• Hoca Ahmed Yesevî, İmam Maturidî veTöre bütün topluma yeniden anlatılmalıdır. Bugün bizi parçalamaya çalışanlara vereceğimiz en sağlam cevaplar bu terkipte hala canlıdır. Alevi-Sünni ayrımı, etnik temellendirmeler yokken bunlar vardı ve bizi güçlü ve yüksek bir insani seviyede tutuyordu. Hele Töre, kültürümüzün en temelindeki hikmete nüfuz edilmesini sağlayacaktır…

    Sadece bir bilinç konusu değil bu Töre bahsi… O sistem, aynı zamanda bir kültürel genetiğe de dönmüş. Yoksa bunca cehil ve dalâlete rağmen ayakta kalınamazdı… Töre aleyhindeki yazılıp çizilenlerin hiç birisi de Töre ile ilgili değildir. Cahilane laflardır.

    Temennimiz en kısa zamanda bu kadîm hayat sırrımızın doğru ve tam anlaşılmasıdır… İhtilaflar doğmadan önceki hikmet geleneğimizde buluşup onu güncellemekle, bir çok tarihsel ve tarafı/taraftarı kalmamış eski ezberlerle çatışma konusu kılınan engel, varlık sebebini kaybedecektir…

    “Kendine gelmek” bu toplum bakımından ne demektir ki?!..TÜRK, “TÖRELİ” DEMEKTİR

    Türkler’in İslamiyet’i kabul etmesinden önce de İslam’a yakın bir inanca sahip oldukları bugün artık biliniyor. Dr. Sait Başer, Türk Tarihi’nde Kut ve Töre kavramları üzerine yaptığı araştırmalarla tanınıyor. Töre’nin bugün anlaşıldığı mânânın çok dışında bir derinliğe sahip olduğunu savunan Dr. Sait Başer’le konuştuk:

    Özellikle tarih üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Dr. Sait Başer, Türk Milleti’nin tarihinde Töre’nin çok mühim bir yeri olduğunu hatırlatarak “Bugün yaşanan sıkıntıların temelinde devlet anlayışımızdanTöre’nin çıkarılması yatar” diyor. Dr. Sait Başer, Türkler’in tarih boyunca Töre’ye bağlı kaldıklarını ve devletlerini de Töre esasına göre kurduklarını söylüyor.

    Soru: Eski Türkler’in şaman olduğuna dair iddialar var. Siz bunun doğru olmadığını söylüyorsunuz?

    BAŞER: Türkler’in şamanist olduğu iddia edilir, fakat şamanlık bir din değil. Şamanlığın ne olduğunu merhum İbrahim Kafesoğlu Eski Türk Dini adlı çalışmasında anlattı. Orada gösterdi ki, şamanlık bir din değildir, bütün insan topluluklarında tarih boyunca görülen bir takım batıl itikadlar toplamıdır. Yani Hıristiyan dünyasında da, İslam dünyasında da, diğer dinlerin yaşandığı coğrafyalarda da şamanizme atfedilen unsurlar mevcut. Bu cincilik, sihirbazlık, büyücülük karışımı bir şeydir.

    Eski Türkler arasında da, yeni Türkler arasında da bu unsurlar hep vardır. Şimdi nasıl cincilik var, medyumlar var, şamana atfedilen fonksiyonlar bunlardan ibarettir. Eski Türkler’in bir dini varsa bu dinin adının şamanizm olması zaten mümkün değildir. Çünkü şamanizm 19. asırda adı konulan bir şeydir. Daha ziyade Radlof’un Sibirya’da yaptığı araştırmalar sonucunda 19. asır bulgularının bütün tarihe teşmil edilmesi gibi bir hatanın sonucudur.

    Soru: O halde eski Türkler’in dini neydi, veya sizin Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumu’na isimli kitabınızda bahsettiğiniz Töre neydi?

