 5. bölümü olan "Allah Yolunda Almanya". Almanya'nın savaşa girmesi düşmanlarını yok etmek yerine barışı yok etmek istemesi yüzündendir diyor.

    Kitabın 6. bölümünde ise 'Osmanlı İmparatorluğu'nun Bölüşümü' ele alınıyor. Osmanlının parçalanması ve parçalanma sonunda hangi devletlerin nereleri alması gerektiğine dair düşüncelerini açıklıyor.

    Kitabın 7. bölümünde ise 'Ahtapotun Kıskacında' işleniyor. Türklerin Alman ahtapotun sardığı kollarından kurtulsa bir şeyler yapabileceğini, ama çok yüksek borçlandırıldığı için durumunun kötü olmakla beraber bu topraklarda kalmaya devam edeceğini ifade ediyor.

    Ezcümle: Kitabın Türkçeye çevrilmesi yerinde. Ama bu kitabın içeriğinin kara propaganda amaçlı olduğu da unutulmasın. Bu tür kitapların çevrilmesi sayesinde bize bakış açılarını da görüyoruz. Ama kitabın 1917 yılında yazıldığı da unutulmasın. Tekrar okurmuyum, hayır. Peki niye hayır dersem, okunacak daha 'bilgilendirici' kitaplar varken bununla zaman kaybetmeye değmez. Salt propaganda amaçlı, bu coğrafyadan
    Türklerin atılması gerekir teması işlenmiş.

    Not:

    + Kitabın İngilizcesinde haritalar var fakat Türkçe çeviriye bunlar alınmamış.
    + Yayıncılara not olarak da düşmek gerekirse, bu tür kitaplar haricinde çok sayıda hikaye, romanda yazmış. Telif sorunu olmadığı için rahat rahat Türkçeye -iyi, okunabilir kitapları varsa- çevrilebilir.
  • Uzun zamandır elimin altında olan ve sürekli bana bakan kitabı nihayetinde bugün okudum. O kadar 'kalın' kitaplar
    okuduktan sonra bu 'çerez' gibi geldi. Hemen bitiverdi. Okurken çoğu kişinin kendinden bir şeyler bulabileceğine
    inandığım bir kittap.

    Bir kitap ve bir ölümle başlıyor. O ölüme sebebiyet veren o 'kitap' mı yoksa o 'araç' mı? Bunun tartışmasının bile yapıldığı bir yerden hareketle, ölen öğretim görevlisinin odasını devralacak kişinin masanın üstünde yeni gelen bir zarfı bulup, onu açmasıyla esas olaya girilir.

    Kitabı sevdim. Çünkü bizim gibi kitap okurlarının bir çeşit duygularına derman olmuş yerler geçiyor. Kitapla başka bir eşyanın karşılaştırılması ve tercihin kitaptan yana olması demek ki farklı coğrafyalarda yaşayan kitap kurtlarının da tercihiymiş. Ya da bir kitabın peşinden sürükleniş...

    Kitap; bir tutku, bir hobi, bir aşk ve başka bir şeydir. Tabi ki hayatın her anı kitap değil ama bizlerin ilgi alanı da bu diyelim.

    Anlatılan hikayeye dönersek, pulsuz bir zarfın peşinden onu bulmak için çeşitli ipuçları eşliğinde uzak diyarlara gidişin öyküsü devam eder.

    Sonra söz birden biz okurlara düşüyor. Evlerimizin kitaplıkları tıka basa dolmasından tutunda, kutularda gün yüzü göremeyen ya da poşetlerde aynı şekilde bekleyen, yerlerde sıranın raflara dizilmesini bekleyerek sıkılan kitaplarımız yok mu?

    Belki çoğu kişi bizleri anlamayabilir? Ama bu da bizim bir tutkumuz diyebiliriz. Bazen sadece 'kaynak' eser diye alınan kitaplarda var; bazen de 'bulunsun' diye alınanlar da; bazen de 'okunmak' için alınanlar da. Ama bir arada kendilerine şans verileceği zamanı bekliyorlar hem de sessizce, öfkelenmeden.

    Sonra araştırmalar sonucu uzak diyara giden kişi burada ipuçlarından hareketle sahaflara, oradan ölen kişi ve kitaplar üzerine konuşmalara ve oradan da sorularının cevabını bulacak asıl kişilere doğru yol alır.

    4-5 katlı sahaflar gördüm. Bodrum katta sahaflar gördüm. Güzel dekore edilmiş sahaflar gördüm. Kısaca türlü türlü sahaflar gördüm. Bazısı sahaf ama bazısı eski kitap toplayıcısı.

    Anlatım dili akıcı ve çevirmen de dipnotlar eşliğinde bizi bilgilendirdiği için daha da güzel olmuş. Kitabı sevmemin sebebi (ya da sevdiğimiz kitaplarla bir bağ kurabiliyorsak, kendimizi orada gördüğümüz için.) anlatılanların benzerlerini yaşamam, ya da yaşamamız. Yani içten geldiği için sevdim.

    Kitapların tasnifi, sınıflandırılması ya da kataloglanması gerçekten de büyük bir sıkıntıyı içinde barındıran bir olay. Kendim bile hala bir yol haritası çizmedim. 1 rakamından başlayıp o şekilde mi devam edeyim yoksa kategoriler için bir rakam verip onun altından mı devam edeyim. Hala çözemedim, hala düşünüyorum, bakalım.....

    İnsan kendinden bir şey bulduğu kitapları daha çok sever. Çünkü orada boşluk yok; bilinmeyen yok; sadece kendisinin kağıda dökülmüş hali var ve kendi gibi okurlar görünce de mutlu oluyor. Mutluluk biraz da burada.

    Kitap hakkında çok fazla bir şey demeye gerek yok çünkü, bir kitap ve ölümle başlayıp kitabın ismine doğru yolculuğa çıkarak, kitap ve tutku işleniyor.

    Ezcümle: Tavsiye ederim.
  • 2000’lerin başında çok satan bir kitap söz konusu edildiğinde iyi edebiyat olup olmadığı konuşuluyordu; şimdinin çok satanlarının edebiyat olup olmadığını tartışıyoruz… Ama sonuçta bu kitapların da çokça seveni, okuyanı var… Bunu gözardı edebilir miyiz, “edebiyat değil” diyerek geçebilir miyiz?

    Niye böyle oldu? Ve yeni tür yazın ve bu ekonomik şartlarda yayıncılık nereye doğru gidiyor? Akademisyen, yazar, eleştirmen ve sektörün bu alanda deneyim sahibi yayıncılarına sorduk… Baştan ipucunu vereyim, birden fazla katil var; sosyal medya en çok kurşun sıkanı! İşte Tayfun Atay, Semih Gümüş, Ümit Alan, Metin Solmaz, Yelda Cumalıoğlu, Cem Erciyes, Vedat Bayrak, İhsan Yılmaz ve Berbat Edebiyat ekibinin zihin açıcı gözlemleriyle yeni dönem yazarlığı ve yayıncılığı…

    ‘Yayıncılık sektörü algoritmayı keşfetti’

    Yazar Ümit Alan.
    Yazar Ümit Alan, yeni tip ‘çok satan yazına’ bir isim koyuyor: Kitap benzeri ürün. Alan, “Her okuma, prestijli okuma değildir” tezini de ortaya atarak yayıncılık dünyamızın geleceğine fener tutuyor.

