• Nietzsche’nin Otantik Yaşam Rehberi: Deve, Aslan ve Çocuk

    Doğukan Şayan

    Ünlü filozof Frederich Nietzsche popüler kitabı “Böyle Söyledi Zerdüşt”te, en bilinen teorisini ortaya koyar: Üstinsan.

    Nietzsche, Üstinsan’ı, kendisini ve insan doğasını aşan, onun üstüne çıkan kişi olarak tanımlar. Özünde, insan olma halinin esaretinden kurtularak özgürleşme, yaratıcı ve esnek olabilme halidir Üstinsan.

    Bu hal tamamen bireyseldir; toplumun değerleri ve otoritesi onu etkilemez. Kişi kaderini ister, kendi değerlerini yaratır ve ruhunun ritmiyle dans eder.

    Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt’te kişinin Üstinsan olabilmesi için geçirmesi gereken üç dönüşümden bahseder. Bu dönüşümler Üstinsan olabilmek ya da kişinin kendi ruhunu özgürleştirebilmesi için bir çeşit rehber olarak görülebilir.

    Şimdi bu dönüşümlere daha yakından bakalım:

    Dönüşüm 1: Deve

    Nietzsche’nin tarif ettiği ilk dönüşüm devedir. Şöyle der:

    Nedir ağır olan? diye sorar dayanıklı tin, sonra diz çöker bir deve gibi ve iyice yüklenmek ister. Nedir en ağır olan, ey kahramanlar? diye sorar dayanıklı tin, alayım sırtıma da kıvanayım [övüneyim] gücümle.

    Bu paragraftan sonra Nietzsche devenin yüklerini, yani hayatta karşılaşılabilecek bazı zor deneyimleri sıralayarak devam eder. Devenin bu yüklere bir çeşit davette bulunması gerektiğini belirtir. Örneğin şöyle der: “Yoksa: bizi aşağılayanları sevmek ve hortlağa tam da bizi korkutacağı sırada elini uzatmak mı?”

    Nietzsche, kişinin Üstinsan olmadan önce olabildiğince fazla yükü yüklenmesi gerektiğini söyler. Kişi korku, sevgi, hakikat, ölüm, yalnızlık, anlamsızlık gibi insan varoluşunun bütün yönleriyle mücadele etmelidir. Deve tüm bu zorlukları, mücadeleleri görev aşkıyla ve bütün asaletiyle kabul etmelidir.

    Başka bir deyişle, deve hayattan kaçmaz. O hayatı ve bütün zorluklarını bir görev aşkıyla kucaklar. Deve bunu yaparken gururunu bir kenara bırakır ve güçlenir. Bu acılara göğüs germek, devenin bir sonraki dönüşümü için ona güç ve direnç kazandırır.

    Dönüşüm 2: Aslan

    Nietzsche, devenin aslan olmadan önce “ıssız çöl”e girdiğini anlatarak devam eder. Deve hayatın ona sunduğu acıları davet etmiş ve onları yüklenmiştir. Bunu yaparken belirli bir düzeyde de yabancılaşmıştır. Ötekilerden ve onu üreten toplumdan farklılaşmış; kendini, sahip olduğu değerler de dahil, her şeyi sorgularken bulmuştur.

    Çöl, devenin ona bir amaç verecek evrensel bir kanun ya da erdemi aradığı, yani varoluşsal kriz yaşadığı yer olarak da görülebilir. Nietzsche için evrensel erdemler ya da nihai amaç yoktur. Deve bununla yüzleşmek zorunda kalır ve aslana dönüşmesi gerekir. Nietzsche şöyle der:

    Ne ki en ıssız çölde gerçekleşir ikinci dönüşüm: aslan kesilir burada tin, özgürlüğü geçirmek ister eline ve efendi olmak ister kendi çölünde. Son efendisini arar burada: düşman olmak ister ona ve son tanrısına; büyük ejderhayla dövüşmek ister zafer kazanmak için. Hangisidir büyük ejderha, tinin artık efendi ve tanrı diye adlandırmak istemediği? ‘Yapmalısın,’ der büyük ejderha. Oysa, ‘İstiyorum,’ der aslanın tini. ‘Yap-malısın’ çıkar yoluna, altın gibi ışıldayarak, pullu bir hayvandır o ve ‘Yap-malısın’ parıldar altın gibi her pulunun üzerinde. Bin yıllık değerler parıldar bu pullarda ve şöyle söyler tüm ejderhaların en güçlüsü: ‘Şeylerin tüm değeri – parıldıyor üstümde.’ ‘Tüm değerler zaten yaratılmıştır ve yaratılmış tüm değerler – işte bu benim. Gerçekten, artık hiçbir ‘istiyorum’ olmamalı!’ Böyle söyler ejderha. Kardeşlerim, tinde aslana ne gerek var? Yetmez mi, fedakâr ve saygılı, dayanıklı bir hayvan? Yeni değerler yaratmak – aslanın da gücü yetmez henüz buna. Ama yeni bir yaratım için özgürlük yaratmak – buna yeter aslanın gücü

    Bu uzun alıntıyı biraz açalım…

    Deve evrensel bir doğrunun ve erdemin olmama ihtimalini keşfettiğinde önüne iki seçenek çıkar. Ya bu anlamsız hayatı reddedip, muhtemelen intihar edecek; ya da özgürlüğe kavuşup, kendi değer ve anlamlarını oluşturacak. Kuşkusuz Üstinsan olabilmek için deve ikincisini yapmalıdır, bunu aşmalıdır.

    Bunu yapabilmesi için, deve gerçek özgürlüğün önündeki en büyük engeli yok etmelidir: gelenek ve toplum tarafından dayatılan ödev ve erdemler. Büyük ejderhanın temsil ettiği şey budur. Deve ejderhanın kölesi olmuştur, çünkü yaşamın zorluklarını davet eder ama her zaman ona dayatılan değerlerle uyumlu olarak yaşar. “Yap-malısın” diyen ejderha, bireye hayatı nasıl yaşaması gerektiğini söyleyen kişiler olarak da görülebilir.

    Deve, bu geleneğin ve emirlerin ejderhasını reddetmelidir; ancak mevcut, görev aşkıyla yanıp tutuşan hali buna engel olur. Bu yüzden aslan olmalıdır. Çabaları, onun aslan olma gücüne kavuşmasını sağlar. Aslan cesareti, azmi, gerçekleri görmeyi ve hatta öfkeyi simgeler. Sadece bu durumda ruh (tin) “kutlu bir Hayır” diyebilir. ” Kutlu bir Hayır” , dış denetimin ve tüm geleneksel değerlerin tamamen reddini ifade eder. Toplum, din, devlet, aile ve her türlü propaganda tarafından dayatılan her şey güçlü bir kükreyişle reddedilmelidir.

    Bu, aslanın bu kurumların empoze ettiği tüm erdem ve değerlerin kötü ya da bozulmuş olduğuna inandığı anlamına gelmez. Gerçekten de yararlı ve iyi olabilirler. Ancak, reddedilir çünkü bir dış otoriteden gelmiştir. Bir Üstinsan, mutlak bir bireydir ve bu nedenle kendi koşullarıyla kendi değerlerini yaratmalıdır.

    Dönüşüm 3: Çocuk

    Aslan “Kutlu bir Hayır” a ulaştıktan sonra, ruh Üstinsan olabilmek için bir dönüşüm daha geçirmelidir. Ruh bir çocuk olmalıdır.

    Ama söyleyin kardeşlerim, aslanın gücünün yetmediği, ama çocuğun yapabileceği ne var ki? Neden yırtıcı aslanın bir de çocuk olması gerekiyor ki? Masumiyettir çocuk ve unutuş, yeni bir başlangıç, bir oyun, kendi kendine dönen bir çarktır, bir ilk hareket, kutlu bir Evet deyiştir. Evet, kutlu bir Evet-deyiş gerekir yaratma oyununa, kardeşlerim: şimdi kendi istemini ister ruh, kendi dünyasını kazanır dünyayı kaybeden.