    BAŞER: Eski Türkler tabiî bir inanışa sahiptiler. Şöyle dememiz daha doğru olur. Türklük dediğimiz kavram bu inanışın mensuplarının sıfatıdır. Bunun herhangi bir ırk adı olmadığı tarihi belgelerden görülür. Türklük bir ırk adı olarak kullanılmıyor. Töre’ye riayet eden insanların aldıkları bir sıfattır. Yani kavimler Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar olabilir; fakat bunlar Töre’yi benimsedikleri takdirde Türk adını alır. Yani eski Türk’ün dini nedir diye arayıp, bunun adının ne olduğu sorulursa bu büyük ihtimalle Töre’dir. Çünkü eski Türkler’de çok kuvvetli bir tek Tanrı inanışı var. Töre’yi benimseyen, ona inanan insana da “Türk” denmiştir. Yani, Türklük, bir dünya görüşüne mensubiyeti ifade ediyor.

    Soru: Töre’nin özellikleri neydi, inanç sistemi olarak?

    BAŞER: Benim yaptığım araştırmalara göre, merkezinde tam manasıyla vahdaniyetçi Kök Tengri inanışı bulunan bir din özelliği vardır… İnsanı en başlangıcındaki ham ve bencil beşeri yapısından alıp, onu bilge yapmak noktasına kadar çıkarmak gayesindeki bir din!..

    Soru: Töre’nin ortaya koyduğu insan, nasıl bir insandır?

    BAŞER: Töre, insanı ana hatlarıyla ikiye ayırır. Birinci kategoriyi, kendi koyduğu isimle söyleyecek olursak, “Yalnguk” diye adlandırıyor. Yalın-guk, yanılan insan, çıplak vahşi demektir. Beşer, insan olmaya aday; ama henüz insan değil manasında. Bir de “Kişilik” diye bir derece koyuyor. Kişiyi de ikiye ayırıyor. Birisine Bey, diğerine de Bilge diyor. Yalnız, Bey’de aranan vasıflar göz önüne alındığında, Bey’de de Bilgelik arandığı için, esas itibariyle kişi denilen kategorinin Bilgelik özelliklerini taşıyan insanlar olduğu görülüyor.

    Yalınguk derecesindeki insana mahsus bir akıl da vardır. Buna “us” denir. Bugün de kullanılmakta olan us kelimesi yalınguka mahsus olan aklın adıdır. Us seviyesindeki akıl, gaflete düşebilen akıldır. Zaten gaflet kelimesi, us kökünden türemiştir. “Usallık” kelimesi, eski Türkçede gaflet demektir. “Usayuk”, gafil kimsedir. Bunun üzerinde bir akıl derecesi daha var, ona da “ök” deniyor. Ök derecesindeki akıl, bilgeliğe muhsus olarak kalır. “Öğüt” dediğimiz, “öğrenmek” dediğimiz kelimeler “ök” kökünden gelen kelimelerdir ve bilgelere mahsus olan akıldan alırlar anlamlarını.

    Soru: Töre ilk defa ne zaman ortaya çıkmış, mensublarının Türk adını alması nasıl olmuştur?

    BAŞER: Töre ile Türk kavramlarını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Çünkü, Türk; Töre’ye uyanın sıfatıdır. Türk tarihinde bilebildiğimiz, Çin kaynaklarına yansıyan ilk vesika Motun devrine aittir. M.Ö. 209’dan itibaren biliniyor. Motun ya da Mao-tun diye bilinen (ders kitaplarımızdaki Mete) Han dönemine ait bir cümle var: Tanrı Kutu Tanhu… Yani, Bildiğimiz ilk vesikada geçen üç kelime var. Bu aynı zamanda ilk üç Türkçe kelime… Birisi Tanrı, birisi Kut, diğeri de Tanhu’dur.. Tanhu hakan demektir.

