• Mehmed Uzun'un acılı yaşamı ve binbir güçlükle yarattığı eserlerinin oluş aşamalarını anlatan bir kitapla karşı karşıyasınız. O yüzden size tek bir kitaptan bahsetmeyeceğim. Farklı kitaplardan alıntılar ve bolca spoi mevcuttur.

    "Kitaplar seslerle dolu değil mi, hayatın sesleriyle?" ( Dicle'nin yakarışı. s.192)

    Kitap; sessizlerin, yok edilmiş olanların, daha doğar doğmaz unutulmuş, unutturulmuş hayatların sesleriyle başlıyor. Bu seslerden biri de Mehmed Uzun. Kendi beninden koparılmış, ötekileştirilmiş ve ana diliyle adı konmasına bile izin verilmemiş acılı bir halkın sesi.

    "İnsanların ruhunu köleleştiremezsiniz. Zorla insanları olduklarından başka hale getiremezsiniz."( Zincirlenmiş zamanlar Zincirlenmiş sözcükler. s.64)

    İnsanların ruhlarını köleleştirmekle kalmıyor, yapılan asimilasyon politikasıyla her türlü baskı yapılıyordu.
    Mehmed Uzun bu baskıların ilkiyle daha okulun ilk günü karşılaştı.
    Arkadaşlarıyla konuştuğu için tokat atılmıştı. Ama o biliyordu ki o tokat onun geçmişine kültürüne ve seslerin gücüyle var olan diline atılmıştı. Çünkü konuştuğu dil okuldaki dilden farklı olan Kürtçeydi ve okulda bu dili konuşmak yasaktı!

    "Zavallı annem tek kelime Türkçe bilmiyordu. Ve bu bay Kürt yok diyordu. Kürt yok! Güneş yok dermiş gibi, ay yok, yıldız yok dermiş gibi. Bir halk nasıl inkar ediliyordu?" (Sen. s.204)

    Bir halk göz göre göre inkar ediliyor, Orwel'ın 1984 romanında olduğu gibi geçmiş siliniyor ve tekrar baştan yazılıyordu. Yazılan yeni tarihte onun kültürü, dili, düşüncesi yoktu. Tüm bunların sonucu olarak yazmak istedi Mehmed Uzun. Sessizlerin sesi olmak, bu hayatta biz de varız demek için.

    "Bir dili, kimliği, tarihi, kültürel varlığı yasaklamak ve zorla yok etmeye çalışmak suç değil ama beni ben yapan bu özellikleri savunmak suçtu! Bunları yasaklamak bölücülük değil, varlıklarını ifade etmek, savunmak bölücülüktü!"( Ruhun Gökkuşağı. s. 144)

    Bir kültürü, dili yaşatmak için eserler vermiş ama kitapları toplantılmış, hakkında bölücülük yaptığı iddiasıyla davalar açılmış, yasaklı dilin yazarından bahsediyorum. Kalemin gücünden korkan insanlar uyguladıkları şiddetle yayınevlerini basıyor ve kitapların tamamına el koyuyorlar. Böyle bir ortamda düşünce özgürlüğünden bahsedilebilir mi?

    "İstisnasız bütün Kürt yazarları hakkında davalar açılmış, kitapları toplantılmıştır. Cezaevlerine girmiş ve - en iyi olasılıkla- ülkeden çıkmak zorunda kalmışlardır." (Kürt Edebiyatına Giriş. s. 83)

    Yazdığı 'Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık' romanı ve 'Nar Çiçekleri' adlı denemesiyle Mehmed Uzun da diğer Kürt aydınları gibi bu baskıdan ve düşünce özgürlüğünün olmadığı ortamdan nasibini almıştı. Tek suçu ana diliyle bir edebi yapıt ortaya koymak ve kendi dilinden köklerinden, kopmadan yaşamaktı.

