• 256 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    Bu kitabı okumadan önce yine Cengiz Dağcı’ya ait olan Korkunç Yıllar adlı eseri okumuştum. Orada Özbek, Tatar, Kırım, Kırgız, Kazak gibi Türklerin memleketlerinden, öz ata topraklarından dil, din ve kültürlerinin asimile yoluyla silinmek istediğini aktarıyordu. Sırf yeni kuşak Türk gençlerinin dinlerine, dillerine ve kültürlerine yabancı olmaları için alfabelerinin sürekli değiştirmeye çalıştıklarını, camilerin ilk önce zincirlenip sonra yıkıldıklarını anlatıyor ve oradaki Türkleri. öz benliklerinden uzaklaştırılmaya çalıştırıldıklarını okuduklarımızdan anlayabiliyorduk. SSCB’nin İkinci Dünya Savaşına girmiş bir halde olduğunu ve Almanlarla bir harpte olduklarını anlatıyordu. Sovyetlerin ilhakı altında olan Özbek, Tatar, Kırım, Kırgız, Kazak vb. gibi Türkler, zorla Almanlar karşısında savaştırılıyorlar ve ölüme terkediliyorlardı. İşte Korkunç Yıllar adlı bu eserimiz sonda biterken aslında bitmiş gibi bitmiyordu. Sanki bir devamı varmış gibi bir kitabın daha yazıldığını düşünüyordum ki; Yurdunu Kaybeden Adam adlı romanın zaten bunun bir devamı olduğunu duyunca daha da heyecanlandım. Acaba bu sefer kavuşmak istedikleri özgürlüğe ulaştılar mı? Esirlikten kurtulabildiler mi diye düşünerek beynimi patlatıyordum düşünceden. Bir hevesle elime aldım bu kitabı ki artık bir önceki kitaptan edindiğim duygular, hüzünler ve burkulan yüreğimin acaba küçük bir miktarda olsa düzeleceğini ve içimin ferahlayacağını düşündüm. Açtım kitabın kapağını ve heyecanla, istekle ve bir o kadar tırnak ısırtacak şekilde okumaya başladım. Tekrardan hüznün gemilerinin yelkenlerini indirmeye ve üzülmeye başladım. Yine esirlik, yine tutsaklık ama bu sefer Ruslara değil Almanlaraydı. Türkleri sanki bir kukla gibi hayallerinin gerçekleşmesini vaat ederek kullanmaları, hor görmeleri, ölümün önüne itip onları insan yerine koymamaları beni en derinden etkiledi. Bu sefer kinim Almanlaraydı. Yüksek tepelerden bakıp aziz Türk soyunu ayaklar altına alması, hor görüp aşağılamaları inanın kalbimi durduran cinsteydi. Okudukça içim parçalanıyor ve sanki bu onların makûs talihi diye düşünmeden edemiyordum. Kitabın ortalarında öfke küpüne dönmüştüm. Neden benim kardeşlerim bunları görüyor? Kardeşlerimin bu çektikleri reva mı diye düşünüyordum. Bilhassa en ince duygularıma esir olmuş bir şekilde gözlerim doluyor ve ellerim titriyordu. İçimde hafiften bir ürperti oluşuyor, tüylerim diken diken oluyordu. Hele Sadık’ın Alman askerlerine değil de soydaşına kurşun sıkması ve onları öldürmesine ne diyebiliriz peki? Dedim ya bu kitabı okurken çok farklı hayallere ve duygulara kapıldım diye. Adeta duygu değişimi yaşıyordum. Bir yanda savaşın getirdiği yıkım ve psikolojik buhran diğer yandan Sadık ile Marya’nın aşkı. İnsan okurken hayretler içerisinde kalıyor doğrusu. Bu kitabı okuyup bitirdikten sonra Sadık’a çok kızmıştım. Neden o üniformaları giydin ki? Dedim kendi kendime. Sen Türkistan’ı mı istiyorsun yoksa onların maşası olmak mı anlam veremedim. Bir yandan Hayallerini düşünerek dalıp gitmesi bir yandan Almanların bir dediğini iki etmeyerek yerine getirmesi ve kendi arkadaşlarını kurşunlayarak öldürmesi içten bile değildi. Kesinlikle bu kitap diğerinden çok daha hüzünlü ve acı vericiydi. En sonunda dayanamayıp yurdunu değiştirmesi ve orada özgürlüğe kavuştum deyip aslında kavuşamaması ve kendi iç sorgularında boğulması olayın özeti gibi bir şeydi. Tek bir cümle veya tek bir paragrafta her şeyi özetlemiş gibiydi.

    Okuyun, okutturun vesselam.
  • 120 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10 puan
    Kafkasya coğrafyasından Anadolu'ya göç edenlerin tamamını Çerkes olarak adlandırmış Osmanlı. Maalesef bu gelenek bize geçmiştir. Oysa Çerkes, küçük bir Kafkas ulusudur. Kürt baba ve Çerkes annenin evladı olan arkadaşım Baran Damla Aksoy, Çerkes değil Kumuk veya Nogay Türkü'dür. Görünüm olarak Kıpçak Türkleri'ne (Kazak, Kırgız, Tatar, Başkırt, Kumuk, Nogay vs) benziyor. Lütfen bu yanlış geleneğini terk edelim.

    Osmanlı döneminde İstanbul'daki ziyalılar, köleleri ve halayıkları hep horlamıştır. Bu yanlış bir adettir. Hele de Çerkes ulusu, ulusumuza yağı değil ki! Bu betiği okurken Dağıstan kökenli Rus yırçı Ahmed Ahmedov'un "Çerkes Güzeli" ve "Çerkes Kızı" yırlarına kulak astım. Ah Çerkes Güzeli Dilber, bizden 150 yıl önce yaşadığın halde acılarınla ve esaretinle yüreklerimizi dağladın. Hele de halayık olduğun için oğluna layık görmeyen Zehra Hanım'a ancak cahık (lanet) okuruz çünkü sevinin dil, dini, ırkı ve sınıf ayrımı yoktur.

    Keşke bu betiği ve devamı günümüze uyarlayarak yazılsaydı böyle yarım kalan sevi mutlu sonsuza kavuşur. Kalemim iyi olsaydı devamını yazmak isterdim. Ayrıca Can Yayınları, paragraf düzenine pek dikkat etmemiştir. İleriki baskılarda bu düzeltebilir. Bu betiği okurken Dilber gözümde Merve Boluğur ve Celal da İbrahim Çelikkol olarak canlandı.

    Türk romancılığında gerçekçilik akımının ilk örneği sayılır. Sergüzeşt, "macera, serüven" anlamına gelmektedir. Betimlemeleriyle bizi döneme sürüklüyor. Dilber'e zülmedenleri parçalamak istedik. Severek okuduğum bu klasiği sizi de okuyunuz. Böylece Dilber'in yalnız olmadığını ona his ettirmeliyiz.

    #BetikEli #Sergüzeşt #SamipaşazadeSezai #Asaf #Atiye #Celal #Cevher #Çaresaz #Dilber #İclal #HacıÖmer #Lütfiye #Mustafa #Münevver #Rençber #Şayeste #Taravet #Tesliye #Zehra #CanYayınları
  • Sibirya bölgesindeki Tobolsk vilayetinin Tara karyesinde dünyaya geldi. Buhara'dan Sibirya'ya göçen Özbek asıllı bir ailenin çocuğudur. Yedi yaşından itibaren medrese eğitimi almaya başladı. 14-15 yaşlarında iken peşpeşe hem annesini, hem de babasını kaybetti. Ailesinin fakir olması ve hiçbir miras bırakamamaları sebebiyle eğitimini çalışarak sürdürmek zorunda kaldı.

    Kazan civarında dolaşırken yakalanıp hapse atıldı; 1 yıl sonra serbest bırakıldı. Bu arada zengin bir Kazak köylüsünün çocuklarına öğretmenlik yaptı. Bir yıl sonra (1879) Akmolla vilayetine giderek bir süre imamlık yaptı. Eğitimini sürdürme arzusunu açtığı zengin bir köylünün yardımıyla Medine'ye gitmek üzere İstanbul'a geldi (1879), parası kalmadığı için bir müddet burada ikamet etti. Rusya'dan gelip Hacca gitmekte olan zengin bir Tatar'ın hizmetkârlığını üstlenerek deniz yoluyla Arabistan'a gitti. Bir kaç gün Mekke'de kaldıktan sonra Medine'ye giderek (1880), yaklaşık beş yıl eğitim gördü.

    Daha sonra Medine'den ayrılarak Rusya'ya gitmek üzere deniz yoluyla İstanbul'a geldi (1884); Ahmet Vefik Paşa, Muallim Naci, İzmirli İsmail Hakkı gibi bir çok kişiyle görüştü. Sonra da Odessa üzerinden memleketi Tara'ya döndü (1885); halkın ısrarı üzerine buradaki medresede ders vermeye başladı. Aynı yıl, Tara'nın ileri gelenlerinden birinin kızıyla evlendi, bu evliliğinden Münir Ahmed, Kadriye ve Fevziye adlarında üç çocuğu dünyaya geldi.

    Tara'da altı ay kaldıktan sonra, Medine'de eğitim görmeleri için kardeşi İsmail ile akrabalarından beş çocuğu yanına alarak Tara'dan ayrıldı, Odessa üzerinden İstanbul'a geldi. Burada Maarif Nazırı Münif Paşa ile bir kaç kere görüştü. Bu görüşmelerden sonra Münif Paşa, İstanbul'da çıkan Umran Gazetesi'nde “Rusya Müslümanlarının İstikbâli” adıyla seri makaleler neşretti. Kardeşini ve akraba çocuklarını Medine'ye götürüp tekrar İstanbul'a uğradı. Bir süre sonra da Tara'ya döndü (1885).

    Bir yandan bu beldedeki medreselerin ıslahı, diğer yandan da yeni okulların açılması için çalıştı. Kendisi de bir usûl-i cedid açarak eğitime başladı. Bu okullarda okutulacak ders kitaplarını da, Kırım'da yeni eğitim metodlarına göre ders kitapları hazırlayan arkadaşı İsmail Gaspıralı'dan temin etti. Tara'da yedi yıl öğretmenlik yaptı. Bu esnada Türkiye, Hicaz, Mısır ve bazı Avrupa ülkelerinde bulunan dostlarıyla mektuplaşmasını sürdürdü. Bunlar arasında Cemalleddin Efganî, Şehabeddin Mercanî, Rızaeddin b. Fahreddin, İsmail Gaspıralı gibi şahsiyetler de bulunuyordu.

    Tara'dan yanına aldığı on talebeyle İstanbul'a geldi (1890) ve bunları Dâru'ş-Şafaka ve Dâru't-Tedris okullarına yerleştirdi. Bir kaç ay İstanbul'da kaldıktan sonra, Tara'ya dönüp eğitim-öğretim çalışmalarına devam etti. Daha sonra da İstanbul'a talebe getirmeyi sürdürdü.

    1891'de Ufa'da Rusça dil imtihanını verdi, ertesi yıl da Orenburg Ruhanî Meclisi tarafından kadı tayin edildi. Azası olduğu Orenburg Şer‘î Mahkemesi reisinin Hacca gitmesi üzerine, mahkeme reisliğine getirilen Abdurreşîd İbrâhîm, sekiz ay bu görevde kaldı. Bu esnada yetim ve fakirler için dernekler kurdu, kendisi de gönüllü olarak bu derneklerde çalıştı. Petersburg'a gidip İçişleri ve Maarif bakanlarıyla görüşerek müslümanların meselelerine çözüm getirmeye gayret etti, başarılı olamayınca da mahkeme reisliği görevinden istifa edip İstanbul'a geldi (1887). Ufa'da yazdığı Livau'l-Hamd adlı risalesini burada bastırdı ve Rusya'ya götürüp dağıttı. Bu risalede, baskı altındaki Türkleri Türkiye'ye göçetmeye çağırıyordu. Ardından İstanbul'a döndü ve Çolpan Yıldızı adıyla bir risale bastırdı. İki yıla yakın İstanbul'da kaldıktan sonra, Buhara'ya giderek liderlerle görüştü, tekrar İstanbul'a döndü. Ardından V. Amfiteatrov'la görüşmek üzere İsviçre'ye gitti, bir kaç ay sonra İstanbul'a döndü (1897). Bir müddet sonra da İstanbul'dan ayrılarak Mısır, Hicaz, Filisin, İtalya, Avusturya, Fransa, Bulgaristan, Yugoslavya, Batı Rusya, Kafkasya, Maveraünnehir, Batı Türkistan, Doğu Türkistan, Yedi Su vilayeti ve Sibirya bölgelerinde çeşitli temaslarda bulunarak tekrar Tara'ya döndü. Burada biraz kaldıktan sonra Japonya'ya gitti, bazı temaslardan sonra Petersburg'a gelerek (1900) Mir’at adlı bir dergi çıkarmaya başladı. 1902-1903 yılları arasında tekrar Japonya'ya giden Abdurreşîd İbrâhîm burada anti-Rusya propagandasına katıldı. Rus elçiliğinin Japon hükümetinden ricası üzerine Japonya'dan ayrılması istendi.

    Abdurreşîd İbrâhîm Japonya'da bulunduğu sırada bir mektup yazarak Japonya'da İslâmiyet'in yayılması için Sultan II. Abdulhamid Han'dan yardım talebinde bulundu.

    Abdurreşîd İbrâhîm 1901-1903 arasında yaptığı Japonya sehahatiyle ilgili birşey yazmadığı gibi, Âlem-i İslâm adlı eserinde 1907'de Japonya'ya yaptığı seyahati ilk Japonya seyahati olarak göstermektedir.

