• TURUNCU

    Soğuk bir kış gecesiydi. Doğa; yeni yılı beklemiş gibi biriktirdiği en sert ve soğuk rüzgarını üzerimize fırlatıyor, dişlerimizin gıcırdamasına yetecek kadar donuk bir hava dağıtıyordu. Rüzgarın uğuldayışı boşlukta süzülüp aceleyle yüzümü yalayarak geçiyor ve sırasını sonraki hava akımına bırakıyordu. Oldum olası bu sert ve kuru havadan nefret etmişimdir, yazın kuru sıcağını sevmediğim gibi.
    Tam da böyle bir gecede ellerim cebimde, başım önümde dar sokakların kendine has sessizliği arasından hızla yürürken, havada ayakkabımın yere çarpan sesi, köpeklerin uzaktan duyulan havlama sesleriyle karışıyordu. "Bu köpekler de son zamanlar da çok çoğaldı. Bu soğukta dışarda nasıl durabiliyorlar. Donmamalarına hayret ediyorum. Karınlarını nasıl doyurdukları ise tam bir muamma." diye içimden geçirdim. Soğuktan en az zarar görecek pozisyonu alıp ilerlerken eve ne kadar mesafe kaldığını hesaplıyordum. Ve bu son sokağı da geçip eve yetişiyorum. Merdiveni basamaklayarak bir üst kata tırmanıyorum. Anahtarı alıp kapıyı açıyorum. Tam içeri girecekken gözüme küçücük bir kedi ilişti.

    Küçük, kırmızı ama yer yer sarı çıkan tüyleri onu turuncu gösteriyordu. Minicik henüz iki haftası olmuştu. Boyu yeni doğan bir kedinin iki katı kadarıydı. O an yanından geçen sıradan bir insan onu görseydi kalbinin yumuşamış haliyle şu cümleyi kafasından geçirirdi: Ne kadar pıtırcık bir kedi bu tam da onu besleyip sevebileceğim bir kedicik. Onu hemen bir yerde kıstırıp kandırarak yakalamalıyım. Ama annem izin verir mi hayır muhtemelen vermez ama ben onu ikna etmeyi bilirim.
    -Pisi pisii gelsene buraya pışş pışş heeyy nereye gidiyorsun?
    Ne kadar da hırçın bir kedi bu böyle.

    O an kediciğin, karşısındakini gördüğünde verdiği tepki fotoğraflanabilseydi, şunlar kareye hapsedilebilirdi: sıçrarcasına korkup turuncu tüyleri diken diken olan ve tedirgin gözleri nereye kaçacağını araştırırcasına sağ tarafına bakan kırmızıya özenen bir küçük baş. Dört ayağının uçlarına basıp sırtı esnemiş gibi kalkan bir kedi.

    Ama korkunun getirdiği bir hesap karışıklığıyla duvara doğru koşup kafasını sertçe duvara çarptı. Hiçbirşey olmamış gibi açık olan kapıdan içeri doğru kaçıp gözden kayboldu. Şüphesiz ki kafası acımıştı ama tabiki bunun acısını çekmeye ne vakti ne fırsatı vardı. Bu davranışı, asalak bir insanın kaldırımda dalgınca yürürken tümseğe takılıp sendeleyerek hiçbir şey olmamış gibi yolunda yürümesine benziyordu. Kedilerin, insanların duygularını okuyabildiğini duymuştum, belki de onu yakalayacağımı anladığı için kaçtı. Ya da annesi, insanları iyi tanımış olmalı ki bu yaratıklara güvenilemeyeceğini yavrusuna da tembihlemiş olmalı. İki ihtimalde de kaçmakta haksız sayılmazdı.

    Peşinden içeri daldım dolabın altına, odalara ve balkona baktım yok. Nereye gidebilir bu yaramaz. Banyoya girdim.
    Hahh! burdasın demek. Hemen banyonun kapısını kilitledim. Ellerimi ovuşturup iştahla onu yakalamaya koyuldum. Eğilip iki kolumu açarak bir hamlede bulundum ama son anda elimden kaçırdım. Öyle yaramaz ve yabani ki duvara tırmanıyor resmen. Kare duvarın etrafında dört dönüyor oraya buraya çarpıyordu. Öyle korkup mücadele ediyor ki onu yakalama şevkimi kabartıyor. Bir kaç kovalamacanın ardından sonunda yakaladım turuncuyu. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Ama o mu beni yakaladı ben mi onu, anlaması zor bir görüntü vardı. Durmadan çırpınıp kıvranıyor bağırıp çağrıyordu. Küçük ağzıyla parmağıma dişlerini geçirdi. Elimi tırmıklayıp çizikler atmasıyla yere fırlattım onu. Dışarı kaçıp gözden kayboldu. Turuncunun tartaklamasına uğramıştım elim yara bere içinde kaldı.
    - Bunlara ne iyilik yarar ne bişey bu ne böyle canavar mı kedi mi... Zincirlemek lazım bu yaratıkları!
    Girdiği yer, koridora açılan kapının hemen yanındaki asansör boşluğuydu. Zemini sağlam bir tahtayla kaplı, önünde pembemsi kirli mi kirli bir perde vardı. Bu perde; üstten bir iple uçtan uca perdenin içinden çekilip duvara çivilerle asılmıştı.
    Perdeyi elimle çekip baktım ama içerisi bir yığın eski püskü eşyaların atıldığı dağınık bir hırdavatçı yeri gibiydi. Kısacası insanın ruhu gibi dağınık ve karmaşıktı.
    Bu durumda kedi yüzlerce küçük, karanlık ve ulaşılması karmaşık delikten birine girmiş olmalıydı. Gözlerimle onu ararken isteğimin yarısı ona sahip olmaktan vazgeçmiş gibiydi. Ama hırçınlığına rağmen hala sempatik bir kedi.

    O esnada annesi merdivenden yukarı çıkıyordu beni görünce durdu. Bir kötülük sezmiş olacak ki üzerime diktiği gözleriyle donakalmış bekliyordu. "Hayırdır ne yapıyorsun? Bir rahat bırakmadınız bizi." der gibiydi. Bir an ortada bir kabahatin olduğunu ama bunu benim mi onun mu işlediği ayrımına varamadım. Bakışlarında; üzerime atlayıp beni parçalara ayırmak isteyen bir cesaret, aynı zamanda da bir kıpırdanışımla korkup kaçacak bir tedirginlik vardı. Ben kıpırdamadım. O da kaçmadı. Bir müddet bakıştık. Ben dönüp içeri girdim. O asansör boşluğuna.

    Kapıyı açıp içeri girince Vedat belirdi karşımda. Çatık kaşları ve simsiyah gözleri her zamanki gibi yüzünde ciddi bir iz bırakıyordu. Hali ve tavrı da sürekli öyledir, en basit bir işte bile bu katillere özgü bakışları ondan vazgeçmezdi. Ortanın üzerinde, uzun sayılabilecek bir boydadır.
    Kararları sürekli kesindir, kolay kolay tereddüt etmeyen, heyecanlanmayan...
    -Ne yapıyorsun? Dedi umursamadan mutfağa doğru giderken. Arkasına dönüp ne işler çeviriyorsun yine der gibi bir bakış fırlattı.
    + Hiç... Kedi. Dedim ve odaya geçip sobanın yanına kuruldum. O da arkamdan içeri girdi. Koltuğa oturup önünde sehpada duran meyveleri elindeki bıçakla soyarken,
    - Ne kedisi? Dedi. İlgisiz bir tavırla da olsa belli ki konuşmak istiyordu. Bense yerde oturmuş üşümüş ayaklarımı ısıtıyordum. Aynı zamanda kumandayı bulmaya çalışıyordum.