    "Biliyorsun cezaevleri toplumsal üniversitelerdir." (Sen. s. 125)

    Baskıların giderek attığı bir dönemde arkadaşları ile birlikte hapis yatmış ve orda sesin, yazının gücüne inanmış, çok sevdiği kuzeni Ferid Uzun ve Musa anter ile birlikte kendini geliştirmeye başlamıştı. Unutturulmak istenen dili ve bu dille yazılan ilk sözcükleri orda gördü tanıdı.
    Bu iki insanın çabası ile cezaevinde unutturulmak istenen kendi benine ulaştı.

    "Sürüldü; ülkesini terk etti ve ayrıldı; tanrı sürgünlere rehberlik etsin!.."( Kader kuyusu. s. 149)

    Daha çok küçükken sürgün ile tanıştı Mehmed Uzun. Önce ismi değiştirildi, sonra okulda ana diliyle konuşması yasaklandı ve son olarak da ülkesini terk etmesi gerekti.
    Gitmeliydi ama nereye?
    Derin yaraların çocuğu olan bu sürgün ustası yazarı hangi ülke bağrına basardı?
    Bir arkadaşının yardımı ile önce Suriye'ye ordan da İsveç'e gitti.
    Burda çeşitli aydınlar, akademisyenler ve onun gibi ülkesini terk etmek zorunda olan; tek silahları kalemleri ve fikirleri olan yazarlarla bir araya geldi.

    "Zaman yüreklerimizde kederli izler bırakarak, birçok şeyi yitirip götürmüştü."(Nar Çiçekleri. s. 40)

    Sevdiği insanların ölümü Uzun'un yüreğinde derin yaralar ve yeri doldurulamayacak boşluklar bıraktı.
    Önce kuzeni Ferid Uzun daha sonra Musa Anter öldürüldü.

    "Kendi kökünden, izinden, toprağından ve dilinden kopma. Onlar bu kötü naçar hayatımızda mutluluğumuzun pınarlarıdır."( Yaşlı Rind'in Ölümü. s. 37)

    Mehmed Uzun'un gurbette yaşadığı dönemlerde en çok üzerinde düşündüğü ve yapmak istediği şey edebi bir dil yaratmaktı. Kendi kökünden, dili ve toprağından bu kadar uzakta ve elde yazılı hiçbir kaynak yokken bunu yapmak elbette kolay değildi. Dedesinin, babasının ona öğrettiği dilin ölmemesi için ülkesinden bunca uzakta ve onca güçlüğü rağmen unutulmuş bir dilin yazarı oldu.

    "Viran bir dünyadır bu dünya, sultana, hakime, beye, mîre kalmaz. İyiler erken gider. Kötüler kazıklarını çakarlar dünyanın meydanına ve kalırlar."( Abdalın Bir Günü. s.74)

    Cezaevi koşulların kötü olması dolayısıyla çeşitli hastalıklara yakalandı. Bu hastalıklar bir türlü peşini bırakmadı ve en son mide kanserine yenik düştü.


    Hiç görmediğim ama yüreğinin güzelliğini hep hissettiğim Mehmed abim.
    Bize bıraktığın bu güzellikler için sonsuz kez teşekkür ederim..

    Diyeceğim o ki eğer Mehmed Uzun'u ve yapıtlarını tanımak, bilmek istiyorsanız bu kitabı muhakkak okumalısınız!!
    Hatta okuyacağınız ilk kitap bu olmalı. Size okuyacağınız diğer kitaplar içinde yol gösterecektir.