    Ben bu kitapları, yayıncılık sektörünün algoritmayı keşfi olarak yorumluyorum. Başka bir deyişle, yapay zekânın editörlük mesleğini ele geçirmesi. Bu kitapları yazan insanlar, genellikle dijital medyanın algoritma düzeninde öne çıkmış insanlar. Milyonlarca iletinin içinde kendilerine alan açmışlar. Peki hangi kalite kriteriyle? Tabii ki algoritmanın kalite kriteriyle. O da nedir, çok beğeni alması, çok paylaşılması yazarına takipçi getirmesi vs.

    ‘Yorum yazarsın: Kendi kaybeder. Bak kitap ismi de çıktı’
    Facebook listemizde bazı arkadaşlarımızın iletilerini daha çok gördüğümüzü fark etmişizdir. Bunun nedeni basit; ya çok beğeni almıştır ya da biz daha önce onun iletilerini çok beğenmişizdir. Dolayısıyla Facebook da bizi onu daha çok gösterir ki, timeline’da da daha fazla vakit geçirelim, Youtube’a vs. kaçmayalım. Buranın ruhuna göre harmanlanan kitapların da çok satması tesadüf değil o yüzden. Düşün ki, yakın arkadaşın Emel ilişki durumunu değiştirdi. Hemen altına bir yorum yazarsın yani: “Kendi kaybeder.” Aaa bak kitap ismi de çıktı.

    ‘Editör çalıştırmayan yayınevleri var’
    Klasik yayıncılıkta geçerli olan algoritma bu değildi. Editörün süzgeci denilen bir şey vardı. Bu da yayıncılık piyasası tarafından genel geçer kriterlerle oluşurdu. Bu kitaplar vesilesiyle bu işi dijital medyadaki algoritmalara teslim ettik. Yayıncı açısından iyi geri dönüşleri de oldu. Düşünün ki, editör çalıştırmayan yayınevleri bile var. Biliyorlar ki, algoritma kime nasıl ulaşacaklarının yolunu zaten çizmiş.

    ‘Okumanın prestijli dünyasına girdiklerini düşünüyorlar’
    Bence bu kitapları alan bir okur potansiyeli hep vardı ama bunlar ya az kitap alıyordu ya da hiç kitap almıyordu. Bu kitaplarla birlikte bu okurlar da kitap okumanın prestijli dünyasına girdiklerini düşünüyorlar. Çünkü öteden beri kitap okumak, ne olursa olsun prestijli bir iş olarak görülmüştür.
    Yabancı turistlerin plajda kitap okumasına filan böyle imrenerek bakılır. Birkaç yıl önce yabancı turist ağırlıklı bir plajda okunan kitaplara bir alıcı gözüyle bakayım dedim, “O my god?” yani. Evet okuma kültürü var da ne okuyor? Saçma sapan şeyler. Biz de bu aşamaya kendi yöntemimizle vardık demek ki. Metroda kitap okuyacak ama kitabın ismi “Sen gittin ya ben lahana dolması yapıp konu komşuya dağıttım” olacak. Kitap da her sayfaya bir laf sokmalı cümle denk gelecek şekilde gidecek.

    Kitap okumak her şartta iyi midir?
    Bence kitap okumanın her şartta iyi bir şey olduğu ön yargımızı gözden geçirelim. Kitap tercihi pekala akıllı telefonda hangi sitede vakit geçireceğinin tercihi gibi bir şey olabilir artık. Kuantumla ilgili makale de okursun, eski sevgilini de ‘stalk edersin’ (gözetlersin). Biri eski sevgilisini stalk edip laf sokmalı kitap yazarsa onu da alırsın.

    ‘Kitap benzeri ürün’
    Bu durum, kaliteli edebiyatı yok etmeyecek ama kendi niş alanına çekecek. Eskiden kötü edebiyat best seller olurdu ama bu kötü edebiyatın bir süre sonra okuruna yetmeyeceğine ve iyi edebiyat için de potansiyel okur yaratacağına dair bir umut verirdi.

    Bu kitapların iyi edebiyat dediğimiz şeye okur kazandırma şansı yok. Tesadüfen belki. Hani sucuk dediğimiz şeylere sonradan yasal olarak “ısıl işlem görmüş sucuk benzeri ürün” denmeye başladı ya. Bu kitaplara da “kitap benzeri ürün” olarak bakmak lazım. Alıcısı var mı? Var. Algoritmayı karşılıyor mu? Karşılıyor. Bunların olması halis kasap sucuğunu bitiriyor mu? Bitirmiyor. Entelektüel sermayesi yüksek olan da kasap sucuğuna gidiyor. Peki entelektüel sermaye neden bu kadar düştü derseniz, onun cevabı yayıncılarda değil, eğitim sisteminde.

    İyi edebiyatın her zaman alıcısı olacak ‘ama’…
    Tehlike şurada; algoritma dediğimiz şey, insanları kendi güncel beğenilerinin kölesi olmaya doğru götürüyor. Yeni bir şeyler keşfetmelerinin önünü kapatıyor. Bu açıdan biraz endişe verici buluyorum ama iyi edebiyat ve iyi kitabın da her zaman alıcısı olacağına inanıyorum. Spotify’a aboneyken, Apple Music’e aboneyken gidip plak da alıyorum sonuçta.

    Kitap okumanın ve kitap yazmanın niteliğinden bağımsız bir şekilde prestijli bir iş olduğu inanışı bu enformasyon yağmuru altında aşınacak ve sonuçta geriye sadece kağıda basılmaya değer bulunan prestij kitapları kalacak bence. Bu kadar çeldiricinin olduğu bir âlemde kitap okumanın “ana akım” olarak pek sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum. Butik bir iş olarak yeniden şekillenecek bana kalırsa. Eskiden kitap okumaya oturduğumda bunun tek rakibi televizyondaki b sınıfı film oluyordu ve bunu pek sallamıyordum. Şimdi video oyun var, Netflix dizisi var, Instagram’da story takip etmek var, komik video izlemek var, var oğlu var. Ben yine de kitap okuyorum ama benim gibiler baz alınırsa sonu iyi olmaz. Netflix CEO’su ne diyordu “Uyku da rakiplerimiz arasında.” Şimdi yayıncılık sektörü düşünsün.

    ‘Artık kitaplar da ekran gibi…’

    Prof. Dr. Tayfun Atay.
    Sosyal antropolog, yazar Tayfun Atay, yeni tip yazına ‘kitap simülasyonu’ adını veriyor ve irili ufaklı ekranlarla çevrildiğimiz bu ‘Meşhuriyet Çağı’nda kitapların da ekranlara benzetildiğini söylüyor. Yazarın kitabının kapağına kendi fotoğrafını koyması konusunda da tavrı net: Bu bir utançtır.

    Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de görsel kültürün içerisinde yoğrulan, seyre gark olmuş, seyre batmış bir insanlık hâli var. Gençlerimiz de buradan çıkıyor. 2000’de doğanlar karşımızdalar. 90’larda doğanlar yetişkin oldular. 80’lerde doğanlar neredeyse genç-yaşlı olarak karşımızdalar. Bunların hepsi okuma takati daha az olan bir kuşak olarak ortaya çıktılar.

    Kitap da bir ekonomi. Matbaa kapitalizmi, 16. yy’dan itibaren karşımızda. Yüzyıllarca insanlar tuğla gibi kitapları okuyarak hayatlarına bir anlam kattılar. Gündelik hayatı da belirleyen bir üründü kitap. Hayatın öznesiydi. Yazılı kültürün olduğu bir dönemde özne kitaptı.

    Görsel kültürün hayata hâkim olduğu bu dönemde ise özne ekran. Ve şimdi kitaplar ekran gibi. Koca bir sayfada spotvari bir söz, bol miktarda görsel, illüstrasyon… 150 sayfalık bir kitapta cümlenin ya da yazının hükmü yok. O aslında ekranın kitap formunda karşımıza çıkması. Bir boyutu bu, ama sadece bu değil.

    ‘Bunlar kitap değil, kitap simülasyonu’
    Türkçe’ye ne diye çeviriyoruz edebiyatı, yazın! Edebiyat yazındır. Sözcüklerin harflerin içerinde kurduğumuz, sözcüklerin içerisine çekip bizi alan, Alaaddin’in sihirli lambasına dokunduğumuzda çıkan cin gibi, bambaşka dünyalardı. Bugün o dünyaların karşılığı, 90 yıllardan itibaren, yeni medya teknolojilerinin hayatımıza girmesiyle birlikte görselliktir. Kitabımdaki başlık gibi “Görünüyorum o hâlde varım” dünyası. Şimdi görünüyorum, görüyorum, izliyorum… Bütün bunların içerisinde yer aldığı dünyada, burada Baudrillard’ın simülasyon kuramına vurguda bulunalım; aslında bunlar kitap değil, kitap simülasyonu.

    ‘Bu illüzyonu kullanan simsarlar, akademisyenler var’
    İnsanlığın elbette bir müktesebatı, bir kültürel mirası var. Okumak bir kültürel miras. Hâlâ kitaptan söz ediliyor. Hâlâ siyasetten tut, kültürel kurumlar, ana babalar, kitabın edeple ilişkisini kuruyor. Rafine ya da sofistike insan olmak açısından, iyi, güzel insan olmak açısından kitabın bir koşul olduğu bir kültürel mirasımız olarak var; kitap hâlâ mevcut. Ama insanların gerçek kitapla ilişki kurmaları çok zor, mümkün değil. 90’lardan itibaren bu memlekette de görsele gark olduk. Ve onun içerisinde bir gösteri çağının parçasıyız. Gösteri çağı, düşünce çağı olarak adlandırılan kitabın aşıldığı yerde ortaya çıkıyor. Kitap da hâlâ varlığını sürdürüyor. Ama nasıl? Bir, endüstri olarak varlığını sürdürüyor. İki, kültürel sermaye olarak varlığını sürdürüyor. Hâlâ insanlar D&R’lara gidip kitap karıştırma hevesindeler ama aslında gerçekten kitap diyebileceğimiz ürünlere takati yok insanların. O yüzden bu kitapları alıyorlar. Bunlar simülasyondur. Yani kitapmışçasına, okumakmışçasına bir eylemin içerisinde, bir anlamda kendince katarsis yaşıyor, kendini rahatlatıyor.

    Öbür türlü gerçek bir edebiyat bir ürünü alsa bir iki sayfasını karıştırıp sıkılıyor ve bırakıyor. En azından gevşek dokulu, kitap formunda bol miktarda görseli önceleyen ürünlerle kendince bir ilişki kurduğunu sanıyor insan. Bu bir illüzyon. Yanılsama. Bunu bilerek de hareket eden simsarlar var, akademisyenler var, kariyer koçluğu yapan insanlar var.

    ‘Yazarın kapağa kendi fotoğrafını koyması utançtır’
    Ekranda kendisini gösteriyor ve kabul görüyor. Sonra kapağına kendi fotoğrafını bastığı kitapla çıkıyor. Bana sorarsan, bir yazarın yazdığı kitabın kapağına kendi fotoğrafını koyması utançtır. Yazarı yazar yapan isimdir.

    Görüyorsun, yazar görüntüsüyle yazar oluyor. Düşüncesiyle ya da birikimiyle değil. E şimdi böyle bir insalık hâli çıktı ortaya. Kitapla kurduğu ilişki zayıflamış, uzun soluklu okumalara takati olmayan.

    ‘Kitap ağır değil bir tanem, sen hafifsin’
    Kendi öğrencilerimde görüyorum bunları. Rahmetli Ünsal Oskay, son dönemde bir özel üniversitede ders verdiğinde çocuklara kitap öneriyor. Ama hani dediğim tarzda, çocuk kitaba giremiyor, dalamıyor. Kitabı hacimli gördüğü zaman, sözcüklere de geçiş imkânı bulamadığında bunalıyor. Oskay, “Niye kitabı okuyamadınız?” diye sorunca “Çok ağır hocam” demiş bir tanesi. Hocanın cevabı “Kitap ağır değil bir tanem, sen hafifsin” olmuş. E böyle bir toplum çıktıysa, kitap karşısında çok hafif bir kuşak çıktıysa, kitap da kendini bu kuşağa ayarladı. Bu da bir arz talep meselesi. Bugün bu noktadayız. Bunu inan eleştirel mahiyette de söylemiyorum.

    Şehirli, burjuva yaşam biçimini sürdüren, beyaz yakalıların içinde bile bu sözünü ettiğimiz rağbet daha fazla. Kimsenin uzun soluklu ilişki kuracak takati yok. Hepimiz ekrana endeksli yaşıyoruz. irili ufaklı ekranların hayatın öznesi olduğu bir toplumda kitap da ekrana benzeyecektir. Bu görüntü onun sonucu.

    Şimdiki romanların diline bakarsak eğer…
    Edebiyat neydi? Rafine insan var etme çabası bir yanda da edebiyat. Edep ilişkili. Bugünün dünyası öyle bir endüstriyel ki. Entellektüeli ‘entel’ diye ayağa düşürülüp, dalgaya vurulduğu bir ortamda… Edebiyat ürünlerinde sözünü ettiğimiz çaydı, menemendi, adam gibi adamdı, bu türden sözcüklerin öne çıkması patlaması gayet doğal.