    Nietzsche aslanın unutmak için tekrar bir dönüşüm geçirmesi gerektiğini söyler. Ruh, dönüşümlerde çok fazla baskı ve kargaşaya maruz kaldı. Kendi zihnini geçmişten arındırmalı. “Kutlu bir Evet”e ulaşarak çocuk anı, belirsizliği ve yaşamın akışını onaylar. Çocuk kendi kendine dönen bir çarka döner ve yaşamı da öyle görür. Çocuk hayatla oynamayı, dans etmeyi seçer.

    Sonuç olarak, Nietzsche için saf yaratıcılık bu oyun halinden ortaya çıkar. Birey çocuk zihnine (anın içine dalmış, merak ve eğlence dolu bir zihne) ulaştığında kendi istemini ister, kendi değerlerini ve dolayısıyla kendi gerçekliğini yaratır. Bu son dönüşümden geçerek ruh kendini aşar, dünyasını fetheder ve Üstinsan haline ulaşır. Ruh özgürlüğe erişir.

     

    Üstinsan’ı Günlük Hayatta Kullanma:

    Çoğu kişi Üstinsan teorisini erişilemez bir ideal olarak koyar. Şahsen ben daha geniş bir perspektifle bakılması gerektiğini düşünüyorum. Üstinsan teorisinden bazı yararlı ve önemli çıkarımlar yapılabilir:

    Acı, olumlu bir dönüşüm için gereklidir ve kucaklanmalıdır.

    Temelde acı (fiziksel, ruhsal ya da varoluşsal) hayatta kaçınılmazdır. Çoğumuz onun kaygılarımızın ya da daha derin üzüntülerimizin kaynağı olmasına izin veririz, çünkü bu konuda suçlu hissederiz. Sonra da neden mutlu olmadığımızı merak ederiz. Bunun yerine, zor deneyimlerimizden ötürü daha dayanıklı ve değer bilir olduğumuzun farkına varmalıyız. Bu nedenle, acıyı tamamen kabul etmeliyiz. Onu kucaklamalı ve sakince gözlemlemeliyiz.

    Özgür olabilmek için, dışsal otoritelere karşı savaşmalıyız.

    Düşüncelerimiz ve eylemlerimiz dışımızdaki varlıklar tarafından dikte ediliyor ise, gerçekte kim olduğumuzu bilemeyiz. Dolayısıyla otantik olarak yaşayamayız. Burada önemli olan bir şeye körü körüne bağlanmamak ve bildiklerinizin mutlak doğru olduğunu varsaymamaktır. Bir düşünceyi kabul etmeden önce ona etraflıca bakmalıyız. Doğru olduğuna kanaat getirdiğimiz fikrin, her an değişebilecek dünyamıza girmesine izin vermeliyiz. Her fikri kendimiz üretmeli veya ruhumuza uygun şekilde dönüştürmeliyiz.

    İplerini koparan kukla olabilmek için cesaret ve güç kazanmalıyız.

    Çoğu insanın körü körüne yaşamasının bir nedeni var; çünkü alternatiflerin peşine düşmek korkutucudur. Her ne pahasına olursa olsun hakikatin ve özgürlüğün peşine düşmek çoğu zaman kişiye acı verir ve insan bu yolda yalnız kalmaya mahkumdur. Daha yüksek bir varoluş arayışı içinde ulaşılabilecek özgürlük, güç, aşk ve birlik hissi insan deneyiminin tarif edilmez hazineleridir. Ancak, Nietzsche’nin vurguladığı gibi, gerçekten tinsel bir büyüme için aslan olmalıyız. Hayatımızı kontrol etmek isteyenleri aşabilecek cesareti kendimizde bulmalıyız.

    Amacımız hayatı onaylamak ve onunla dans etmek olmalıdır; bir çocuk gibi oyun oynamalı ve yaratmalıyız.