    Bu, Çince telaffuz içerisinde muhtemelen şekil değiştirmiş bir kelimedir. Ama, Tanrı kelimesini biliyoruz. Kut kelimesini de biliyoruz. Nitekim Kutadgu Bilig’deki 3192. beyit: “Tanrı kadirdir, adildir ve gerçek Töre’yi koyan odur” der. Töre’nin din manasına geldiğini söylememizin bir sebebi de budur. Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hacib’in 1069’da yazdığı bir eser. Ancak Töre ve Kut kavramları orijinaldir.

    Soru: Türkler’in İslamiyet’i kabulü, Karahanlılar’dan sonra, bildiğimiz kadarıyla her-hangi bir baskı olmadan gerçekleşmiştir. Türkler’in böyle bir inanca sahip olmalarının tesiri var mıdır bunda?

    BAŞER: Kesinlikle vardır bence. İnsanlar yeni kavranılan sistemleri, dinleri mevcut birikimleriyle kavrarlar. Bunun başka bir yolu da zaten yoktur. Türkler’in İslamiyet’e girdikleri tarihler göz önüne alınırsa, topluca İslamiyet’i kabul ettiğimiz tarih yaklaşık 920 tarihine tekabül eder. Biz İslamiyet’e girdiğimiz zamanlarda İslamî anlayış Hind, İran, ve başka felsefelerle tanıştığı için bir hayli karışmıştı. İslam coğrafyası korkunç bir kaos içindeydi. Hem siyasi, hem itikadi bakımdan korkunç bir karışıklık vardı. Türkler’in İslamiyet’e girdikleri tarihlerde dikkat ederseniz, genellikle Türkler -dikkat ederseniz genellikle ifadesi yüzde 90’ların üzerinde bir rakamı ifade ediyor- İmam Maturidi’nin koyduğu itikadi sistemi esas almışlardır. Onu benimseyerek girmişlerdir.

    İtikatta İmam Maturidi’yi, Fıkıhta da İmam-ı Azam’ı benimsemişlerdir. Bu benimseyiş, İmam-ı Maturidi’nin seviyesi göz önüne alınırsa (ki çok yüksek bir seviyede kelam üstadıdır.) İlm-i Kelam’ın iki büyük kurucusundan biridir. Bu seviyede bir itikadı benimseyebilmek için Türkler’in, daha önce bu kavramları tanımış olmaları gerekir. Aynca İmam-ı Maturidi’nin Kitabü’t- Tevhid adlı eserinde devrin bütün dini ve felsefi cereyanlarına teker teker cevaplar verilmiş, tenkidler getirilmiş, hangisinin hak, hangisinin batıl olduğu izah edilmiştir. Bu eserde Töre aleyhine tek bir kelime yoktur. Kaldı ki İmam-ı Maturidi henüz Töre’nin bütün heyetiyle yaşamakta olduğu bir devirde ve coğrafyadadır.

    Soru: Peki efendim, bugünkü Türk toplumlarında Töre’nin yeri nedir, nasıl anlaşılmaktadır?

    BAŞER: Bu kadar kısa bir mülakatta Töre’yi hakkıyla anlatmak mümkün değil elbette. Biz bu konuyu bildiğiniz gibi “Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna” isimli eserimizde izah etmiştik. Geniş bilgi arayan okuyucu o kitaptan bulabilir. Töre’nin bir yönü de devletsiz yürürlüğe girmemesidir. O bakımdan Türkler Törelerini yaşayabilmek uğruna devlete kutsiyet izafe etmişlerdir. Türk devletindeki kutsallık fikri, Devlet’in Töre’yi yaşanabilir kılmasından ileri gelir. Dolayısıyla Türk devletleri Töre’nin prensipleri doğrultusunda kurulmuş devletlerdir.