    +Kumanda nerde? Kedi mi? Yakalamaya çalıştım elimden kaçtı. Bana da soy bir tane.
    -Yahu kediyi yakalayıp ne yapacaktın sanki.
    +Uzatsana bir tane, dedim. Sonra kalkıp kendim alırken, hiç yakalınılacak gibi değildi zaten baksana dedim, elimi göstererek.
    - Çizmiş seni iyice, dedi ve dişlerini göstermek istiyormuş gibi ağzını yayarak güldü. Portakalın yarısını ağzıma attım. Karşısındaki koltuğa geçip oturdum.
    -Nankör kediler! Hiç sevmem. Dedi kaşlarını çatıp yüzüne ciddi bir hava vererek. Değer, kıymet bilmezler. Köpek olsa hadi neyse. Benim kangal'ı hatırlamıyor musun? Nereye gitsem peşimden geliyordu.
    - Hatırlamaz mıyım. Ağzını açıp dilini dışarıya sarkıtarak salyalarını akıtmasını unutur muyum hiç. İğrenç! Nefret ediyorum köpeklerden. Dedim tv kanallarını değiştirip umursamadan.
    +Sen ne anlarsın hayvanlardan. Bir kere köpekler sadakatin kitabını yazmış. Sen ne diyorsun? Bir ıslığımla yanımda biter, bir işaretimle ölüme giderdi. Dedi ve dudaklarına eğri bir gülümseme kattı.
    - Sadakat denemez ona düpedüz köle ruhluluk o. Kişiliksiz, gurursuz hayvanlar. Kediler daha sempatik. Umursamaz ve biraz da nihilist bir hava var kedilerde.
    +Yeni bir kangal alıp üzerine salmazsam! Görürsün sen! Dedi gayet ciddi bir edayla.
    --Hayvanseverlik değil senin kardeşim kendini koruma içgüdüsü. Dedim gülerek.
    Sonra birden, şuraya bak yahu! 20 tane kanal var birinde bir bok yok. Deyip çıktım odadan. Elimi yıkadım. İçeri geçecekken,
    --Oğlum! Dışarda kar mı yağıyor baksana, diye seslendi annem.
    Annem 60'ına merdiven dayamış orta boylu klasik ev kadınları gibi geleneksel giyinen, ev işlerini yapmadan duramayan oldukça çalışkan ve orta göbekli şişmanca bir insan.
    Temizlik konusunda oldukça titizdir.
    Sırf zevk için tüm halıları dama serip yıkamışlığı var. Babamın tabiriyle 'köstebek gibi çaışkan maşallah'. Güler yüzlüdür de ama eski bir alışkanlık olsa gerek, sessiz sessiz ve elini ağzına siper ederek güler. Güldüğünü çoğu kez göbeğinin sallanışından anlarız. Tasarruf konusunda da dünyada eşine az rastlanılır bir insan. Hiç bir şeyi israf etmez, ettirmez.
    Hayvanları da sever ama uzaktan.

    Pencereye yaklaşıp buğulanan camı elimle silerek dışarı bakıyorum. Pencereyi açıp elimle yokluyorum. "Yok değilmiş. Yağmur da değil kararsız bir kar sanki. Karın beyazına hasret kaldık be!"
    - Yağmaz oğlum yağmaz. Yağar mı hiç? Burdaki insanlar çok bozuldu herkes faiz yapıyor, kul hakkına giriyor. Kerkenez doluşmuş bura...
    -Ne alakası var anne ya! O zaman çok kar yağan yerler iyi insanlarla mı dolu?
    + E onlar da güneşli günlere hasret oğlum. Dedi. Sessizlik.
    -Sen o bulaşıkları niye elde yıkıyon? Dedim. Cevap yok.
    -Yiyecek bir şey yok mu kediye verecem.
    Buzdolabını açıp,
    +Vallahi bunlar var al, dedi. Makarnayı göstererek.
    -Yer mi ki bunu?
    +Yer yer. Geçen verdiydim yemiş hepsini. Açsa yer. Al. Hava da soğuk zavallılar...
    -Yakalayamadım tutabilsem içerde beslerim.
    +Annesinin sütünü içiyor küçük daha.
    -Ne sütü ya baksana elime, diyerek yemeği alıp malikanelerine götürüp bırakırken, aklımda yapmam gereken bir şey varmış gibi duraklayıp bekledim, ama neydi? Az önce aklımdaydı diye söyleniyordum.Hep öyle olur zaten! Bir şeyi hatırlamak isterken; bir dalganın kumu aşındırıp tekrar geri çekilmesi gibi, aklımıza gelen o şey de birden kaybolur. Böyle dalmışken kapı kapandı. Kapıyı vurdum. Vedat açtı.
    -Kapatma açık kalsın, dedim.
    +İçerisi zaten soğuk. Ne yapıyorsun burada?
    -Kediye birşeyler verdim. Hahh! Gelsene bak şuraya kedi için bir şey kuralım ısınması için. Etrafa göz gezdirmeye başladık. Bir süre sonra vedat damdan seslendi. Çıktım.
    +Bak bu çekmece nasıl? dedi. 5 6 yavru kedinin sığabileceği eskimiş plastik bir çekmeceydi.
    -Tamam. İyi fikir aferin. Sen bırak bana hallederim, deyip çekmecenin içine birkaç bez parçasıyla kamufle ettim. En azından bezin altına yatabilir. Yemeği de içine bırakıp bıraktım oraya. "Bu turuncuyu bir müddet idare eder heralde."
    İçeriye biricik, sıcacık odamın köşesine kıvrılıp tembelliğin tadını çıkara çıkara saatlerce uzanıp telefonumla vakit öldürdüm. Şüphesiz ki kıyasıya hak etmiştim bunu!
    Geç saatlerde kalkıp asansöre baktım. Plan tutmuş. Yavru kedimiz yemeğini yemiş, çekmecenin içine kıvrılmış, annesine sımsıkı sarılmış uyuyor. Annesi beni görünce hafif başını kaldırdı. Hiç de rahatımı bozamam der gibi bir hali vardı. Demek ben de bir şeyleri değiştirebiliyordum. Onları baş başa bırakıp keyifle içeri döndüm. Telefonuma sarıldım.
    Ertesi gün öğlen, yemeğini götürmek için perdeyi araladım. Turuncu, beni görünce eskisi gibi irkilmedi ama bana hala güvenmediğini gösterir gibi küçük bedeniyle evinin duvarından atlayıp arka tarafa doğru gitti.
    Hemingway, ”Kedinin duygusal dürüstlüğü tamdır. İnsanlar çeşitli nedenlerden duygularını saklayabilirler ama bir kedi asla.” derdi ve sanırım haklıydı da.
    Yemeğini yuvasına bırakırken: "Yaramaz kedi amma da nazlısın." dedim. Sonra da neyse en azından eskisi gibi hırçın değil, yumuşamış. Seni arkadaş olmamıza ikna etmeme az kaldı, diye kafamdan geçirdim.
    Ama bu düşüncemde pek samimi olmayacam ki sonraki güne kadar hiç aklıma gelmemişti. Tamamen unutmuştum onu. Sabah uyanıp yüzümü yıkamaya çıktım. "Bugün de çok soğuk, bitmedi arkadaş bu evin soğukluğu." diye içimden geçirip odaya girdim. İçimde bir işi yarım bırakmışım gibi bir his dolaşıyordu. Bu, iştahımı kaçırdı ve kahvaltıdan keyif almadım. Bir iç sıkıntısının getirdiği huzursuzluk içimde belirdi. Neyden kaynaklandığını bilmediğim bu sıkıntı ruhuma öyle yapışmıştı ki, tıpkı arsız bir çocuğun benimle gezintiye çıkmak istemesi gibi peşimi bırakmadan dolaşıyordu. Neydi bu? Havanın soğuk olması mıydı? Hayır. "Evet! dün... dün çok soğuktu bir şey olmuş olmasın Turuncu'ya düşüncesi yanıp söndü aklımda. Asansör boşluğuna doğru yürürken; içimdeki korkuyu ciddiye almak istemiyormuş gibi, "yok canım ne olacak" diye söylene söylene perdeyi hızlıca çekip gözlerimi aşağı doğru kaydırarak baktım. Bakakaldım. Hareketsizce yatıyordu. Bir an inşallah uyuyordur diye düşündüm ama ona doğru eğildiğim her santim bu düşünce varlığını yitiriyordu. Korkunç bir görüntü vardı. Bir süre kıpırdayamayıp gözlerimi ayıramadan ona baktım. Afallamıştım. Uzun süre hissedilen bir şok etkisi yaşadım. Aklımda; bu nasıl oldu, ne zaman, bu kadar erken... benim yüzümden... Neden?.. Düşünceleri birbirini kovaladı. Bu şoktan kurtulmak ister gibi içimi çekip elimi yüzümde gezdirerek kendime gelmeye çalıştım. Çekmeceyi yavaşça kendime doğru çekip iyice yaklaşarak baktım. Gözlerime inanamıyordum. Kaskatı kesilmiş. Ağzı açılmış. Gözlerinin yarısı açık, incecik, ezilmiş, zemine yapışmış gibi duran hareketsiz bir beden... Çok bitkin görünüyordu, çırpınmış ama kimsenin yardımını alamamış gibi bir hali vardı. Uyuyakalınca da kuru soğuğun acımasızlığı küçük ruhunu bedeninden söküp almış. Donmuş, soğuktan donakalmış. Küçücük daha. Ama o artık ölmüş. Ölümün katı gerçekliği yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı. Yapacak hiçbir şey yok. Ölmüş. Telafisi yok. Hiçbir şeyin faydası yok.
    Birden yarı açık gözleri yüzüme bakarak zorla da olsa şunları mırldandı: "Beni bu koskoca dünyanıza sığdıramadınız. Ağır geldim size değil mi? Bana bakamadınız sahip çıkamadınız. Halbuki ben vicdanınızı sınamak için gönderilmiştim. Kaldınız sınavdan hadi hoşçakalın." dedi ve son nefesini verip gözlerini kapattı.
    Evet. Ona daha iyi bakabilirdim. Daha iyi bir yer yapabilirdim. İçeri alabilirdim onu. Ama bu pişmanlıkların faydası yok. Sanki bir rezilliğin tadının, iştahımı kaçırması gibi bir boş vermişlik duygusuyla kaplandı içim. Önümde yok olmuş, beni insanlığın vurdumduymazlığı ile baş başa bırakan ölü bir kedinin gerçekliği vardı. Demek ben içerde ayağımın üşümesine mızmızlanırken bu kedi burda yaşam mücadelesi veriyordu düşüncesi zihnimin karanlık bir köşesini aydınlattı.
    Bir hortumun etrafında kızgınca dönerken çevresindekileri kendine çektiği gibi vicdanımın gücüne kapılıp kendimi bu azabın kollarına bırakarak keskin bir kararla alçak olduğuma karar verdim. Hep başkalarını eleştirirdim. Ama insan başkasını eleştireceğine önce kendi içindeki vahşi bencilliği boğup öldürmeli değil mi?