    Abdurreşîd İbrâhîm 1904 baharında İstanbul'a geldi. Fakat daha evvel Japonya ve İstanbul'da Rusya müslümanları lehine, Rusya aleyhine yaptığı faaliyetlerden rahatsız olan Rus hükümeti, elçisi aracılığıyla Osmanlı Devleti'nden Abdurreşîd İbrâhîm'in tutuklanmasını istedi. Bunun üzerine tutuklanarak Rus görevlilerine teslim edilen ve Odessa'ya götürülerek hapsedilen (1904) Abdurreşîd İbrâhîm, yaklaşık iki hafta hapiste kaldıktan sonra Rusya müslümanlarının Rus hükümetine yaptıkları baskı neticesinde serbest bırakıldı. Buradan Kazan'a giderek Tatar aydınlarıyla görüştü. 1904 sonlarında Kazan'dan ayrıldı, Petersburg'a yerleşip bir matbaa kurdu. İlk olarak da Rusya'da yaşayan müslümanlar arasında siyasî ve dinî bir birlik kurmak/oluşturmak için Ülfet adlı bir dergi çıkarmaya başladı. Aşırı ilgi gören dergi, polis kayıtlarına zararlı basın olarak geçti. Derginin yazarları arasında, bu sırada Petersburg'ta hukuk tahsili gören Musa Carullah Bigi de bulunmaktaydı.

    Bir yandan Petersburg'ta yayın faaliyetlerini sürdüren Abdurreşîd İbrâhîm, diğer yandan da Rusya müslümanlarının siyasî hakları için çalışıyordu.

    16 Eylül 1908'de büyük seyahatine Kazan'dan başlayan Abdurreşîd İbrâhîm nehir yoluyla Ufa'ya, oradan demir yoluyla Çilebi'ye, oradan Petropavlovski'ye [Kızılyar'a], oradan da Omski, Tomski ve İrkutski yoluyla Moğolistan'a uğradı. Buradan Mançurya'ya geçip bazı şehirleri dolaştıktan sonra Harbin vilayetine, oradan Viladivostok'a, oradan da gemiyle Japonya'ya hareket etti.

    Abdurreşîd İbrâhîm'in seyahatinin en önemli kısmını –eserde de görüleceği üzere– Japonya seyahati teşkil etmektedir. Japonya'da bazı şehirleri dolaştıktan sonra Tokyo'ya gelen Abdurreşîd İbrâhîm, burada yedi ay kadar kaldı.

    Abdurreşîd İbrâhîm 15 Haziran 1909'da Kore'ye gitmek üzere Japonya'dan ayrıldı, 19 Haziran 1909'da Kore'ye hareket etti. Bir hafta Kore'de kaldıktan sonra 27 Haziran 1909'da trenle Mukden'e hareket etti, bir hafta da burada kaldı. Ardından bazı Çin vilayetlerini dolaştı, sonra Pekin'e geldi. İki hafta Pekin'de kaldıktan sonra Hankov, Şanghay gibi Çin şehirlerini de gezdi. Ağustos ayı başlarında da Singapur'a hareket etti. Bir müddet civardaki müslüman adaları dolaştı. Parası bittiği için Singapur'da bir müddet daha kalmak zorunda kaldı, durumu farkeden Singapurlu müslümanlar, biletini alarak onu Hindistan'a yolcu ettiler.

    Önce Kalküta şehrine uğradı, burada bir kaç gün ikametin ardından Bombay'a geçti. Hindistan'ı baştan başa dolaşmak fikrindeydi, fakat İngiliz askerleri Bombay'dan izinsiz çıktığı gerekçesiyle Abdurreşîd İbrâhîm'i bir hafta kadar gözetim altında tuttular. Dostlarının yardımıyla gözetim altından kurtulan seyyahımız, bütün Hindistan'ı dolaşmak fikrinden vazgeçmek zorunda kaldı.

    Seyyahımız 7 Ekim 1909'da Yamaoka [Ömer] ile birlikte Bombay'dan gemiyle Hicaz'a hareket etti. Hac farizasını ifa ettikten sonra demir yoluyla Beyrut'a, oradan da gemiyle İstanbul'a geldi (1910). Hariciye Nezareti'ne bir dilekçeyle müracaat ederek Osmanlı vatandaşlığına geçmek istediğini bildirdi, 1912'de Osmanlı vatandaşlığına kabul edildi.

    Sırat-ı Müstakim idaresinin düzenlediği konferanslara katılan Abdurreşîd İbrâhîm, gezip gördüğü ülkelerdeki müslümanların durumunu, Avrupa devletlerinin Asyalılara-müslümanlara yaptıkları mezalimleri anlattı.

    Abdurreşîd İbrâhîm, Sultanahmed civarında bir eve yerleşerek yayın faaliyetlerine başladı. Özellikle Mehmed Akif ile aralarında derin bir dostluk oluştu.

    İtalya'nın Trablusgarb'ı istila etmesi üzerine önce, İtalyanları protesto etmek üzere Roma'ya gitmeyi düşünen Abdurreşîd İbrâhîm, sonra, Trablusgarb'a gitmenin daha faydalı olacağı fikriyle Trablusgarb'a gitmeye karar verdi; bir kaç arkadaşıyla gemiye binip Mısır'a hareket etti, İngilizlerin sahil yolunu kapatmaları sebebiyle de Kahire'ye geçtiler, burada Arab kıyafetine bürünüp bir rehber ve deve kiralayarak yola çıktılar. Mısır çöllerinde hayatî tehlikelerle dolu yaklaşık bir aylık yolculuktan sonra –Libya ile Mısır arasında bulunan– Sollum şehrine vardılar, buradan da Derne'ye hareket ettiler. Abdurreşîd İbrâhîm Derne, Bingazi, Tobruk ve Trablusgarb cephelerinde bulunarak zaman zaman fiilen çarpışmalara katıldı. Bingazi cephesinde bulunduğu esnada Enver Paşa ile aralarında samimi bir dostluk oluştu. Abdurreşîd İbrâhîm Trablusgarb'ta beş ay kadar kaldıktan sonra İstanbul'a döndü ve Trablusgarb savaşıyla ilgili konferanslar verdi.

    Edirne'nin düşman eline düşmesi üzerine Abdurreşîd İbrâhîm, çıkarmakta olduğu İslâm Dünyası adlı dergide, dünya müslümanlarının birleşerek Osmanlı devletine yardım etmeleri çağrısında bulundu. Japonya, Çin, Hindistan, Singapur, Cava ve Malezya'daki dostlarına mektuplar yazarak onları cihada davet etti. 15 Mart 1912'de Tokyo'da çıkan bazı gazeteler Edirne'nin işgalini siyah çerçeveler içinde halka duyurdu; ki bu durum, Abdurreşîd İbrâhîm'in Japonya'da Türkiye lehine oluşturduğu kamuoyunun büyüklüğünü göstermesi bakımından önemlidir. Abdurreşîd İbrâhîm bu yıllarda zaman zaman Anadolu'ya geziler yapıyor, çeşitli kimselerle görüşüyordu.

    Rusların 1 Kasım 1914'te kuzey-doğu Anadolu'yu işgal etmeleri üzerine Abdurreşîd İbrâhîm Enver Paşa'nın yanına giderek cephe gerisinde Türk askerlerine moral vermeye çalıştı. Ayrıca Rus saflarında çarpışan Rusyalı müslüman Türklerin, Osmanlı ordusuna katılmalarını sağlamaya çalıştıysa da başarılı olamadı. İstanbul'a dönen Abdurreşîd İbrâhîm, Türk-Tatar Heyeti'nin kurulması çalışmalarına katıldı. Bu heyetin bazı üyeleriyle birlikte mihver devletlerini ziyaret etmek üzere Sofya, Budapeşte ve Viyana'ya giderek temaslarda bulundu.

    I. Dünya Savaşı'nda Almanların Ruslardan aldıkları esirler arasında önemli sayıda Rusyalı müslüman Türk de bulunuyordu. Enver Paşa, Abdurreşîd İbrâhîm'den Almanya'ya gidip bu esirleri Osmanlı ordusunda savaşmaya ikna etmesini istedi. Abdurreşîd İbrâhîm de memnuniyetle kabul ederek esirlerle görüştü. Esir kampında bir mescid açılmasını temin ederek özellikle Cuma günleri bu mescidde imamlık yaptı. Verdiği vaazlarda söz konusu fikri müslüman esirlere telkin etti. Neticede esirlerin birçoğu Osmanlı ordusunda savaşmayı kabul etti. Alman hükümetinin de yardımıyla bu esirlerden "Asya Taburu” adıyla bir tabur oluşturularak 7 Mayıs 1916'da İstanbul'a getirilip Irak cephesinde İngilizlere karşı savaşa sokuldu.

    Stokckholm'da kurulan “Rusya'daki Yabancı Milletler Cemiyeti”nin kendisini Rusya müslümanlarının temsilcisi tayin ettiğini öğrenen Abdurreşîd İbrâhîm Stockholm'e gitti. Bahis mevzu cemiyet, 18 Mayıs 1916'da Amerika başkanı Wilson'a bir telgraf çekerek, Rusya'da yaşayan milletlerin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını bildirdi, ardından Berlin'e döndü. Bu sırada Kazan'da bulunan ailesi de Berlin'e geldi. Abdurreşîd İbrâhîm, ailesini Berlin'e yerleştirdikten sonra Lozan'a giderek bir konferansa katıldı, arkasından tekrar Berlin'e döndü ve Papa'ya, Rusya'da yaşayan müslümanlara yapılan zulüm ve baskıları bildiren bir mektup yazdı. Bir müddet sonra da İstanbul'a gelerek, Nafia Nazırı Abbas Halim Paşa'nın Bebek'teki konağına yerleşti. 1918'de de Teşkilat-ı Mahsusa tarafından İsviçre'de Rusya müslümanlarıyla ilgili bir büro açmak üzere görevlendirildi. Kiev'de açılmakta olan büyük elçiliğin organizasyonuyla ilgilendi. Mondoros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra da İstanbul'a döndü ve tekrar Sebilu'r-Reşad dergisinde makaleler yazmaya başladı. Eşini kaybetmesi (1918) üzerine, Berlin'de bulunan ailesini İstanbul'a getirmek için harekete geçti; beş yıllık uzun bir seyahate çıktı. Moskova'da bulunan Türk liderlerle ve bolşeviklerle ilişki kurarak soydaşlarına bu zor günlerde yardımcı olmaya çalıştı. Ayrıca Lenin ve Stalin'le de yakın ilişki kurdu; Türkiye, İran ve Afganistan'dan Kremlin'e gelenlere tercümanlık da yaptı. Bolşeviklerin baskısı üzerine 1923'te Moskova'dan ayrılmak zorunda kalan Abdurreşîd İbrâhîm İstanbul'daki ailesini alarak Konya'nın Cihanbeyli ilçesine bağlı Böğürdelik köyüne yerleşti (1925-1933), burada bazı eserlerini kaleme aldı; ancak bu arada İstanbul'a, Mısır'a, Hicaz'a seyahatlerde bulunmaktan da geri durmadı. 1933'te tekrar Japonya'ya gitmeye karar vererek İstanbul'dan yola çıktı. Mısır'da bir ay kadar kaldıktan sonra Hicaz'a geçti, oradan gemiyle Mukden'e (Çin) gitti, oradan Japonya'nın Kobe şehrine geçti, oradan da Tokyo'ya vasıl oldu (12 Ekim 1933).

    Abdurreşîd İbrâhîm hemen faaliyetlerine başlayarak, arsası çok önceden temin edilen, fakat bir türlü yapılamayan Tokyo Camii'nin planlarını hazırlatıp temelini attırdı. Camii, dört yılda tamamlanarak açılışı yapıldı (1937). Bu arada Abdurreşîd İbrâhîm bir yandan da Japon gazetelerinde ve Kazanlı Kurbanali'nin çıkarmakta olduğu Yeni Yapon Muhbiri isimli dergide makaleler neşrediyor, Tokyo'daki müslüman Tatar çocuklarına din ve tarih dersleri, haftanın muayyen günlerinde de konferanslar veriyor; aynı zamanda Tokyo Camii'nde imamlık vazifesini de yürütüyordu. Onun sayesinde birçok Japon Müslümanlığı kabul ediyordu.

    Abdurreşîd İbrâhîm'in İslâm dini için yaptığı en büyük hizmetlerden biri, İslâm Dîni'nin Japon parlamentosunda resmî din olarak tanınması (1939); bir diğeri de, Japon ders kitaplarındaki İslâmiyet'le ilgili bölümlerin düzeltilmesidir.