    Çocuk yalnızca hayatı kabul etmez; onu yüceltir de. Çocuk ruhu kendi düşünce ve beklentilerinin, deneyimlerinin kaynağı olduğunun farkındadır. Dolayısıyla spontan, hafif ve şenlikli yaşar hayatı. Bunu yaparak akıntıya karşı yüzmektense, kendini akışa bırakır. Son derece yaratıcıdır çünkü otantik bir yaşama sahiptir. Sınırsız hayal gücüne temas edebilir. Biz de bunu yapmayı amaçlamalıyız.
  • Müslümanların her konuda bilgi sahibi olmaları bir görevdir. Din konusunda bilgi ise, İlmihal (herkesin durumuna göre gerekli olan bilgiler) adını alarak en önemli yeri tutar. Her müslümanın bağlı bulunduğu İslam dini konusunda yeterli bilgi sahibi olması bir borçtur. Edindiği bilgilerle de üzerine düşen dinî görevleri yerine getirmiş olacaktır.
    Aslında bütün insanlığın manevî ruhu yerinde olan dinden, din bilgisinden hiç kimse uzak kalamaz. Öteden beri ister ilkel olsun, ister medenî toplumlar, hiç biri bir dine bağlı kalmaktan dışarı çıkamamıştır.
    İnsanların gerçek mutlulukları ve saadetleri ilahî bir din yolu ile ortaya çıkar. Sağduyulu kimselerin ruhları ve vicdanları, böyle bir din ile huzursuzluktan kurtulur, yatışır. İnsanlığın yaratılışındaki yüksek amaç, ancak böyle ilahî bir dine sarılmakla gerçekleşir.
    Öyle ise, uyanık bir ruha, temiz bir vicdana sahib olan insan böyle gerçek bir dinden nasıl uzak kalabilir: Kendi benliğini, geleceğini ve mutluluğunu korumak isteyen bir insan, böyle yüce bir dinin inançlara, temizliğe, ibadete, helal ve harama, ahlaka dair kutsal hükümlerinden muhtaç bulunduklarını öğrenip uygulamak duygusundan nasıl habersiz kalabilir?
    O mübarek dinin yaşamasına, yükselmesine, yayılmasına, medeniyet saçan şanlı tarihine ait bazı bilgileri öğrenmek isteğinden, insan nasıl gafil bulunabilir?
    Hiç şüphe yok ki, benliklerini kaybetmeyen uyanık kişi ve cemiyetler bu ihtiyacı ruhlarında duymuşlardır. Dinî eserleri aramayı, onları bulup okumayı gerekli görmüşlerdir.
    İnsanların, yaratılışlanndaki meyilleri ve ruhî ihtiyaçları sebebiyle her asırda din bilginleri tarafından sayısız dinî eserler yazılmıştır. Ancak her devrin ve muhitin durumuna ve kabiliyetine göre bu gibi eserlerde bir yenilik göstermek, mana ve ruhları değişmeyecek şekilde dini meseleleri imkan dahilinde herkesin anlayabileceği bir ifadeyle yazmak, bunların birtakım hikmet ve faydalarını sade bir dille ortaya koymak da çok gereklidir.
    İslam dininin kapsadığı hükümler esas bakımından dört kısma ayrılır:
    1- İtikada air hükümler,
    2- İbadetlere ve amellere ait hükümler,
    3- Helal-haram olan şeylere, mubah ve mekruhlara ait hükümler,
    4- Ahlaka ait hükümler.
    Bu dört kısım hükümler üzerinde çok geniş ve değerli kitablar yazıldığı gibi, özet halinde kolay anlaşılır kitablar da fazlasıyla yazılmıştır. Gerçek şu ki, bu dört kısmın her biri üzerinde ayrı ayrı birer kitab yazılmış; fakat bu dört kısmı bir araya toplayan kitaplar azınlıkta kalmıştır.
    Biz aslında ayrıntılı eserlerden uzak kalamayız. Ancak böyle geniş kapsamlı eserleri okuyup onlardan gerekli meseleleri seçip ayırmaya herkesin güce yetmez. Görevleri ve zamanları buna elverişli olmaz. Çok kısa eserler de ihtiyacı karşılamaya yeterli olmaz, maksadı karşılayamaz. Üstelik bu eserlerin ifadesi ağır olursa, istenilen bilgileri elde etmek çok güçleşir.
    Çeşitli görev ve hizmetlere ayrılmış olan din kardeşlerimizin dini ihtiyaçlarını yeterince karşılayabilecek bir "İlmihal" kitabı yazılmasını çok kimseler benden isteyerek bana başvurmuşlardı. Bunun üzerme kutsal dinimizin İtikat'a, temizliğe, ibadete, kerahiyet (hoş olmayan) ve istihsana (güzel olan şeylere), ahlaka dair hükümleri üzerinde ve bir kısım büyük peygamberlerin hayatları ile İslam dininin tarihçesine ait on kitabdan ibaret oldukça büyük bir "İlmihal" kitabı yazmayı bir görev saydım. Yüce Allah'dan yardımlar dileyerek bu görevi yerine getirmeye başladım. En güvenilir, en kıymetli din kitablarımıza başvurdum. İbadetler kısmını daha uzunca hazırlamaya çalıştım. İkram ve feyzi bol olan Yüce Allah'ın yardım ve ihsanı ile meydana gelen bu esere "Büyük İslam İlmihali" adını verdim.
    Eğer bu eserim, din kardeşlerimin faydalanmalarına hizmet ederek hayırlı dualarını kazanmaya vesile olursa, kendimi bahtiyar sayarım. Bütün yazı ve çalışmaları ile yalnız Hak Teala Hazretleri'nin nzasını kazanmak isteyen aciz bir yazar için bundan büyük bir mükafat olmaz. Başarı Yüce Allah'dandır...