    Pişmanlığımla baş başa kalmıştım. Ama insan öyle bir mahlukat ki bunu da unutur. Bir kedinin değerli insan hayatı içindeki önemi ne kadar olabilir ki hem de ölü bir kedinin. Bu pişmanlığın doğurduğu öfkenin acısı ne kadar sürebilir? Tekrar tekrar hatırlanarak bu anıya duyulan öfkenin keskinliği zamanla körelecek ve zihinde oluşturduğu etki yavaş yavaş kaybolacaktır. Aynı acının başta yarattığı etki bu süreçle zayıflaşır. Tıpkı suya atılan küçük bir taşın su yüzeyinde oluşturduğu dalga hareketlerinin büyümesiyle yarattığı etki ve git gide yüzeye dağılarak yok olması gibi. Bir insanın yardımseverlik duygusunun yok olması gibi... Turuncu bir kedinin yok olması gibi...

    - The End -
    _ Directed By _
    _ Selman Olcasöz _


    - Tamamen Kurgusaldır -


    “Bir milletin büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara olan davranış biçimi ile değerlendirilir.”

    - Mahatma Gandhi -
  • Müdürlüğümüze poniçik mi poniçik, kuvvetle muhtemel evini kaybetmiş bir tüy yumağı geldi. Maalesef burada bakmama izin vermediklerinden dolayı sahiplenmek isteyen varsa İstanbul'un herhangi bir yerine getirebilirim...

    https://hizliresim.com/BaGPEV
  • 115 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Bazı kitaplar vardır; beklenmedik kapı çalışlarla gelir onlar ve sizi kolayca ele geçirirler. Kitabı elime aldığımda edindiğim izlenim ne derece aklı havada, mavi-pembe ise, okudukça o kadar kahvelendi, kızardı içim, basitçe okuyup geçemedim, istemsiz ağlamalarla duraklayarak başka bi’ benle bitirdim kitabı.

    Colette benim daha önce Cicim, Avare Kadın ve Dişi Kedi isimli kitaplarıyla tanıdığım Fransız bi’ yazar. Yazarlık onun hayatının sadece bi’ uzantısı. Kendisi aynı zamanda bi’mim sanatçısı ve eleştirmen.

    Nereden başlayacağını bilememenin o ağır yükü, bocalaması var üstümde. Oysa okurken ne kadar çok karaladım kitabı, o ayrıntılar beni deşti. Ama hepsiyle nasıl bi’ bütün oluşturup da bu kadını anlatabilirim ki? Sonu şimdiden eksik kalacak bi’ inceleme bu, bilinmeli. Nice nice okuyorum diyorum kendime.. bunca acizlik, yazınsal başıboşluk yine de hep benimle, benim bi’ parçam olarak kalacak. Kabulleniyorum bunu, ama bi’ kaç söz etmeden duramayacağımın da farkındayım. O yüzden deneysel bi’ saçmalayış olacak bu yazım. Çünkü tüm ayrıntılar kişisel orantısızlıklarımı barındırıyor, ve Colette bence en iyi eserleri okunarak anlaşılabilecek biri.