    İşlam’dan öncekiler olduğu gibi, İslam’dan sonraki bütün Türk devletleri Töre esaslı devletlerdir. Osmanlı Devleti de bir Töre devletidir. Bu sadece Cumhuriyet için belki söylenemeyebilir. Bugün 75 yıl geçtiği halde Türkiye’de bir kimlik krizi yaşanması, hangi tip insanın istendiğinin bir türlü kararlaştırılamaması gibi problemlerin sebebi de odur. Töre’mizin ne olduğunu bilememenin sancılarını yaşayan bir toplumuz. Bugün Töre dışlanmış durumda maalesef. Töre denince kız kaçırma, kan davası, lohusa adetleri filan anlaşılıyor.
    Töre’nin cihanşümul adalet ilkesi bize bile meçhul…

    Ekrem Kaftan’ın Sait Başer’le yaptığı ropörtaj, Türkiye, Kültür-sanat, 23.8.1998
  • Insanlarin hepsi aynıydı. Biriyle konuşunca, hepsiyle konuşmuş gibi oluyordun. Sanki hepsi sozlesmis gibi, aynı renk kazak giymislerdi.
  • Binlerce ülkücü boğazlı kazak-palto mevsiminin yaklaşmasının coşkusunu yaşıyor. ☺️☺️☺️
  • Kekeme Çocuklar Korosu
    "Evet bayım, bazı şeyleri anlayamadığım doğru...
    Ağızlarında Tanrı sözleri, emek sömürücüsü, ucuz işgücü avcısı insanların Tanrı'yı mali danışman olarak görmelerini anlamıyorum."

    Yazarın okumuş olduğum ilk kitabı ve inanın çok beğendim. Kitap çok akıcı ilerliyor ve şiirsel anlatımı muazzam bir anda cümleler akıp gidiyor sanki. Bir çok konuya değinmiş yazar bu kitabında. Ülkenin bir çok sorununa el atmış açıkçası okurken gözümde canlandı yaşanan acılar...
    Ben yazarın ilk okuduğum eseri olduğu için kitaptan alıntılara yer vermek istiyorum sonrasında söyleyecek bir iki kelamım olacak.

    "On iki yaşındaki çocuk iş bulamadığı için intihar etti’ gazetelerden.
    ‘dile benden ne dilersen ‘ mastercard

    “On iki yaşındaki çocukların iş bulabilmelerini diliyorum. On iki yaşındaki çocukların intihar edebilecekleri bir ip bulamamalarını diliyorum.On iki yaşındaki çocukların sokaklarda yürürken akıllarına ölüm düşmemesini diliyorum. On iki yaşındaki çocukların hayatı algılamaya başladıkları ilk anda tökezlememelerini diliyorum. On iki yaşındaki çocukların yalnızca yere düşen dondurmalarına,kirlenen pantolonlarına,kırılan bisikletlerine, yırtılan kitaplarına ağlamalarını diliyorum"

    "Sekiz yaşında bir erkek çocuk. Haber bültenlerinde yüzü karartılıyor. Bir yıl boyunca defalarca tecavüz edilmiş. Altını bezliyor annesi. Büyük tuvaletini tutamıyor. Bir yıldır her gece tecavüz etmiş tinerciler. İç organları bile zedelenmiş"

    "fatih’e varmıştım bir gece yarısı. saat gece üç civarıydı. yaşlı ve üzeri kirli bir sokak adamıyla karşılaştım. önce korktu yanına yaklaşınca. merak etmemesini söyledim. cebimde kalan son paranın bir kısmını teklif ettim. “almam!” dedi. “neden?” diye sordum. “param var benim” dedi. “yarın lazım olur” dedim ve “onu da yarın düşünürüm” diye cevapladı. ne kadar ısrar ettiysem de almadı parayı.
    onu da yarın düşünürüz!

    biriktirmemek!
    yarın endişesinin bir ur gibi beynimizi işgal ettiği bir zamanda hiçbir güvencesi olmayan bir sokak adamı yarına dair kaygılarını bugünden düşünmüyordu. biz yerleri kazan köpekler gibi biriktirirken o yarını bekliyordu rızkı için. hiçbir güvencesi olmayan dedim de allah o kadar mı uzak duruyordu bu şehirden? ya ben allah’ı nerede kaybettim? kendimden utanıyorum.
    hepimiz güvenceyi biriktirdiklerimizde ararken o, ölümün ansızın gelişinin biriktirmeyi nasıl gülünç bir duruma soktuğunu anlatıyordu hal lisanıyla. ölüm bu biriktirdiklerini beklemez diyordu kanaatkar bir edayla.
    biz toprağı eşelemeye devam ediyorduk."