    Erzurumlu Ömer Nasuhî Bilmen

    http://www.kevser.org
  • "Demek benimle görüşmek istiyorsun?" diye sordu Tanrı. "Eğer zamanın varsa" dedim. Gülümsedi, "Benim zamanın sonsuzdur." dedi. "Ne sormak istiyorsun bana?" "İnsanoğlunun seni en çok şaşırtan davranışlarını." Tanrı şöyle cevapladı sorumu: "Çocukluktan sıkılırlar, büyümek için acele ederler ve sonra çocukluklarını özlerler. Para kazanmak için sağlıklarını kaybederler ve sağlıklarını geri kazanmak için para verirler. Gelecekten endişe ederken bugünü unuturlar, böylece ne bugünde ne gelecekte yaşarlar. Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar, hiç yaşamamış gibi ölürler." Bir süre sessizce oturduk, sonra tekrar sordum: "Bize vermek istediğin hayat dersleri var mı?" Tanrı bir gülümseme ile yanıtladı sorumu: "Kimseye kendinizi sevdiremezsiniz, yapabileceğiniz kendinizi yalnızca sevilmeye bırakmak. Kendinizi başkalarıyla kıyaslamayın. Zengin bir insan hayatta en çok şeye sahip olan değildir, en az şeye ihtiyacı olandır. Sevdiğiniz insanları bir kaç saniyede yaralayabilirsiniz; ama yaralarını iyileştirmek yıllar alabilir. Affetmeyi, affederek öğrenirsiniz. Sizi çok seven insanlar vardır; ama duygularını nasıl ifade edeceklerini bilemeyebilirler. İki kişi aynı şeye bakabilir; ama farklı şeyler görebilir. Bazen başkaları tarafından affedilmek yetmez, siz kendiniz de kendinizi affetmelisiniz..."
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

    1. Ey İman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar size gelen hakkı inkâr ettiler. Rabbiniz olan Allah'a inandınız diye Resûlü ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer rızamı kazanmak üzere benim yolumda cihad etmek için çıktıysanız (böyle yapmayın). Onlara gizlice sevgi besliyorsunuz.(1) Oysa ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, mutlaka doğru yoldan sapmıştır.

    (1) Bu cümle, "Sevgi sebebiyle onlara sır veriyorsunuz" şeklinde de tercüme edilebilir.

    2. Şâyet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman olurlar, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatırlar ve inkâr etmenizi arzu ederler.