    ‘’Sevmek ya da Terk Etmek’’ Delphine de Malherbe isimli bi’ yazarın Colette’in kendi hayatını sanki bi’ doktorla psikanaliz yapıyormuşçasına Colette’in kendi ağzıyla anlattırdığı biyografik ögelerle dolu bi’ kitap. ‘’Bir Colette Romanı’’ olarak geçen bu kitabın içindeki gerçekler yığını Colette’in kendi eserleriyle oluşturulmuş. Yazar kitabın sonunda sonsöz olarak bu kitabı yazmaya başlamasındaki temel etkenin ‘’Avare Kadın’’ isimli kitap olduğunu belirtmiş ve elbette diğer kitaplar…

    Colette bi’ aşık, feminist, dansçı ve yazar. Kişinin hayatta yaşadığı deneyimlerin onu nasıl yonttuğunu, onun fikirlerini, kişiliğini, kalemini hatta dansını nasıl etkilediğini ve Colette’in yazar halini nasıl oluşturduğunu okuyoruz kitapta. Bu demek değil ki, yazar Colette, en yüksek noktasındaydı. Hayır. Colette yaşadıkça yükseliyordu aslında çünkü, yaşama dair düşünerek, kendini bilerek ve çevresini anlayarak hareket ediyordu. Bu onu yaşadıkça yükseltti.

    Colette deneyimlerle devinen bi’ kadın. Yaşadıkları belki sıradan gelebilir kulağa, bi’ aldatılma örneğin; üzücü ama sıradan. Önemli olan bu değil, önemli olan kişinin bu durumda nasıl değişeceği, kişinin aldığı karar. Yaşadığı aldatılma, güvendiği biricik sevgilisinin aslında nasıl biri olduğunu göstermiş Colette’e: sadakatsizlik. Colette kendini kenara çekip, acısıyla yakınmaktansa uzaklaşıp kendini bulmuş tekrar ve ayakları üzerinde durabilmek için çalışmış. Sıradan bunlar. Asıl önemli olan bu sıradanlıkların onda yarattığı değişim, ona kattığı değerler. Colette mim sanatçılığına başlamış ve dans etmeyi öğrenmiş, dansını çıplaklığıyla sergileyip insanların tüm o tabusal bakışlarına rağmen farklılığıyla kendi tarzını yaratmış ve bu da dönemine damga vurmasını sağlamış. Yazarlığıyla tanınan Colette 1910'ların ortasında tiyatral erotik danslarıyla adını duyurmuş bu kez de.

    Yazdıkça aklıma kitaptan pasajlar geliyor; renkler ve geçişken tonlar halinde. Yıkılmanın yarattığı hüzün hep çamurlu bi’ izlenim ama ayağa kalkmak için tutunmak bi’ şeylere; yazıya,dansa ve en çok kendine-duygularına. Bu çok enerjik bi’ şey diye düşünüyorum. Yıkılışın hızlılığına karşın, ayağa kalkmanın, kafanı dik tutup yaşamaya, çalışmaya, kendin olmaya giden adımın yavaşlığı ve ton ton zorluğu geliyor aklıma. Kitapta Colette’in bu zorluğu nasıl aştığını, bunu aşarken kendini nasıl bulduğunu okuyoruz. Psikanaliz, Colette'in eylemlerinin yanısıra bize onun zihnini, geçmişini, şimdisini ve geleceğine dair fikirlerini sunuyor.

    Kitabı okurken karakter olarak geçen Colette’in, gerçek Colette’le uyumu kesinlikle tamdı benim için. Bunu söyleyebiliyorum çünkü Colette’in bi’ kaç kitabını okudum ve diyebilirim ki Colette’in pek çok kitabı otobiyografik öğeler taşıyor. Kendi yasak aşkı, bu aşkın onda yaşattığı değişimi anlatan kitabı örneğin ‘’Cicim’’. Cicim’i okuyor olduğum zamanki hissi hatırlıyorum, ona kapılıyorum sonra; o yüzden mi o kitap beni bu kadar etkilemişti diyorum, o yüzden mi ellisine dayanmış bi’ kadınla neredeyse yirmilerinde olan bi’ gencin arasındaki imkansız bi’ aşk öylesine yıkmıştı beni. Evet, çünkü gerçekmiş bunlar. Evet çünkü öylesi bi’ anlatım ve etkileyicilik ancak yaşanarak o kadar içten ifade edilebilirmiş. Colette’in kendi hayatındaki öğeleri kurgusal, yazınsal güzellikle, duyuları ele geçirerek okura ifadenin en güzel haliyle sunan bi’anlatım tarzı var. Yazarın kendi kitaplarında bunu gördüğüm kadar, bu kurgusal biyografik kitapta da o cesur, uç, avare kadın sesine rastladım ben.

    Her ne kadar kurgu vurgusunu yapsam da.. diyebilirim ki ben Colette’i kendi ağzından dinlemiş kadar mutluyum. O samimiyet donattı beni.
    Bazı kitaplar bazı kişiler tarafından okunmalıdır. Buna inanıyorum. Çok saçma geliyor olabilir kulağa. Kitaplar kişilere sadece okurlarının niteliğinde katışırlar, evet.. Ama bazı tamamlanmışlıklar için o ‘’bazı’’ kitapları okumak gerekir. Ve o tamamlanış gerçekleşirse bu kişide çok önemli bi’ yer edinebilir. Bu kitap öyle bi’ tamamlanış yaşattı bana, bunu içtenlikle yazıyorum.

    Yazdığım bu cümleler, inceleme kaygısından çok belirsiz, ifadesiz bi’ dünyanın parçaları. Cümlelerim esere ait gerçekler taşırken bi’ yandan kendi hislerimin hedefindeler. Ben bu durumda engelsizce sadece bi’ aktarıcıyım, yazımdaki başıboşluğun sebebi böylece bilinir umarım.

    Colette’i anlatan bu kitap hakkında okurken oturup ağladığım, sindiremeyip mesafe koymayı denediğim ama tekrar elime aldığım o kadar parçalı anlar yaşadım ki... Ve yine geçiyorum nice vurgulanması gereken anı, çünkü kendi ifade gücümün çok ötesinde, kelimelerle anlatabileceğim şeyler değil. Colette, bu farklı, güçlü mü güçlü kadın en iyi kendi kalemi okunarak anlaşılabilir. Bu noktada Colette’i tanımak isteyen herkese öncelikli olarak kendi kitapları olan Cicim ve Avare Kadın’ı, öneririm.

    İki alıntıyla kitapta Colette’in ilerlemek noktasındaki duygusunu ve itkisel gücünü aktarmak istiyorum:

    ‘’Kimse başka seçimim olmadığı için her şeyi kabullendiğimi anlamadı. Yoruldum. Kadınların çoğu aile kurmak, hırsları veya yaşamlarını sürdürebilmek adına işin iyi yürümesi için çaba gösterirler. Günlerden bir gün aldatıldıklarını keşfettiklerinde, en azından ellerinde kalan budur: aileleri, işleri. Önce göğüsleriyle, sonra fikirleriyle besleyerek yetiştirdikleri çocuk. Alın terleriyle kazandıkları mevkiler. Willy’nin alışkanlık haline getirdiği sadakatsizliğini keşfettiğimde, ondan yirmi yaş genç olmak dışında hiçbir şeye sahip olmadığım için, elimde sadece kendim kalmıştı. Kitaplarım bile ona aitti. Ölmemek, ayakta kalabilmek, varlığımı sürdürebilmek için sadece kendimi düşünmeliydim artık.’’ syf.41

    ‘’Aynada yıkılmış bir halim vardı ama korkunç bir ışık yayıyordum. Öyle bir ışık ki kendimi tanıyamıyordum. Kendime bakmaya devam ettim. Ve birden asla hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin kurbanı olmayacağıma dair yemin ettim kendi kendime. İlk olarak: boşanacağımın sözünü verdim kendime. Bana acı çektirmek için bunu kabul etmeyi geciktirecektir. Bu durumda olayları temelden ele almalıydım: Çekip gitmek. Ekmeğimi kazanmak. Kitaplarımı kendi adımla yayımlatmak.’’ syf.57