    Düşüncelerin kelepçelenmediği özgür bir dünya temennisiyle. Var olun.
  • Eleftherios Venizelos
    1919-1923 Barış Görüşmeleri ve Sonrası
    Andrew Dalby
    Bazen demek ki kitabevlerine gitmek lazım, her zaman internetten alışveriş yapmak yeterli değilmiş. Bu kitabı nette mümkün değil görmezdim, rafta görünce çok da heyecanlandım. Hep kendi cephemizden kitaplar okuduk, taraflı tarafsız, şimdi onlardan okuma zamanı dedim, hem de konusu 1919-1923 yılları arasında gerçekleşen Paris Barış Konferansı olunca...
    İngiliz bir yazar olan Andrew Dalby bu kitabında; kısaca Venizelos’un doğumu, ailesi, okul ve mesleki yaşamını anlattıktan sonra ağırlıklı olarak Paris Barış Konferansı süreci, ABD, İngiltere Fransa, İtalya ve Rusya arasında Osmanlı'ya karşı başlatılan sinsi parçalama görüşmeleri ve Venizelosun Büyük Yunanistan için verdiği mücadele, sonrasında da çok kısa olarak Anadolu'da hezimet, bahse konu ülkelerin Atatürk'ün inatçı bağımsızlık mücadelesini kabullenmeleri ve Yunanistan'ı yalnız bırakmaları, Lozan ve sürgün yılları anlatılmış.....
    Kitapta ağırlıklı olarak Venizelos anlatıldığı için Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyetine yönelik klasik bilgiler haricinde pek birşey bulamayacaksınız, ancak Venizelosun görüşmeler esnasında söylediği bir cümle varki onu da paylaştım...
    Kitaptan öğrendiğime göre genel hatlarıyla Venizelos; çok iyi derecede Fransızca, iyi derecede İngilizce ve Almanca konuşabilen, herhangi bir dinleyiciyi ikna etmek için her zaman mantıklı, adil, şaşırtıcı derecede ölçülü, yeteneklerinin farkında, bilge kişilikli biri.. 1864 yılında Girit’te doğan, bu görünüşünün aksine sert ve radikal olan avukat en sonunda doğduğu adanın Yunanistan’la birleşmesine yön vermiş, ENOSİS-BİRLEŞME akımının fikir babalığını yapmış. Beş parasız bir avukat olarak, büyük bir gayret ve basının desteği ile Yunanistan’da bir partinin lideri ve ardından da seçilmiş Başbakanı olmuş. Hayatı boyunca Yunanistan topraklarının genişletilmesi ve Küçük Asya’nın Yunanistan’a ilhakı için mücadele etmiş olan Venizelos; parçalandıkça, bölündükçe ve yeniden iskan edildikçe kültürleri ancak kütüphaneler ve müzelerde var olabilen Yunan topluluklarının kurtarıcısı konumundadır..
    Tarihe adını yazdırmış büyük devlet adamları hakkında merakı olan ve hatta Atatürk'ün nasıl bir tezgahın içinde KURTULUŞ DESTANINI gerçekleştirdiğini öğrenmek isteyenler için güzel bir kaynak...Tavsiye ederim...
  • Okuduğum kurgu-dışı kitaplar arasında 2. Dünya Savaşı dönemi önemli bir yer tutuyor. Buna rağmen okuduğum her farklı kitapta beni şaşırtacak ve ‘Bu kadar da olmamıştır’ cümlesini kurduracak yeni bilgiler ediniyorum. ‘Anne Frank’ın Hatıra Defteri’ hiç şüphesiz bu konuda ki ilk kaynaklarımdan biriydi. Savaşın başlangıcından sonra 12 Haziran 1942’de Kültür ve Bilim Bakanının sözleri ile o döneme dair kayıt tutma maksadı ile günlük tutmaya başlamış ancak 15 yaşında Bergen Bersen toplama kampında ölmüştür. Dünya çapında en çok okunan kitaplar arasında sayılan ‘Anne Frank’ın Hatıra Defteri’ne eş değer sayılabilecek bir kaynak ise ‘Helga’nın Günlüğü’.