    "Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

    Saçlarını taramayı becerememiş bir kızla karşılaşırsanız. Konuşurken saçalarını savurmuyorsa. Sıkı sıkıya tokalarla yapıştırmışsa saçlarını. Uyumsuz kıyafetler varsa üzerinde. Yakıştıramamışsa giydiklerini. Güzelliğinden utanıyorsa mesela. Yaz sıcağında boğazlı bir kazak giymişse. Bir pardesü giyip yün başlık takmışsa kafasına. Ya da modası geçmiş bir şapka takıyorsa. Ellerini sürekli kafasına götürüyorsa, saçlarını tıkıştırıyorsa şapkasından içeri. Ürkekse, bir başınaysa…

    Bilin ki o kız, başörtülü bir kızdır.

    Bilin ki, bir kez daha kaybetmişizdir…

    Yazar ülkede yasanan,yaşanmakta olan ne kadar acı varsa dile getirmiş ve söylemek istediklerinizi çok güzel kaleme dökmüş.
    Siyasi nedenlerle birbirine düşürülen öğrenciler,halk ve o kadar saçma olaylar ve yasaklarla milleti oyalayanların asıl yaşanan acıları görmezden gelmeleri bu ülkenin en büyük yarasıdır...
    Biz toplum olarak birlikte yaşamanın gücüne inanıyoruz ve bu ülkeyi birlikte ayakta tutuyoruz bir çok ayrıştırmaya karşı beraberliğin gücüne inanıyoruz. Ve bu hep böyle devam edecek buna inanmak ve hayata geçirmek bizim gibi insanların görevi olduğunu düşünüyorum...
    Tarık Tufan okumaları bu kitapla başladı ve son bulmayacak çünkü ben yazarı çok sevdim.
    Kitapla kalın...

    Tarık Tufan
    Kekeme Çocuklar Korosu
    Profil kitap yayınları
    Sayfa:134
  • #şiirpostu

    Dostoyevski’yi “Gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklediler, Kılıç şakırtıları duyulur hapishanenin avlusunda”

    BİR YİĞİTLİK ÂNI

    Dostoyevski, Petersburg, Semenowsk Alanı
    22 Aralık 1849

    Gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklediler onu,
    Kılıç şakırtıları duyulur hapishanenin avlusunda

    Ve buyurgan sesler; bu bilinmezlikte
    Titreşir korkutucu gölgeler birer hayalet gibi.
    İleriye doğru itiyorlar onu ve derin bir dehlizden geçiliyor
    Uzun ve karanlık, karanlık ve uzun.
    Bir sürgü gıcırdıyor, bir kapı gacırdıyor;
    Gökyüzünü ve buz gibi havayı duyuyor içinde
    Ve onu bir arabaya, tekerlekli bir lahte
    Bindiriyorlar ite ite.

    Adamın yanında, zincire vurulmuş
    Suskun ve yüzleri solgun
    Dokuz yoldaş;
    Tek bir sözcük bile çıkmıyor ağızlarından
    Hepsi seziyor çünkü
    Arabanın kendisini nereye götürdüğünü
    Şu altında dönüp duran tekerleklerin dingiline bağlı olduğunu
    Yaşamının,

    İşte durdu
    Gümbür gümbür giden araba, kapılar gıcırdadı:
    Üzgün ve şaşkın bakışlarla bakıyorlar
    Açılan demir parmaklıktan
    Karanlık bir dünya parçasına.
    Alçak ve kirli damlarla örtülü evler
    Bu karanlık ve karla örtülü alanı çevrelemekte.
    Kül rengi bir sis tabakası
    Süslemekte yüce mahkemeyi
    Ve kilisenin altın kubbesini yalıyor ilk ışıkları
    Henüz doğmakta olan soğuk güneşin