    Yaşadıklarının yarattığı hüzünsel girdapta boğulmaktansa çırpınıp yüzmeyi, karaya çıkmayı başaran güçlü, direngen bi’ kadın Colette. Üstelik yıkımından doğan, yıkımla kendini keşfeden bi’ maceracı. Bu maceracı ruhun aşk, sevgi, aldatılma ve kendini bulma serüvenini okumak isteyen herkese kitabı öneririm.
  • Son zamanlarda öykü konusunda tavsiye vermemi isteyen epey mesajla karşılaşıyorum. Zamanında bende - #17244229 - sormuştum. O günden bugüne epey zaman geçti. Tavsiye edilen birçok kitabı okumaya çalıştım. Ayrıca bunun dışında da rast geldiğim öykücüleri okumaya gayret gösterdim. Bu yazım kesinlikle ukalalık olarak algılanmasın. Aşağıda yer alanlar sadece bu zamana kadar okuduğum öykü kitapları üzerine bir izlenimdir. Bu konuda ben bir otorite değil sadece tecrübelerini paylaşmak isteyen bir okurum.


    Rus edebiyatından birkaç öneri ile başlayalım. Petersburg Öyküleri efsanedir, Yaşanmış Hikayeler de Gogol’a taş çıkartır, elbette Rus Öykücülüğü dendiğinde Çehov’u ve Altıncı Koğuş ’unu anmadan olmaz. Yine Bulgakov’un Genç Bir Doktorun Anıları ile o müthiş uzun öyküsü Köpek Kalbi baş tacıdır.

    Geçelim Türk Öykücülüğü’ne. Türk Öykücülüğü Sait Faik ile başlar ama öncesinden de çok iyi öykücüler yok değildir. Bunların başında Sami Paşazade Sezai gelir. Pandomim öyküsünü okumuştum da zevkten dört köşe olmuştum yahu. Refik Halit KARAY’ın Memleket Hikayeleri ’ni atlarsak da çok büyük haksızlık etmiş oluruz. Yazıldığı tarihlere bakıldığında insanın şaşkınlığı bir kat daha artıyor eserin başarısı karşısında. Bir diğer Faik öncesi öykücümüzde Memduh Şevket ESENDAL. Memduh Şevket’in öyküleri her bedene uymayabilir. Zannımca eserleri çok mühimdir ama Memduh Şevket’in asıl büyüklüğü dönemindeki yaşamış genç öykücülere verdiği desteklerden gelir.

    Gelelim Faik’e. Ah Faik. Türk Modern Öykücülüğü’nün babası, öncüsü. Kendisi böyle bir öncülük istemiş midir, eserlerini bunun için mi yazmıştır diye sorarsanız elbette hayır olur cevabım. O sadece yazmıştır, yazmaktan başka bir şey bilmediği için yazmaktan başka dünya üzerinde bir gayesi olmadığı için yazmıştır. İyi ki de yazmıştır. Her ne kadar onu düşündüğümde hüzünlensem de. Lüzumsuz Adam , Son Kuşlar , https://1000kitap.com/...halle-kahvesi-130127 hepsi defalarca okunabilecek, çok mühim, çok büyük eserlerdir. Ama Sait Faik’i Sait Faik yapan onu bu kadar mühim ve önemli kılan eseri Alemdağ'da Var Bir Yılan ’dır. Sait Faik deyince şunu da söylemeden geçemeyeceğim, Sait Faik’e Medai Maişet Motoru romanını okuyarak başlanmasını pek tavsiye etmem. Ben oradan başladım vallahi okumaya tövbe edecektim. Bir de şiirleri var. Sait Faik şiir gibi hikaye yazar ama şiirleri pek hikayeleri kadar iyi değildir. Yine de siz bilirsiniz benden hikayesi. Sait Faik hikayecidir onu başka yerlerde aramak bilmiyorum ne kadar doğru olur.

    Faik ile aşağı yukarı aynı dönemlerde eserler vermiş üç öykücümüz daha var. Vüsat O.Bener, Feyyaz Kayacan, Nezihe Meriç. Vüsat O.Bener’i çok severim. Karamsarlığı, muzipliği, içten pazarlılıklığı, her şeye yabancılığı, o eşsiz üslubu ve dilbilgisiyle. Vüsat O.Bener’i Sait Faik ile kıyaslamam, kıyaslamaya korkarım, birini diğerine tercih edeceğim diye. İkisini de ayrı ayrı ikisini de çok çok severim.

    Feyyaz KAYACAN Türk edebiyatının haylaz kirpisi. Müthiş bir öykücüdür, çok muziptir. Hele o Suavi ve Hiçoğlu yok mu aah ah. Yoktu eserlerinin baskısı epeydir hiçbir yerde bulunamıyordu. Çok üzülüyordum bu duruma ama sağolsun Kırmızı Kedi Yayınevi telif haklarını aldı ve 15 gün önce Çocuktaki Bahçe eserini bastı, diğerlerini de 2019 yılı içerisinde basacak.

    Nezihe Meriç de Türk öykücülüğü açısından çok önemlidir, ilk kadın öykücümüz sayılır. Öyküleri insanın içini ferahlatır. Ev hanımlarının, eve sıkışmış kızların bunalımlarını o tatlı diliyle anlatır. Türk edebiyatında erkekler kadar büyük yere sahip kadın öykücülerimize de önderlik etmiş sayılır bu hali ile.

    Yine aynı dönemlerde hikayeler yazmış, kuşkusuz Türk Edebiyatının en büyük romancısı diyebileceğimiz, Ahmet Hamdi TANPINAR’ın https://1000kitap.com/kitap/hikayeler-11148 eserdi çok güzeldir. Abdullah Efendi’nin Rüyaları’nı ilk okuduğum da ortalığı ayağa kaldırmıştım. Okuyun okuyun diye kaç kişiye tavsiye verdiğim bilinmez. Sait Faik’i bu kadar sevmesem Türk edebiyatının en iyi hikaye kitabı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Hikayeler isimli eseridir derdim. Abdullah Efendi’nin Rüyaları ile beraber Nerval’in Aurelia eserinin de okunmasının tavsiye ederim. Çok şiddetli öykünme vardır ama bu durum Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hikayeciliğine gölge düşürmeyecektir elbette. Hangi genç öykücü vardır ki kendinden önce yaşamış büyük öykü ustalarına öykünmesin.

    Biraz da toplumsal gerçekçilerimizden bahsedelim. Türk Öykücülüğündü toplumsal gerçekçilik deyince benim aklıma üç büyük usta gelir. Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve Fakir Baykurt. Yaşar Kemal’in öykülerini topladığı Sarı Sıcak’ı size Çukurova’nın kavurucu sıcağını ve o kavurucu sıcak altındaki teni kavruk insanların dertlerini anlatır. Hele bir bebek öyküsü vardır ki içiniz burkulur. Bu öykünün bir de mahkemelik hikayesi vardır ama başka bir yazının konusu. Sanırım ki Yaşar Kemal’in Kuşlar da Gitti ve Yılanı Öldürseler de uzun öykü sayılabilir. Bu eserlerde de bambaşka bir Yaşar Kemal bulursunuz. Özellikle Kuşlar da Gitti’nin yeri bende ayrıdır. Bu eserden ilham alarak ilk öykülerimden birisini yazmıştım.