    Roman diye karşıma çıkan pek çok ürüne bakıyorum; dil kullanımı çok aşağıda. Ne bir Vedat Türkali’yi bulabiliyorsun, ne Yaşar Kemal’i… Oğuz Atay’ı mesela, imkânsız ya… Bulamıyorsun. Baktığın zaman genç insanlar roman yazıyorlar. Zaten en kaliteli olanında bile bundan 30 yıl öncesinin edebi dilini, daha gerilere gidelim bir Tanpınar… Bugün mesela Ahmet Hamdi Tanpınar’ı okuyamayacak çocuk nasıl roman yazabilir ki. Şimdi artık kurslar var. Yaşar Kemal kursa mı gitti! Bu zanaatkârlıktır. Endüstriyel değildir ki yazarlık. Edebiyat endüstriyel değildir. Zanaatkârhane bir şeydir bu. Elbette bir takım teknikler geliştirilir; okumadan olmaz, eğitim almadan olmaz ve içinde varsa çıkar. Fakat bunu endüstriyel olarak hiç bir alt yapısı olmadan, belki hayal gücü güçlü ama hiçbir alt yapısı olmadan yazıyor çocuklar. Çünkü roman yazarı olarak, orada da bir kredi bulmak söz konusu oluyor. Şimdi bütün bunlar art arda geldiği zaman, bugünkü insanlık hâlimiz, Türkiye coğrafyasında karşına edebiyat diye bu ürünleri çıkartıyor.

    ‘Yoksullaştıkça yoksullaşacağız’

    Eleştirmen Semih Gümüş.
    Eleştirmen, yazar, yayıncı (Notos Kitap) kimliğiyle tanıdığımız Semih Gümüş, önce sorunu ve nedenlerini tespit ediyor ardından da yayıncılığın geleceğini öngörüyor… Okuyucunun da omuz vermediği bir hâl, pek de iç acıcı görünmüyor.

    Kitap ve dergi yayıncılığının yaşadığı sorunların geçen yıllara göre kat kat artmış oluşu kimleri ilgilendiriyor, bunu merak ediyorum. Küçük, epeyce küçük bir okur kitlesinin yaşadığımız sorunlara duyarlı olduğu kuşkusuz. Ama dedim ya, küçük bir çevre bu. Gene okur olup çoğunluğu oluşturanların kitapların yayımlanma güçlüklerine ve buna bağlı olarak fiyat artışlarına karşı olumlu bir yaklaşımı olduğunu görmüyorum.

    Sosyal medya önümüzde. Yayınevlerinin kitaplarının fiyatlarını artırmak zorunda olduklarını açık yüreklilikle okurlarıyla paylaşan açıklamalarına karşı yazılanlara bakınca, durumun böyle olduğu görülüyor. Okur, yayıncının derdine ortak olmak istemiyor.

    Peki okurun yayıncıyla aynı kaderi paylaşması gerekir mi? Bana kalırsa, gerekir. Ben kendimi yayıncı ve yazar olmaktan önce okur olarak görüyorum. O zaman bu sorunları anlamalı ve ona göre davranmalıyım. Bu ülkenin yaşadığı felaketi anlamak, ona karşı bir duruş almak zorundaysam, kitap yayıncılığının sorunları beni de ilgilendirir. Kültür hayatımızı zenginleştiren yayınevlerine destek olmak için küçük katkılar yapabilirim.

    ‘Beş yıl öncekinden yüzde 200 fazla ödemek gerekiyor’
    Okuma alışkanlığı olmayanlar bile artık öğrendi ki, şu sıralarda kitap yayımlamak bu ülkedeki en zor işlerden biri. Nedeni, ekonomik çöküş ya da döviz krizi. Döviz bugün beş yıl öncekinin 3,3 katına çıkmış. Kitapların bütün girdileri ithal olduğuna göre, maliyetleri de bu kadar artmıştır. Üstelik Türkiye’de yayımlanan kitapların yüzde 51’i çeviri. Demek ki yayımlanan kitapların çoğunun yayın haklarını almak için de beş yıl öncekinden yüzde 200 daha çok para ödemek gerekiyor.

    Peki bu durumun sonuçları neler olacak?

    Her şeyden önce, yayınevleri yerli yazarların telif kitaplarını yayımlamaya daha yakın duracak.
    Yayımlanan kitapların sayısında azalma olacak.
    Kitap ve dergi fiyatları artacak.
    Pek çok yayınevi, özellikle büyük yayınevleri artık çoksatan kitaplara öncelik verirken nitelikli kitaplardan uzak duracak.
    Yeni ve genç yazarların kitaplarını yayımlaması zorlaşacak.
    Ve bütün bunlar yoksullaşmış kültür hayatımızı biraz daha yoksullaştıracak, topyekûn büyük bir nitelik kaybı yaşanacak.
    ‘Aforizmalardan kotarılmış kitaplar öne çıkacak’
    İşte kitabevlerinin çok satan kitaplar bölümlerinde, nitelikli kitaplar yerine, edebiyat dışı alanlardan, bir bölümü kolayca kotarılmış, cilalı sözler ve aforizmalardan oluşan kitaplar daha da öne çıkacak, onların yeri değişmeyecek.

    Bunda editörlerin dahli yok. Asıl olan yayınevinin patronunun ne istediğidir. Üstelik bu kitapların alıcısı olacak yüzbinlerce okur da ortada bulunuyorken. “Biz bunları değil de, nitelikli edebiyat ve kültür kitapları istiyoruz” diyen okurların sözlerini duyurabilecek bir çoğunluk oluşturduğunu sanmıyorum. Kitapçılarda, kitap fuarlarında, sokaklarda yaşayan yayıncılar ve editörler bunun böyle olduğunu görüyordur.

    ‘Okumalar kısa, anlamsız ve dağınık’

    Yayıncı Metin Solmaz.
    Yazar ve yayıncı (Ağaçkakan Yayınları) Metin Solmaz’a göre, kitabın ve okumanın içeriğiyle birlikte okurun kitapla tanıştığı mecralar da değişti, kitap eklerinin, dergilerin etkisi de azaldı. Peki ya kitapçılar? Onların oyuncakçı ya da marketten ‘hâllice’ bir durumda olması konuşulmalı…

    Liberalleşiyoruz, batılılaşıyoruz. Eskiden daha dar ve kapalı bir okur vardı Türkiye’de. Hem birbirlerini tanırlardı, hem de kitap alma sâikleri farklıydı. Misal dergiler çok etkiliydi. Elinde Nokta dergisi listeleriyle alışveriş yapanlar vardı. Cumhuriyet Kitap bir kitabı kapak yaptı mı o hafta ikinci baskıya girilirdi. Bizim bir kitabımız Cumhuriyet Dergi dâhil neredeyse bütün kitap dergilerine kapak oldu; üç yılda 1000 adet satışa erişemedik. Bugün bu dergilere uğramadan onuncu baskısına giren bir yığın kitap var.
    Şimdi sosyal medya çok etkili.

    Ayrıca insanların daha çok okudukları kesin. Hem daha fazla okur var hem de kişi başına okuma miktarı arttı. Lakin okumalar kısa kısa, büyük ölçüde anlamsız ve darmadağın. Hâl böyle olunca kitaplar da, ona benziyor tabii.