    Hiç konuşmadan sıra sıra diziliyorlar alanda.
    Bir teğmen, haklarında verilen kararı okuyor:
    Yaptıkları ihanetin karşılığı öldürmektir, kurşuna dizilerek

    Ölüm!
    Bu sözcük, kocaman bir taş gibi düşüyor
    Sessizliğin titreyen aynasına,
    Ve sert bir ses duyuluyor
    Sanki bir şey kırılıp iki parça olmuşçasına,
    Ve sonra,
    Sessiz bir mezara düşüyor
    Bu sesin bomboş yankısı, buz gibi sabah sessizliğinde.

    Sanki düş görür gibi,
    Bütün olup bitenleri hissetmekte adam,
    Ve şu anda ölmek zorunda olduğunu biliyor.
    Birisi öne çıkıyor ve onun sırtına
    Bembeyaz ölüm gömleğini giydiriyor sessizce
    Son bir söz ve sıcak bir bakış, yoldaşları selamlıyor;
    Sessiz bir feryatla
    Öpüyor adam rahibin kendisine emrederek uzattığı şeyi,
    Çarmıha gerilmiş Mesih’i.

    Sonra, üçer üçer
    Onunu da, kazıklara bağlıyorlar.

    İşte aceleyle bir kazak geliyor
    Gözlerini bağlamaya.
    Ve adam,
    Bu gördüklerinin sonsuzca körlükten önceki son görüntü olduğunu biliyor.
    Ve şu uzaklardaki gökyüzünün sunduğu
    Küçücük bir dünya parçasına, tutkuyla bakıyor.
    Sabahın ilk ışıklarıyla pırıl pırıl ışıldayan kiliseyi görüyor:
    Sanki son kutsal akşam yemeğine hazırlanmış gibi
    İçi kutsal sabah kızıllığıyla dolu çanağı alev alev yanmakta
    Ve o, ani bir mutlulukla ona doğru uzanıyor,
    Ölümden sonraki kutsal yaşama uzanır gibi.

    İşte şimdi gözlerinin önüne sonsuzca bir gece bağlıyorlar.
    Ama şu anda,
    Damarlarında dolaşmakta olan kan daha da renkli
    Ve bu kandan
    Pırıltılı dalgalar halinde akan
    Bütün bir yaşam fışkırıyor.
    Ve o,
    Bu anda, şu ölüm ânında
    Kaybedilmiş bütün bir geçmişi
    Ruhunda yeniden canlandırıyor;
    Bütün bir yaşam yeniden uyanıyor içinde
    Ve perde perde gözlerinin önünden geçiyor:
    Çocukluğu, yoksulluk içinde geçen çocukluğu, o renksiz ruhsuz yüzü,
    Babası, annesi, erkek kardeşi, evi
    Birkaç dost, iki yudum şehvet,
    Şöhret olma düşü ve bir tutam rezalet;
    Kaybolan gençlik bütün güzelliğiyle
    Damarlarında dolaşıyor;
    Ve adam, kazığa bağlandığı şu son âna kadar
    Bütün yaşamını yeniden duyumsuyor yüreğinin derinliklerinde.
    Ama acı gerçek,
    Siyah ve ağır
    Gölgeliyor içindeki bütün güzellikleri bir anda.
    Ve şimdi,
    Birinin kendisine doğru gelmekte olduğunu seziyor.
    Seziyor siyah ve sessiz adımların
    Giderek yaklaştığını;
    Ve seziyor, elini göğsünün üzerine koyduğunda
    Kalp atışlarının giderek zayıfladığını
    Ve sonunda atmaz olduğunu.
    Bir dakika daha sonra her şey bitecek.
    Kazaklar,
    Diziliyorlar önünde, parlayan üniformalarıyla
    Silahlar omuzlardan iniyor, nişan almış eller tetikte,
    Davul sesleri yeri göğü inletmekte,
    Bu bir tek saniye bin yıla bedel.