    3. Yakınlarınız ve çocuklarınız size asla fayda vermeyecektir. Kıyamet günü Allah aranızı ayıracaktır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

    4. İbrahim'de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, "Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir" demişlerdi. Yalnız İbrahim'in, babasına, "Senin için mutlaka bağışlama dileyeceğim. Fakat Allah'tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez" sözü başka. Onlar şöyle dediler: "Ey Rabbimiz! Ancak sana dayandık, içtenlikle yalnız sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır."(2)

    (2) Müşrikler için bağışlama dilemek caiz olmadığı hâlde, Hz. İbrahim'in iman etmeyen babası için bağışlama dilemesi, onun iman edeceğini ummasından dolayı idi. Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Tevbe sûresi, âyet, 114.

    5. "Ey Rabbimiz! Bizi, inkâr edenlerin zulmüne uğratma. Bizi bağışla. Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin."

    6. Andolsun, onlarda (İbrahim ve beraberindekilerde) sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü arzu edenler için güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse bilsin ki, Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye lâyıktır.

    7. Ola ki Allah sizinle, içlerinden düşman olduğunuz kimseler arasına bir sevgi (ve yakınlık) koyar. Allah, hakkıyla gücü yetendir. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.

    8. Allah, sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever.

    9. Allah, sizi ancak, sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.

    10. Ey iman edenler! Mü'min kadınlar muhacir olarak size geldiklerinde, onları imtihan edin. Allah, onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz onların inanmış kadınlar olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri göndermeyin. Çünkü müslüman hanımlar kâfirlere helâl değillerdir. Kâfirler de müslüman hanımlara helâl olmazlar. Mehir olarak harcadıklarını onlara (kocalarına geri) verin. Mehirlerini verdiğiniz takdirde, bu kadınlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Müşrik karılarınızın nikâhlarına tutunmayın. (Zira bu nikâhlar ortadan kalkmıştır.) Onlara harcadığınız mehri, (evlendikleri kâfir kocalarından) isteyin. Kâfirler de (İslâm'ı kabul eden ve sizinle evlenen eski hanımlarına) harcamış oldukları mehri (sizden) istesinler. Bu, Allah'ın hükmüdür. O, aranızda hüküm veriyor. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.(3)

    (3) Hudeybiye antlaşmasıyla ortaya çıkan durumu tanzim eden bu âyete göre, müslümanlara sığınan mü'min kadınlar, Mekke'ye (müşriklere) iade edilmeyecek, kendilerine âyette belirlenen esaslar uygulanacaktır. Çünkü Hudeybiye antlaşmasına göre, müşriklerden kaçıp gelen mü'minler kadın olsun erkek olsun, onlara iade edilecekti. Buna göre âyet, iade edilecek olanların sadece mü'min erkekler olduğunu, mü'min kadınların ise, kâfirlerin nikâhında kalamayacakları için, antlaşmaya dahil olamayacaklarını açıklamaktadır.

    11. Eğer eşlerinizden biri kâfirlere kaçar(4) ve siz de onlarla çarpışıp ganimet alırsanız, eşleri gidenlere sarf ettikleri (mehir) kadarını verin ve inandığınız Allah'a karşı gelmekten sakının.

    (4) Âyetin bu kısmı, "Eğer eşleriniz yüzünden bir şey (verdiğiniz mehirler) kâfirlere geçer.." şeklinde de tercüme edilebilir.

    12. Ey Peygamber! Mü'min kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek,(5) hiçbir iyi işte sana karşı gelmemek konusunda sana biat etmek üzere geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    (5) Bu ifade ile, zina mahsulü çocuğun kocaya isnat edilmemesi kastedilmiş olabileceği gibi genel olarak iftirada bulunulmaması (yalan söylenmemesi ve sahtekârlık yapılmaması) da kastedilmiş olabilir.

    13. Ey iman edenler! Kendilerine Allah'ın gazap ettiği, kabirlerdeki kâfirlerin ümit kestikleri gibi tamamen ahiretten ümitlerini kesmiş(6) bir toplumu dost edinmeyin.

    (6) Âyetin son cümlesi şöyle de tercüme edilebilir: "Kâfirlerin kabirdekilerden ümit kestikleri gibi, ahiretten ümit kesmişlerdir."