    ‘Takip ettiğine yakın kitap okumak’
    Önünden gün boyu Twitter, Facebook yahut Instagram postları akan birinin oturup ince ince Suç ve Ceza okumaya vakti yok tabii ki. Sosyal medyada aynı anda pop yıldızlarını, politikacıları, zibidi fenomenleri, arkadaşlarını ve bakkalını takip eden ve hasımlarını stalklayan, haberleri listelerden ve slideshowlardan takip eden birinin 1000 sayfa boyunca Raskolnikov’un suçlu olup olmadığına kafa yorması beklenemez.
    O da gidip takip ettiğine yakın kitaplar okur tabii.

    ‘Kitapçılar bir çeşit BİM oldu’
    Son olarak; kitapçılar da değişti. Ben 1990’larda Ankara’da İletişim Kitabevi’ne gider, Erhan’a “Yahu bir kitap vardı kahverengi, şu kalınlıkta, kapitalizmle ilgili” derdim ve Erhan bana kahverengi ve o kalınlıktaki kapitalizmle ilgili bütün kitapları getirirdi. Açık hesabım vardı. Aldığım kitaba göre değil cebimdeki paraya göre ödeme yapardım.

    Şimdilerde Erhan memleketin en güzel kitabevi olan Karanfil’deki bir dönümlük Dost Kitabevi’nin başında ve işler çok değişti. Üstelik Dost türünün son örneği. Artık oyuncakçı gibi zincir kitabevleri var. Ellerindeki excel sheet’te kitapların adlarına değil hareketlerine bakarak alışveriş yapıyorlar. Çok az çeşitleri olmasına rağmen kitapların yerini bilgisayara bakmadan bulamıyorlar. Yüz ve tavırlarında herhangi bir kitapla aşk yaşayabileceklerine dair bir emare yok. Bugün bir zincir kitapçıdan kitap almakla internetten kitap almak arasında bir fark yok.

    Kitap alışverişi kitaba dokunmakla ilgili olduğu kadar mekânla, insanla, ortamla, pek çok şeyle ilgilidir. Snob bir cümle olacak ama Avrupa’ya her gidişimde kitapçı gezer oldum. Buradakiler bir çeşit BİM oldular çünkü.

    ‘Çok satan kitaba ‘Bu nasıl edebiyat’ demek cahilliktir’

    Yayıncı Yelda Cumalıoğlu.
    Kitabevlerindeki ‘çok satanlar’ bölümlerinde, ‘En çok kazanan yazarlar’ listelerinde mutlaka Destek Yayınları’ndan birkaç yazar var. Yayınevinin sahibi Yelda Cumalıoğlu’na “Çok satmanın, sattırmanın bir formülü var mı?”dan, kapağa konulan yazar fotoğraflarına pek çok soru sordum. Cumalıoğlu, “Kolay okunan kitap çok satar demek, bir noktada okuru küçümsemektir” diyor.

    Açıkçası çok satanların genel geçer bir reçetesi yok. Ama hiçbir başarı kendiliğinden değildir. Ortada çok satan bir kitap, yazarı ve o kitabı çok sattıran bir yayınevi var demektir. Mesele öngörmek, risk almak, denemek ve zekice hamlelerle ilerlemektir. Bunun için ayrıca kendinizi sürekli güncelleyebiliyor olmanız gerekir. Sokağın, halkın, toplumun, okurun dinamiklerini yakından takip edebiliyor olmalısınız. O yüzden sabit bir reçete yok diyorum. Her projede yenilenmek zorundasınız. Bir kitabın çok satmasını sağlayan dinamikler aynı yazarın ikinci kitabında çoktan değişmiş olur.

    ‘Hayatında hiç kitap almayanlara da odaklanıyoruz’
    Sadece düzenli olarak kitap satın alan kitleye odaklanmıyoruz. Hayatında hiç kitap satın almamış olanlara potansiyel okur gözüyle bakarak, hedefimizi kitap okumayanlara da yönelterek alternatif alanlar yaratmaya çalışıyoruz. Destek Yayınları olarak biz Nobel edebiyat ödülü almış yazarın da kitaplarını yayınlıyoruz; popüler, eğlenceli her kesimin severek okuyacağı kitapları da… Bir yayınevi demek sadece edebiyat eserleri basan bir kurum demek değildir. Tabii böyle yayıncılar da var, saygı duyuyoruz. Bizim yelpazemiz çok geniş. Edebiyattan, politik araştırmaya, dinden, hobi kitaplarına, psikolojik ve sosyolojik eserlerden bilime, güncelden popüler eserlere kadar. Okuma alışkanlığının farklı türlerdeki kitaplarla çeşitlenmesinde öncülük ettiğimizi söyleyebilirim. Ayrıca alışılagelmiş olanı, geleneği ve yerleşik kültürü ne kadar çok sevsek de alışılmamış, denenmemiş, yapılmamış, göze alınmamış yeniliklere de cesaret edebilen ve bunu iyi yöneten bir yayıneviyiz. Sektörde pek çok yayınevine bu açıdan ilham olduğumuzu sanırım kimse inkar edemez.

    ‘Pop müzikle klasik müziği karşılaştırmak kadar abes’
    Edebi eserlerle çok satan eserleri birbirinden ayırmak gerekir. Her çok satan edebi eser değildir ama edebi eserler de çok satanlar listesine girebilir. Çok satan bir kitaba “Bu nasıl bir edebiyat” demek ise cahilliktir. Bir futbol kitabı da çok satabilir, edebi eser olmasına gerek yoktur. Bugün birçok eleştiride çok okunan kitaplara ilişkin ‘kötü edebiyat’ diye taşlama var ki, bu çok yanlış. Her kategori kendi içinde değerlendirilmeli, karşılaştırılmalı. Edebi bir eserle, edebi olmayan bir eseri karşılaştırmak, pop müziğe kötü klasik müzik demek gibi abes.

    ‘Kapakta yazar fotoğrafı meselesinde ikiyüzlüyüz’
    Her kitap özeldir. Her kitabın oluşumu da stratejisi de farklıdır. Bazı kitaplarda yazarın fotoğrafını kullanmak doğru hamledir, bazılarında değildir. Biraz iki yüzlüyüz. Hem kitap okumanın bizi özgürleştirdiği sloganları atıyoruz diğer yandan tutuculuk yapıp, kapakta fotoğraflarını kullananları eleştiriyoruz. Yaşadığımız çağın koşullarını değiştiren faktörlerden biri de teknoloji biliyorsunuz.
    Sosyal medya okur profilini de beklentilerini de etkiliyor. Bazı yazarların kitaplarından önce okurları oluşuyor. Sosyal medyada ya da internet ortamında paylaştıkları yazılarıyla kalemlerini bir kitleye kabul ettiriyorlar zaten. Bu yazarlar hem kalemleriyle, hem görüntüleriyle bir okur kitlesi edinmişler kendilerine. Dolayısıyla kitaplarında da kalemlerini ve görüntülerini kullanmalarının bir sakıncası yoktur sanırım… Ben kendi son kitabıma eğlenceli bir resmimi koydum ve hata yaptım. Yazılarım daha felsefiydi, mutlu ve eğlenceli bir kapağın da ağırlığı temsil edebileceğini düşünmüştüm, amacım ters köşe yapmaktı, yanıldım.