    Ve birden bir haykırış:
    Durun!

    Subay öne çıkıyor, elinde beyaz bir kâğıt parçası,
    Sesi açık ve berrak
    Ölüm sessizliğini kesiyor:
    Çar hazretleri
    Tanrı adına merhamete gelip
    Kararı bozdu ve daha hafif bir cezaya çevirdi.

    Sözcükler kulağına yabancı geliyor,
    Söylenenleri anlamaktan henüz çok uzak,
    Fakat damarlarındaki kan
    Yeniden harekete geçiyor.
    Adam yerinden doğruluyor ve bir şarkı mırıldanıyor
    Ve ölüm
    Donmuş eklemlerinden duraksayarak uzaklaşıyor,
    Hâlâ karanlığa bakmakta olan gözleri
    Sonsuz ışığın selamını seziyor.

    Gardiyan,
    Bağlarını çözüyor sessizce,
    Bir çift el, gözündeki beyaz bağı sıyırıyor
    Soyulmuş bir ağaç kabuğu gibi
    Yanan şakaklarından.
    Bakışları sendeleyerek uzaklaşıyor mezardan
    Ve bu halsiz, gözleri bulanık zavallı adam,
    Donmuş benliğine dönmek için
    Çevresini yokluyor.

    Ve o anda
    Sabah kızıllığında hâlâ ışıl ışıl parıldamakta olan
    Kilise ve kubbesi ilişiyor gözlerine.
    Sabah kızıllığının olgun gülleri,
    Kutsal dualar gibi sarmış kiliseyi,
    Çatısı üzerinde parıldayan haç,
    Kutsal bir kılıç gibi
    Yukarıyı, sevinçle kızarmakta olan bulutları işaret ediyor.
    Ve orada, sabah aydınlığında yükseliyor
    Çağıldayarak kilisenin dev kubbesi.
    Bir ışık seli,
    Alev alev yanan dalgalarını
    Kutsal ilahilerle çınlayan gökyüzüne fırlatıyor.

    Sis bulutları
    Dünyanın bütün kötülüklerini sırtına yüklenmiş gibi,
    Kara bulutlar halinde
    Yukarıya, o ilahi aydınlığa doğru yükselmekte.
    Ve bin sesli bir koro okuyormuşçasına
    Derinliklerden ilahi sesleri geliyor,
    Ve adam,
    Çektikleri işkenceler yüzünden acı içinde kıvranan
    İnsanların anlatıldığı kutsal ezgileri duyuyor ilk defa,
    Ve işitiyor adam ilk defa
    Küçüklerin, zayıfların, erkeklere peşkeş çekilen kadınların,
    Duygularıyla alay edilen genç kızların seslerini,
    Yaşamları boyunca hep ezilenlerin nefret ve kinini

    Ve dudaklarında hiçbir gülümseme belirtisi bulunmayan yalnızları;
    İşitiyor, hıçkırarak ağlayan çocukların yakınmalarını,
    Kandırılmışların feryadını.
    Ve işitiyor adam,
    Bütün acı çekenlerin feryatlarını,
    Haksız yere suçlananların, bitkinlerin ve horlanmışların seslerini,
    Bütün sokakların ve günlerin değeri anlaşılmamış soylu varlıklarının sızlanmalarını.
    Ve duyuyor, bütün bunların seslerini ve bütün bu seslerin
    Eşsiz bir uyum içinde gökyüzüne yükseldiğini.
    İşitiyor o, Tanrı’ya sadece acıların ulaştığını,
    Görüyor ötekilerin, kurşun gibi ağır bir yaşamı yeryüzüne nasıl bağladıklarını.
    Fakat, yukardaki ışık seli,
    Koronun yükselen sesinin kabarıp coşmasıyla
    Dünya acılardan uzaklaşıp
    Öyle büyüyor, öyle genişliyor ki!