    Orhan Kemal’i her ne kadar – dramatize ettiği için- eleştirsem de garip insanların dertlerini çok güzel dile getirir. Önce Ekmek eseri Türk edebiyatının en nadide öykü kitaplarından biridir.

    Fakir Baykurt’da Orhan Kemal kadar değerli ve toplumun dertlerini dert edinmiş, bu yolda çok çileler çekmiş bir yazarımızdır. Can Parası eserini okurken gözünüzden yaşlar gelir.

    Türk edebiyatında psikolojik öykü denince aklıma öncelikle Vüsat O.BENER ve Yusuf ATILGAN gelir. Yusuf ATILGAN çok az eser vermesine rağmen yazdığı her kelime dahi çok değerlidir. Öyküleri çok zekice kurulmuştur. Defalarca okuduğunuz da bile göremediğiniz noktaları muhakkak kalacaktır. Yine Vüsat O.BENER gibi o da çok karamsar ve içi dönük bir yazardır.

    Kadın öykücü denince aklıma ilk olarak Füruzan ve Parasız Yatılı’sı gelir. Hem toplumsal gerçekçi hem psikolojik yönü olan, aynı zamanda okura da geniş boşluklar bırakan bir kitaptır. Kadın öykücülerden çok sevdiğim bir diğer öykücü de Tomris UYAR’dır. Ah Tomris Hatun. Onunda eserleri bir yönüyle Yusuf Atılgan’a benzer. Psikolojik olarak derindir ve zekice kurulmuşlardır. Tomris Uyar çok büyük bir dil ustasıdır ve bir o kadar da yenilikçidir. Özellikle geriye dönüş tekniğini eserlerinde çok muazzam kullanmıştır.

    Ferit Edgü ve minimalizmi. O kısacık satırlarıyla anlattığı deryalar. Kendine has yazım tekniği. Yazdığı her şey okunur. Çığlık, İşte Deniz Maria ve ilk öykü kitabı olan Kaçkınlar çok güzel kitaplardır.

    Yeni öykücülerden Mahir Ünsal ERİŞ’İ ve Olduğu Kadar Güzeldik eserini çok severim. Hele orada iki öykü vardır ki – Sen O Zaman Parasız Yatılıdaydın, Benim Adım Feridun- hala aklımdadır. Heralde Türk Edebiyatında ilk 10 yazacak olsam kesin sıralamaya girer. O mütevaziliği kelimelerine öylesine yansımış ki. Yine yeni öykücülerden Pelin BUZLUK’un En Eski Yüz ’ünü okuduktan sonra yazarın diğer kitaplarını da okumak istemiştim.

    Mustafa Kutlu’nun Mavi Kuş’u bir arkadaşın tavsiyesi üzerine okumuştum. O konuşkan anlatıcısı eserine ayrı bir tat katıyordu.

    Cemil Kavukçu da çok iyi bir öykücüdür. Başkasının Rüyaları eserinin tadı ayrıdır. Üstü Kalsın, Uzak Noktalara Doğru eserleri de çok güzel kitaplardır.

    Öykü üzerine anlatacak o kadar çok şey var ki. Atladığım varsa affola. Şu an bile aklıma bir sürü yazar geliyor. Onat KUTLAR’ın İshak’ını atlayarak çok büyük ayıp etmişiz misal. Sonra Halikarnas Balıkçısını. Yabancılardan bir öykümde ilham da aldığım Hemingvay’ın İhtiyar Adam ve Deniz’ini.

    Biraz da öykü üzerine yazılmış kitaplardan bahsedeyim. Kabuğunu Kıran Hikaye yaşanan dönem ve o dönemdeki öykücüler hakkında ayrıca Sait Faik, Vüsat O.BENER, Feyyaz Kayacan, Nezihe Meriç, Ferit Edgü, Onat Kutlar ve nice değerli öykücü hakkında değerli bilgiler verebilir.

    Ayrıca bir öykü seçkisi ve seçilen öykülerin analizlerini içeren; Hikaye Tahlilleri ve Öyküyü Okumak kitapları size öykücüler ve yazım tarzları hakkında bilgi verebilir.

    Yine öykü Sait Faik ABASIYANIK hikaye armağanı listeleri size öykü kitabı seçme konusunda yardımcı olabilir.

    Hatamız kazamız olduysa affola. Yine öykü konusunda konuşmak, sohbet etmek isteyen herkese kapımız açıktır. Sevgilerimle..
  • İnsana sunulan en büyük ayrıcalıklardan biri ‘lisan‘. Lisanın doğal uzantısı ise ‘yazmak‘. Dolayısıyla ‘okumak‘. Bilgiye çevrilen tecrübeleri yaymak için eşsiz, benzersiz ve gayet pratik bir yöntem.

    Matbaanın icadına dek bilgiye sahip olmak, okuyabilmek, bilgi edinmek sadece küçük bir azınlığa tanınmış bir haktı. Kitaplar hattat denen uzman yazıcılar tarafından elle ve epey uzun süren, zahmetli bir çabayla yazıldığı için hem sayıca az hem de bedeli açısından sıradanlar için hayli ulaşılmazdı (Matbaanın mucidi Johannes Gutenberg’in bastığı ilk eserlerden birinin İncil olması boşuna değildi. Zira o dönemde Hristiyanların çoğu okuyamadığı bir kitabın buyruklarına iman ediyor; bu da ‘kitabı elinde tutan’ ruhban sınıfına ‘doğal’ bir üstünlük sunuyordu).

    Zamanda hızla bir yolculuk yapıp günümüze geldiğimizde mevcut şartları o günle mukayese etmek neredeyse imkansız. Bilgi bugün kitaptan dergiye, internet sitesinden elektronik yayınlara kadar birçok formda mevcut, ulaşılabilir, bol ve tarihte hiç olmadığı kadar ucuz; hatta kimi zaman ücretsiz.

    Fakat bu bolluğun karşısında bugün çok daha güçlü iki engel var: ilgi (dikkat) ve zaman. rili – ufaklı ekranlarda sosyal medyadan akanları hipnotize olmuşçasına takip etmeye çalışan insanlardan her şeyi bir kenara bırakıp, bir koltuğa çakılıp, saatler boyu bir şeyler okumasını beklemek kolay değil. Ama bilginin güç olduğunun her fırsatta yüzümüze çarpıldığı bu devirde, güce sahip olmak isteyenler için ne yazık ki başka da bir seçenek yok.


    Kimi zaman kulağımıza çalınan ‘kapanan kitapçılar’ haberleri bu güce inanmadığımızı mı gösteriyor peki? Bence, hayır. O çok daha karmaşık bir kapitalist denklemin doğal sonucu bence. Dahası, Türkiye’nin yarısı kitap okumadığını söylerken, ihtiyaç listesinde kitap 235. sırada yer alırken kitapçıların ‘Yeni Çıkanlar’ raflarında ömür boyu okuyamayacağımız kadar çok kitabın yer almasını nasıl açıklayabiliriz? Demek ki (küçük de olsa) bir grup bu okuma işini başarıyor.

    İşte bu yazıda bu küçük azınlığa dahil olmak isteyen çekimserler için fikir ve tecrübelerimi paylaşacağım.

    Alışkanlıklara hükmetmek
    Öncelikle kitap, dergi, makale, web sitesi farkı gözetmeksizin okuma denen eylemin bir sonuç (ya da en hafifinden bir araç) olduğunu anlamak gerekiyor. Yani okumak denen şey bir arayışın sonucu. Kökeni ise merak. Bilmeye yönelik istek.