    ‘Yazar ulaşamadığı okur yüzünden başarısız sayılamaz’
    Komparatistik, yani karşılaştırmalı edebiyatta, romanı sadece estetik açıdan değil, siyasi tarih, ekonomik tarih, kültürel yapı ve felsefe üzerinden de inceleyebilirsiniz. Demek istediğim edebiyat sonsuz bir derya. Önemli olan sizin kıyıda mı yüzdüğünüz, derinlere mi açıldığınız…

    Bilgi düzeyiniz neyse, edebiyata da o düzeyden yaklaşırsınız ancak. Tabii ki her okurun beklentisi farklı. Bir roman her seviyeden okurun ihtiyacını karşılayamaz. Bu beklenti içinde olmak kitaba da, yazarına da haksızlık etmek olur. Yazar, ihtiyacını karşılayabildiği okura ulaşmışsa ulaşmıştır zaten. Ulaşamadıkları yüzünden başarısız sayılamaz.

    ‘Kolay okunan çok satar demek okuyucuyu küçümsemektir’
    Bir kitabın çok satması için kolay okunuyor olması tabii ki yeterli değil, hatta kriter de bu değil. Kolay okunan kitap çok satar demek, bir noktada okuru küçümsemek olur ki, bu bana çok ama çok yanlış geliyor… Okurun zekâsına güveneceksiniz. Tercihlerine saygı duyacaksınız. Çok satan kitaplar elbette okurun beklentisini bir noktada da olsa karşılayabilen kitaplardır. Bu yüzden okurun yakından takip edilmesi gerektiğini söylüyorum sürekli. Çok satan kitaplarda fark yaratan şey sadece fikir değildir, o fikre nereden bakıldığı ve nasıl yorumlandığıdır işin rengini değiştiren. Ayrıca yazarın kişisel potansiyeli de çok önemlidir. Okur edinme ve okurunu koruma becerisi olan yazarlar, elbette daha fazla öne çıkıyorlar.

    ‘Bildiğimiz edebiyat zararlı çıkacak’

    Yayıncı Cem Erciyes.
    Doğan Kitap’ın Yayın Yönetmeni, gazeteci Cem Erciyes’e göre de sosyal medyanın bu durumdaki rolü büyük; zararda olansa iyi edebiyat.

    Türkiye’de çok satan profilinin değiştiği bir hakikat. Listelere hâkim olan kitapların iyi edebiyat olup olmadığı hep tartışılırdı ama şimdi edebiyat olup olmadığı tartışılıyor. Sözünü ettiğimiz deneme ve kısa roman, öykü arasında salınan kitaplar. Yazarları çoğunlukla sosyal medyada başarı kazanmış, büyük takipçi kitleleri olanlar arasından çıkıyor. Tabii ki Türkiye’de okurun kitapla, okuma, yazmayla olan ilişkisinde yeni bir sayfanın habercisi bir tür bu. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla, orada okuyup yazma, hatta orada ‘yaşamayla’ epey alakalı bir gelişme… Çarpıcı ifadeler, kısa ve alıntılanabilir cümleler, bu sözleri öne çıkartan grafik düzenleme bu kitaplarda sık sık karşımıza çıkıyor.

    ‘Bu yeni türü anlamaya çalışmak lazım’
    Türkiye’de popüler olanla olmayan arasında tercih yapmayı, çok satan kitaplarda uzak durmayı 2000’lerin başında tartıştık, bitirdik; çok eski bir alışkanlık olarak geride bıraktık. Dolayısıyla bu yeni türü de anlamaya çalışmak gerekiyor sanırım.

    Tabii bildiğimiz edebiyat okuruna asla hitap etmeyen kitaplar bunlar. Bu yeni çok satan furyasından da en çok o ‘bildiğimiz edebiyat’ın zararlı çıkacağını söyleyebiliriz.

    Özellikle içinde bulunduğumuz kriz döneminde, okuru gittikçe azalan iyi edebiyattan yayıncılar daha da uzak duracak, ya da basamaz hâle gelecek, çok satma potansiyeli yüksek bu tür kitaplara doğru bir koşuşturmaca başlayacak ve benzer kitapların sayısı daha da artacak gibi görünüyor.

    ‘Yayınevleri ‘Ünlüysen gel’ mantığına yöneldi’


    Twitter’da ‘Ben Edebiyat Değilim’ başlığıyla paylaşım yapan @berbatedebiyat adlı hesabın yöneticileri ise yakın zamanda parası ve sosyal medyada yüksek takipçisi olan herkesin yazar yerine konulacağı kaygısında…

    Yayın dünyamızda artık dosyalar gözden geçirilirken ‘yazanının takipçi sayısı’ içerikten daha önemli. Yazın, üslup çok mühim değil. “Ünlüysen gel abi” mantığına yöneldi yayıncılık.

    Kocaman puntolar, yavan ama bir şeylerin romantize edildiği bir cümlelik sayfalar. Ve bunları yarım asırlık yayınevleri yapıyor, düşünün. Sıla kitap basıyor, hâli ortada, basan yayıncı ortada. Buna benzer onlarca, yüzlerce örnek var.

    ‘Parası ve takipçisi olan herkes yazar’
    Eğer bu durum devam ederse, parası ve takipçisi olan herkes yazar olarak dolaşacak ortalıkta. Korkumuz bu. Yani Hasan Ali Toptaş da yazar, Tuba Ezici de yazar. Bakın bu iyi kötü ayrımı bile değil. Ayıp bu, ayıp. 
Dağıtım ve erişilebilirlik konusuna değinecek pek bir şey bulamadık. Yani işin sunumundan çok, mutfağı ile ilgileniyoruz. Öyle yapmak zorundayız. Çünkü bunların dağıtılmasından önce, üretilmesi sorun. Derdimiz bu kısımla…

    ‘Yapılan değil, sunuluşu önemli’
    Elbette sosyolojik olarak ele almak gerekiyor bu durumu. İnsanımız üzerine düşünmek gereken konulardan kaçıyor artık. Tüm kollarımızla tüketim toplumu olmaya doğru evriliyoruz. Çoğunluğun anlaması için, vereceğin şeyi olduğun gibi, salt, yalın hâliyle vermen gerek. Anlaşılmak için, kitlelere, toplumun tamamına ulaşabilmek için, kısmen de olsa, şart bir durum bu. Bakın, bu kaygıyı taşıyan herkesin eserleri zamanla evrildi, dönüştü ve daha çok sattı, ilgi gördü. 
Bu sinemamıza da yansıyor, bilimimize de… İnsanların ne yaptığının bir önemi yok artık, bunu nasıl sundukları önemli.
    Misal sosyal medyada öyle insanlar var ki, bir şey gösterme çabalarından başka hiçbir şey göremiyoruz onları seyrederken. Bu tip insanlar alıp okuyorlar işte o kitapları. Instagramdan eski sevgililerine ve kendileri gibi düşünenlere mesaj vermek için.