    Ve adam biliyor, bütün bu insanların dileklerini
    Yerine getireceğini Tanrı’nın.
    Onun göklerinde merhamet ve bağışlama ezgileri dolaşmakta çünkü.
    Tanrı ezilmişleri sorgulamaz,
    Ve sonsuz bir bağışlayış,
    Tanrı’nın evini sonsuzca bir ışıkla aydınlatır.
    Mahşerin dört atlısı uzaklaşıyor oradan,
    Ölüm ânında bütün bir yaşamı yaşayanlar için
    Acı, neşe oluyor, mutluluk ise acı.
    Alev kırmızısı bir melek
    Yeryüzüne doğru daha şimdiden süzülüyor
    Ve adamın ürperen yüreğine
    Acının çocuğu İsa’nın kutsal sevgisinin parıltısını serpiyor.

    Ve adam,
    Yere yıkılırcasına dize geliyor,
    Bir anda, sonsuz acılar içindeki
    Bütün evreni hissediyor içinde.
    Vücudu tirtir titremekte,
    Beyaz köpükler saçılıyor ağzından,
    Vücudu kaskatı kesiliyor ve değişiyor yüz hatları,
    Ağlıyor, sırtındaki ölüm giysisini
    Islatıyor boşanan gözyaşları.
    Çünkü adam, ölümün acısını dudaklarında yaşadı yaşayalı
    Yaşamın tadına vardığını hissediyor içinde,
    Ruhu işkence görmek ve yaralanmak için yanıp tutuşmakta,
    Ve o,
    Bu bir tek saniyede
    Bin yıl önce çarmıha gerilmiş İsa’dan başkası olmadığını,
    Tıpkı onun gibi,
    Ölümün acı busesini dudaklarında tattı tadalı
    Anlamıştır, yaşamı acı çekerek sevmeyi.

    Askerler, iplerini çözüp kazıktan uzaklaştırıyorlar onu.
    Yüzü solgun
    Ve sönük.
    İtiyorlar onu ötekilerin arasına saygısızca.
    Bakışları,
    Yabancı ve tamamen içine kapanık,
    Ve titreyen dudaklarının çevresinde
    Karamazovların sarı gülüşü var.

    Stefan Zweig

    İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar : On İki Tarihsel Minyatür
    Çevirmen: Kasım Eğit
    Can Yayınları
  • İlkokulda kokulu silgisi ve 24’lü pastel boya takımı olanlar vardı.Bir de önlüğü yırtık olanlar...Kırmızı çoraplı,çok havalı bir kız vardı mesela.Bütün sınıf o kızı seviyorduk.Evden ekmek arası peynir getirenlerimiz vardı.Çikolata yiyenler ve çikolatanın tadını bilmeyenler...Çöp kutusunun etrafında konuşanlar falan.Sonra bir arkadaşım vardı,epey fakirdi.Önlüğünün içine kazak giyiyordu,montu yoktu.Okulda mont dağıttılar montu olmayanlara...Bütün sınıfın önünde adları okundu,botlarını ve montlarını aldırlar.Çocuktuk anlamıyorduk.Bu işte bir kötülük,bir çocuğun onurunun çiğnenmesi vardı.Evet,eğitimci olmalarına rağmen o günlerde bizim öğretmenlerimiz bunu düşünememişti.İleride öğretmen olursanız siz düşünün mesela...Dünyada adalet yok demek kolay,adaleti belirleyenler biraz da biz değil miyiz? Adalet sendin.
  • Polonya, Kazak, Rus ve Ukrayna halklarının yahudilere olan nefretinin kat kat fazlası şimdi yerini Arapların nefretine terket-mişti. Ne gidilecek bir yer vardı burada, ne de insanın geçimini sağlaması olanağı.