    Bu bağlamda en çok belirli bir ilgi alanı olanlara imreniyorum. Epey gayret ettiysem de ben öyle olamadım. (Sebebini bilemediğim, infomanya derecesinde arsız, hudutsuz bir merakım var. Gergedanların boynuzu da cep telefonumun işlemcisinin ayrıntıları da neredeyse eşit oranda ilgimi çekiyor. Bir konuda uzmanlaşmanın kıymetini anlıyor fakat kendime uyarlayamıyorum. Belki de ilgimi en çok neyin çektiğini arıyorumdur; kimbilir?) Çeşitli sebeplerle okuma ile ilgili sorunlar, zorluklar yaşayanlardansanız işe öncelikle meraklarınız konusunda kendinize sorular sorarak başlamalısınız.

    Neye merak duyuyorsunuz? Neyi bilmek hayatınızı değiştirirdi? Zamanında neyden haberdar olsaydınız hayatınız farklı olurdu? Geçmişte yaptığınız hataları önleyecek bilgi neydi? Hayalini kurduğunuz hayat için neyi öğrenmeniz gerekecek?

    Bu soruların cevapları öğrenme açlığınızı tetikleyip, iştahınızı körüklemeye başlayacaktır. Daha fazla detaya girip uzatmak istemiyorum ama bu safhanın neden önemli olduğunu sanıyorum anlamışsınızdır.

    Cevaplara ulaştıktan sonra işiniz kolay. Çünkü insanlık tarihinin hiçbir döneminde elinizde belirecek reçetedeki ilaçları satan eczane sayısı bu kadar bol değildi.

    Mesele kitap okumak değil, ‘okumak’ (öğrenmek)
    En sık karşılaştığım hata kitap okumayı (yeni akımdaki karşılığıyla) pilates yapmayla karıştırmak. Derdimiz bir kitabı elimize alıp okumak değil, bir bilgiye erişmek. Dolayısıyla en başta bunun geleneksel, basılı bir formda olması şart değil. Şahsen cep telefonu, tablet ve bilgisayarımın ekranlarından okuduğum metinler, kitap ve dergilerden okuduğumdan misliyle fazla. Demek ki sorun teknolojik cihaz ve internet ile olan ilişkimizde değil, onlarla ne yaptığımızda gizli.

    Bilgi fazlalığıyla başa çıkmanın yöntemlerini paylaşmaya çalıştığım bir başka yazımda değindiğim gibi ‘İşinize yaramayan, vakit öldüren sosyal ağları hayatınızdan çıkarın. Vaktinizi çalmaktan gayrı bir işe yaramaz.‘

    Twitter’daki goygoy, Instagram’daki sahte mutluluklar, Facebook’taki Yılmaz Özdil yazıları, komik kedi videoları ve halanızın korkunç kadrajlı altın günü fotoğrafları varsın eksik kalsın. Bir süre sonra sosyal medyada karşınıza çıkan çoğu şeyin (bu yazıda anlatmaya çalıştığım anlamda) bilmenizde fayda olmayan, kamu malı olmuş (ve çoğunlukla havanda su döven) gündelik telaşlar olduğunu fark edeceksiniz. Oysa biz kendi ‘biricik’ hayatımızın anahtarını arıyoruz.

    “Dil bir hapishanedir”
    Dil, zihninizin sınırlarını belirler. Neyi düşünebileceğinize dağarcığınızdaki kelimeler karar verir. Ünlü Filozof Ludwig Wittgenstein‘ın sevdiğim sözüyle özetlersek: “dünyamızın sınırlarını dilimizin sınırları belirler”.

    Dolayısıyla okumadan lezzet alabilmenin dil hakimiyetiyle doğrudan bir ilişkisi var. Bu yetenek aynen bir spor branşında sivrilme adına yapılan antrenman gibi okuyarak (biraz da yazarak) gelişen bir meziyet. Gündelik hayatı birkaç yüz kelime ile yaşadığımızı pek çok vesileyle duymuşsunuzdur. Bu yüzden ilk işimiz anadilimizi öğrenmek olmalı. Okuyunca garip gelmiş olabilir ancak (sadece) yüzde 14’ü yabancı kökenli olmak üzere 570 bin Türkçe kelime olduğunu hatırlatırsam söylediklerim biraz daha anlam kazanacaktır (TDK ve Nişanyan Sözlük benim en çok kullandıklarım arasında).

    Dilin derinliklerine daldıkça inceliklere kapılıp gideceksiniz. Örneğin namus ve (çok az dilde karşılığı olan) iffet kelimelerinin dahi aynı olmadığını görüp yaşamın dili, dilin de zihni nasıl programladığını kavrayacaksınız. ‘Öğleden sonra metresle yapılan hızlı sevişme’ eylemi için ‘Cinq a sept‘ diye bir kelime belirlemek Fransızlardan başka kime layıktır mesela?

    Buyrun bir merak konusu daha!

    Dil, avlusunu ve duvarlarının yüksekliğini kendimizin belirlediği bir mapushane. Fakat bu kendi dilimizle de sınırlı değil.

    Lanet mi yoksa nimet mi bilmiyorum ama pek çok bahaneyle karşınıza İngilizce diye bir lisan da çıkmıştır eminim. Üstelik bugün bu dil sadece İngiliz ya da Amerikalılara ait değil. Aksine neredeyse evrensel bir Esperanto. Dünyanın yeni ortak lisanı. Pakistan’da garsona sipariş verirken, Hollanda’da mantar peşinde koşarken, Japonya’da taksiciye dert anlatırken aklınıza gelen ilk ortak payda.

    Dahası bu kolektif kullanım sonucunda İngilizce kendi içinde de görülmedik bir dönüşüm içinde. Dilbilimcilere göre 25 yıl içinde Amerikan İngilizcesiyle Britanya İngilizcesi arasındaki fark dahi İtalyanca ve Fransızca kadar açılmış olacak (Çingilizce ve İngrizce lehçelerine hiç girmeyeyim).

    Meraka yönelik açlığınızı tabldot tepsiler yerine uçsuz – bucaksız bir açık büfeden gidermek istiyorsanız İngilizce -mutlaka değil ama- neredeyse şart (Ben yine insaflıyım; Bedri Rahmi Eyüboğlu en azından üç dilde ana avrat dümdüz gitmeyi şart koşuyor).

    Peki nasıl öğreneceksiniz? Onun da ilacı internette var; üstelik bedava! Siz yeter ki niyet edin. Türkçe arayüzlü Duolingo hiç fena bir başlangıç sayılmaz mesela. Film izleterek İngilizce öğreten çok daha eğlenceli ve ilginç bir (Türk girişimi) seçenek de var: Voscreen. Peki ne okuyacağız?
    Buraya kadar geldiğimize göre neden okumamız gerektiğini az-çok anladık. Kişisel meraklarımızı da keşfettik. Şimdi harekete geçme zamanı. Bu safha aynı zamanda benim en zorlandığım alan. Pek çok şeyde olduğu gibi kitaplar konusunda da tavsiyelerin yöntem olarak hatalı olduğuna inanıyorum. Bu, birisine “mutlaka pamuklu yeşil tişört giymelisin, çok yakışır” demekten farksız.

    Ama mutlaka bir öneri isterseniz ‘Çok Satanlar’ yazılı raflardan uzak durmanızı söylerdim. Çünkü o gruptaki kitaplar çoğunlukla yayınevi ve kitap zincirlerinin ‘akçeli ilişkileriyle‘ şekillenir. Çok satmazlar ama çok satmaları istenir. Bu yüzden gözümüze sokulur. İnsanların çoğu da bu yönlendirmeye her zaman uyar. Tercih sizin elbette.