    Bu kitaplarla hayatları değişenler var mıdır bilemiyoruz. Ne diyelim, iyi ki bu insanlar ‘Suç ve Ceza’ okumuyorlar o zaman…

    ‘Kitap dünyasından star çıkması olumlu olabilir’
    Alfa Yayın Grubu’nun yöneticisi Vedat Bayrak, kitap dünyasındaki değişimi, bir dönem sinema sektörünü kötü etkileyeceği düşünülen dizi patlamasına benzetiyor ve şöyle diyor: “Ama öyle olmadı, hem dizilerin hem sinema filmlerinin kalitesi arttı.”

    Bu durum uzun süredir bekleniyordu; iyi tarafından bakarsak, piyasanın büyümesinin, hatta yayın dünyasının ‘piyasa’dan sektöre dönüştüğünün de bir göstergesi olarak okunabilir. Çok fazla aktör (yayıncı, iştirakçi, yazar, yazar adayı vs) bu sektöre dâhil oldu.

    Sosyal medyanın son 10 senede yarattığı değişim ve dönüşümün de bu gelişmede payı var hiç kuşkusuz. Hepimizin içinden geçerek deneyimlediği bir süreç bu. İyiye de gidebilir kötüye de, bu biraz bize bağlı.
    Okur sayısının, kitap sayısının artışından, edebiyat ve kitap dünyasından starların, popüler isimlerin çıkışından olumlu şekilde etkilenmek ve okuru da etkilemek bizim elimizde. Köhne, kendi içine kapalı, rutin bir piyasa olmadığımızın, her an yepyeni fikirlerin, projelerin ortaya çıkabileceği, hareketli, dünyayla entegre bir sektörün kurulmakta olduğunun da işareti olarak değerlendirilebilir.

    ‘Dizi-sinema konusu gibi… Bunu yapmayan geri kalır’
    Çok satan türleri her zaman değişir, kimi zaman edebiyat ağırlık kazanır, kimi zaman, şu anda da kısmen görüldüğü gibi, bilimsel konular, kişisel gelişim öne çıkabilir. Yayın dünyası da bu değişime, talebe olabildiğince ayak uydurmak zorunda. Tek bir kişinin belirlediği bir süreç değil bu, arz talep meselesi biraz da. Popüler edebiyat dergilerinin varlığı da bunu doğruluyor. Çok eleştiren var ama bir yandan da her gün bir yenisi piyasaya dâhil oluyor, bazıları daha iyi yazarları bünyesinde toplamaya başladı, kalitesini yükseltti. Bunu yapamayanlar geride kaldılar. Dizi sektörü ile sinema arasındaki ilişkiye benziyor biraz da bu. Dizi sektörü patladığında herkes eleştirmişti, “Sinema bitti, film çekilmeyecek artık” diye, ama
    Öyle olmadı, hem dizilerin hem sinema filmlerinin kalitesi arttı.

    ‘Tek okuyucu tipi yok’
    Bu durumun yeni bir okur kitlesi yaratmasından ziyade, az önce dediğim gibi, var olan bir potansiyelin değerlendirilmesi söz konusu. Böyle konuların, kitapların, figürlerin çok satacağı düşünüldüğü için bu kitaplar biraz da hazırlanıyor, projeleştiriliyor. Okur tek tip değil, onlarca farklı okur tipi var, her kitabın okuru, hedef kitlesi farklıdır ve yayıncıların sorumluluğu da bu farklı farklı okur gruplarına uygun yayıncılık yapmaktır. Yalnızca ‘bestseller’ yayıncılığı yaparsanız bir süre sonra işler istediğiniz gibi gitmeyebilir. Diğer okur gruplarının küsmesine yol açabilirsiniz. Bu yüzden dengeli bir politika izlemek, her zevke, bilgi birikimine, estetik düzeye yönelik bir yayıncılık yapmak gerekiyor. En azından bizim yaptığımız ve başarılı olduğumuz politika bu yönde.

    ‘Sosyal medya dengeleri değiştirdi’
    Hürriyet Kitap-Sanat’ın yayın yönetmeni İhsan Yılmaz’a göre, sosyal medya şöhretlerine yapılan kitaplar kitap piyasasının yönünü değiştirdi.

    Kitap yayıncılarının sosyal medyada sıkça görünen, popüler olan insanlara kitap yapmaya başlaması ve bunun çok sattığını görmesi tüm dengeleri değiştirdi. Aralarında iyiler de olabilir, sadece popülerlik nedeniyle satılanı da… Biz hâlâ eski usul iyi edebiyat üzerinden yayın yapmayı sürdürüyor ama bir taraftan da önyargısız, yeni akıma da göz atmayı sürdürüyoruz.


    Kaynak
    https://journo.com.tr/kitap-degil-similasyon
  • Alanında okuduğum ilk kitapla Merhaba!

    Teknolojik gelişmelerin ışık hızına yakın bir gidişat izlediği 21. asırda belki de okuyabileceğim en iyi kitaplardan. Hani o pek bizi farklı kılan dünyada biricikliğini koruyan gen dizilimine kadar ellerimdeyim galiba bu siber güçlerin diyerek düşündüm bir ara okurken kitabı. Bitmiş neredeyse çokta umursadığımız gizlilik . Alışverişler, ödediğimiz faturalar, okumayı sevdiğimiz türler, ayakkabı, çanta, yaşadığımız şehir vs. Biz her tıklamada her açtığımız hesapta, her haşır neşir oluşumuzda kapitalizme kendimizi tanıtmışız öylece. Ünlü falan olmaya gerek yok. Birileri istediği takdirde tüm hesaplarına misafir yahut yabancı kalabilirsin.

    Mesela kitapta "panoptikon" anlamını bilmediğim kelimeyi okudum. Sonra allame Google'a kelimeyi arattım ve bana hemen dökümanlar falan . Panoptikon: İngiliz filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham'ın 1785 yılında tasarlamış olduğu hapishane inşa modelidir. Tasarımın konsepti gözetlemeye izin verir. Yani adam bir daire modeli hapishane yapıyor ve ortasına da dairenin iç kısmına yapılmış tüm kafesleri rahatça müşahede edebilecek , gizliliği ortadan kaldıracak bir gözetleme kulesi yerleştiriyor. Mahkumlar daimen gözlem altında. Ancak bu pek akıllıca buluş olan panoptikon hayata geçirilmemiş vesaire. Ben kelimeyi, ne anlama geldiğini öğrendim tamam . Sonraki gün Google bana içeriğinde bir şeyler ararken "Panoptikon" ile ilgili yazılmış kitapları reklamlarla güzelce dizdi sağolsun. Ben kitapları aramadım taramadım ama allemeyi cihan benim okumak isteyebileceğimi düşünmüş sağolsun. Hahhh işte gelelim mevzuya. Bugün sanal bir panoptikonun içerisinde olabiliriz. Veriler, bilgiler, zevk, konfor, gereklilik derken bizi tanıyorlar mahrem alanlara kadar. Kullandığımız Facebook, Twitter, İnstagram, Periscope ve belki de 1k . Buralara yaptığımız ziyaretleri dikkatle yapmalıyız anladığım kadarıyla. Olabildiğince sakınmalı ve teşhir etmemeliyiz özelimizi. Zor değil mi ? Her hesapta resimler, videolar, isim-soyisim, hesabımız, adresimiz çarşaf çarşaf.