    Prag’da yaşayan 8 yaşında Yahudi bir kız olan Helga Weiss  günlüğüne 1939 yılında başlıyor -II. Dünya Savaşının başladığı yılda-. Öncelikle Yahudilerin haklarının ellerinden alınması ile başlıyoruz okumaya. Sokakta dolaşmalara sınır geliyor önce bunu eğitim hakları ve en snunda da evlerinin ellerinden alınması izliyor. Yahudilerin Ghettolarda yaşadıkları, buraları evleri gibi görmeye çalışmaları, zaman geçirmek adına yaptıklarını bir çocuğun masum bakış açısı ile öğreniyoruz. Sayfalar ilerledikçe ‘keşke bu kadarla kalsaydı’ düşüncesi oluşuyor okuyucuda. Ancak ne yazık ki kalmıyor ve II. Dünya Savaşının en üzüntü verici yerine yani toplama kamplarına gidiyoruz ve acıların katlanışına şahitlik ediyoruz. Açlık, susuzluk, hastalık ve kirlilik oluyor her yanımız. Burada, Terezin’de ve ardından şeytanın en kötü olduğu Auschwitz’de bile çocuk masumiyetinden fire vermeden yaptıkları doğum günü partilerini, patatesten yaptıkları pastalar ile kutlayışlarını okuyoruz, bir kaç 



    yüz metre ileride fırınlar tüterken. Olayları hafifletircesine kendi aralarında yaptıkları espriler hüzünlü bir tebessüm oluşturuyor okuyucuda.

    Savaşın en ağır yüzünü küçük bir kızdan okumak ve çizdiği resimler ile görselleştirebilmek dönem ile ilgili hüznümü arttırdı. Özellikle toplama kamplarındaki 15.000 çocuktan sadece 100 tanesinin bu zorlu sınavdan çıkabilmiş olması dünyanın en karanlık yüzlerinden biri olsa gerek. Helga Weiss’ın hikayesini sonlandırışının ardından kitaba eklenen röportajı da kitaba bambaşka bir yön katmış.

    Dönem ile ilgili bilgi edinmek isteyen okuyuculara tavsiye edebileceğim bir günlük ancak yaşayacağınız duygulara da hazır olmanız gerekiyor.

    Alıntılar:

    “Özgürlük zincirlere vurulmaz. Zincirler paslanır, eski demirler bizi durduramaz.”

    “Hepimiz kendimizi kontrol edebilecek güce sahibiz. Yoksa görünüşümüzden utanmalı mıyız? Ya da yıldızlardan? Hayır, bu bizim hatamız değil, utanması gereken de biz değiliz. ”
  • Ormanlarda dolaşmaya başlayalı artık çok uzun zaman oldu. Kendimi biraz bilmeye başladıktan sonra barındırdıkları muazzam yaşamı tanımaya ve anlamaya çalıştım. Devam eden bu süreçte destek aldığım en büyük ve güvenilir kaynak ise hala daha kitaplar.

    “Ağaçların gizli yaşamı” da muhtemelen ikinci bir kez okuyacağım, bu türden değerli bir eser. Yazar Peter Wohlleben de kitaptaki son cümlesinde bunu bir kere daha doğruluyor “ Ancak ağaçları anlayabilen bir insan onları koruyabilir”.

    Ve biz doğayı korudukça var olabiliriz…
  • ****Bu inceleme iki ayrı incelemenin ayrı ayrı eklenmesiyle yani birbirinden bağımsız iki farklı zaman ve yerde yazılmış incelemeyi içerir. Hangisini ekleyeyim diye emin olamadım, o yüzden ikisini de ekledim****
    ---------------------------------------Birinci anlatım-------
    Çığlık. Antalya'nın bir ilçesine bağlı yerleşim yeri değil
    ya da Malatya'nın bir ilçesine bağlı yerleşim yeri de değil. Veya kekliğin öterken çıkardığı seste değil.
    Ya da bir korkuluk hiç değil.
    Çığlık, feryat figandır. TDK böyle açıklamış.
    Örnek olarak da martılardan bahsediyor.
    Ama insan olgusu yok.

    Ülkemizin bir ilinde tecavüz olayı yaşanıyor ve çocuklar mağdur fakat çocukların bu sesini duyan yok. Bir Türkiye gerçeği ile karşı karşıyayız. Ne zaman ki olay, azıcık ucundan basına yansıyınca, hemen bir takım kişilerin devreye girmesiyle olay kapatılmaya çalışılmış. Mustafa Hoş da yaşanan sürecin, insani yönünü kişilerle konuşarak, internet ve basında çıkan haberlerden hareketle bizlere anlatmaya çalışıyor. Hem yaşanan yerde hem de mahkeme süreci içinde yaşanan olayları okuyacağız.