    Japonya'da İslâmiyet'in daha iyi tanınması için İngilizce-Arapça bir dergi çıkarmayı düşünüyordu, fakat ömrü vefa etmedi; artık iyice de yaşlanmış olan Abdurreşîd İbrâhîm, 17 Ağustos 1944'de 87 yaşında Tokyo'da vefat etti. Japonya'nın çeşitli bölgelerinden ve yakın ülkelerden cenazeye iştirak etmek isteyenlerin çokluğu yüzünden cenazesi, ancak üç gün bekletildikten sonra toprağa verilebildi. Allah rahmetine gark eylesin.
  • ORDİNARYÜS’ÜN FAHİŞ YANLIŞLARI


    Türk dili ve tarihi üzerinde çalışan Batılı bilginlerden birçoğu Akdeniz’den Çin içlerine kadar yayılan ve kendilerine “Türk” diyen insanları, ilmi görüşle, tek bir millet saydığı gibi, bazıları da İstanbul’dan Çin içlerine kadar uzanan geniş bölgede, mesela İstanbul Türkçesi konuşarak herkesle anlaşmanın kabil olduğunu belirtmişlerdir.
    İstanbul Türkçesiyle veya herhangi bir Türkçe ile bu iki uç arasındaki herkesle anlaşmak kabil olmasa bile, onlar yine tek milletin fertleridir. Çünkü aynı soyun ve aynı tarihin çocuklarıdır. Tek başına, dil, bir milletin olması ve veya olmaması için kesin ölçü değildir. Tek lehçe ve tek dil nihayet bir eğitim ve siyasi birlik mahsulüdür. Küçük İtalya yarımadasındaki İtalyanların bile tek millet oldukları halde, bölge bölge birbirleriyle anlaşamadıkları herkesin malumudur. Münihli dostum Prof. Kissling, Almanya’nın uzak bir bölgesinde yerleşmiş olan bir akrabası ile Almanca konuşarak pek güçlükle anlaşabildiğini bana bizzat söylemişti.
    Fakat Türk milleti uzun zamandan beri bölünmüş ve ayrı siyasi hâkimiyetlere düşmüş olduğu halde, bugün bile, birbirlerinin anladığı lehçe ve ağızlarla konuşan bir topluluktur ki bu, milletimizin bir mucizesi ve yaşama gücünün itiraz kabul etmez bir tanığıdır.

    Dil, tek başına bir millet yapan unsur olmadığı halde bugün yeryüzündeki milletlerin hemen hepsinde dil, milli faktör olarak mevcuttur. Bunun dışında İsviçre ve Belçika’yı örnek göstermek moda ise de Belçika’da son zamanlarda uyanan Flaman milliyetçiliği bu modayı da demode etmiştir. İsviçre’ye ise bir millet demenin ne kadar mümkün olduğunu idrak sahipleri bilir. Hitler’in ikbal günlerinde Alman İsviçre’sinde beliren Nazizm ve Büyük Almanya ile birleşmek cereyanları, İsviçre külünün altındaki koru pek güzel ortaya dökmüştür.
    Devletleri siyasi sınırları içindeki halka siyasi olarak “millet” demenin sosyal gerçeklerle hiçbir ilgisi olmadığını yirminci yüzyılın pek çok olayları bize göstermiştir. Bazen bir siyasi birlik birkaç milletten mürekkep olduğu gibi, bazen de bir millet ayrı ayrı birkaç siyasi sınır ve topluluk içinde bulunabilir.
    İnsaf ile söylensin: Avusturyalılar, Alman değildir de ayrı bir millet midir? 1805 yılına kadar bütün Alman devlet ve milletinin lideri olan Avusturya’yı, siyasi kader ayrı bir devlet haline soktu diye ayrı millet mi sayacağız? Bunun gibi dün, evvelki gün, daha evvelki gün ve ondan daha evvelki gün bir devlet halinde yaşadığımız şu, o, öteki ve daha öteki Türkleri ayrı milletler saymak gerçeğe, tarihe, akla mantığa, vicdana ve hele Türklüğe ve Türkçülüğe sığar mı? Uzun zamanların ve mesafelerin ayırması bile bir milletin parçalarını tek millet olmaktan çıkarır mı? Çıkarırsa bu İsrail Yahudileri nerden peydahlandı? İki bin yıldan beri ne dil, ne vatan, ne ırk, ne gelenek… Hiçbir ortaklaşa tarafları kalmamış, yalnız milli dinleri ile milli inançları elden gitmemişti. İrlanda, Fransa, Bulgaristan, Türkiye, Suriye ve Yemen’den gelen bu tip tip ve dil dil Yahudiler tek millet oluyor da ben neden esas bakımından aynı dili konuşan Tebrizli veya Genceli, neden Kırımlı veya Kazanlı, Taşkentli, Kaşgarlı veya Kulcalı ile hatta neden Altaylı veya Sibiryalı ile aynı millet olmuyorum?

    Sakarya boğuşması sırasında bizim için “Uzaktaki Kardeşime” diye şiir yazan Kazak Mağcan veya Kunuri şehitlerinin hatırasına mevlit okutarak ağlayan Japonya’daki Tatarlar benim milletimden değildir de Anadolu’daki Devşirme artıkları mı bendendir?

    “Bu da nerden çıktı? Bunu iddia eden mi var” diyeceksiniz. Var, var… Hem de bu bir Komünist, bir renksiz veya bir Selanik Dönmesi değil. Bu, milliyetçi diye bilinen, anayasa Ordinaryüs profesörü ve hukuk bilgini Ali Fuat Başgil’in ta kendisi…
    Ordinaryüs, “Seçim konuşmalarım” diye Son Havadis’te yayınladığı bir seri makalenin ilkinde (7 Ekim 1961) şu büyük tarihi ve milli yanlışlığı yapıyor:
    Biz, Türkiye Türkleri, muhtelif din, dil, tarih ve ırktan birçok millet elemanlarının asırlar içinde ve İslam kültürü kazanında kaynayıp hal ve hamur olmasından meydana gelmiş mürekkep bir milletiz… Gerçi dil elemanlarımız bakımından Orta Asya ile yakın bir hısımlığımız var. Fakat biz ne beden ve ne ruh yapımız itibarı ile Orta Asyalı değiliz. Biz bilakis İslam çemberiyle çevrilmiş bir ülkede, ırklar sentezi halinde kendi başına yaşayan, nev’i şahsına münhasır bir milletiz.
    Ordinaryüs, görülüyor ki tahsilini tamamladığı Fransa’nın büyük tesiri altında kalmış ve Fransızların kendi milletlerini tarif için kullandıkları formülü aynen bize tatbik etmeye kalkışıvermiş.
    Kendisine şunu hatırlatayım ki “ırk” demek mutlaka başlangıçtaki şekliyle ırk demek değildir. İki, bazen üç, bazen daha çok ırkın karışmasıyla da ırklar teşekkül edebilir. Fransızlar Kelt, Latin ve Frankların karışmasından doğmuş olmakla beraber yine de bir Fransız ırkı vardır. Fransızlar, tarihin gözü önünde doğmuş bir millet olduğu için hangi unsurlardan mürekkep olduğunu biliyoruz. Tarihe, teşekkül etmiş bir ırk olarak çıkan Türkler de belki daha eski zamanlarda iki üç unsurdan mürekkepti. Tarihin huzuruna çıktıktan sonra artık ırk olarak, onun terkibine yeni bir şey eklenmedi. Ufak tefek toplukların büyük yığın içinde erimeleri, siyasi evlenmeler, savaşlarda alınan tutsaklar falan artık yeni bir tesalüp değil, daima görülen ufak çaptaki temsiller ve eritmelerdi. Hele On Birinci Yüzyılın ortasından sonraya rastlayan Türkiye’nin kuruluşu ise daha bol tarihi belgelerle bilindiği için adeta Anadolu Türklüğünün kan tertibini ortaya koymak bile mümkündür denebilir. Türkler gelirken köyleri bırakıp kaçarak surlar içindeki şehirlere sığınan yerli halkın durumu ve miktarı, Anadolu’ya ilk gelen Türklerin sayısı, bunların yerlileri toptan tasfiyeleri, daha sonra Orta Asya’dan gelen göç dalgaları, türlü oymak, boy ve ulusların adları ve sayıları hakikate çok yakın bir sıhhatle malumumuzdur.
    Bundan başka bu millet Anadolu’ya, Frankların Galya’ya gelişi gibi gelmiyordu. Franklar iptidai Cermen boylarıydı ve Galya’da yüksek Roma kültürüne çarpıyorlardı. Türkler ise devlet teşkilatı ve geleneği, kuvvetli örfü, edebi dili, destanı, kültürü ve sanatı ile geliyordu ve Anadolu’da rastladığı iki yerli milleti, yani Ermenilerle Rumları o kadar aşağı görüyordu ki ondan hemen hiçbir şey almaya tenezzül etmiyordu. Başgil’in dediği ırklar ve kültürler kaynaşması olsaydı dilimizde 11–12. yüzyıllar kültürüne ait kelimeler baştanbaşa Türkçe olmazdı. Selçuk tarihinin değerli bilginlerinden Faruk Sümer, türlü yazılarında bu hususiyetleri belirtmiş, Anadolu’ya gelişimizi tarih ve kültür bakımından aydınlatmıştır. Başgil bunların hiçbirini bilmeden, Türkiye devletinin başı olan Selçukların da hangi devletin devamı olduğunun farkında olmadan “biz muhtelif ırkların kaynaşmış halitasıyız” fikrini ileri sürerse hiçbir tarihi gerçeği söylemiş olmayacağı, bilakis tarihi bir gaf yapmış olacağı gibi, üstelik Bolşeviklerin de ekmeğine yağ sürmüş olur. Bolşeviklerin de kırk yıldır, Orta Asya Türklerinin bizimle ilgilerini kesmek için yaptıkları propaganda bunun aynıdır.

    Ordinaryüsün iddia ettiği gibi biz Anadolu’da kurulmuş bir millet değiliz. Anadolu’ya gelişimizden yüzyıllarca önce Orta Asya’da kıvama gelip millet olmuştuk. Yerleştiğimiz ve açtığımız ülkelerdeki bir kısım halkın Türkler içinde erimesi, bu terkibi, yukarıda da işaret ettiğim gibi, asla değiştirip bozmuş değildir. Aksi halde bu gün yeryüzünde teşekkül etmiş hiçbir milletin bulunmadığını, hepsinin teşekkül etmekte devam ettiklerini kabul etmek icap eder. Çünkü her milletin fertlerinden birçokları yabancılarla evlenmekte devam halindedir.
    Ordinaryüsün iddiasını kabul eder de, Anadolu’daki milletin (ki artık buna Türk milleti denemeyeceği şüphesizdir) bir karma millet olduğu sonucuna varırsak, bu milletin hangi yüzyılda kıvama geldiğine cevap vermek pek güç bir mesele olacaktır. Bu karma millet, bu Anadolu milleti Hititler, Frigler, Lidyalılar, Grekler, İranlılar, Romalılar, Araplar, Kürtler, Oğuzlar, Moğollar ve bu arada tahmini güç bir takım eciş bücüş cemaatlerin İslam kültürü kazanında kaynamasından doğmuş bir millet olduğuna göre ancak yeni yeni millet haline gelmiş olsa gerekir. Çünkü bu kazana 19. Yüzyılda Kafkasya’dan birkaç yüz bin Çerkez, Abaza ve Çeçen de katılıp kaynamaya başladığına göre hallü hamur olma işi ancak yeni bitmiş ve karma Anadolu fethine ve savunmasına katıldıkları halde İslam kazanında kaynamayan ve sayıları 8–10 milyon tahmin edilen Kızılbaş (=Alevi, Tahtacı, Çepni v.b) Türkler bu karma milletten değildir. Ordinaryüsün iddialarından çıkan sonuç budur.
    Başgil’in Türkler ve Türklük hakkında birazcık bilgisi olsaydı “biz ne beden ve ne ruh yapımız itibarıyla Orta Asyalı değiliz” sözlerini söylemeyecekti. Orta Asya Türkleriyle Anadolu Türklerinin bir kısmı, özellikle İç Anadolu Türkleri arasında büyük bir beden yapısı benzerliği vardır. Başgil askerlik yaptığı sırada Orta Anadolulu erlerin tiplerine hiç dikkat etmedi mi? Anadolu’da Orta Asya Türkünün, Hun’un ve Gök Türkün tipi o kadar kuvvetle yaşıyordu ki daha geçenlerde Kırımlı sandığım güzel bir Türk kızının Adanalı Yörük çıkması üzerine ben bile hayretler içinde kalmıştım. Ordinaryüs bütün Anadolu’nun Orta Asya tipinde olmadığını söyleyebilir. Doğrudur. Netekim bütün Orta Asya da Orta Asya tipinde değildir. Bunun gibi bütün Anadolu’da da tek bir beden yapısı yoktur. Fakat onlar yan yana konduğu zaman derece derece birbirine benzeyen, ayrılıkları türlü sebeplerden ileri gelen, buna rağmen aynı milletin ve ırkın çocukları olduğu anlaşılan tiplerdir. Antropoloji ve veraset bilgisinin gösterdiğine göre tabiat melezliği yok ettiği için de birkaç kuşak sonra, Türklerin hepsi, yabancılarla karışma devam etmediği takdirde asli tiplerine döneceklerdir.
    Ordinaryüs’ün Türk tarihini hiç bilmediği, biliyorsa kasıtla değiştirdiği de şurada anlaşılıyor. Diyor ki: “Biz, bilakis, İslam çemberiyle çevrilmiş bir ülkede, ırklar sentezi halinde, kendi başına yaşayan, nev’i şahsına münhasır bir milletiz”.
    Bu ifadenin neresini düzeltmeli? Bir kere biz İslam çemberiyle çevrilmiş bir ülkede değiliz. Doğu ve güneyden Müslümanlarla, kuzey ve batı yönünden Müslüman olmayanlarla sınırdaşız. Ordinaryüs acaba dünyada kimlerin Müslüman, kimlerin Hıristiyan olduğunu da mı bilmiyor? Sonra “kendi başına yaşayan, nev’i şahsına münhasır millet” derken kastettiği manada da kendi başına yaşamış değiliz. Daima diğer Türklerle siyasi ve kültürel bağlantılar halinde bir tarih geçirmişizdir. Anadolu Türkleri bir zaman Merv, Rey veya İsfahan’daki Büyük Selçuklulara tabi idiler. Bir zaman da Karakurum’a bağlı kaldılar. Daha sonra Tebriz veya Meraga’dan idare olundular. Osmanlı padişahı II. Murad da Aksak Temir’in oğlu Şahruh’a tabiydi. Ordinaryüs bu tarihi mütearifelerden haberi olmadığı için bizi Anadolu’da kapalı yaşayan bir topluluk diye tasavvur etmekte mazur olabilir.