    Maalesef bu masum duran her şey o kadar da masum değilmiş, anlıyorum. Mesela bugün parmak izi ve göz tanıma sistemleri geliştirilmiş telefonlar sürülüyor piyasaya bildiğim kadarıyla. Ya düşünsenize parmak iziniz biricik, sadece sizde var, aslında kimse bilmez ama, bir tuş kilidine kurban dünyanın güçleri elinde. İşi basite almamalı diye düşünüyorum ve olabildiğince soyutlamalı özelimizi sosyal ağlardan.

    Kitapta birçok konuya yer verilmiş olması, pek çok da kaynak zikredilmiş olması, bilgi sahasını genişlettiği için daha da çekici ve verimli olmuş diyebilirim. İçeriğinde; Dünya'nın matbaadan sonra gelişen dijital ortamı, hesapları, yaşantısı, hızı, dünya üzerindeki mesafeleri sıfırlayıp sınırları yok edişi (sanal anlamda), nano teknolojik gelişmeler, olumlu-olumsuz , tartışılabilir, tartışılması gerekenler, bugün kullandığımız sosyal ağlar, ağlar üzerinden dünyada yaşanan kolay örgütlenmeler, aile yapısına etkisi, teknolojik dönem insanı, bu insanın ilgi ve algılayışı, e kitaplar, insanlar tarafından teşhir edilen yaşamlar, teknolojinin inşa ettiği yeni kültür vesaire pek çok şeyden bahsedilmiş.

    Nazife Şişman'ın okuduğum ikinci kitabı olduğu için azıcık da olsa yazarı tanıyabildiğimi düşünüyorum. Yazarın kitaplarındaki konu ile alakalı kaynakları ile birlikte zikrettiği bilgi, alıntıların kitaplarını bir makale okurcasına dikkatle okumaya ve tekrar etme arzusuna yöneltiyor oluşunu belirtmek istiyorum. Tanıdığım için mutlu diğer kitaplarını okumak için sabırsızım.

    İnceleme sağlıklı ve yeterli bir inceleme mi bilmiyorum :) Kitabı okumuş olan ve yazdıklarıma katılmayan varsa uyarabilir beni :) Hayırla kalın.
  • Bir kitap yazılıyor, yüzyılları aşıyor kendi coğrafyasının dışına çıkıyor ve hala insanları etkiliyor.. Dostoyevski’nin ölmeden önce tamamladığı , Tolstoy’un evini terk ederken yanına aldığı tek kitap .

    Kuveyt, Rus yazar Fyodor Dostoyevksi’nin “Karamazov Kardeşler” adlı romanını yasakladı.

    Kuveyt Uluslararası Edebiyat Festivali müdürü Saad el Enzi, Kuveyt Enformasyon Bakanlığı’nın ahlak, özgür irade ve Tanrı’nın varlığı gibi konuları irdeleyen ‘Karamazov Kardeşler’in de arasında bulunduğu 948 kitabı y- asakladığını söyledi.

    Son beş yılda Kuveyt’te4 bini aşkın kitap kara listeye alınmış durumda. Bu kitaplar arasında Fransız yazar Victor Hugo’nun ‘Notre Dame’ın Kamburu’ ve Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in ‘Yüz Yıllık Yalnızlık’ romanları da yer alıyor.

    Kuveyt sansür komitesi 2006’de yürürlüğe giren bir yasa kapsamında, “huzursuzluk” yaratan ve “ahlaksız eylemler”e yol açan kitapları yasaklıyor.

    Kaynak: Diken – (15 Kasım 2018)
  • "Ülkenizin birlik ve güvenliği için her türlü faaliyette bulunmaya ve sıra dışı bir kariyer yapmaya ne dersiniz? Bir istihbaratçı olmak ister misiniz?"
    http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com
    Bir süre önce buna benzer bir iş ilanı yayınlanmıştı Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından. Galiba görüntülü bir ilandı. Zannedersem ilana çok kişi başvurmuştur. Peki nedir bu istihbarat? "Mitçi", ajan, casus, istihbarat uzmanı nasıl olunur? Kendinizi bu alanda geliştirmek mi istiyorsunuz? Alın size kaynak bir kitap. Prof. Dr. Ümit Özdağ'ın İstihbarat Teorisi isimli kitabı. Kütüphaneden alırken şöyle bir göz gezdirmiştim kitaba. Birazcık akademik gelmişti ama her Türk gibi istihbarat işlerine olan merakım sebebiyle okurum nasıl olsa demiş ve kitaba el koymuştum. Fakat o iş öyle olmuyormuş. Bu kitap istihbaratın akademik yanı. İstihbaratın akademik yanı da olur muymuş dediğinizi duyar gibiyim. Oluyormuş öğrendim. Akademik bir kitaba ne denir bilemiyorum. Üniversitede işletme okudunuz veya tarih okudunuz veya tıp okudunuz. Hocalarınızın yazdığı ve size de gönüllülük(!) esasına göre tavsiye ettiği ders kitaplarınız vardır hani. Hah! İşte bu da istihbaratın ders kitabı bana göre. Altını çiziyorum bu kitap içinde komplo teorilerini barındıran veya şu olayda şöyle anlatıldı ama aslında şöyle olmuştu diyen kitaplar gibi değil dikkatinize. Ara ara işlenen konuya göre Türkiye ve dünyadan örnekler verilmiş o ayrı tabi. "Örneğin" ile başlayan ve benim en sevdiğim satırlar oldu bu örnek satırları. Yaklaşık 200 küsür sayfayı usanmadan okudum. Sıkıldım mı? Açıkçası sıkılmadım. Ama kitabı da yarım bıraktım. Sebebine gelince.. Ben bir istihbaratçı mıyım? Değilim. -Ama siz bana inanmayın zira kitapta kandırma, gizlenme ile ilgili bölümler de mevcut. Belki de bir istihbaratçıyımdır :)))- Olmadığım içinde ne işim olur istihbaratın akademik yönüyle. Bir gün Milli İstihbarat Teşkilatı'ndan bana iş teklifi gelirse -ki bu teklifi ciddiyetle ele alacağımı ilan ediyorum- o zaman hemen bu kitabı alır sular seller gibi öğrenir ezberlerim. Benim açımdan kitap böyle. Yok siz, ben işin akademik tarafını da öğrenmek istiyorum derseniz tercih sizin derim. İyi okumalar.
    Meraklısına duyuruyorum. Aşağıdaki linkten Mit'e özgeçmiş bırakabiliyorsunuz :)
    https://www.mit.gov.tr/iksayfasi/basvuru.html

    Not: Bu yazıda istihbarat teşkilatımızı üzecek bir şey demediğimi düşünüyorum. Dediysem söyleyin hemen kaldırayım. Başımıza iş almayalım :)))))

    http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com