    Çığlık. Korku filmi adı ya da korku filmlerinde çok kullanılan bir efekt. Çığlık, Mustafa Hoş'un yönettiği bir korku filmi değil ama. Gerçeğin, gerçeklerin yaşandığı yerde belli bir olay örgüsünün hikayeleştirilmiş halidir.

    Hikaye ama masal ya da fantastik, distopik bir şey de değil. Bu zaman diliminin çok yakın zamanında gerçekleşen hiçte iç açıcı olmayan durumun dışa vurumu. Çığlık, bildiğimiz ve duyduğumuz çığlığa da benzemiyor. Sessiz ama derinden. Nahoş bir şeylerin yaşandığı ama şantaj, tehditle bastırıldığı bir olayın anlatımı.

    Mustafa Hoş bir gazeteci olarak, olayın peşinden gidip, arşiv taramasıyla dün ve bugün kıyaslaması yaparak bizim de çığlığı duymamızı istiyor.

    Gerçek olayların hikayeleştirilmiş halini okuyacağız. Kişiler gerçek, zaman gerçek, olay gerçek ve kısaca 'duyun bu çığlığı'.

    ********ikinci anlatım****

    Mustafa Hoş'un 2016 yılında çıkan kitabını maalesef taaa 2018 mayıs ayında okuma fırsatım oldu. 'O' olay gibi o da sessizce sıranın kendisine gelip, anlaşılacağı günü bekliyordu. Gün bu zaman diyerek okumaya başladım. Üzerinden iki yıl geçmiş, o günkü gazete ve TV'lerin nasıl haber verdiklerini unutmuştum,
    ama iyi ki kitaplar ve bu sayede elimizde kaynak eser kalıyor.

    Mustafa Hoş, kitabının adını 'Çığlık' olarak seçmiş. Ama 'sessizinden'. Ne demekse? Ama o olay da unutuldu ve sessizliğe büründü. Artık gören, duyan, bakan yok. O da tarihin tozlu sayfaları arasında yerini aldı.

    Peki 'Çığlık' ya da alt başlığıyla beraber tam adı 'Türkiye'yi Sarsan Ensar Vakası' ile anlatılmak istenen nedir? Karaman ilinde meydana gelen taciz, tecavüz olaylarında adı karışan Ensar vakfının bu olaylarla ilgisi nedir? Ensar vakfı ile taciz, tecavüz arasında nasıl bağlantı var? Yoksa bir iftira ile karşı karşıya kalan bir vakıf mı var?

    "Bu kitap Karaman Ensar Vakfı ve KAİMDER yurtlarında yaşanan çocuklara tecavüz davasının perde arkasını anlatıyor"
    diyerek kitabın içinde neler olacağının haberini veriyor.

    Herşey merkez medya dışında olan bir gazetenin haberiyle başladı. 4 martta hissedilip 12 martta haberleştirilen olaylar da
    anlatılanlar ne kadar doğru? Yetkililer buna nasıl bir tepki verdi? Bir olay, bir vakfın tüzel kişiliğini bağlar mı? Yoksa
    münferit olarak değerlendirilebilir mi? Adı geçen vakıf bu konuda ne dedi? Soruşturma yapıldı mı? Ve hukuk, hukuk
    gerçekten işledi mi? Eğer olaylar doğru ise verilen cezalar alınabilecek en yüksek ceza mı? Herşeyin bittiği ama hukukun var olduğu bir ortamda hukuk buna ne dedi?

    Yazar, haberin Birgün gazetesinde yayımlanmasından kısa bir süre sonra Karaman iline giderek, orada olayı anlamaya çalışmış, konuşabildiği tüm taraflarla konuşmuş, mahkeme sürecini takip etmiş ve ailelerle konuşarak o içte yaşanan sessiz çığlığı dış dünyaya aktarmaya çalışmış.