    Hatta o Anadolu ile Azerbaycan ve Türkistan arasındaki çok sıkı kültür bağlarından da habersiz bulunabilir. Fakat bu özrü ve bu habersizliği ile tarihi gerçeği değiştirerek bizi parçalamaya kalkarsa o zaman kendisine işte böyle “dur!” denilir.
    * * *
    Ali Fuat Başgil seçim konuşmaları yaparken kendisinden yaşına, ilmine ve halk arasında kazanmış olduğu değere uygun fikirler beklenirdi. Nihayet her seçim konuşması parçalayıcı değil, derleyici bir çeşni taşımaya da mecburdur. Ordinaryüs ise, sanki Türkiye’nin hiçbir derdi, hiçbir davası yokmuş gibi, bir seçim yazısında asla ele alınmayacak bir konuyu kurcalamakla kendisi ve partisi adına büyük pir gaf yapmakla işe başladı. Yazdıklarında tarihi ve ilmi bir hakikat olsa, lüzumsuzluğuna rağmen buna yine katlanırdık. Fakat tarih olmuş hakikatleri hiçe sayarak, tarih kültüründen tamamen mahrum bir halde, Türk milletini bölmekle Başgil önce bütün Türkçüleri kendisinden soğutmuş, sonra sayıları bir milyona varan Kırım menşeli Türklerle birkaç yüz bin Türkistan türkünün kalbini kırmıştır. Demek ki bilgin olmak gafil olmaya mani değilmiş. Devletin yukarı kademelerine geçmeye aday olanlara tarih kültürü ve milli şuur verilmezse işlerin nereye varacağı şimdiden belli olmaktadır. Ordinaryüs, cumhurbaşkanı adaylarındandır. Bir cumhurbaşkanı düşününüz ki kendi milleti hakkındaki fikri Kremlin’in parçalayıcı fikirlerine tıpatıp uymaktadır ve bunu hainliğinden değil; gafletinden, bilgisizliğinden yapmaktadır. Bundan büyük felaket olur mu? Burada yine ölmez Bilge Tonyukuk’u ve onun kendi anıtına yazdığı bazı satırları hatırlıyorum.
    Deminden beri tartışma konusu yaptığım yazı, Ali Fuat Başgil’in milliyetçilik aleyhindeki ilk ve tek yazısı değildir. Onun bu aleyhtarlığının çok öncelere kadar uzanan bir geçmişi vardır. 19.12.1950 tarihli Zafer’den alınan, “İdeal Buhranı” başlıklı yazıdaki şu satırlara bakınız:
    Zamanımızda din nasıl devlet prensibi olmaktan çıkarak fert ve cemaat vicdanına sığınmış ise, milliyet fikri de devletlerarası hukuk prensibi olmaktan çıkmalı ve milli vicdanlarda yaşamalıdır. Ta ki bu sayede milletler, kendilerini ayıran dağ ve denizler üzerinde birbirine el uzatıp barış içinde hayat için iş birliği yapabilsin.
    Milliyet fikri en sulhçu ve en terbiyeci şekliyle alınsa bile bu fikrin milletlerarası münasebetlerde ayırıcı bir rol oynadığı ve kolektif bir egoizme götürdüğü inkâr edilemez.
    Milliyet fikrinde bulamadığımız yüksek ideali ırk fikrinde hiç bulamayız. Çünkü ırk, biyolojik bir realite olmaktan ziyade çok kere mefruş ve romantik, bazen de tarihi bir hâsıladır. Hususi ile milliyet gibi ırk da mahalli ve menzildir. Bunlarda insan şümul bir mana ve ihata yoktur…
    Yirminci asır dünyasının muhtaç olduğu ideali dinler verebilir mi? Vermesini bütün gönlümle arzu ederdim. Fakat dinlerin yeniden milletleri barıştırıcı bir rol almaları maalesef çok güç ve uzak görünüyor.
    Bunların manası nedir? Milliyetçi sanılan, dinci bilinen ve Türk köylüsü tarafından Ali Hoca diye sevildiği ileri sürülen Ordinaryüs ne milliyetçiliğe, ne ırkçılığa, ne de dinciliğe yanaşmıyor. Bunları, milletleri birbirine düşman eden fikirler diye görüyor ve açıkçası milliyet ve dini modası geçmiş bularak müşterek bir insanlık istiyor. Ne yüksek fikir! Milliyetler ve dinler hakkında komünistlerle masonlar da aynı görüşe sahiptir.
    Fakat bitmedi… Ali Fuat Başgil, komünist Nazım Hikmetof’un haksız yere hapse atıldığını, aslında onun yurtsever ve büyük bir şair olduğunu ileri sürerek kurtulması için kampanya açan Selanik Dönmesi Ahmed Emin’in fikrine de ortak çıkmış ve Hikmetof’un kurtulması için diğer birçoklarıyla birlikte ve birçok solcularla birlikte o da imza atmıştır.
    Şimdi, Ali Fuat Başgil’i devlet başkanı yapmak isteyenlere soruyorum: Başka adam bulamadınız mı? İç ve dış Türkleri ayrı milletler sayan, milliyetçiliği milletlerarası münasebetlerde ayırıcı rol oynayan kolektif bir egoizm diye gören, dinin bugün için bir ideal veremeyeceğini iddia eden ve Nazım Hikmetof’un hapisten çıkması için birçok solcularla birlikte bir kâğıda imza atan bu ordinaryüsten başka kimseyi bulamadınız mı? İsmet İnönü de aynı meseleler yüzünden öldürücü tenkitlere uğramamış mı idi?
    Bir devlet başkanı seçimi siyasi bir iş olmadığı, siyasetin üstünde yer aldığı için fikrimi söylüyorum: Bula bula Başgil’i mi buldunuz? Siz de kuru şöhretlerin ardında mı koşacaksınız? Yoksa milliyetçi değil misiniz?

    Yahut bunların hiçbiri değil de koyu bir gaflet bulutu içinde misiniz? Böyle ise, işte size Ordinaryüsün fikri yönünü açıkladım. Kimin devlet başkanı olması gerektiğini de ben öğretecek değilim ya…

    Şu biçimsiz olay da gösteriyor ki bu memlekette Türkçülerden başka sağlam ve gerçek milliyetçi yoktur. Şartla şurtla milliyetçilik olmaz. Bütün insanları Türklerle eşit tutan yahut bir kısım Türkleri başka bir millet gibi gören milliyetçiliğe de gülünür. Milliyetçilik her şeyden önce maşeri bir bencilliktir. Milliyetçiyim ama Arap veya Moskof kardeşlerimi de çok severim dedin mi, milliyetçi değil, kozmopolitsin demektir.
    Başgil’in yaptığı milli gaf o kadar büyük ve korkunçtur ki bunun yargılanmasını yapmak için Yüce divanlardan daha büyük bir Yüce divan bile kâfi gelmez. Başgil bilginmiş, uluslararası çapta imiş… Bana ne? İsterse yıldızlararası çapta olsun. Milli şuura malik olmadıktan sonra ben onun bilginliğini ne yapayım? Türklük hakkında müspet bir fikri olmayacak olduktan sonra dünyada Ali Fuat Başgil’e bile hocalık edecek nice anayasa profesörü bulunabilir. Yazık Türk milletine… Yüzyıllarca zahmet çeksin, kan döksün, vergi versin, sonra onun münevver bilginleri, toplayıcı ve kurtarıcı formülleri bulacakları yerde onu parçalasın… Yazık… Yazık…
    Sözlerimi bitirirken Ordinaryüse özet olarak şunları hatırlatırım:
    1- Türkiye ve Orta Asya Türkleri beden ve hele ruh yapısı bakımından aynı olan tek millettir.
    2- Türkiye Türkleri Anadolu’da teşekkül etmiş değil, Anadolu’ya teşekkül etmiş olarak gelmiştir.
    3- İstila ve akınlar dolayısıyla, ister istemez Türk topluluğu içinde eriyen unsurlar onun ırki hüviyetini bozmaz.
    4- Türkiye ve Türkistan arasında bazı farklar olduğu şüphesizdir. Fakat Türkiye Türklerinin, mesela doğu ve Ege bölgelerine mensup olan fertler arasında da bir takım zaruri ayrılıkları vardır ki bunlar “gayri” olmayı istilzam etmez.
    5- Türkiye ve Türkistan Türkleri, tarihlerinin birçok devirlerinde aynı siyasi topluluğa mensup olmuş, kültür mübadelesi ise daima devam etmiştir. Sultan Aziz çağında, Doğu Türkistan’dan Çinlileri atarak bağımsız bir devlet kuran Atalık Gazi Yakub Han’ın ilk iş olarak Osmanlı padişahını metbu tanımasındaki büyük manayı Ordinaryüs, şöyle salim kafa ile biraz düşünsün.
    6- Türklüğü parçalamaya çalışan kuvvet komünizmdir. Bilimsel kanaat kuruntusu ile Türkleri ayrı milletler gibi ileri sürenler, bilerek veya bilmeyerek komünizme hizmet ediyorlar demektir.
    Bu böyledir. Gerisi laf ü güzaftır…
    İstanbul, 15 Ekim 1961