    Bu yüzden bu kısımda topu taca atıp, neyi nerden alabileceğiniz ve nasıl okuyabileceğiniz konusuna geçmeyi tercih ediyorum.

    Kitap alışverişi için birkaç tüyo ve alternatif kaynak
    “Kitaplar çok pahalı” cümlesini sık duyuyorum. Bazıları cidden öyle. Fakat ben kitaba başka bir açıdan bakıyorum. Örneğin Bill Gates adlı bir Amerikalı küçük yaşından itibaren eline (altın tepside) geçen birçok fırsatı akıllıca kullanarak hem dünyayı dönüştürmeyi hem de gezegenin en başarılı ve zengin insanı olmayı başarmış. Sonra ömrü boyunca biriktirdiği her önemli bilgiyi kitaplaştırmış. 30 Liraya satıyor. 30 LİRA! Sizce bu, sunulan değer için yüksek bir bedel mi?

    Kitaplar size bir ömürde birden fazla hayat yaşama fırsatı sunar. Yüzlerce yıl geçmişe ya da geleceğe taşır. Hayatınız boyu tecrübe edemeyeceğiniz şeyler yaşatır. Zamanı hızlandırır. Sizi Dünya vatandaşı yapar. Liste böyle uzar, gider. Bundan sonraki önerileri maddeler halinde sıralayacağım:

    Büyük şehirlerde yaşayan ‘çoğunluklardan’ iseniz büyük zincir kitapçıların çoğunda kitapları almadan önce rahat koltuklara kurulup dilediğiniz süre boyu inceleme, kurcalama, okuma (hatta vaktiniz varsa baştan sona okuma) imkanınız var. Bu ayrıcalığı kullanın.
    Kitaplar hakkında bilgi sahibi olmak için (bulunduğunuz şehirde varsa) kitapçılar harika bir seçenek. Ama kitap satın almak için akıllıca bir tercih oldukları söylenemez. Baktığınız kitapları kitap zincirlerinin kendi web sitelerinde dahi ortalama yüzde 20 – 30 ucuza almak mümkün. Bu az – buz bir indirim değil. Tek sorun hemen sahip olamama, hemen ele alıp okuyamama sıkıntısı. Kargo ulaşıncaya kadar başka şeyler okursunuz artık
    Yukarıdaki tavsiye için tek istisnam mahalle kitapçıları. Yaşadığınız yerde büyük zincirlere bağlı olmayan küçük bir kitapçınız varsa 3-5 Lirayı helal edin. O da hayatta kalsın.
    Kitap, internetten daha ucuz. Fakat elektronik seçenekler arasında da farklar olabiliyor. Ben her alışveriş öncesi Kitapmetre sitesine bakıyorum. Fiyat farkları düşündürücü aralıklarda seyredebiliyor.
    Kitapları e-kitap okuyucularda da okuyabilirsiniz (e-kitap okuyucu ile tabletler arasında tül perde ile panjur kadar fark olduğunu hatırlatmak isterim). Ben yaklaşık 5 senedir gayet memnun bir şekilde Kindle Paperwhite kullanıyorum (şimdi baktım da 139 Dolar’a aldığım cihaz yenileri çıkınca 45 Dolar’a inmiş).
    Kindle normalde (haliyle) sadece Amazon’un e-kitaplarıyla uyumlu ancak elinizdeki mevcut arşivi Calibre ve benzeri hizmetlerle dönüştürüp aktarmanız mümkün.
    Türkiye’de yasal olarak yayımlanan (son derece kısıtlı) e-kitapları çevirmeyle uğraşmadan okumak isterseniz Calibro (resmi sitesi), ve Kobo gibi seçenekler olduğunu da hatırlatırım.
    Denk gelirsem; en hoşuma giden (‘okuma’ desem olmayacak) tüketim şekillerinden biri de sesli kitap formatı. Genellikle bir seslendirme sanatçısının ağzından (hatta becerebiliyorsa bazen bizzat yazarının ağzından) kitabı dinlemek müthiş bir konfor. Kulaklığını tak ve yepyeni bir dünyanın içine dal. Yaklaşık 5-6 saatte bir kitabı bitirmenin keyfi bir başka oluyor. (İngilizce) sesli kitaplar için Audible kullanıyorum; Türkçe kitaplar için de Seslenen Kitap seçeneğini hatırlatmış olayım.
    “Kitabın tamamını sesli bile dinlemeye vaktim, dikkatim yok. Ben çok meşgul bir insanım. Tahmin edemeyeceğiniz kadar önemli işlerim, uğraşlarım var” diyorsanız (giderek artan sıklıkla kullandığım) tembel işi, (yani ‘çağdaş’) bir çözüm var: Blinkist. Almanya merkezli bu hizmet ücretli ve ücretsiz üyelik modellerine sahip. Ücretsiz üyelikte her gün sizin için seçilen 1 kitabın, yıllık 50 Dolar verirseniz ise (sürekli büyüyen) arşivindeki tüm kitapların ÖZETİNİ okuyorsunuz (yıllık 80 Dolar verince sesli olarak dinlemek de mümkün). Aslını okumuş kadar oluyor mu? ELBETTE HAYIR! Ama fikir veriyor. Hiç yoktan iyidir.
    Bazen anlaşılmaz fiyat etiketlerine sahne olsa da Türkiye’deki neredeyse bütün sahafları birleştiren Nadir Kitap sitesi de ikinci el ya da baskısı bitmiş kitap ve dergiler için harika bir kaynak.
    En hoşuma giden, mucize kabilinden hizmeti ise en sona sakladım: Better World Books. 2002 yılında aynı üniversitede okuyan 3 arkadaş tarafından kurulan ABD merkezli bu site ülkedeki neredeyse bütün sahafları ve 2 bin 300’ü aşkın üniversitenin 3 binden fazla kütüphanesini bünyesinde barındırıyor. Kütüphanelerden (çeşitli sebeplerle) imha edilmesine karar verilen kitapları toplayıp neredeyse kağıt maliyetine satıyor. Şu ana kadar sattığı kitap sayısı 250 milyon adedi geçmiş durumda! Kazancının büyük bölümünü eğitim kurumlarına aktarıyor. Yoksul ülkelerdeki kütüphanelere bağışladığı kitap sayısı 21 milyonu geçmiş. Ama hala en güzel ayrıntısını söylemedim: KARGO BEDAVA! Kütüphanemdeki İngilizce kitapların hatırı sayılır bir bölümünü bu siteden aldım. Amazon’dan alacağım bir (basılı) kitabın nakliye bedeline buradan 10 kitap almak mümkün. Mucize desem bile tarif etmeye yetmiyor. Kitap okutayım derken kitap kadar yazı yazmışım. Burada noktalayalım. Aklıma gelenler olursa döner, güncellerim.

    Kapatırken (daha önce başka bir vesileyle paylaştığım) hatırlatmayı tekrarlayayım: Kitap okumak istiyorsanız yanınızda kitap taşıyın. Okumak için asla uygun bir zaman, yer, vesile, fırsat olmayacak. Ama cebinizde, çantanızda, tuvaletinizde, başucunuzda, çekmecenizde, arabanızda; kısacası elinizin altında kitap olursa okumaya ne kadar çok vaktiniz olduğunu göreceksiniz.

    Merakınızın asla sönmemesi dileğimle.