    Kitapta olaya adı karışan kişi, daha önce çalıştığı yerler, haberlere uygulanan sansür gibi bir takım bilgilere yer veriliyor.
    Kitapta olaylar ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Medya, bürokrasi, sivil toplum ayağı, birbirine bağlı ve ayrık yerlerden de tek
    tek bahsediyor.

    Ensar vakfının kuruluşu, kuruluşunda yer alan kişiler, yıllar içinde katettiği aşamalar da kısaca anlatılıyor.

    Kitabın bitiş cümlesi olayı tekrar hatırlatmak babında dikkate değer. 'Karaman'da çocukların sessiz çığlığı hala yükseliyor...Duyacak mısınız bu çığlığı?'

    Tabi bir olaydan dolayı bir kurumu ya da örgütü toptan suçlamak da olmaz. Fakat bunun üzerinde dikkatli durulması ve olaya karışan o kişiyle varsa başka işbirlikçilerinin de sorgulanması, açığa çıkartılması ve yargılanması gerektiğinden
    bahsediyor.

    Mustafa Hoş kitabının sonlarına doğru "10 maddede Karaman Karanlığı" başlığı altında ise bazı sorular soruyor. Bunlar tam olarak cevaplanabilirse o zaman belki olay tam olarak aydınlatılabilir. Ama tek celsede mahkemenin bitirilmesi sonucu bazı şeylerin havada asılı kaldığını belirtiyor.

    10 çocuk bir kişi tarafından 'istismar' edilirken susan da suç ortağıdır" diyerek, bu sessiz çığlığın duyulmasını ve
    ses verilmesini bekliyor.

    Mesele buradaki a, b, c vakıf, dernekler değil. Orada yaşanan bir takım haksızlık, hukuksuzluk karşısında alınacak
    tavırdır. Bizden ya da bizden değil diyerek olaya baktığımızda sadece günü kurtarırız ama vicdan altında kalmış oluruz.
    Çünkü o olaylar kendi çocuğunuzun başına gelirse ne yapardınız? Yine birileri gibi sessiz mi kalırdınız yoksa olayın
    aydınlatılması için mi uğraşırdınız? Bam teli burası. Kendi çocuğunuzun başına gelseydi ne yapardınız?

    Maalesef hergün bu ve buna benzer olaylarla karşılaşıyoruz. Medyada duymasak yok sayacağız ama maalesef ülkemizde böyle olaylar yaşanıyor ve kısaca 'duyun bu çığlığı'.

    Ezcümle: Okuduğum kitap Aralık 2016 tarihli, Destek Yayınları'ndan çıkmış. 27/5/2018 tarihinde okudum, notlar çıkardım, önincelemeyi yazdım ama son incelemeyi 8/7/2018 tarihinde yazarak siteye ekledim.

    **'Çığlık'ın duyulması açısından okunması önemli bir kitap.
  • Mustafa Gazi'yi Xeribim parçasını dinlediğimde acaba sözler kimin diye araştırdığımda tanıdım iyi ki tanımışım aşağıya alt yazılı bir link bırakıyorum.

    https://youtu.be/nLwKlWwnYNA

     
    Kitap Şeyhmus Diken'in önsözü ve yazarın kısa yaşam öyküsü dışında 4 bölümden oluşuyor. Birinci bölüm açıklama, harflerin okunuşu ve fiil çekiminden bahsediyor, ikinci bölüm sözlük, üçüncü bölüm tabirler (burda Diyarbakirlilar arasında artık kalıplaşmış tabirlerden örnekler veriyor ve ne anlama geldiğini açıklıyor) ve son bölüm en sevdiğim bölüm oldu Memleketten Êlesine Yansımalar başlığı ile samimi diyaloglar veriyor. Çok gülerek okudum.

    İlgi alanınıza girer mi bilmiyorum ama ben seviyorum bu tarz kitaplar okumayı. Beğendim tavsiye ederim okumak isterseniz güzel bir kaynak.
     

    Keyifli Okumalar...