     
  • Ordinaryüsün Fahiş Yanlışları

    Türk dili ve tarihi üzerinde çalışan Batılı bilginlerden birçoğu Akdeniz’den Çin içlerine kadar yayılan ve kendilerine “Türk” diyen insanları, ilmi görüşle, tek bir millet saydığı gibi, bazıları da İstanbul’dan Çin içlerine kadar uzanan geniş bölgede, mesela İstanbul Türkçesi konuşarak herkesle anlaşmanın kabil olduğunu belirtmişlerdir.
    İstanbul Türkçesiyle veya herhangi bir Türkçe ile bu iki uç arasındaki herkesle anlaşmak kabil olmasa bile, onlar yine tek milletin fertleridir. Çünkü aynı soyun ve aynı tarihin çocuklarıdır. Tek başına, dil, bir milletin olması ve veya olmaması için kesin ölçü değildir. Tek lehçe ve tek dil nihayet bir eğitim ve siyasi birlik mahsulüdür. Küçük İtalya yarımadasındaki İtalyanların bile tek millet oldukları halde, bölge bölge birbirleriyle anlaşamadıkları herkesin malumudur. Münihli dostum Prof. Kissling, Almanya’nın uzak bir bölgesinde yerleşmiş olan bir akrabası ile Almanca konuşarak pek güçlükle anlaşabildiğini bana bizzat söylemişti.
    Fakat Türk milleti uzun zamandan beri bölünmüş ve ayrı siyasi hâkimiyetlere düşmüş olduğu halde, bugün bile, birbirlerinin anladığı lehçe ve ağızlarla konuşan bir topluluktur ki bu, milletimizin bir mucizesi ve yaşama gücünün itiraz kabul etmez bir tanığıdır.
    Dil, tek başına bir millet yapan unsur olmadığı halde bugün yeryüzündeki milletlerin hemen hepsinde dil, milli faktör olarak mevcuttur. Bunun dışında İsviçre ve Belçika’yı örnek göstermek moda ise de Belçika’da son zamanlarda uyanan Flaman milliyetçiliği bu modayı da demode etmiştir. İsviçre’ye ise bir millet demenin ne kadar mümkün olduğunu idrak sahipleri bilir. Hitler’in ikbal günlerinde Alman İsviçre’sinde beliren Nazizm ve Büyük Almanya ile birleşmek cereyanları, İsviçre külünün altındaki koru pek güzel ortaya dökmüştür.
    Devletleri siyasi sınırları içindeki halka siyasi olarak “millet” demenin sosyal gerçeklerle hiçbir ilgisi olmadığını yirminci yüzyılın pek çok olayları bize göstermiştir. Bazen bir siyasi birlik birkaç milletten mürekkep olduğu gibi, bazen de bir millet ayrı ayrı birkaç siyasi sınır ve topluluk içinde bulunabilir.
    İnsaf ile söylensin: Avusturyalılar, Alman değildir de ayrı bir millet midir? 1805 yılına kadar bütün Alman devlet ve milletinin lideri olan Avusturya’yı, siyasi kader ayrı bir devlet haline soktu diye ayrı millet mi sayacağız? Bunun gibi dün, evvelki gün, daha evvelki gün ve ondan daha evvelki gün bir devlet halinde yaşadığımız şu, o, öteki ve daha öteki Türkleri ayrı milletler saymak gerçeğe, tarihe, akla mantığa, vicdana ve hele Türklüğe ve Türkçülüğe sığar mı? Uzun zamanların ve mesafelerin ayırması bile bir milletin parçalarını tek millet olmaktan çıkarır mı? Çıkarırsa bu İsrail Yahudileri nerden peydahlandı? İki bin yıldan beri ne dil, ne vatan, ne ırk, ne gelenek… Hiçbir ortaklaşa tarafları kalmamış, yalnız milli dinleri ile milli inançları elden gitmemişti. İrlanda, Fransa, Bulgaristan, Türkiye, Suriye ve Yemen’den gelen bu tip tip ve dil dil Yahudiler tek millet oluyor da ben neden esas bakımından aynı dili konuşan Tebrizli veya Genceli, neden Kırımlı veya Kazanlı, Taşkentli, Kaşgarlı veya Kulcalı ile hatta neden Altaylı veya Sibiryalı ile aynı millet olmuyorum?
    Sakarya boğuşması sırasında bizim için “Uzaktaki Kardeşime” diye şiir yazan Kazak Mağcan veya Kunuri şehitlerinin hatırasına mevlit okutarak ağlayan Japonya’daki Tatarlar benim milletimden değildir de Anadolu’daki Devşirme artıkları mı bendendir?
    “Bu da nerden çıktı? Bunu iddia eden mi var” diyeceksiniz. Var, var… Hem de bu bir Komünist, bir renksiz veya bir Selanik Dönmesi değil. Bu, milliyetçi diye bilinen, anayasa Ordinaryüs profesörü ve hukuk bilgini Ali Fuat Başgil’in ta kendisi…
    Ordinaryüs, “Seçim konuşmalarım” diye Son Havadis’te yayınladığı bir seri makalenin ilkinde (7 Ekim 1961) şu büyük tarihi ve milli yanlışlığı yapıyor:
    Biz, Türkiye Türkleri, muhtelif din, dil, tarih ve ırktan birçok millet elemanlarının asırlar içinde ve İslam kültürü kazanında kaynayıp hal ve hamur olmasından meydana gelmiş mürekkep bir milletiz… Gerçi dil elemanlarımız bakımından Orta Asya ile yakın bir hısımlığımız var. Fakat biz ne beden ve ne ruh yapımız itibarı ile Orta Asyalı değiliz. Biz bilakis İslam çemberiyle çevrilmiş bir ülkede, ırklar sentezi halinde kendi başına yaşayan, nev’i şahsına münhasır bir milletiz.
    Ordinaryüs, görülüyor ki tahsilini tamamladığı Fransa’nın büyük tesiri altında kalmış ve Fransızların kendi milletlerini tarif için kullandıkları formülü aynen bize tatbik etmeye kalkışıvermiş.
    Kendisine şunu hatırlatayım ki “ırk” demek mutlaka başlangıçtaki şekliyle ırk demek değildir. İki, bazen üç, bazen daha çok ırkın karışmasıyla da ırklar teşekkül edebilir. Fransızlar Kelt, Latin ve Frankların karışmasından doğmuş olmakla beraber yine de bir Fransız ırkı vardır. Fransızlar, tarihin gözü önünde doğmuş bir millet olduğu için hangi unsurlardan mürekkep olduğunu biliyoruz. Tarihe, teşekkül etmiş bir ırk olarak çıkan Türkler de belki daha eski zamanlarda iki üç unsurdan mürekkepti. Tarihin huzuruna çıktıktan sonra artık ırk olarak, onun terkibine yeni bir şey eklenmedi. Ufak tefek toplukların büyük yığın içinde erimeleri, siyasi evlenmeler, savaşlarda alınan tutsaklar falan artık yeni bir tesalüp değil, daima görülen ufak çaptaki temsiller ve eritmelerdi. Hele On Birinci Yüzyılın ortasından sonraya rastlayan Türkiye’nin kuruluşu ise daha bol tarihi belgelerle bilindiği için adeta Anadolu Türklüğünün kan tertibini ortaya koymak bile mümkündür denebilir. Türkler gelirken köyleri bırakıp kaçarak surlar içindeki şehirlere sığınan yerli halkın durumu ve miktarı, Anadolu’ya ilk gelen Türklerin sayısı, bunların yerlileri toptan tasfiyeleri, daha sonra Orta Asya’dan gelen göç dalgaları, türlü oymak, boy ve ulusların adları ve sayıları hakikate çok yakın bir sıhhatle malumumuzdur.
    Bundan başka bu millet Anadolu’ya, Frankların Galya’ya gelişi gibi gelmiyordu. Franklar iptidai Cermen boylarıydı ve Galya’da yüksek Roma kültürüne çarpıyorlardı. Türkler ise devlet teşkilatı ve geleneği, kuvvetli örfü, edebi dili, destanı, kültürü ve sanatı ile geliyordu ve Anadolu’da rastladığı iki yerli milleti, yani Ermenilerle Rumları o kadar aşağı görüyordu ki ondan hemen hiçbir şey almaya tenezzül etmiyordu. Başgil’in dediği ırklar ve kültürler kaynaşması olsaydı dilimizde 11–12. yüzyıllar kültürüne ait kelimeler baştanbaşa Türkçe olmazdı. Selçuk tarihinin değerli bilginlerinden Faruk Sümer, türlü yazılarında bu hususiyetleri belirtmiş, Anadolu’ya gelişimizi tarih ve kültür bakımından aydınlatmıştır. Başgil bunların hiçbirini bilmeden, Türkiye devletinin başı olan Selçukların da hangi devletin devamı olduğunun farkında olmadan “biz muhtelif ırkların kaynaşmış halitasıyız” fikrini ileri sürerse hiçbir tarihi gerçeği söylemiş olmayacağı, bilakis tarihi bir gaf yapmış olacağı gibi, üstelik Bolşeviklerin de ekmeğine yağ sürmüş olur. Bolşeviklerin de kırk yıldır, Orta Asya Türklerinin bizimle ilgilerini kesmek için yaptıkları propaganda bunun aynıdır.
    Ordinaryüsün iddia ettiği gibi biz Anadolu’da kurulmuş bir millet değiliz. Anadolu’ya gelişimizden yüzyıllarca önce Orta Asya’da kıvama gelip millet olmuştuk. Yerleştiğimiz ve açtığımız ülkelerdeki bir kısım halkın Türkler içinde erimesi, bu terkibi, yukarıda da işaret ettiğim gibi, asla değiştirip bozmuş değildir. Aksi halde bu gün yeryüzünde teşekkül etmiş hiçbir milletin bulunmadığını, hepsinin teşekkül etmekte devam ettiklerini kabul etmek icap eder. Çünkü her milletin fertlerinden birçokları yabancılarla evlenmekte devam halindedir.
    Ordinaryüsün iddiasını kabul eder de, Anadolu’daki milletin (ki artık buna Türk milleti denemeyeceği şüphesizdir) bir karma millet olduğu sonucuna varırsak, bu milletin hangi yüzyılda kıvama geldiğine cevap vermek pek güç bir mesele olacaktır. Bu karma millet, bu Anadolu milleti Hititler, Frigler, Lidyalılar, Grekler, İranlılar, Romalılar, Araplar, Kürtler, Oğuzlar, Moğollar ve bu arada tahmini güç bir takım eciş bücüş cemaatlerin İslam kültürü kazanında kaynamasından doğmuş bir millet olduğuna göre ancak yeni yeni millet haline gelmiş olsa gerekir. Çünkü bu kazana 19. Yüzyılda Kafkasya’dan birkaç yüz bin Çerkez, Abaza ve Çeçen de katılıp kaynamaya başladığına göre hallü hamur olma işi ancak yeni bitmiş ve karma Anadolu fethine ve savunmasına katıldıkları halde İslam kazanında kaynamayan ve sayıları 8–10 milyon tahmin edilen Kızılbaş (=Alevi, Tahtacı, Çepni v.b) Türkler bu karma milletten değildir. Ordinaryüsün iddialarından çıkan sonuç budur.
    Başgil’in Türkler ve Türklük hakkında birazcık bilgisi olsaydı “biz ne beden ve ne ruh yapımız itibarıyla Orta Asyalı değiliz” sözlerini söylemeyecekti. Orta Asya Türkleriyle Anadolu Türklerinin bir kısmı, özellikle İç Anadolu Türkleri arasında büyük bir beden yapısı benzerliği vardır. Başgil askerlik yaptığı sırada Orta Anadolulu erlerin tiplerine hiç dikkat etmedi mi? Anadolu’da Orta Asya Türkünün, Hun’un ve Gök Türkün tipi o kadar kuvvetle yaşıyordu ki daha geçenlerde Kırımlı sandığım güzel bir Türk kızının Adanalı Yörük çıkması üzerine ben bile hayretler içinde kalmıştım. Ordinaryüs bütün Anadolu’nun Orta Asya tipinde olmadığını söyleyebilir. Doğrudur. Netekim bütün Orta Asya da Orta Asya tipinde değildir. Bunun gibi bütün Anadolu’da da tek bir beden yapısı yoktur. Fakat onlar yan yana konduğu zaman derece derece birbirine benzeyen, ayrılıkları türlü sebeplerden ileri gelen, buna rağmen aynı milletin ve ırkın çocukları olduğu anlaşılan tiplerdir. Antropoloji ve veraset bilgisinin gösterdiğine göre tabiat melezliği yok ettiği için de birkaç kuşak sonra, Türklerin hepsi, yabancılarla karışma devam etmediği takdirde asli tiplerine döneceklerdir.
    Ordinaryüs’ün Türk tarihini hiç bilmediği, biliyorsa kasıtla değiştirdiği de şurada anlaşılıyor. Diyor ki: “Biz, bilakis, İslam çemberiyle çevrilmiş bir ülkede, ırklar sentezi halinde, kendi başına yaşayan, nev’i şahsına münhasır bir milletiz”.
    Bu ifadenin neresini düzeltmeli? Bir kere biz İslam çemberiyle çevrilmiş bir ülkede değiliz. Doğu ve güneyden Müslümanlarla, kuzey ve batı yönünden Müslüman olmayanlarla sınırdaşız. Ordinaryüs acaba dünyada kimlerin Müslüman, kimlerin Hıristiyan olduğunu da mı bilmiyor? Sonra “kendi başına yaşayan, nev’i şahsına münhasır millet” derken kastettiği manada da kendi başına yaşamış değiliz. Daima diğer Türklerle siyasi ve kültürel bağlantılar halinde bir tarih geçirmişizdir. Anadolu Türkleri bir zaman Merv, Rey veya İsfahan’daki Büyük Selçuklulara tabi idiler. Bir zaman da Karakurum’a bağlı kaldılar. Daha sonra Tebriz veya Meraga’dan idare olundular. Osmanlı padişahı II. Murad da Aksak Temir’in oğlu Şahruh’a tabiydi. Ordinaryüs bu tarihi mütearifelerden haberi olmadığı için bizi Anadolu’da kapalı yaşayan bir topluluk diye tasavvur etmekte mazur olabilir.
    Hatta o Anadolu ile Azerbaycan ve Türkistan arasındaki çok sıkı kültür bağlarından da habersiz bulunabilir. Fakat bu özrü ve bu habersizliği ile tarihi gerçeği değiştirerek bizi parçalamaya kalkarsa o zaman kendisine işte böyle “dur!” denilir.
    * * *
    Ali Fuat Başgil seçim konuşmaları yaparken kendisinden yaşına, ilmine ve halk arasında kazanmış olduğu değere uygun fikirler beklenirdi. Nihayet her seçim konuşması parçalayıcı değil, derleyici bir çeşni taşımaya da mecburdur. Ordinaryüs ise, sanki Türkiye’nin hiçbir derdi, hiçbir davası yokmuş gibi, bir seçim yazısında asla ele alınmayacak bir konuyu kurcalamakla kendisi ve partisi adına büyük pir gaf yapmakla işe başladı. Yazdıklarında tarihi ve ilmi bir hakikat olsa, lüzumsuzluğuna rağmen buna yine katlanırdık. Fakat tarih olmuş hakikatleri hiçe sayarak, tarih kültüründen tamamen mahrum bir halde, Türk milletini bölmekle Başgil önce bütün Türkçüleri kendisinden soğutmuş, sonra sayıları bir milyona varan Kırım menşeli Türklerle birkaç yüz bin Türkistan türkünün kalbini kırmıştır. Demek ki bilgin olmak gafil olmaya mani değilmiş. Devletin yukarı kademelerine geçmeye aday olanlara tarih kültürü ve milli şuur verilmezse işlerin nereye varacağı şimdiden belli olmaktadır. Ordinaryüs, cumhurbaşkanı adaylarındandır. Bir cumhurbaşkanı düşününüz ki kendi milleti hakkındaki fikri Kremlin’in parçalayıcı fikirlerine tıpatıp uymaktadır ve bunu hainliğinden değil; gafletinden, bilgisizliğinden yapmaktadır. Bundan büyük felaket olur mu? Burada yine ölmez Bilge Tonyukuk’u ve onun kendi anıtına yazdığı bazı satırları hatırlıyorum.
    Deminden beri tartışma konusu yaptığım yazı, Ali Fuat Başgil’in milliyetçilik aleyhindeki ilk ve tek yazısı değildir. Onun bu aleyhtarlığının çok öncelere kadar uzanan bir geçmişi vardır. 19.12.1950 tarihli Zafer’den alınan, “İdeal Buhranı” başlıklı yazıdaki şu satırlara bakınız:
    Zamanımızda din nasıl devlet prensibi olmaktan çıkarak fert ve cemaat vicdanına sığınmış ise, milliyet fikri de devletlerarası hukuk prensibi olmaktan çıkmalı ve milli vicdanlarda yaşamalıdır. Ta ki bu sayede milletler, kendilerini ayıran dağ ve denizler üzerinde birbirine el uzatıp barış içinde hayat için iş birliği yapabilsin.
    Milliyet fikri en sulhçu ve en terbiyeci şekliyle alınsa bile bu fikrin milletlerarası münasebetlerde ayırıcı bir rol oynadığı ve kolektif bir egoizme götürdüğü inkâr edilemez.
    Milliyet fikrinde bulamadığımız yüksek ideali ırk fikrinde hiç bulamayız. Çünkü ırk, biyolojik bir realite olmaktan ziyade çok kere mefruş ve romantik, bazen de tarihi bir hâsıladır. Hususi ile milliyet gibi ırk da mahalli ve menzildir. Bunlarda insan şümul bir mana ve ihata yoktur…
    Yirminci asır dünyasının muhtaç olduğu ideali dinler verebilir mi? Vermesini bütün gönlümle arzu ederdim. Fakat dinlerin yeniden milletleri barıştırıcı bir rol almaları maalesef çok güç ve uzak görünüyor.
    Bunların manası nedir? Milliyetçi sanılan, dinci bilinen ve Türk köylüsü tarafından Ali Hoca diye sevildiği ileri sürülen Ordinaryüs ne milliyetçiliğe, ne ırkçılığa, ne de dinciliğe yanaşmıyor. Bunları, milletleri birbirine düşman eden fikirler diye görüyor ve açıkçası milliyet ve dini modası geçmiş bularak müşterek bir insanlık istiyor. Ne yüksek fikir! Milliyetler ve dinler hakkında komünistlerle masonlar da aynı görüşe sahiptir.
    Fakat bitmedi… Ali Fuat Başgil, komünist Nazım Hikmetof’un haksız yere hapse atıldığını, aslında onun yurtsever ve büyük bir şair olduğunu ileri sürerek kurtulması için kampanya açan Selanik Dönmesi Ahmed Emin’in fikrine de ortak çıkmış ve Hikmetof’un kurtulması için diğer birçoklarıyla birlikte ve birçok solcularla birlikte o da imza atmıştır.
    Şimdi, Ali Fuat Başgil’i devlet başkanı yapmak isteyenlere soruyorum: Başka adam bulamadınız mı? İç ve dış Türkleri ayrı milletler sayan, milliyetçiliği milletlerarası münasebetlerde ayırıcı rol oynayan kolektif bir egoizm diye gören, dinin bugün için bir ideal veremeyeceğini iddia eden ve Nazım Hikmetof’un hapisten çıkması için birçok solcularla birlikte bir kâğıda imza atan bu ordinaryüsten başka kimseyi bulamadınız mı? İsmet İnönü de aynı meseleler yüzünden öldürücü tenkitlere uğramamış mı idi?
    Bir devlet başkanı seçimi siyasi bir iş olmadığı, siyasetin üstünde yer aldığı için fikrimi söylüyorum: Bula bula Başgil’i mi buldunuz? Siz de kuru şöhretlerin ardında mı koşacaksınız? Yoksa milliyetçi değil misiniz?
    Yahut bunların hiçbiri değil de koyu bir gaflet bulutu içinde misiniz? Böyle ise, işte size Ordinaryüsün fikri yönünü açıkladım. Kimin devlet başkanı olması gerektiğini de ben öğretecek değilim ya…
    Şu biçimsiz olay da gösteriyor ki bu memlekette Türkçülerden başka sağlam ve gerçek milliyetçi yoktur. Şartla şurtla milliyetçilik olmaz. Bütün insanları Türklerle eşit tutan yahut bir kısım Türkleri başka bir millet gibi gören milliyetçiliğe de gülünür. Milliyetçilik her şeyden önce maşeri bir bencilliktir. Milliyetçiyim ama Arap veya Moskof kardeşlerimi de çok severim dedin mi, milliyetçi değil, kozmopolitsin demektir.
    Başgil’in yaptığı milli gaf o kadar büyük ve korkunçtur ki bunun yargılanmasını yapmak için Yüce divanlardan daha büyük bir Yüce divan bile kâfi gelmez. Başgil bilginmiş, uluslararası çapta imiş… Bana ne? İsterse yıldızlararası çapta olsun. Milli şuura malik olmadıktan sonra ben onun bilginliğini ne yapayım? Türklük hakkında müspet bir fikri olmayacak olduktan sonra dünyada Ali Fuat Başgil’e bile hocalık edecek nice anayasa profesörü bulunabilir. Yazık Türk milletine… Yüzyıllarca zahmet çeksin, kan döksün, vergi versin, sonra onun münevver bilginleri, toplayıcı ve kurtarıcı formülleri bulacakları yerde onu parçalasın… Yazık… Yazık…
    Sözlerimi bitirirken Ordinaryüse özet olarak şunları hatırlatırım:
    1- Türkiye ve Orta Asya Türkleri beden ve hele ruh yapısı bakımından aynı olan tek millettir.
    2- Türkiye Türkleri Anadolu’da teşekkül etmiş değil, Anadolu’ya teşekkül etmiş olarak gelmiştir.
    3- İstila ve akınlar dolayısıyla, ister istemez Türk topluluğu içinde eriyen unsurlar onun ırki hüviyetini bozmaz.
    4- Türkiye ve Türkistan arasında bazı farklar olduğu şüphesizdir. Fakat Türkiye Türklerinin, mesela doğu ve Ege bölgelerine mensup olan fertler arasında da bir takım zaruri ayrılıkları vardır ki bunlar “gayri” olmayı istilzam etmez.
    5- Türkiye ve Türkistan Türkleri, tarihlerinin birçok devirlerinde aynı siyasi topluluğa mensup olmuş, kültür mübadelesi ise daima devam etmiştir. Sultan Aziz çağında, Doğu Türkistan’dan Çinlileri atarak bağımsız bir devlet kuran Atalık Gazi Yakub Han’ın ilk iş olarak Osmanlı padişahını metbu tanımasındaki büyük manayı Ordinaryüs, şöyle salim kafa ile biraz düşünsün.
    6- Türklüğü parçalamaya çalışan kuvvet komünizmdir. Bilimsel kanaat kuruntusu ile Türkleri ayrı milletler gibi ileri sürenler, bilerek veya bilmeyerek komünizme hizmet ediyorlar demektir.
    Bu böyledir. Gerisi laf ü güzaftır…

       
  • Sebahattin Şimşir

    Türk Dünyası Tarihi, İslam Öncesi Türk Tarihi ve Türk Kültürü üzerine çalışmaktadır. Muhaceretteki Azerbaycan Türkleri, Kafkasya ve Türkistan Türkleri üzerine yoğunlaşmıştır. Lisans, Yüksek Lisans ve doktora eğitimini tamamladığı Ege Üniversitesinde 1990-2001 yıllarında; Balıkesir Üniversitesi 2001 ve Kazakistan'da Abay Devlet Pedagoji Üniversitesinde 2004-2008 yılları arasinda misafir öğretim üyesi olarak bulunmuş olup, 2008 sonrası ise Balıkesir Üniversitesindeki görevine devam etmektedir.

    1999 yılında doktorasını tamamlamış olup, 2002 yılında Yrd. Doç. 2006 yılında da Doçent, uzun sayılacak bir bekletilme sonucu 2019 yılında ancak Profesör unvanını alabilmiştir. Askerlik görevini Personel Asteğmen olarak ifa etmiştir. Meslektaşı Nahide Şimşir ile evli olup Begümhan İdikut ve İldeniz Ferman adlarında iki evladı vardır.

    Bilimsel Sempozyumlar için ülkemizdeki muhtelif şehir ve üniversitelerde gerçekleştirilenler dışında, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Ukrayna, Rusya Federasyonu, Polonya, Mısır, Macaristan ve Hırvatistan'a gidip 60 civarında tebliğ sunmuştur.

    Yazarın Post Yayınevi'nden basılan eserleri:
    1. Türk Soylu Ruslar, İstanbul, 2016, 2019.
    2. Mehmet Emin Resulzade, Ankara, 1995, İstanbul 2012, 2019.
    3. Türklük Bilgisi İncelemeleri, İstanbul, 2016.
    4. Balıkesir'de Fetö Darbesi, İstanbul, 2016, 2017.
    5. Tarih Bibliyoğrafyası, İstanbul, 2017.
    6. Tarihçi Gözü İle Tarih Sosyolojisi Yazıları, İstanbul, 2010, 2018
    7. Coğrafyadan Vatana Türkistan'da Türkler, İstanbul, 2011, 2015, 2019
    8. Türk Dünyası Tarihi, İstanbul, 2012, 2018.
    9. Tamurbek Devletşin, SSCB Hukukunda Cilt Lekesi Türkler, İstanbu 2019 (Hazırlayan).
    10. Türk Dünyası ve Matbuat, İstanbul, 2018. 11. Kazak Bozkırındaki Meşale Olcas Süleymanov, İstanbul 2020.
    Türk Kültürü, Türk Yurdu, Türk Dünyası Araştırmaları, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Orkun, Türk Diplomatik, Türk-İslam Medeniyeti Akademik Ard tırmalar ve E.Ü Tarih İncelemeleri Dergisi gibi süreli yayınlarda makaleleri yınlanmıştır.

    Dağıstan Devlet Üniversitesi’nin ilmî dergisi, Vestnik Tyurkskovo Mira'r hakem kurulundan olup, 2011 yılında faaliyetlere başlayan The Academic sociation of the Altaic Community'nin üyesidir. Kendisi, görsel basının Mehmet Emin Resulzade, Türkistan ve Azerbaycan konularında görüşlerine başvurduğu uzmanlardandır...
  • Münih’in beğendiğim ikinci özelliği trafikteki düzen oldu. Burada üç kişiye bir araba düşüyormuş. Bizimkilerin de arabası vardı. Şehrin içinde ve dışında arabaların gelip gidişi parmak ısırtacak bir intizamla oluyordu. Korna çalmak yasağı olmadığı halde korna binde bir, meselâ önde giden bisikletli çocuğu uyarmak için çalınıyordu. Caddelerin, yolların gerekli yerlerinde trafiğe ait levhalar göze çarpıyordu. Bunlar en dikkatsiz adamın bile görebileceği yerlerde ve herkesin okuyabileceği büyüklükte idi. Levhalar yalnız kaç kilometreyle gidilmesi gerektiğini değil, yolun nereye gittiğini, ilerde ikiye ayrılacaksa sağ ve soldakinin hangi şehir, kasaba veya köye gideceğini gösteriyordu. Şehir dışındaki anayollar çok güzeldi. Bunları cennetmekân Hitler yaptırmıştı. Bazıları çok genişti. Üç gidiş, üç dönüş olmak üzere altı sıralıydı. Bazıları daha dardı. Fakat yollarda kaç araba gidebilecekse yollar o kadar arabaya göre kireçle bölündüğünden düzen bozulmuyordu. Yolun ortasına bir kireç hattı çekilmişse orada yan yana iki araba gidebilir demekti. Bir ana yolda en yavaş giden sağdan gidiyordu. Daha hızlı giden soldan gitmeye mecburdu. Herhangi sebeple hızını kesmek isteyen araba sağ hatta geçiyordu. Tabiî bütün bunları önü ve arkayı kollıyarak yapıyordu.
    Almanlar’ın “Autobahn” (avtobân okunuyor) dedikleri bu anayollarda 120-150 kilometreyle gitmek cidden zevk oluyordu. Asfalt o kadar iyi dökülmüştü ki hiçbir sarsıntı olmuyordu.
    Şehrin içinde metro yapımına girişilmiş olduğu için birçok caddelerin yarısı trafiğe kapalıydı. Buna rağmen yine düzen sağlanmış, tıkanıklık önlenmişti. Trafik tıkandığı zaman 15-20 saniyeden fazla beklediğimizi görmedim. Bir de cumartesi ve pazar günleri bütün Almanlar kendi şehirlerinden başka bir yere gitmek âdetinde oldukları için arabasına atlayan autobahn’lara düşüyor, akşamın dönüş saatlerinde bazı ufak tıkanıklıklar oluyordu. O kadar…
    Şehirlerde bisikletle giden 60-70 yaşlarında kadınlara rastladım. Trafik düzeni sayesinde bunlar emniyetle çarşıya pazara gidip alışverişlerini rahatlıkla yapabiliyorlardı. Fakat bu araba bolluğu bana bir şey düşündürdü. Daima arabayla gezen, hiç yürümeyen insanların sağlık durumu ilerde ne olacaktı? Yürümenin sağlık için faydası belli. Acaba hiç yürümeye yürümeye günün birinde insanlar ne hale gelecekti. Amerika’da daha şimdiden beş milyon “şişmanlık hastası” olduğunu okumuştum. Millî gücümüzün bir kısmı, açlığa rağmen, cefalı işlerle, bu arada çok yürümekle sağlanıyordu. Parantez arasında bu düşünceyi de ekledikten sonra biz yine Münih’in trafiğine gelelim. Bundan ders almak lâzım. Türkiye’de öğretmenlerin görgü ve bilgilerini arttırmak için onları aylıklarıyla bir yıl için Batı ülkelerine göndermek konusunda bir kanun vardır. İyi uygulandığı takdirde çok yerinde bir kanundur. Fakat bu kanunun şoförlere tatbik edilmesi daha hayırlı olur. Bizim eğri omuzları oralara göndererek arabanın nasıl kullanıldığını, vatandaşlara karşı nasıl davranmak gerektiğini, lüzumsuz korna çalmanın edepsizlikten başka bir şey olmadığını onlara göstermek, biraz insanlık öğretmek pek faydalı olur.
    Münih temiz bir şehir. Sokakları süpürüp tozları çeken arabalar gördüm. Bazı Almanlar bana kuzey Almanya veya Hollanda’ya gidersem Münih’i pis bulacağımı söylediler. İstanbul’u düşündüm. Kendi kendime bir takım kararlar verdim. Fakat bu kararlar antidemokratik olduğu için açıklamaktan vazgeçtim. Demokrasi olsun da pislik devam etsin.
    Münih’te bir belediye var. Nizamları uyguluyor, İstanbul’da yok mu diyeceksiniz. Bilmiyorum. Belki vardır. Münih’te 40 metre karelik boş yer bulununca hemen apartmanlar yükselmiyor. Şehrin plânı var. Bir santim şaşılmıyor, İstanbul’da 100 metrelik doğru bir sokak bulamazsınız. Allah doğruluk fikrini kaldırmıştır. Haydarpaşa’dan Pendik’e kadar trenle bir gidiniz. Yüz milyarlarca lira harcanarak şeddadî yapılar, güzel köşkler falan yapılmıştır. Fakat ne mimarlık üslûbu vardır, ne de belediye tüzükleri uygulanmıştır. Hani banliyödeki binaların arası en az altı metre olacaktı? Neden hepsi dört, üç metre ara ile dizilmiştir? Neden bazıları bitişik nizamdadır? Bunlara kim izin vermiştir? Bütün kanunsuzluklar yapanın yanında kâr mı kalacak? iktidara geçtiğimiz zaman bütün bunların hesabını soracak ve Anayasaya bir madde daha koyacağız. Türkiye’de en dar cadde 50 metre genişliğinde olacak ve nadir durumlar dışında apartmana izin verilmeyerek herkes bahçeli bir evde oturacaktır. Türkiye’nin toprakları buna yetmezse Boğazları kapayarak Marmara’yı kurutur ve parselleyerek devlet hesabına halka satarız!..
    Münih, ikinci Cihan Savaşında epey yıkılmış. Bu molozları iki yere iki tepe halinde yığmışlar. Tabiî o molozlarla birlikte yıkıntılar arasında kalan ölülerin kemikleri de o tepelere götürülmüş. Bugün de iki tepe ağaçlıklı, yeşillikler içinde iki gezinti yeri olmuş. Bir tanesine çıktım. En tepedeki yazıtta: “Burada yatanlar için dua et” yazılıydı. Bundan daha manâlı bir yazıyı Birinci Cihan Savaşı ölüleri için yapılan anıtta gördüm. Bu bir meçhul asker anıtıydı. Birkaç basamakla inilen açık mezarda bir buçuk insan boyunda bir Alman askeri cephe kılığında yatıyordu, iyi bir mimarın elinden çıktığı belliydi. Yazıtında sadece “dirileceklerdir” yazılıydı. Bu söz bir milletin kendine inancını göstermesi bakımından ibret vericiydi. Fakat bu tevazu içindeki heybetli anıtı bir parça bakımsız ve ihmal edilmiş gördüm. Zamanımızın maddeci ve hayvanî havası içinde yurt ve şan için ölenleri anmaya elbette zaman bulunmazdı. Yine kendi vatanımı düşündüm. Çanakkale şehitleri için kampanya ile yapılan anıt pek basit kalmıştı. Oraya dikilmesi gereken anıt için de yine antidemokratik düşüncelere daldım. Bu anıta “inandılar, dövüştüler, öldüler” yazılacaktı. Bu sözün de kime ait olduğunu iyi bilmiyorum. Galiba Mustafa Kemal Paşa’nın olacak.
    Sözden söze geçerken Münih’in düzenini anlatmayı unuttum sanmayın. Unutmam. Bedriye Atsız’ın tek odalı kâşanesi 15 katlı üç apartmanın birinde bulunuyor. Bu üç apartman birbirine ne gölge düşürüyor, ne de manzarasını kapıyordu. Dipleri yeşilliklerle süslü. Çocuklar oynasın diye kum havuzları var. Aradaki beton yollarda biraz daha büyücekleri bisikletlerle gezip oynuyor. Bu apartmanların asansörlerine ise hiçbir diyecek yok.
    Çocuk arabası alacak kadar geniş ve altıncı kata beş saniyede çıkacak kadar hızlı. Sekiz kişilik asansöre giren sekiz kişinin her biri ayrı katın düğmesine bassa asansör kendi kendine kapandıktan sonra sekiz kişinin bastığı her katta durup otomatik olarak kapısı açılıyor, yine otomatik olarak kapanıyor ve herkesi sırayla istediği kata çıkarıyor.
    15 katlı apartman, 1,2,3, odalı dairelerden mürekkep. Bedriye Atsız’ın tek odalı şahane dairesinin aylığı 321 mark. Resmî kuru falan bir yana bırakın. Bu, bizim parayla 1000 lira eder. Tam bir komprador işi. Demek ki zevcem yabancıyla iş birliği yaparak yoksul Türk köylüsünü sömürüyor ve “halkımız” gecekondularda yaşarken o, Avrupa emperyalistlerinin ülkesinde 1000 liralık villâda oturuyor. Sömürü düzeni.. Devrim.. Sosyalizm.. Mark.. Engels.. Gevara.. Ho Amca.. Yaşasın bilimsel sosyalizm.. Kahrolsun faşistler.. Falan, filân…
    Bu köşkte en çok hoşuma giden şey ne oldu, biliyor musunuz? Televizyon diyeceksiniz. Bilemediniz. Televizyon bir nevi ev sineması olduğu için sokak sinemasını görenlere pek o kadar mühim gelmez. Bu kâşanede benim için en mühim şey musluklardan 24 saat hem soğuk, hem de sıcak suyun akmasıydı. İstanbul’un Anadolu Maltepesi’ndeki konağımızda üç günde bir su aktığı için musluklarından daima su akan bir ev benim için Amerika’nın keşfinden ve aya gitmekten daha mühimdi. 34. vilâyet olan İstanbul’dan 68. vilâyet olan Münih’e vardığım gün içime düşen sıkıntı “bu kolaylıktan o zorluğa dönüş”ün kaygısı oldu ve öylece de kaldı. Fakat insan oğlu neye alışmaz ki?…
    Maltepe’ye döndüğüm gün düzeni büsbütün bozulmuş buldum. Evlere daha çok su vermek için açılan kuyulardan gelen suyun basıncı boruları patlatmış. Sonuç: Dört gün susuz kalmak. Eskiden evlere verilen su Kayışdağı suyu idi. İçimine doyum olmazdı. Şimdi bakkallardan şişelerle aldığımız suyu içiyoruz. İkinci Cihan Savaşından önce yıllarca Taşdelen suyu alıp içmiştim. Günün birinde bunların Terkos suyu olup satan tarafından aldatıldığımızı gazetelerde okumuştum. Bu yüksek ticaret zekâsını gösteren zat asîl bir Rum vatandaşımızdı. Herhalde bir hafta hapis, 100 lira para cezasıyla kurtulmuştur.
    Münih’teki kâşanemizde, her evde olduğu gibi bir de televizyon vardı. Eski bir alet olduğu için renkli yayın seyredemiyorduk. Televizyon akşamdan gece yansına kadar yayın yapıyor, çok defa beni bile meşgul ediyordu. Çok faydalı şeyler de gösteriliyordu. Bir defa Avusturyalıların yaptığı bir Anadolu gezisini, bir defa Moğolistan’ı, bir defa da Yemen’i seyrettik.
    Avusturyalıların Anadolu gezisi hem çok öğretici, hem de Türkler’e karşı dostluk duygularıyla doluydu. Bilim adamları tarafından çekilmişti. Bizim bilmediğimiz bir takım Anadolu hayvanlarını gösteriyor, yalnız Türkiye’ye mahsus manzara, kültür ve sanatı yayınlıyordu. Moğolistan’a ait olan bizim için çok yeni ve orijinaldi. Başkentleri olan “Ulan Bator” (Eski adı “Urga”) gökdelenlerle çadırların yan yana sıralandığı bir şehirdi. Moğol güreşleri seyrettik. Bizim Türkistan güreşlerinin aynıydı. Moğollar genellikle gürbüz ve boylu adamlar. Kora savaşında da komünist cephe askerleri arasında bulunan iriyarı Moğollardan gazeteler bahsetmişti. Fakültesinde Moğolca da okuyan Buğra bu yayını gördükten sonra ilerde Türkiye’nin Moğolistan elçisi olmaya ve elçiliği bir Kazak çadırında kurmaya karar verdi.
    Yemen’e ait olan yayında Yemenlilerin iptidailiğini bütün acılığı ile seyrettik. Yemenlilerle evli iki Alman kadınından birini de gördük. İkinci kadının filminin çekilmesine kocası izin vermemiş. Birinci kadının evini ve çocuklarını gösterdi. Bu Alman kadını kendi evine bir miktar medeniyet getirmişti. O kadar.
    Televizyon yayınları arasında polis, kovboy, spor, aşk filmleri, 10-15 yıl önceki filimler, bir de modern sanat denilen kepazelikler vardı.
    Bazı futbol maçlarını bütün tafsilatıyla seyrettik. Almanlar güzel futbol oynuyor. Paslar yerini buluyor. Yalnız yanındakine kısa pas vermek değil, bazen sağ haftan sol açığa uzanan ve yerini bulan paslar da veriliyordu. Almanlar takım halinde oynamakla beraber çok güzel çalım yapmasını da biliyorlar. Bu çalım bizimkilerin çalımlarından başka türlü bir şey. Bir defa da Avusturya’nın “Avusturya” takımı ile Sovyetlerin “Kiyef Dinamo” takımının maçını gördük. Ruslar çok kalleşçe oynuyorlardı. Tekmeler, arkadan çelme takıp düşürmeler gırla gidiyordu. Bir seferinde bir Rus oyuncusu kendisini yere atarak yüzü koyun yattı. Sözde kendisine faul yapılmış olduğu intibaını vermek istiyordu. Aldıran olmayınca birden bire sırtüstü döndü. “Beni gören yok mu” der gibi çevresine bakındı. Yine aldıran olmayınca yerden fırladı ve oyuna devam etti. Avusturya televizyonu bu numarayı iyi yakalamıştı. Ruslar hakkında hüküm vermek için birebir sahneydi.
    Televizyonda iki nokta dikkatimi çekti. Birincisi: Erkek ve kız spikerlerin yakışıklı ve güzeller arasından seçilmesi ve düzgün bir Almanca konuşması.. Bizim radyodaki kız spikerlerin güzellik derecesini bilemiyoruz ama Türkçe’yi yanlış konuşmaları ve “zarar”, “yarar” kelimelerinden ikinci hecelerini uzatarak “zararın ne kadar olduğu bilinmiyor” yahut “Kızılay yararına temsil verilecektir” gibi çok yanlış söyleyişlerle konuşmaları insanın “moralini” bozuyor. Kız spikerlerimizin sesleri ise hiç de güzel değil. Güzel sesli spiker olarak bir “Sevinç Yemişçi” Hanım var. İstanbul radyosunun parazitsiz olduğu akşam ve gece yayınlarında dinleyiniz. İnsan, kadın sesi olarak hep böyle ses işitmek istiyor. Türkçe’si de pürüzsüz. Şimdiye kadar, dilimize Fransızca’dan girmiş bir kelimeyi biraz yanlış söylediğini hatırlıyorum. Önündeki yazılı metni okurken şaşırmıyor, kekelemiyor. Ses tonunu çok güzel idare ediyor. Öteki kadın spiker ise.. Tanrı korusun.. Belli ki hep Amerikan kolejlerinde okumuşlar. 18 Kasım akşamı, saat 21’deki “24 saatlin olayları” haberinde, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın Azerbaycan Cumhuriyetini ziyaretini anlatan bayan spiker “Azerbaycan”ı “Azerbeycan” okuduğu gibi Sunay’ın karşılayıcıları arasında bulunan ve bültende şüphesiz “Iskenderov” imlâsı ile yazılan Azeri büyüğünün adını da yanlış Amerikan ağzı ile “İskendero” şeklinde “v” yi yutup “o” yu uzatarak okudu. Bu yanlış okuyuş bana yıllarca önce İstanbul’a gelen ünlü Alman Türkologlarından Prof. Spuler (okunuş: Şpûler) in radyoda tanıtılmasını hatırlattı. O zamanki bayan da İstanbul’a Prof. “Şapler” in geldiğini ilân etmişti. Yalnız İngilizce isimleri doğru okuyup (onun da doğruluğunu Tanrı bilir) öteki adları berbat etmenin mânâsı ne? Ya hepsini doğru okuyun, yahut hepsini Türk söyleyişi ile söyleyin.
    Televizyonda dikkatimi çeken ikinci nokta meteoroloji raporu sırasında gösterilen Almanya haritası oldu. Bu haritada yağmurlu, bulutlu, güneşli geçecek bölgeler yağmur, bulut ve güneşle gösteriliyor, her bölgenin gece ve gündüz ısı tahminleri termometreyle belirtiliyordu. Asıl mühimi, Almanya’nın savaştan önceki sınırları ile aksettirilmesiydi. Almanlar bütün yumuşak başlılıklarına, hatta resmî şahsiyetlerinin zillet derecesine varan davranışlarına rağmen yeni sınırları kabul etmiyorlardı. Almanya’da Almanlık ruhu yaşıyordu.
    Bunun bir örneğini 22 Eylül 1969 Pazartesi akşamı televizyondaki “Haça Karşı Gamalı Haç” adlı bir filimde seyrettim. Adına göre bunun Hitler ve Nasyonal Sosyalizm aleyhinde olacağı sanılırdı. Fakat öyle çıkmadı. Tarafsız, objektif bir röportaj niteliğinde kaldı. Filim, İkinci Cihan Savaşında Münster şehrinin başına gelenleri anlatıyordu. Münster, Almanya’nın kuzey batısında muhafazakâr bir Katolik şehri, Amerikan hava saldırıları ile yıkılmış manzarası gösteriliyordu. O zaman galiba 16 yaşında olan bir Alman kızının gizlice aldığı filim de yayına eklenmişti. Bugün o şehirde yaşayan Almanlar’dan birçoğunun hâlâ Hitlerci olduğu anlaşılıyordu. Bunlar, bazı yanlışlarına rağmen Hitler’in iyi işler yaptığını söylediler. Hele bir tanesi: “Ben Nasyonal-Sosyalistim. Fakat her şeyden önce Alman’ım. Almanya’nın üzerine bu kadar çirkef atan bugünkülerin Allah belâsını versin” dedi.
    O zaman gizlice filim çeken kızın bugünkü halini de gördük. Elli yaşlarında bir kadındı. Görmüş geçirmiş insanlara has sakin bir duruşu vardı, işgalde kendisine üç Amerikan askerinin tecavüz ettiğini söyledi. Spiker “bunlar Zenci mi idi” diye sorunca da “hatırlamıyorum, o zamana ait hiçbir şey hatırlamıyorum” diye cevap verdi. Yine gizlice çekilmiş bir filimde tutsak edilmiş Alman askerlerinin elleri havada olduğu halde sevk edilirken her iki taraflarında sıralanmış olan Amerikalılar tarafından yumruk ve tekme yağmuruna tutulduğu görülüyordu. Ben Amerikalıların bu kadar zebunküş ve kahpe olduklarını tasavvur etmemiştim. Fakat bu manzara gösterilirken spiker: “Batıda da hırsızlık ve ırza geçme çok oldu ama buna rağmen bu işler doğuda Ruslar’a tutsak düşmekten çok hafifti” diyordu.
    Filimin sonu ibret vericiydi. İkinci Cihan Savaşındakilerle bugünküleri resimlerle ölçüştürüyordu. O zamankiler siperlerde tarih yaratmak için çarpışıp ölüyorlar, tutsak düşüp tipi altında saatlerce bekletiliyorlar, fakat vakarlarını kaybetmiyorlardı. Spiker: “Şimdikilerse tarihten mahrum olmak için yaşıyorlar” dedi. Tarihsiz olmak.. Yani hayvan olmak.. Ekranda karşımıza karı kılıklı, saçı uzun, pis, yanşak heriflerle vesikasız, hayvan yüzlü genç orospular çıktı. Dondurmayı, bir köpeğin çanak yalaması gibi yalayarak yiyorlar, haysiyetsizce sırıtıyorlar, mukaddesatla alay ediyorlardı.
    Bu hayvansı heriflerin hakikilerini Münih’in “Şıvâbing” (Almanca yazılışı galiba Schwabing) denilen semtinin bir köşe başında da görmüştüm. Bir kısmı yere oturmuştu. Kimsenin onlara aldırdığı yoktu.
    Televizyon’un öğretici olması dolayısıyla değerlendirmeli, ailede huzuru kaçırmak gibi yönleri olduğu da unutulmamalı ve bunun mutlaka çaresi bulunmalı. Fenerbahçe-Galatasaray maçının televizyonda gösterileceği akşam liseli bir “amigo” ertesi günü matematik yazılısı olsa bile onu başka bir odaya sokup da dersini çalış demek zavallıyı mahvetmekten farksızdır. Hele aynı saatte bir futbol maçıyla bir aşk filimi gösterilecekse ve evde futbolcu bir oğlanla romantik bir kız varsa kopacak pandomimayı tahmin edebilirsiniz. Yakında Türkiye’ye de adamakıllı girecek olan televizyonu da radyo ve otomobil gibi bir felâket halini almaması için işin başından iyi düşünüp tedbirleri almak lâzım…
    Münih’e pek ânî gitmiştim. Fakat oradaki ırkdaşlarımız, yani Dış Türkler gidişimi keşfettiler ve doğrusu ardı arkası kesilmeyen ikramları, ziyafetleriyle beni çok mahcup ettiler.
    Onlardan bir Kazak Türkü vasıtasıyla Rusya’ya Rusya’daki her dil ve lehçeyle yayın yapan Hürriyet Radyosunu, sonra da Amerikalıların çıkardığı “Dergi” idarehanesini gezdim. Buradaki Kazak, Kırgız, Özbek, Tacik, Uygur, Azeri ve Kırımlı kardeşlerimizle tanıştım. Bazılarını İstanbul’dan tanıdığım ırkdaşlarımız bana üst üste şölenler ve toylar verdiler. Arada yalnız kımızla kazı eksikti. Kımız yerine nefîs Alman bira ve şaraplarını koyduksa da at sucuğu olan kazının yerini lezzetli Alman sucukları tutmadı. Bununla beraber Almanlar’ın et yemeklerinin çok güzel olduğunu kaydedeyim.
    Bu ziyafetleri çok defa yenge veya cengeler hazırladı. Diğer bazı Türkleri bizde “y” ile başlayan kelimeleri “c” ile söylüyorlar, “yer”, “yenge” onlarda, “cer”, “cenge” oluyor . “Yahşi” yerine de “caksı” diyorlar. Bizdeki “ş”ler “s” oluyor. “Baş” , “beş”, “pişirmek” Kazaklarda “bas”, “bes”, “pişirmek” diye söyleniyor. Kazaklar’dan birinin evdeşi Türkiyeli idi. Kazakça’yı öğrenmişti. Kazakların başkanı yerinde olan bir Batı Kazak Türkünün evdeşiyle Kazakça anlaşıyorlardı. Türkiyeli “cenge”nin beş yaşındaki oğlu babasıyla ve annesiyle hem Türkiye, hem Kazak ağzıyla konuşuyordu. Adı “Canıbey” idi ama aramızda “Batır” diye çağırır olduk. Çünkü bir ara bana Kazakça “batırmen” yani “ben batırım” demişti. Bu “batır” kelimesi Gök Türkler”deki “Bagatur”un bugün değişip kısaltılmış şeklidir. ‘Yiğit”, “Kahraman” demektir. “Bumun Kağan”ın kardeşi “İstemi Kağan “ın tam adı “İstemi Bagatur”dur. Bizim küçük Batır askerliği de şimdiden epey biliyordu. Türk usulü askerî selâmda benim yanlışımı çıkardı.
    Bu güzel saatler arasında bir de acı haber aldım ki onu da burada söylemeden edemeyeceğim: Bir Azeri ırkdaşımızın toyuna giderken onun samimi arkadaşı ve kader ortağı olan “Lâtif Elsever”i sordum. Lâtif Elsever, İkinci Cihan Savaşında Rus ordusundan Alman tarafına geçerek Mısır’a kadar sevk olunmuş, orada Osmanlı Hanedanı prenseslerinden Hibetullah Necla Sultan’ın diğer Türklerle birlikte yardımını görmüş, sonra İstanbul’a gelerek bir iş bulup çalışmaya başlamıştı. Fakat astım hastalığı çok rahatsız ettiğinden havası daha iyi gelen Ankara’ya nakletmişti. Bayramlarda mektuplaşırdık. İstanbul’a gelince uğrardı. Türkçü, ülkücü bir ırkdaşımızdı. Ötüken’e çok para yardımında bulunmuştu.
    Lâtif Elsever’i sorunca Azeri ırkdaşımızın yüzü ciddileşti: “Haberiniz olmadığını biliyordum. Üzmemek için söylememiştim. Lâtif geçen temmuzda kalpten öldü” dedi. Yaşı elliyi biraz aşkındı. Ölümünü 14 ay sonra öğrenebilmiştim. Bu satırlarla talihsiz ırkdaşımızın hâtırasına saygı ile anmış ve evdeşi olan Türkiyeli öğretmen hanıma taziyetlerimi bildirmiş oluyorum. Bu anış ve başsağlığı hem kendim, hem Ötüken ailesi adınadır.
    Bir de Kırımlı bir ırkdaşımızla olan bir konuşmadan bahsedeceğim: Bu konuşmada söz Alman askerlerine gelmişti. Sokakta birkaç defa gördüğüm Alman askerlerini beğenmediğimi söyledim. Bana, manevî olarak askerî yapıları sağlam değil gibi gelmişti. Kırımlı ırkdaşımız görüşüme katılmadı. Onları manevrada görmek lâzım dedi. O zaman bizim Ankara’daki Şaman’ın Diyarbakır’daki NATO manevrasından bahseden mektubunu hatırladım. Kendisi o manevraya yedek subay olarak katılmıştı. Manevra sonunda da geçit resmi yapılmıştı. Şaman “Türklerle Almanlardan başkasına asker denemez” diyordu. Sırıtarak, çiklet çiğneyerek resmi geçit yapan Belçikalılar, İngilizler, Amerikalılar sade Şaman üzerinde değil, seyirciler üzerinde de kötü tesir bırakmışlardı. Zaten bu Belçika devlet midir, yoksa büyük bir komandit veya limitet şirket mi? Hollanda ile Fransa arasında sıkışmış olan bu “devlet’teki insanların yansı Hollandalıların, yarısı da Fransızların dilini konuşur, dil yüzünden birbiriyle boğuşur, sonra “biz milletiz” derler. Millet olduklarına dair noter senetleri var mı?
    Yine Münih’e dönelim: Münih’teki Almanların öteki Almanlar’dan ne kadar farkı olsa da yine bütün Almanlar için insana fikir verebiliyor. Yukarda da söylediğim gibi Münih yalnız Münihliler’in değil, Almanya’nın her tarafından gelmiş insanların şehridir. Aralarında komünist cennetini bırakarak demirperde gerisinden kaçan cennet tepiciler de var. Benim Münihli bir profesör arkadaşımın bir asistanı Berlinli, biri Stutgartlı (Şıtutgart okunacak), Buğra’nın fakültesinde Sinoloji okuyan bir kız Stettin (Şitettin okunacak)li, yani Prusyalı idi. Sırası gelmişken söyleyeyim: Bu zehir gibi zeki kız tam bir Türk’e benziyordu. Çekikçe gözlü, koyu kumral saçlı, açık buğday tenli idi. Nükte yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Doğduğu yer şimdi Polonya sınırları içinde kalmıştı.
    Almanlar umumiyetle iyi ve terbiyeli insanlar. Hele eski Almanlar çok ciddî Kaba denilen Baviyeralıları ben kaba değil, babacan buldum. Memleketin düzeni iyi kurulmuş, O sayede işler yürüyor. Yoksa insanı şaşırtacak olaylar eksik değil. Meselâ şimdiki Alman Cumhurbaşkanı Heinemann (Hayneman okunacak) ın “milliyetçilik Alman gençliği için ayıptır” demesi, zannederim cihan tarihinde örneği olmayan bir incidir. Böyle bir söz Türkiye’de söylenemez. Milliyetçi olmayan insan ya beynelmilelci olur, ya da hiçbir şey olmaz. Heinemann belki de bu sözü, ikinci Cihan Savaşı sonunda Almanlar’dan büyük çoğunluğun düştüğü aşağılık duygusu tesiriyle söylemiş, yahut da bu sözlerle büyük bir siyasî gibi davrandığım sanmıştır. Fakat yeni Alman Başbakanı Willy Brandt (nasıl okursanız okuyun) hakkında hiçbir tevile imkân yoktur. Çünkü bu adam İkinci Cihan Savaşında, sırf Hitler’e düşman olduğu için, Norveç ordusunda Almanlar’a karşı savaşmış, kendi milletine silâh çekmiştir. Kendi milletine karşı savaşmanın gerekçesi ne olursa olsun bunun adı vatan ihanetidir. Demek ki bugün Almanya, milliyetçiliği ayıp sayan bir cumhurbaşkanıyla vatan haini bir başbakan tarafından idare edilmektedir. İşte bunun da Türkiye’de imkânı yoktur. Bizim yüzellilikler”in bir kısmı içtihat farkı sebebiyle Atatürk’e karşı cephe almışlardı. Buna rağmen bunlara vatan haini gözüyle bakıldı. Willy Brandt in Almanya’da başbakan olmasıyla Çerkeş Etem’in Türkiye’de başbakan olması arasında ne fark var?
    Fakat Alman milleti kültürü sağlam, tekniği ve ekonomisi kuvvetli olduğu için Almanya yıkılmıyor. Willy Brandt, Doğu Almanya denilen kukla devleti de tanıyacağını söyledi. Böylelikle Moskofların gözüne girerek iki Almanya’yı birleştireceğine inanıyor. Demek ki komünistlerin ne düzenbaz olduklarını bile anlayamamış. Tarih, ibretli bir masal kitabıdır. Bazen bir milletin kaderine hainler, budalalar, kuş beyinliler ve eşeksel kişiler de hâkim olabilir.
    Almanya tehlikeli bir ülkedir. Sosyalizm maskaralıklarının orada alıp yürümesi yarın Almanya’yı yeni gelişmelerin eşiğine atacaktır. Adolf Hitler durup dururken değil, büyük ve kültürel bir millete karşı İngiltere ve Fransa’nın ahmakça siyasetleri yüzünden ortaya çıkmıştı. Bugün de başka bir Adolf un, Adolf von Thadden’in başkanlık ettiği “Neonazi” denilen milliyetçi bir parti ortadadır. Geçen seçimlerde oyların % 2’sini, bu sefer % 4.3’ünü kazanan bu milliyetçi parti gerçi Alman seçim kanununa göre % 5 oranında oy toplayamadığı için devlet meclisine mebus sokamamışsa da eyalet meclisinde mebusları vardır. Görünüşe göre de kuvvetlenmektedir.
    Ben Münih’te iken 28 Eylülde yapılacak seçimler için kampanya açılmıştı. Televizyonda parti liderleri konuşuyordu. Konuşmalar seviyeliydi. Bülent Ecevit’in yahut Ahmet Er’in şaheser nutuklarına Taslanmıyordu. Hele Hıristiyan Demokrat Partisi Başkanı Kiesinger çok itidalli konuşan sempatik bir adamdı. Willy Brandt ise şiş yüzlü ve kısık sesliydi. Meğer alkolikmiş. Alkolik olmak ancak kendisiyle doktorları ilgilendiren bir konu ise de, kendi milletine silâh çekmiş bir adamı başbakanlığa getiren Sosyal Demokrat ve Hür Demokrat Partilerinin mebusları top yekûn Yassıada’ya gönderilmesi gerekli centilmenler olduklarını ispat etmişlerdir. Şüphesiz savcılığı da pek sayın Bay Ömer Egesel yapacaktır